

İyi günler değerli Maysa ailesi.
Nasılsınız? İyisinizdir umarım.
Maysa kitabımın yavaş yavaş büyüdüğünü görmek hem çok mutluluk hem de çok gurur verici.
Desteğini eksik etmeyen herkese sonsuz teşekkürler.
Kitabı okumasına rağmen oy ve yorum yapmayanlar varsa, lütfen sizler de desteklerinizi eksik etmeyin.
Fazla uzatmadan, bölüme geçelim.
Keyifli okumalar diliyorum. 🎈
Medya: Esat & Maysa Çapanoğlu.
*********************************
Maysa'nın anlatımından:
**************************
Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın içi sabahın o yumuşak, kırılgan ışığıyla doluydu. Perdelerin arasından süzülen güneş, duvarın bir köşesine usulca dokunuyor, sanki bana 'yeni bir gün' demeye çekiniyormuş gibi temkinli davranıyordu.
Uykudan tamamen uyanarak bilincim yavaş yavaş yerine gelmeye başladığında, bir süre kıpırdamadan öylece yattım. Bedenimi dinledim. Ağrı... Yok değildi. Ama ilk günkü gibi keskin, nefesimi kesen bir şey de değildi artık. Daha çok... varlığını unutturmayan, hafif bir sızı gibiydi. Sağ tarafımda, ameliyat yerimde, hareket ettikçe kendini hatırlatan bir ağırlık gibi.
Derin bir nefes aldım. Artık o nefesi alabiliyordum. İlk günlerdeki gibi yarım kalmıyordu. Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Bir hafta... Sadece bir hafta geçmişti. Ama bana aylar gibi gelmişti.
Gözlerimi tavana diktiğimde, zihnim istemsizce o üç günü geri çağırdı. Hastane odasının kokusu, o keskin beyazlık, gecenin ortasında uyanıp nerede olduğumu anlamaya çalıştığım anlar...
Ve Esat. Hep oradaydı. Bazen sandalyede, bazen başını duvara yaslamış hâlde, bazen de sadece bana bakarken yakaladığım o dalgın anlarda... Ama hep oradaydı. Hiç gitmemişti.
Evde geçen dört gün ise daha sessizdi. Ama daha yoğun.
İlk gün neredeyse hiç kalkmamıştım. Esat izin vermemişti desek daha doğru olur. 'Yürümen lazım' diyen doktora inat, bana sanki camdan yapılmış hassas bir nesneymişim gibi davranmaktan asla vazgeçmiyordu.
Su içmem gerektiğinde bardağı kendisi uzatıyordu. İlaç saatlerimi benden önce biliyordu. Zira doktor bu süreçte kullanmam için, düşük doz ağrıkesiciler, ayrıca bağışıklık güçlendirici vitaminler ve enfeksiyon için antibiyotikler yazmıştı.
Hatta bir keresinde, ben daha ağrım başladığını söylemeden yüzüme bakıp anlamıştı. "İlaç vakti," demişti. Şaşırmıştım. Ben bile fark etmemiştim o an.
Yeme düzenim ise yavaş yavaş yerine oturmuştu, önce sadece sıvı besleniyordum, sonraları püreler, katı yiyecekler de eklenmişti öğünlerime. Şimdi neredeyse her şeyi yiyebilsem de, dikkat etmem gerekiyordu yine de. Aşırıya kaçmamam, hazım sistemimi zorlayacak derecede yağlı ve baharatlı yiyeceklerden bir süre uzak durmam gerekiyordu.
Babam... Bu bir haftada en çok değişen şeylerden biri de oydu belki.
Hastanedeki o ilk anlardan sonra, sanki aramızda yıllardır duran o görünmez duvar çatlamıştı. Tamamen yıkılmış mıydı? Hayır... hâlâ aramızda sessizlikler vardı, hâlâ ne diyeceğimizi bilemediğimiz anlar oluyordu. Ama artık o sessizlikler eskisi gibi soğuk değildi. Daha çok... alışmaya çalışan iki insanın suskunluğu gibiydi.
Hastanedeki ikinci gün gelmişti. Kapının eşiğinde durup içeriye tam giremeyişini hatırlıyordum. Sanki bir adım atsa her şey gerçek olacakmış gibi... ya da belki de yıllardır söyleyemediklerinin ağırlığı omuzlarına çökmüş gibi. Sonra yavaşça yanıma gelmiş, hiçbir şey demeden saçımı okşamıştı. O dokunuş... yabancıydı aslında. Ama garip bir şekilde eksik kalan bir parçayı tamamlar gibiydi. Konuşamadık uzun uzun. Gerek de yoktu belki. Çünkü ilk kez, kelimeler olmadan da bir şeyler kuruluyordu aramızda.
Eve geçtiğimde ise... daha farklıydı. Sık sık olmasa da, düzenli geliyordu yanıma.
Bazen sadece "nasılsın?" demek için. Bazen de hiçbir şey demeden, benim konuşmamı beklemek için. İlk başlarda garipsedim. Hatta ne diyeceğimi bilemedim. Ama sonra fark ettim... o da en az benim kadar acemiydi bu konuda. Bir akşam, sustuğumuz uzun bir an olmuştu. Eskiden olsa o sessizlik beni rahatsız ederdi. Ama bu kez... etmedi. Çünkü artık biliyordum ki o sessizliğin arkasında bir şey vardı: geç kalmış bir sevgi, telafi etmeye çalışan ve ilk kez gerçekten "baba" olmaya çalışan bir adam.
Bir de bu süreçte Esat, Selma anne ve Aras'ın dönüş tarihlerini de on gün daha uzatmak kararına gelmişti. Normalde, iki üç gün önce dönmeleri gerekiyordu ama Esat'ın isteği üzerine birkaç gün de ekstra kalacaklardı. Çünkü, Esat Aras'ın beni böyle görerek üzülmesini istememişti ki, ben de ona hak vermiştim.
Aras zaten annesizliği iliklerine kadar yaşamış bir çocuktu. Annesini öldü bilmesi, bazen onunla ilgili sorular sorduğunda gerim gerim gerilmeme neden oluyordu. Aslında Esat da pişmandı Aras'a annesini öldü dediği için, daha aylar önceden İpek'le sürekli bu konuyu konuşuyor, Aras'a gerçeği nasıl açıklamalı konusunda tavsiyeler alıyordu. Fakat bir türlü cesaretini toplayamıyordu.
Esat eski karısı gittikten sonra yaşadığı sinir stresle, Aras büyüdükçe annen öldü demişti, ama yıllar geçtikçe o yaşadığı sinir kendini derin bir boşluğa bıraktığında, ne denli hata yaptığını anlamıştı.
Düşüncelerimin gittiği yönle derin bir nefes koy verdiğimde, tavanda olan bakışlarımı indirerek, yan tarafa çevirdim. Esat yanımdaydı.
Bir süre kıpırdamadan onu izledim. Uyurken bile kaşlarının arasında o hafif çizgi vardı. Sanki uykusunda bile tamamen bırakmamıştı kendini... hâlâ biraz tetikte, hâlâ biraz benimle ilgili. Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Yavaşça, çok dikkat ederek biraz daha ona döndüm.
Bu bir haftada çok farklı bir Esat'la tanıştığımı kabul ediyordum. Benim için bu kadar endişelenmesi, korkması, benimle böylesi özenli bir şekilde ilgilenmesi... O kadar mutlu ediyordu ki beni, bütün ağrı ve sızılarım kuş misali hafifliyordu.
Onun da bana karşı ilgili olduğunu anlıyordum artık. Aşk değildi belki... Benim kadar kuvvetli de değildi hisleri belki... Doğru ama, bir zamanlar onun bana resmiyet dışında bakması bile benim için mucizeyken, şimdi onunla aynı yatağı paylaşıyor, benimle bebekler gibi ilgilenmesinin keyfini sürüyordum.
Her zamanki gibi soğuk olan elimi yüzüne doğru kaldırdığımda, istemsiz olarak parmak uçlarımı tıpkı saçları gibi siyah olan sakallarının arasına daldırdım. Ona olan yoğun duygularım beni öyle bir etkiliyordu ki, kendime engel olamıyordum artık.
Uyanmamasını umarak tüy kadar hafif dokunuşlarla gezdirdim parmak uçlarımı sakallarında. Ardından parmaklarımın rotası yavaş yavaş elmacık kemiğini buldu. Teni her zamanki gibi sıcaktı. Benim aksime. Yazın bile üşüyen bana karşı, Esat'ın teni çoğu zaman sıcacık oluyordu.
Yavaş yavaş kıpırdadığını hissettiğimde heyecanla gerilsem de, elimin temasını kesmedim. Parmaklarımın teninde bıraktığı o hafif temasın altında, Esat'ın nefesinin ritmi değişti. Parmak uçlarım hâlâ elmacık kemiğinin üzerinde, sıcak tenine değiyordu. O sıcaklık... benim soğukluğumu içine çekiyormuş gibi hissettiriyordu. Sanki elim değil de kalbim değmişti ona.
Biraz daha kıpırdandı. Bu sefer daha belirgin. Ve ben... Gerilerek nefesimi tuttum.
Ama yine de dokunuşumu kesmedim. Sanki elim oradan ayrılırsa bu an dağılacakmış gibi. Göz kapakları hafifçe titredi. Sonra yavaşça aralandı.
İlk başta bakışları net değildi. Uykunun o bulanık perdesi hâlâ gözlerinin önündeydi. Ama sonra... Beni gördü. Benim elim hâlâ yüzündeydi. Aramızdaki mesafe zaten yok denecek kadar azken, şimdi sanki... daha da azalmıştı.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sanki sesini duyacak diye korktum. Elimi çekmek için çok geç olduğunu fark ettim.
Çünkü Esat hareket etti. Ama beklediğim gibi geri çekilmedi. Aksine... Yüzünü çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle elimin içine doğru yaklaştırdı.
Ardından eliyle elimi kavrayarak sımsıkı bir şekilde tuttu. Kalbim bomboş bir arazide dört nala koşan bir at misali, heyecanla titrediğinde Esat feleğimi daha fazla şaşırtarak, elmacık kemiğini okşadığım parmağımı dudağına yaklaştırdı ve hiç beklemediğim bir şekilde, tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu tenime.
Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında, zaten soğuk olan elim, iyice buz kesilmişti. Yine ona karşı sergilediğim cesaret kıvılcımları, ateşe çevrilmeden onun tarafından alt edilmişti. Ona karşı o kadar savunmasızdım ki, en ufak bir hareketinde kalbim bana ihanet ediyordu.
"Günaydın," ne diyeceğimi bilemeyerek kuruyan genzimi ıslatmak amacıyla sertçe yutkunduktan sonra fısıltıya benzer, kısık sesimle konuştuğumda, elim Esat'ın elinde durmaya devam ediyordu.
"Günaydın güzelim," uyku karışık şefkatli sesi kulaklarımı doldurduğunda, hem çok seviniyordum hem de çok korkuyordum.
Seviniyordum çünkü bir zamanlar benim için, o siyahtı ben beyaz, o geceydi ben gündüz. O kadar uzak geliyordu onunla olma ihtimali bana. Ama şimdi... elim elinde, vücudum yatağındaydı.
Korkuyordum çünkü, bu yaşadıklarımın bir gün bitmesi ihtimali vardı. Çünkü Esat'la aramızda her ne kadar duygusal bir çekim olsa da, ismi konmamış, bahsi açılmamış bir sürü duygu vardı. Ve ben bilinmezliklerle dolu bu duyguların bir gün bitmesinden deli gibi korkuyordum.
"Nasıl hissediyorsun kendini? Ağrın var mı?" Gözleri yüzümün her tarafını incelediğinde, artık onun dilinden sık sık duymaya alıştığım o soruyu sormasıyla hafifçe gülümsedim.
"Ne kadar zaman daha soracaksın böyle? İyiyim artık ben Esat, iyi hissediyorum kendimi. Ağrım da, yok denecek kadar az artık." Dediğimde sitemden ziyade, onu düşünerek kurmuştum bu cümleleri. Çünkü gerçekten de bir haftadır sürekli benimle ilgilenerek, kendine ve işine neredeyse zaman ayırmıyordu.
"Ağrın yok denecek kadar az değil de, tamamen yok olana kadar duyacaksın bu soruyu güzelim," o da tıpkı benim gibi gülerek dediğinde kaşlarım çatılmıştı.
Nasıl oluyordu da, her şeye böyle bir cevabı vardı bu adamın? Ayrıca anında bularak yapıştırıyordu cevabı.
"Sen ne bilmiş bir adamsın ya, ayrıca çok da iyi kelime oyunları yapıyorsun. Adil değil ki bu," çocuk edasıyla omuz silktiğimde haklı olduğumu gayet de biliyordum.
Ben onun yanında konuşurken duygularıma kapılıp, her türlü saçmalığı ötebiliyordum. Ama o, çok daha bilmiş davranıyor, kelime oyunlarıyla beni her seferinde alt ediyordu.
Dediklerim üzerine Esat kocaman sırıttığında gözlerimi devirmeden edemedim. Sırıtırdı tabii!
"Ben bilmiş bir adamsam, sen de filtresiz bir kadınsın." Gülerek dedikleriyle, kaşlarım sanki mümkünmüş gibi daha çatıldı. Bu adam yüzünden kaş çatmaktan erken yaşlanacaktım. Ayrıca filtresiz ne demekti yahu?
"Ne alaka filtresiz ya? Ne demek o?" Haklı serzenişim sonrası, hala elinde duran elimin varlığını fark ederek, elimi çektim. Zaten sağlam düşünemiyordum, teması beni iyice germesindi.
Esat hiç bozuntuya vermedi. Aksine, o sakin hâliyle beni daha da sinirlendirmeye devam etti.
"Aklına gelen ilk şeyi hemen söylüyorsun," dedi omuz silkerek. "Filtre yok."
Dedikleri karşısında gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Çok güzel ötücü bir bülbül olduğumuzu Esat da anlamış. Diye haykıran iç sesimin haklılığını göz ardı ettim. Zaten iç sesim de haklıydı, Esat da. Bir tek ben haksızdım onlara göre. Ihhh...
Fakat altta kalmaya da niyetim yoktu, gözlerimi kısarak Esat'a baktım. "O samimiyet oluyor, haberin olsun." Dedim omuz silkerek. Hem gerçekten de düşündüğünü direkt söylemek kötü bir şey değildi ki. Yani bence, sanırım... Off, neyse işte.
Cevabım üzerine Esat'ın bakışları bir an yumuşadı. Artık demin olduğu gibi alaylı değildi.
"Biliyorum," dedi bu kez daha sakin bir sesle. "O yüzden hoşuma gidiyor zaten."
Dedikleri sonrasında kalbim bir an tökezledi. Ama bunu belli etmemeye kararlıydım.
Hemen toparlandım. "Tabii tabii... hoşuna gidiyor, sonra da dalga geçiyorsun benimle."
Esat başını iki yana salladı. "Dalga geçmiyorum," dedi. "Sadece..."
Kısacık bir süre duraksadı.
Gözleri yine yüzümde gezindi. "Senin o masum hallerini izlemek, seninle uğraşmak hoşuma gidiyor."
İtirafı sonrasında, dut yemiş bülbül misali kaldığımda, yanaklarımın ısısının arttığını hissediyordum.
Esat ise bir süre tepkilerimi inceledi, yüzündeki gülümsemeyle. Gözlerimi kaçırmamak için direniyordum. Sonra elini uzattı. Hiç acele etmeden. Parmak uçlarıyla saçımın bir tutamını düzeltti, kulağımın arkasına itti.
Ardından dudaklarını alnıma bastırdığında, gözlerim benden bağımsız kapanmıştı. Derin bir nefes doldurdum ciğerlerime. Esat alnıma uzun bir öpücük bırakmış, sanki kokumla soluklanıyormuş gibi nefeslendikten sonra yataktan kalkmıştı.
Ben ise tüm duygu karmaşamla birlikte, başımı yastığa sanki mümkünmüş gibi daha fazla gömmüştüm. Bu kadar yakınlık, minicik kalbime çok fazlaydı...
*****
Esat bir saatin içinde, işlerini hallederek çıkmış, bana da sakın aşağı inmemem, kahvaltıyı da odama getirecekleri konusunda yüz kere uyararak işe gitmişti.
Ben ise, Yatağın içinde biraz daha oyalanmak istesem de, bedenimin artık o ilk günlerdeki gibi ağır olmadığını fark ederek yavaşça doğruldum. Sağ tarafımı kollayarak oturdum; hareketlerim hâlâ temkinliydi ama eskisi gibi korkarak değildi. Ayaklarımı yere bastığımda kısa bir an durup dengemi topladım, sonra yavaş adımlarla banyoya yöneldim. Odanın içindeki banyoya açılan kapıyı araladığımda serinlik yüzüme çarpmıştı.
Lavabonun karşısına geçip aynaya baktım. Yüzümde hâlâ hafif bir solgunluk vardı ama gözlerimde... başka bir şey vardı. Daha uyanık, daha diri bir ifade. Diş fırçamı elime alıp macunu sıktım, alışkanlıkla dişlerimi fırçalamaya başladım. Banyoda yankılanan o hafif fırça sesi ve akan su, zihnimi toparlıyordu. İşim bitince yüzümü yıkamak için eğildiğimde, refleksle bakışlarım aşağı kaydı.
Pijama üstümü kaldırdığımda sağ tarafımda, ameliyat yerimin üzerinde küçük bir bandaj duruyordu. Bir haftanın izini taşıyan, sessiz bir hatırlatma gibi... Parmak uçlarımı çok hafif, neredeyse değmeyecek kadar yaklaştırdım. Dokunmadım. Sadece baktım. O ilk günkü keskin acı yoktu artık, ama o bölge hâlâ bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Sanki bedenimle aramda yeni kurulmuş, henüz tam alışamadığım bir bağ vardı orada.
Derin bir nefes alıp doğruldum. Yüzüme tekrar su çarptım birkaç kere. Saçlarımı parmaklarımla geriye attım, omuzlarıma düşen düz telleri düzelttim. Aynadaki yansıma artık daha toparlanmış görünüyordu.
Dolabı açtığımda elimi uzatıp yumuşacık, açık krem tonlarında bir eşofman altı aldım. Kumaşı inceydi, tenime değdiği anda o hafif, rahatlatıcı hissi verdi. Üzerine pastel yeşili, dökümlü bir tişört geçirdim; yakası biraz genişti, omuzlarımdan hafifçe kayacak gibi duran o salaş hâliyle içimi ferahlattı. Kolları dirseklerime kadar iniyordu, hareket ettikçe üzerimde hafifçe dalgalanıyordu.
Daha sonraysa odamızdaki camın önüne koyduğum Yasemin Çiçeği saksımın bakımını yaparak, misler gibi kokuyu soludum.
Tüm işlemlerim bittiğinde yavaş yavaş ilerleyerek tekrar yatağa oturdum. Ayaklarımı uzatarak, sırtımı yatak başlığına yasladım. Tekrar uzanmak istemiyordum. Birazdan zaten Sanem gelecekti. Onunla vakit geçirince, en azından hasta gibi hissetmiyor ve de sıkılmıyordum.
Kapı iki üç kere tıklatılınca düşüncelerimden arınarak kapıya çevirdim bakışlarımı.
"Gel," diye seslendiğimde, saniyeler içinde kapı açılmıştı.
Önce halamın vücudu gözüktü. Elinde tepsiyle içeri girdiğinde, ardından Sanem'in güleç yüzü girmişti bakış açıma.
"Hoş geldin canım," Sanem'e gülümsediğimde başıyla selamımı alarak gelmiş, yanaklarıma birer öpücük kondurmuştu.
"Hoş bulduk papatyam," çantasını yatağın üstüne bıraktığında vücudunu da yanımdaki boşluğa bırakmayı ihmal etmemişti.
"Halacığım, niye zahmet ettin ya, ben gelip yerdim," gülerek dediğimde halam bana ters bakışlar fırlatmıştı. Esat'ın sabah mutfakta yaptığı konuşmaları az çok tahmin ediyordum.
"Kocan gelince de hesabını sen verirdin artık," diyen halam tepsiyi dizlerimin üzerine bırakmıştı.
Tepside bir adet haşlanmış yumurta, bir dilim peynir ve bir dilim de tam buğdaylı ekmek ve çay vardı.
"Ye bunları, on beş dakika sonra da doktorun verdiği multivitamini de al," diyen halam, dudaklarını saçlarımın arasına bastırarak sevgi dolu bir öpücük kondurdu.
Bu ameliyat olayından sonra herkes beni şapur şupur öpemeden duramıyordu!
"Ellerine sağlık Hatice Sultanımmm," diye bağırdığımda halam bana sen iflah olmazsın bakışlarından atsa da, bir şey demeyerek odadan çıkmıştı.
"Nasılsın Maysa, ağrı sızı yok değil mi?" Diyen Sanem'le gözlerimi devirdim.
"Ay Sanem, bir Esat iki sen, bıkmadınız mı günde yüz kere bu soruyu sormaktan," sitem karışık alayla dediklerim üzerine göz devirme sırası Sanem'e geçmişti. Ben ise o arada halamın ikiye böldüğü haşlanmış yumurtanın yarısına çatalımı daldırarak ağzıma atmıştım.
"Seni merak edende kabahat," diyen Sanem'le şirince sırıttım. Ama ne yapayım, bir haftadır maruz kaldığım bu döngüden artık azıcık sıkılmıştım.
Sanem gözlerini kısarak bana baktı. "Sırıtma öyle, döverim bak," dedi ama dudaklarının kenarı çoktan yukarı kıvrılmıştı.
"Sen yaralı papatyana kıyamazsın ama," dedim abartılı bir masumiyetle, elimdeki çatalı havada tutarak.
Sanem başını iki yana salladı. "Şu hâline bak… bir hafta önce ‘ben ölüyorum galiba’ diyordun, şimdi dilin beş metre."
Sözleriyle bir an duraksadım. Ama sadece bir an. Sonra omuz silktim.
"Dramatik bir insandım zaten ben," dedim gayet ciddiyetle. "Yeni bir şey değil bu."
Sanem kahkaha attı. "Dramatik mi?" dedi. “Sen direkt tiyatro sahnesisin Maysa."
Gözlerimi devirdim. "Abartma ya." desem de, son aylarda yaşadıklarımdan yola çıkarak, gerçekten de üç sezonluk dizi çıkardı.
"Abartmıyorum," diye karşılık verdi anında. "Bir de Esat var tabii… Allah’ım, adamın hâlini görmen lazım."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Ne varmış hâlinde?"
Sanem bana “ciddi misin sen?” bakışı attı.
"Ne varmış mı?" dedi, sesini hafifçe yükselterek. "Maysa adam senin başından bir saniye ayrılmıyor!"
Çatalımı ağzıma götürürken durdum. "Abartıyorsun." diye yineledim.
"Hiç abartmıyorum," dedi Sanem, yatağın üstünde biraz daha bana dönerek. "Dün geldim, kapının önünde telefonla konuşuyor. Ama nasıl konuşuyor biliyor musun? ‘Yok abi bugün gelemem, yok yarın bakarız… karısını hasta haliyle bırakıp gidemiyor tabii," Gerçekten de Esat dün şirkete gitmemişti ama bu telefonda konuştuklarından haberim yoktu benim.
İstemsizce dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Ama belli etmemeye çalıştım.
"İyi işte, sorumluluk sahibi," dedim ağzım peynirle doluyken.
Sanem gözlerini kocaman açtı. "Sorumluluk mu?" dedi. "Aşk bu Maysa."
Çatal elimde havada kaldı. "Saçmalama ya," dedim hemen, gereğinden hızlı.
Sanem kaşını kaldırdı. "Saçmalamıyorum."
"Sanem…" uyarı nidalarıyla dolup taşıyordu ses tonum.
"Ne Sanem’i?" diye araya girdi. "Adamın sana bakışını görmüyor musun sen?"
Bakışlarımı kaçırdım. Çaydan bir yudum aldım. Görüyordum tabii ki de, fakat kendimi de kaptırmak istemiyorum. Zira yanılırsam, duygusal olarak çökeceğimi gayet biliyordum.
"Sen çok dizi izliyorsun," dedim geçiştirmeye çalışarak.
Sanem hafifçe öne eğildi. "Yok canım," dedi daha alçak bir sesle. "Ben bayağı canlı yayın izledim hastanede."
Gözlerimi tekrar devirdim. Sanem'in dilinden kurtulmanın tek yolunun konunun değişmesi olduğunu biliyordum.
"Boş ver sen şimdi bunları, sende ne var ne yok? Bir haftadır sürekli beraberiz ama ben ve ameliyatım dışında bir şey konuşamadık. Gülce nasıl? Hayat yenge toparlandı mı?" Aslında bir de sürekli Esat'ı konuşuyorduk, daha doğrusu Sanem imalar yapıp duruyordu ama, şu an aklına tekrar sokmak istemedim.
"Gülce çok iyi, yavaş yavaş gözleri açılıyor, büyüyor. Yengem de çok şükür daha iyi. Annem orada kalıyor onunla, biliyorsun Hayat yengenin anne babası yurt dışında yaşıyorlar, daha gelemediler, ama galiba bu hafta sonu gelecekler." Dedikleriyle başımı olumlu anlamda salladım.
"Kırkı çıksın da ben de gelip göreceğim bebişi, çok merak ediyorum." Diyerek güldüğümde Sanem de güldü.
"Valla bir görsen, misler gibi kokuyor," diyerek derin bir iç çektiğinde sabahtandır Sanem'de hissettiğim gariplikler olduğundan emin olmuştum artık. Zira şu an Gülce'nin adını duyduğu anda çığlık çığlığa hayali bebeği seviyor olması gerekiyordu.
"Sanemmmm," dedim bilerek her harfi uzatarak.
"Sen benden bir şey saklamıyorsun değil mi?" Dediğim anda bademi gözleri anında şaşkınlıkla aralanmıştı.
Aha! Yakalandın Sanem hanım.
"Kız ben bu şaşkınlığını biliyorum, dökül hemen." Dediğimde gözlerini kaçıran Sanem'le bu kez şaşırma sırası bana geçmişti. Sanem hiç böyle utangaç veya çekingen değildi ki.
"Aslında bir şey var ama, emin değilim. Yani şu an için sadece hiss," dediğinde iyice meraklanmıştım.
"Kız çatlayacağım anlatsana," diye çemkirdiğimde yüzünü buruşturmuştu doğal olarak.
"Ya Miran var ya, birazcık bana yürüyor gibisinden bir şeyler," diye mırıldandığında başta şaşırsam da, Miran'ın daha ilk tanışmamızda Sanem'e olan bakışlarını anımsadığımda şaşkınlığım bir nebze azalmıştı.
"Nasıl anladın, bir şey mi yaptı yoksa? Ya da bir ima falan mı yaptı?" Peş peşe sıraladığım sorularla, Sanem derince iç çekmişti.
"Ya şimdi senin ameliyat olduğun gün, baban fenalaşınca ben onunla dışarı çıktım. Biraz hava alsın diye. Tam o esnada Murat ve Miran geldi yanımıza, Murat babana nasılsın falan diye sorduktan sonra içeri girdi ama Miran girmedi. Bana bir ihtiyacınız falan var mı diye sordu, sonra da ben içeri girene kadar bekledi." Kısa bir duraksamadan sonra yine devam etmişti Sanem, ben ise pür dikkat onu dinliyordum.
"Neyse işte, yine o gün, doktor fazla kalabalık etmeyin dediğinde, biz hepimiz bahçeye çıktık önce. O gün yengem de doğum yaptı biliyorsun, ben onların olduğu hastaneden koşar adım gelmiştim buraya. Neyse işte annemi aradım, hani oraya mı döneyim yoksa eve mi diye, annem de eve git kızım biz de bir saate falan geleceğiz dedi. Ben de taksi çağırmak için hareketlendim hemen, ama tam o anda Miran ben bırakırım seni dedi. Başta kabul etmesem de, ısrar edince ben de kabul ettim." Sanem'in anlattıklarıyla şaşırmadan edemiyordum.
"En son da dün gece, ben yeğenim kucağımda fotoğraf paylaşmıştım ya İnstagram hikayemde," dediğinde başımı belli belirsiz salladım. Gerçekten de öyle bir fotoğraf paylaşmıştı ve de içimden kesin Miran'ın bu hikayeyi yanıtladığı geçti. Çünkü, Dilan gruba bizi de ekledikten sonra İnstagramdan da takipleşmiştik.
"Miran o hikayeyi yanıtladı ve biz mesajlaşmaya başladık." Duyduklarımla, yanılmadığımı anladım. Anlaşılan Miran Hanoğlu, benim bademli çikolatama fena kaptırmıştı gönlünü.
"Ne mesajlaştınız peki? Spesifik bir şeyler dedi mi?" Düşüncelerimi toparlayarak sormayı başardığımda Sanem iç çekti.
"Hayır, daha çok Gülce üzerine ve de havadan sudan. Çok uzun süre mesajlaşmadık zaten." Dediğinde düşüncelere daldım bir süre.
"Sen bir şeyler hissediyor musun peki? Ya da ne düşünüyorsun?" Diye sormuştum bir süre düşüncelerimi toparladıktan sonra.
"Bilmiyorum ki, genelde seni konuşurduk, ben de tavsiye verirdim ama şimdi işler tersine döndü," diyerek güldüğünde ben de gülmüştüm. Haklıydı, son üç yılımızın en önemli gündemi benim aşk hayatım olduğu için şimdi rüzgar tersine dönmeye başlayınca ikimiz de bocalamıştık.
"Fakat her şey o kadar yeni ki, bir şey düşünmek veya hissetmek için çok erken. Bir süre akışına bırakacağım." Diyen Sanem noktayı koyduğunda, sakinliği karşısında bir kez daha hayran olmuştum. Ben olsam şimdiye heyecandan ölürdüm...
Bunun üzerine bir şey demediğimde konuyu bir kez daha değiştirerek başka şeylerden konuşmaya başlamıştık...
🎈
(On gün sonra)
*****************
Aniden duyduğum bağırarak ağlama sesiyle yatakta sıçrayarak uykudan uyandığımda hızlıca yatakta oturur pozisyona geçmiştim. Yatağın diğer tarafına baktığımda Esat'ın da benden farksız olduğunu gördüğümde sorgular gibi ona baktım.
"Baba.... Maysa," Aras'ın ağlayarak kapıyı yumruklaması üzerine hızlıca yataktan kalkan Esat bir koşu kapıya fırlamıştı.
Ben ise hem şokun hem de korkunun etkisiyle put gibi kesilmiştim. Ne olmuştu ki bir anda?
"Aras, oğlum, ne oldu? Neden ağlıyorsun?" Esat bir çırpıda oğlunu kucağına alarak kapıyı kapatmış, yatağa gelerek oturmuştu.
Aras anında babasının kucağından zıplayarak yatağın ortasına oturmuştu. Esat'la ikimizin uyuduğumuz zaman aramızda oluşan boşluğa oturmuştu daha doğrusu.
"Bu gece sizinle birlikte uyuyacağım," gözlerinden süzülen sicim gibi yaşlara iç çekişleri de eklenince içim giderek baktım ona.
Ardından dayanamayarak kolumu omuzundan doladım ve göğsüme doğru çektim titreyen vücudunu.
"Bebeğim," diyerek saçlarının arasına öpücük kondurduğumda o, daha da sokuldu bana.
"Neden ağlıyorsun canımın içi?" Yumuşacık bir sesle sorduğumda Aras iç çekip duruyordu.
Esat da yatağa yerleştiğinde artık üçümüz de yatakta sırayla uzanıyor gibiydik.
"Rüyamda annem yanıma gelmişti, odamdaydı. Çok gerçek gibiydi Maysa," Aras'ın dediği her kelime beynimde şimşeklerin çakmasına neden olduğunda şokla Esat'a baktım. Odanın loş ışığında, onun da benden farksız olduğunu fark ettiğimde, sertçe yutkunmuştum.
"Annem ölmüş ama benim, nasıl geldi ki odama?" Aras'ın dedikleriyle ne diyeceğimi şaşırıp kaldığımda, Esat sinirle saçlarının arasına daldırdı ellerini. O benden daha kötü durumdaydı anlaşılan.
O yüzden Aras'la benim konuşmam gerektiğini anlamam uzun sürmemişti.
"Bebeğim, bazen kaybettiğimiz insanlar sanki canlıymış gibi rüyalarımıza girebiliyor. Bu çok normal bir durum." Dedim tane tane açıklamaya çalışarak, offff o kadar zor bir durumdu ki. Resmen çocuğa yalan söylüyorduk.
"Baba," dedi Aras Esat' a dönerek. O kadar çok gerilmiştim ki, vücudum acıyordu kendimi kasmaktan.
"Efendim oğlum," Esat her ne kadar sesini kontrol altında tutmaya çalışsa da, gerginliği, korkusu, siniri kendini ele veriyordu.
"Ben niye hiç annemin mezarına gitmedim. Beni annemin mezarına götürür müsün? Hani bizi bırakıp giden insanların mezarı oluyor ya, dedemin de var. Anneminkine de gidelim." Allah'ım, ne yapacaktık biz şimdi?
Titreyerek Esat'a baktığımda, onun da benden farksız olduğunu, şaşkınlıktan ve korkudan put gibi kesildiğini fark etmiştim. Tanrım, nereden çıkmıştı şimdi bu diye sorgulasam da, Aras da artık büyüyordu ve böylesi şeyleri sorgulamak en doğal hakkıydı.
Ayrıca annesizliğin ne demek olduğunu en iyi ben biliyordum ve onu çok iyi anlıyordum.
"Şimdi uyu oğlum, çok ağlamışsın ve yorgun gözüküyorsun, sonra yine konuşuruz tamam mı?" Esat'ın tane tane dedikleriyle Aras bir şey demeyerek başını olumlu sallamıştı.
"Maysa, bana nenniyi söyler misin?" Dediğinde hafif bir gülümseme oluşmuştu yüzümde. O kadar gerginlikten sonra, Aras'ın sorgulamayı bırakması ilaç gibi gelmişti.
Nenni dediği şey, aylar önce yine böyle kabus görerek uyandığında, ona türkü söyleyerek uyutmuştum.
"Söylerim tabii ki birtanem, gel bakayım göğsüme, uzan." Dediğimde yastığa yaslanarak, Aras'ı da göğsüme çektim.
"Baba, sen de uzan, Maysa ablam çok güzel söylüyor," utancın etkisiyle yanaklarımın kızardığını hissettiğimde, Esat tam toparlanamasa da, Aras'a ayak uydurarak uzandı ve yüzünü bize taraf döndü. Aras hemen babasının elini kavrayarak, benim elimle birlikte tutmuştu. Bu görüntü karşısında iç çekmeden edememiştim.
Doğum günümün yaklaşması zaten beni mahvediyordu günlerdir, üstüne bir de Aras'ın bu halleri eklenmişti.
"Bebeğin beşiği çamdan
Yuvarlandı düştü damdan
Bey babası gelir Şam'dan...."
Sesim Aras’ın saçlarının arasında usulca dolaşırken, söylediğim her kelime kendi içimde de yankılanıyordu sanki. Onu sakinleştirmek için dudaklarımdan dökülen o türkü… aslında yıllardır içimde büyüyen, ama adını koyamadığım bir boşluğa da dokunuyordu usul usul.
"Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni bebek oy..."
Bu kelimeler… benim için hiçbir zaman tam bir anlam taşımamıştı. Hep bir yerleri eksikti. Sanki herkesin çocukluğunda tamamlanan bir cümle, benim içimde yarım kalmıştı.
"Çamlıbel'den çıktım yayan
Dayan ey dizlerim dayan
Kardeş atlı bacı yayan
Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni bebek oy..."
Aras’ın başını göğsüme biraz daha yaklaştırdım. Parmaklarım saçlarının arasında gezinirken, onun sıcaklığı içime işliyordu. Böyle anlarda… kendimi garip bir şekilde ikiye bölünmüş hissediyordum. Bir yanım onu korumak isteyen, onu sakinleştiren biriydi. Diğer yanım ise… tam olarak onun gibi, bir zamanlar gece korkularıyla uyanmış, ama kime sarılacağını bilememiş küçük bir kız çocuğuydu.
Ben de hiç “anne” diye uyanmadım mesela. Tıpkı Aras gibi. Korktuğumda, rüyamda bir şey gördüğümde, içim daraldığında… kimseye koşmadım. Çünkü koşabileceğim biri yoktu.
"Bebek beni del eyledi
Yaktı yıktı kül eyledi
Her kapıya kul eyledi
Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni nenni
Nenni bebek oy..."
Ve şimdi… Kollarımın arasında nefesi yavaşlayan bu küçük çocuk, benden sadece bir şarkı istiyordu. O kadar. Ne kadar basit. Ne kadar büyük. Sesim bir anlığına titrer gibi oldu, ama hemen toparladım. Çünkü o buna ihtiyaç duyuyordu. Ona güven vermem gerekiyordu. Onu sarıp sarmalamam gerekiyordu… Tıpkı zamanında halamın bana yaptığı gibi.
Sonra aklımın bir köşesinde o tarih belirdi. Doğum günüm… Bir Eylül. İstemsiz olarak düşmemişti aklıma aslında. Çünkü her yıl olduğu gibi bu yıl da, o tarih daha yaklaşmaya başladığı ilk andan etkisi altına alıyordu ruhumu.
Herkes için yeni bir yılın başlangıcı gibi olan o gün… benim için hep bir eksilişti. Bir şeyin başladığı değil, bir şeyin bittiği gündü. Ben doğarken birinin gittiği gün.
Benim ilk nefesim… Annemin son nefesi olmuştu.
Bu düşünce, içimde her zaman ince bir sızı gibi kalmıştı. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, ne kadar alışmış gibi yapsam da… o boşluk hiçbir zaman tamamen dolmamıştı.
Türküyü söylemeye devam ettim. Ama artık sesim sadece Aras’a değmiyordu. Kendi içimdeki o küçük kıza da dokunuyordu. Onu ilk kez fark ediyormuşum gibi… Onu ilk kez gerçekten duyuyormuşum gibi.
Aras’ın nefesi iyice yavaşladı. Omzuma düşen ağırlığı arttıkça, uykuya teslim olduğunu anladım. Ama ben hâlâ uyanıktım. Hem de her zamankinden daha fazla.
Çünkü o an fark ettim ki… Ben aslında sadece onu uyutmuyordum. Kendi içimde yıllardır uyuyamayan bir parçayı da sakinleştirmeye çalışıyordum...
Sesim, türkünün son hecelerine doğru incelip yumuşarken, odanın içindeki hava bile ağırlaşmış gibiydi. Aras’ın nefesi düzenli bir ritme oturmuş, küçük bedeni kollarımın arasında gevşemişti. Saçlarının arasından kayıp omzuma düşen o sıcaklık, içimde yıllardır donmuş bir yerleri çözer gibiydi.
Ama ben… Ben hâlâ o türkünün içindeydim.
Her kelime, içimde bir yere dokunmuş, orada iz bırakmıştı. Sanki sesimle birlikte geçmişim de odanın içinde dolaşıyordu. Görünmez ama hissedilir… dokunulmaz ama ağır.
Sonra başımı çok hafif kaldırdım. Ve gözlerim onunla buluştu. Esat.
Odanın loşluğunda, biraz uzakta duruyordu. Ama bakışları… tam yanımdaydı. Sanki aramızdaki mesafe fiziksel olarak vardı ama duygularımız çoktan o boşluğu kapatmıştı.
Gözleri üzerimdeydi. O bakışta ne vardı, tam olarak adını koyamadım. Ama içimde bir şey o an yerinden oynadı. Sanki o da benimle birlikte o türküyü dinlememiş… yaşamıştı.
Göğsümde bir sıkışma hissettim… Hiç istemeden, hiç fark etmeden… Gözlerim doldu. Bir damla. Sadece bir damla. Kirpiğimin ucunda asılı kaldı öylece. Düşmekle düşmemek arasında… tıpkı benim gibi. Sonra bıraktı kendini. Yavaşça süzülmeye başladı yanağımdan aşağı.
Sanki yıllardır içimde biriken her şey o damlanın içine sığmış gibiydi…
Esat fark ettiği anda hareket etti. Yavaşça yaklaştı. Hiç acele etmeden. Sanki bu büyülü anın bozulmasından korkuyordu… Elini kaldırdı. Ve parmağı, yanağımdan süzülen o damlayla buluştu.
Dokunuşu o kadar hafifti ki… Bir rüzgâr esintisi gibi. Ama etkisi… İçimde bir fırtına koparacak kadar derindi. Parmağı gözyaşımın izini takip etti. Sildi. Onun o minicik dokunuşu, içimdeki koca yalnızlığa dokunmayı başarmıştı.
******
14.04.2026
Huhhh! Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız.
Aras'ın annesini sorgulamaya başlaması nasıl ilerleyecek sizce?
Peki Sanem ve Miran cephesinde neler olacak?
Desteklerinizi eksik etmeyin lütfen.
Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |