33. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 32

Bölüm: 32

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler sevgili Maysa ailesi.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bölümle ilgili düşüncelerinizi satır arası yorumlarınızla bekliyorum.

Fazla vakit kaybetmeden bölüme geçelim.

Keyifli okumalar.🎈

Medya: Maysa & Esat
**********************

Maysa'nın anlatımından:
******************************

Takvimin yaprakları bir bir kopup giderken, zamanın sessizce akıp gidişini en çok sabah ışığının rengi ele veriyordu sanki; yazın keskin sıcaklığı yerini daha yumuşak, daha sakin bir ekim ışığına bırakmış, sabahlar artık ince bir serinlikle uyanır olmuştu. Ekim... Her şeyin biraz daha içe döndüğü, insanların sesini kısarak yaşadığı, duyguların bile kendine daha sakin bir yol aradığı o ay. Benim içinse bu ay, sadece mevsim değişimi değil; hayatın ritminin yeniden yazıldığı bir dönemeçti.

Geçen bu süreçte hayat, beklediğimden daha fazla değişmişti. Selen'le Aras'ın ilk görüşmesi... Esat'ın kontrol etmeye çalıştığı ama duyguların her zamanki gibi plana uymadığı o kafe günü... Benim ilk kez Selen'i, yılların hırsından ve keskinliğinden sıyrılmış, daha sessiz ama hâlâ içinde fırtınalar taşıyan haliyle görmem... Aras'ın annesine uzaktan bakışı, ama henüz tam anlamıyla yaklaşamaması... Hiçbir şey bir anda olmamıştı. Her şey sanki dikkatle örülmüş ince bir ipin üzerinde yürür gibi yavaş ilerlemişti.

Selen'le Aras'ın görüşmeleri de şimdilik Esat'ın istediği gibi kontrollüydü. "Hazır olduğu zaman" diyordu Esat. O cümle her ne kadar basit dursa da, aslında içinde bir babanın bütün korkularını, bütün titizliğini taşıyordu. Aras'ın gözlerindeki en ufak tereddüt bile Esat için bir işaretti; acele edilmemeliydi. Selen ise... ilk kez o gün gördüğümde düşündüğüm kadın değildi. Hâlâ kendine özgü bir gururu, bakışlarında gizli bir sertliği vardı ama Aras'ın yanında o keskinlik biraz yumuşamış gibiydi. Boynuna hemen sarılmadı Aras, hayır... sadece baktı. Uzun uzun, sanki ezberler gibi. Sonra kısa cümleler... çekingen sorular... ve Selen'in dikkatle seçtiği kelimelerle verdiği cevaplar. Ne geçmiş tamamen yok sayılmıştı ne de geleceğe zorla girilmişti. Arada, ince bir denge kurulmuştu.

Şimdi ise sabahın o sessiz saatlerinde, evin içinde hafif bir telaş dolaşıyordu. Önce Aras'ımı uyandırmıştım. Hazırlanmasına yardım etmiş, ardından mutfağa indirerek halama bırakmıştım. Halam hem kahvaltısını hem de beslenmesini hazırlayacaktı. Ve sonra odama çekilmiştim.

Dolabın kapağını açtığımda gözüm önce ekim tonlarına gitti. Ne çok koyu, ne çok parlak... tam mevsimin kendisi gibi bir denge. Bugün için seçtiğim kombin de böyleydi. Açık krem rengi, hafif dökümlü bir gömlek... üzerine ince, kısa, kahverengi bir triko yelek. Altına düz kesim, koyu denim bir pantolon. Ayakkabı olaraksa bej tonlarında rahat loaferlerimi giyinecektim.

Saçlarımı açık bırakmak yerine hafif bir yarım toplama yaptım. Önlerden birkaç tutam yüzümü yumuşatacak şekilde serbest kaldı. En son küçük bir dokunuş yapmaya karar vererek, ince desenli bir fularımı saçımın arasına hafifçe doladım. Ufak tefek dokunuşlarla hafif bir makyaj da yapınca, hazırdım.

Hazırlığımı tamamlayıp aynada son bir kez kendime baktıktan sonra Esat'ı da uyandırmayı karar vermiştim. Dün gece eve geç gelmişti... yüzündeki yorgunluğu son gördüğümde bile göz kapaklarının ağırlığı konuşuyordu. Bu yüzden sabah onu uyandırmaya elim varmamış, Aras'la hazırlanmamız bitene kadar biraz daha uyusun istemiştim.

Yanına dikkatlice yaklaştım. Güçlü, her şeyi kontrol eden, herkesi toparlayan o adam şu an neredeyse savunmasız bir haldeydi. Saçları biraz dağılmış, yüzündeki sert hatlar uykuyla yumuşamıştı. Dudaklarının kenarında hafif bir nefes hareketi vardı.

Eğilip saçlarının bir tutamını parmaklarımla hafifçe geriye ittim. "Esat," dedim yüzümü birazcık ona doğru yaklaştırarak, "uykuyu biraz fazla sevdin bugün." Sona doğru sesim oldukça kısık çıkmış, sanki onunla değil de kendi kendime mırıldanıyormuş gibi konuşmuştum.

Fakat Esat'ın hiç tepki vermediğini gördüğümde, yatağın kenarına oturdum ve hafifçe omzuna dokundum. "Esat, uyanman gerekiyor. Geç kalacaksın."

Sesim biraz daha yüksek çıkmış olacak ki, Esat'ın kaşları çatılmış, sonra yavaş yavaş göz kapakları aralanmıştı. Uykuyla uyanıklık arasında sıkışmış bir ifadeyle önce tavana bakmış, nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi. Sonra bana dönmüştü. Beni görünce bakışları biraz daha netleşti ama hâlâ uykunun o ağır sisi üzerindeydi.

"Güzelim," dedi kısık, uykulu bir sesle. "Ne oldu?"

"Sabah oldu," dediğimde gülmemi zar zor bastırmıştım. Ne kadar tatlı göründüğünün farkında mıydı bu adam acaba?

"Saat kaç ki?" Diye sorguladığında, henüz tam ayılamamıştı.

"Saat neredeyse, 07:30." Demiştim. Zira Aras ve benim derslerimiz 08:30'da başlıyordu bugün ve ben neredeyse 06:30 da uyanmıştım.

"Aras uyandı mı peki?" Diye sordu bu sefer.

"Evet. Hazırlandı bile." Dedim hafifçe gülümseyerek. O ise dediklerim üzerine gözlerini kapatmıştı.

"Sen neden beni uyandırmadın?" Tekrar gözlerini açtığında, artık neredeyse uyku mahmurluğundan kurtulmuş, dikkatlice bana bakıyordu.

Başımı hafifçe yana eğdim. "Kıyamadım." Dediklerim üzerine gözlerinden geçen pırıltılar eşliğinde, hafifçe gülümsemişti.

"Hmmmm, demek kıyamadın," dediğinde ben daha ne olduğunu anlayamadan, bir anda bileğimi tuttu ve vücudumu hafifçe kendine çekti. Dengesiz bir şekilde üzerine düştüğümde tiz bir çığlığın dudaklarımın arasından firar etmesine engel olamamıştım.

"Esat..." diye itiraz ettiğimde, yüzüm göğsüne gömülü olduğu için sesim boğuk çıkmıştı. O ise çoktan elini belime atarak, beni biraz daha üstüne çekmiş, sımsıkı sarmalamıştı.

"Şşhht, sessiz ol," dedi gözlerini kapatarak. "Sadece beş dakika."

Gülümsemem büyüdü. "Ama geç kalacağız," diye mırıldandım nazlı nazlı. Daha çok istemem yan cebime koy edasıyla. Zira kalbim çoktan hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı.

"Ben yetiştireceğim." Bir eliyle belimi daha sıkı sardığında, diğer eliyle saçlarımı okşamaya başlamıştı.

Başımı hafifçe salladım. "Peki." diye mırıldandığımda, vücudum da ruhum gibi çoktan onun akımına kapılmıştı.

*****

Kampüs sabahları başka oluyordu. Özellikle ekim ayında... Hava ne tam soğuk ne tam sıcaktı; insanın omuzlarına hafifçe dokunan serinlik, kahve kokusuyla birleşince her şey biraz daha sakin, biraz daha yaşanabilir görünüyordu gözüme. Osmanlı Mutfağı dersinden çıktığımızda bunu bir kez daha düşünmüştüm.

Sanem'le birlikte okulun bahçesindeki küçük kafelerden birine oturmuştuk şimdi. Gastronomi fakültesinin olduğu bölüm zaten kampüsün en güzel yerlerinden biriydi bana göre. Her yerde minik masalar, kahve bardaklarıyla dolaşan öğrenciler, ellerinde reçete dosyaları olan insanlar… Kimisi sunum yetiştiriyor, kimisi şef ceketiyle koşarak mutfağa giriyordu.

Ben ise kahvemin kapağını açıp yükselen buhara bakarken hâlâ derste anlatılanları düşünüyordum.

Bugünkü ders beklediğimden daha keyifli geçmişti. Hocamız bu dönem Osmanlı saray mutfağının yalnızca yemeklerden ibaret olmadığını, aslında başlı başına bir güç göstergesi olduğunu anlatıyordu. Özellikle "mutfak hiyerarşisi" kısmı ilgimi çekmişti. Matbah-ı Âmire’de kimlerin çalıştığı, aşçıların sadece yemek yapmadığı; devlet törenlerinden diplomatik ağırlamalara kadar her şeyin mutfak düzeniyle bağlantılı olduğu kısmı… Garip bir şekilde etkileyiciydi.

Bir de bugün ilk kez gerçek Osmanlı şerbetlerinden biri yapılmıştı uygulama kısmında. Demirhindi, tarçın, hibiskus, karanfil… Tadını ilk aldığımda yüzüm buruşmuştu ama sonradan damağımda bıraktığı tat hoşuma gitmişti.

"Elini yüzünü görseydin şerbeti içerken," dedi Sanem aniden gülerek.

Kaşlarımı kaldırdım. "Abartma."

"Hayır gerçekten. Sanki biri sana ilaç içirmiş gibi baktın bardağa." Sanem ve abartılı söylemleri diye düşünsem de, haklılık payı da yüksekti.

İstemsizce güldüm. "Ama sonradan güzeldi."

Sanem kahvesinden bir yudum alırken yüzündeki o hafif sırıtış dikkatimi çekmişti. Son zamanlarda sürekli böyleydi. Durduk yere gülümsüyor, telefona bakıp sırıtıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

Ve ben artık bunun sebebini gayet iyi biliyordum. Masaya doğru biraz eğildim.

"Ee…" dedim uzatarak. "Miran Bey nasıl?"

Sanem'in yüzündeki ifade anında değişmişti. Gözleri resmen parladı. "Normal."

"Kız ne normal deyip geçiştiriyorsun, sen bildiğin flörtleşiyorsun. Anlat." Gerçekten de resmen flört ediyorlardı.

Bir süre kahvesiyle oynadı. Sonra dayanamayarak gülmeye başladı. "Aslında…" dedi. "Biraz Gülce üzerinden ilerledi olay."

Kahkahayı bastım. "Adam iki aylık bebeği kullanıyor yani?" Gülce ile ilgili paylaştığı fotoğrafı yanıtladığını biliyordum aslında, sadece nedensizce dalga geçmek istemiştim.

"Bayağı hem de." Sanem başta gözlerini devirse de, sonradan itiraf etmişti.

"Ne yazıyor mesela?" Sesime yansıyan merakı gizleme gereği duymadığımda, Sanem de telefonunu eline almıştı.

"Geçen hafta Gülce'nin battaniyeye sarılmış fotoğrafını paylaşmıştım ya…" dediğinde başımı belli belirsiz salladım. O dünyalar tatlısı fotoğrafı hatırlıyordum.

"Bana 'Bu kadar küçük bir insanın bu kadar tatlı olması yasal mı?' yazdı." İçimden tam Miran'ın yazabileceği bir cümle diye geçirmeden edemedim. Gerçekten de şebeklik ve laf dalaşı konusunda Sanem ve Miran tencere kapak misali olacaklardı.

"Sonra ben sadece gülen emoji attım." diye eklemişti Sanem utanarak. "Biraz sonra tekrar yazdı."

"Bu sefer ne dedi?" Diye sordum gözlerimi berelterek.

"'Bence yasal, çünkü halasına çekmiş.'" Dediği anda kahveyi içerken boğuluyordum resmen.

"SANEM." diye bağırdım nefes nefese.

"Kız ben ne yapayım? Adam yürümüyor, koşuyor. Hatta uçuyor." Dediğinde gözlerimi devirdim.

"Kesin sen de altta kalmayan bir şey yazmışsındır. Benim tanıdığım Sanem öyle yapar." Dediğimde gözlerini kaçırdı.

Aha! Geliyor bomba! Diye geçirdim içimden.

"'Tatlı olduğumuz kadar da tehlikeliyiz, bizi idare etmek zordur.' yazdım." Dudağını ısırarak dediğinde gülmeden edemedim. Ne demiştim ama?

"Allah'ım siz bayağı yürüyorsunuz birbirinize." dediğimde Sanem artık açık açık utanıyordu.

"Bir de sürekli Gülce'yi soruyor,” dedi daha kısık sesle. "'Bugün mini hanım nasıl?' falan diye mesaj atıyor."

"Mini hanım mı diyor Gülce'ye?" Gülmemi durduramamıştım. Sanem cevap vermeyerek, başını sallamıştı.

Kısa süreli oluşan sessizlik sonrasında Sanem istemsizce gülümsedi. O gülümsemede bir şey vardı işte… insanın hoşlandığı birinin mesajını görünce istemsizce yumuşaması gibi.

"Bazen gece çok uzun konuşuyoruz," dedi sonra. "Konu bile bitmiyor. Bir şekilde bir şeyler buluyoruz konuşacak."

"Bu tehlikeli aşama." diye takıldım ona.

"E bu hafta sonu ilk buluşmanız olacaktı değil mi? Doğru hatırlıyorum." Diye de sormuştum ilgiyle.

Sanem derin nefes verdiğinde heyecanı direkt hissediliyordu. "Evet."

"Dün gece üç saat ne giyeceğimi düşündüm." Başımı olumsuz anlamda salladım.

"Merak etme, seni en güzel şekilde hazırlarız." Göz kırptığımda, gülmüştü.

"Maysa ben aşırı gerildim." Kahvemi karıştırırken ona baktım. Uzun zamandır böyle değildi Sanem. Uzun zamandır biri mesaj attığında gözleri böyle parlamıyordu. Ve nedense bu hâli içimi güzel bir şekilde ısıtıyordu.

"Gergin olacak hiçbir şey yok kuzum, akış seni zaten götürecek merak etme. Hakkınızda en hayırlısı ne ise, o olsun." diye söylediğimde Sanem buz gibi olan elini, masanın üstündeki elimin üstüne koymuştu.

*****

Dersler bittiğinde Sanem'le vedalaşmış, Esat'a sürpriz yapmak isteyerek, şirkete gitmeye karar vermiştim.

Taksi şirketin önünde durduğunda ücreti ödeyerek arabadan indim ve Esat'ın yanına gitmek için içeriye girdim.

Kırklı yaşlarının başında olduğunu bildiğim, sekreter Gülsüm hanımı görünce yanına yaklaştım. Daha önce de birkaç kez Aras'la buraya geldiğim için tanıyordu beni.

"Merhaba, Esat müsait mi acaba?" Diye sormuştum gülümseyerek.

"Merhaba Maysa hanım, evet, odasında, Murat beyle birlikteler. İsterseniz haber vereyim?" Dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. Sürpriz yapacaktım.

"Yok teşekkür ederim, sürpriz yapmak istiyorum." Dediklerim üzerine kadın anlayışla güldüğünde, ben de kısa bir karşılık sonrası uzaklaşmıştım.

Esat'ın oturduğu odanın kapısını çalmadan açtığımda, kocaman gülümseyerek içeri girmiştim. Tam ağzımı açarak bir şeyler demek istediğimde gördüğüm manzara karşısında saniyeler içinde gülümsemem solmuş, gözlerim dolmaya başlamıştı. Zira Esat'ın dudaklarında ve kaşında oluşan kanı temizleyen Murat görmek istediğim en son şey bile değildi. Ne olmuş ola bilirdi ki onun bu halde olmasına sebep olacak kadar?

Onlar henüz beni fark etmemişti.

Şok olmuş bir halde elim kapının kulpunda öylece ayakta dikiliyor, neler olduğunu anlamağa çalışıyordum. Ne olmuştu ki Esat bu haldeydi. Acaba kavga mı etmişti diye düşünmeden edemiyordum.

Karşımda hararetli bir şekilde sohbete dalan ikiliden beni ilk fark eden Murat olmuştu.

"Aaa, Maysa hoş geldin" diyen Murat'a cevap bile veremedim. Çünkü kilitlenerek Esat'a bakıyordum. Daha doğrusu kanayan kaşına ve patlayan dudağına.

Benim geldiğimi fark eden Esat'ın da bakışları hiç zorlanmadan beni bulmuştu. Önce sadece göz göze geldik. Ardından hiç tereddüt etmeden oturduğu yerden kalktı. Üzerindeki o sakin ama kendinden emin tavırla bana doğru yürümeye başladığında, az önce içimde dolaşan kısa süreli afallamayı toparlamaya çalıştım ben de.

"Ne oldu sana böyle?" diye mırıldanarak elimi yüzüne uzattım. Parmak uçlarım kaşının hemen üzerindeki yaraya hafifçe dokunduğunda içim istemsizce burkulmuştu. Çok derin görünmüyordu ama kaşı açılmıştı; dikkatlice bakınca ister istemez dikiş atılması gerekebileceğini düşündüm. Kızarmış teninin üzerindeki ince kan izi bile yüzündeki yorgun ifadeyi daha sert gösteriyordu.

"Önemli bir şey değil," dediğinde sinirlerim bir anda tepeme çıkmıştı. Sabah evden çıktığında bıraktığım adamla şu an karşımda duran hali arasında dağlar kadar fark vardı. Kaşı açılmış, yüzü yorgunluktan sertleşmişti; ama hâlâ hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu. Bir de sakin sakin "önemli değil" demesi yok mu… gerçekten çıldırmamak elde değildi.

Aramızda birazdan yükselmesi muhtemel olan gerginliği fark etmiş olacak ki Murat, kısa bir bakışla ikimizin arasında gidip geldi. Ardından fazla oyalanmadan, "Ben çıkıyorum, ilgilenmem gereken birkaç dosya var," dedi.

Ses tonundaki bilinçli sakinlik o kadar belliydi ki, resmen bizi yalnız bırakmak için bahane uyduruyordu. Cümlesini bitirir bitirmez de fazla beklemeden odadan çıktı.

Esat ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ederek kolumdan hafifçe tuttu ve beni odanın köşesindeki koltuğa doğru götürdü. Yan yana oturduğumuzda hâlâ yüzündeki o sakin ifadeyi korumaya çalışıyordu.

"Güzelim, gerçekten önemli bir şey değil," dedi yeniden.

O an sabrımın yavaş yavaş tükendiğini hissediyordum. İçimde büyüyen huzursuzluk, onun bu rahat tavrıyla birleşince daha da keskinleşmişti.

"Anlat." dedim kısa ve net bir sesle. Ses tonum o kadar sert çıkmıştı ki, bir anlığına ben bile şaşırmıştım.

Esat birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sanki nasıl anlatacağını tartıyor, kelimeleri kafasının içinde evirip çeviriyordu. Çenesindeki kas sertçe gerilmişti. Parmaklarıysa dizinin üzerinde ritimsizce hareket ediyor, sakin görünmeye çalışsa da içindeki öfkeyi ele veriyordu.

"Bugün Diyarbakır'dan birkaç adam geldi şirkete." dedi sonunda. "Geçen hafta satın aldığımız araziyle ilgili."

Kaşlarım istemsizce çatıldı. Esat'ın son zamanlarda sürekli telefon görüşmeleri yaptığını, Murat'la saatler süren toplantılara kapandığını fark etmiştim ama işin detayını hiç sormamıştım.

"Arazi mi?" diye sorduğumda başını hafifçe salladı.

"Mardin'in dışında büyük bir taşınmaz turizm projesi için düşünüyorduk. Dudaklarının kenarı hafifçe gerildi. "Meğer aynı yere başka bir aile de talipmiş."

İçimde sebepsiz bir ürperti dolaştı. "Ee?"

Esat başını geriye yasladı. Gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Açtığında bakışları daha karanlıktı.

"Normalde bu tarz şeyler konuşularak çözülür. Ama gelen adamların tavrı…" kısa bir duraksama oldu, "fazla tuhaftı."

"Murat'la toplantıdaydık. Sekreter aşağıdan haber verdi. Kendilerini farklı soyisimlerle tanıttılar." dedi kaşlarını çatarak. "İlk başta anlamadık. Sonra konuşma ilerledikçe, anlattıkları, geçmişte verdikleri isimler birbirini tutmamaya başladı."

Kalbim yavaş yavaş sıkışıyordu. "Yani sahte isim mi kullanmışlar?"

"Evet." dedi net bir sesle. "Bilerek."

Odada bir an sessizlik oldu. Sanki pencerenin dışındaki şehir hareketliliği bile yavaşlamıştı.

"Niye?" diye sordum istemsizce.

Esat dudaklarının arasından kısa, sinirli bir nefes bıraktı.

"Gözdağı vermek için." dedi alçak bir sesle. "Kim olduklarını açık açık söylemelerine bile gerek kalmadan korku yaratmak istediler."

Boğazım kurumuştu. "Peki sonra?"

Esat'ın bakışları sertleşti. "Sonra ağızlarının ayarını bozacak şeyler söylediler."

Ses tonundaki bastırılmış öfke o kadar belirgindi ki istemsizce dikleştim. "Nasıl şeyler?"

Bu kez cevap vermeden önce bana baktı. Uzun uzun. Sanki söylemek istemiyordu.

"Esat." Çenesi yeniden kasıldı.

"'Bazı topraklar parayla alınmaz' dediler." dedi sonunda. "Sonra da…" gözleri karardı, "'bizde toprak meselesi namustur' diye saçma sapan konuşmaya başladılar."

İçime ağır bir huzursuzluk çöktü. "Ve kavga mı ettiniz?"

Esat kısa bir kahkaha attı ama içinde en ufak eğlence yoktu. "Kavga etmeye çok niyetlilerdi zaten." dedi.

Dediklerini bitirdiğinde içimde büyüyen huzursuzluk artık göğsüme sığmamaya başlamıştı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktım. Odanın köşesindeki çekmeceden ilk yardım çantasını alırken ellerimin hafifçe titrediğini hissediyordum. Çünkü karşımdaki adam, birkaç saat önce sabah evden çıkarken alnına öpücük kondurduğum adamdı… ve şimdi kaşının kenarında kurumuş kan izleri, dudağında morarmaya başlayan bir yara vardı. Esat gözlerini hiç üzerimden çekmeden beni izliyordu.

Ben ise hiçbir şey demeden karşısına geçtim. Bir elimle çenesini tutup yüzünü kendime çevirdiğimde, bakışları yumuşamıştı. Sanki öfkesini, yorgunluğunu, günün bütün ağırlığını yalnızca bana bakarak susturuyordu.

Pamuğa yara temizleyiciden döküp kaşındaki açılan yere bastırdığım anda yüzü hafifçe buruşturuldu. O küçücük mimik bile içimi acıtmaya yetmişti.

"Acıyor mu çok?" diye sordum kısık bir sesle. Sesim, saklamaya çalıştığım endişeyi ele veriyordu.

Esat dudaklarının kenarını hafifçe kaldırmaya çalıştı ama patlayan dudağı buna izin vermedi. Yine de o inatçı haliyle gülümsemeye çalışıyordu.

"Sen bakınca daha az acıyor," dedi alçak bir sesle. Tanrım, şu adamın en yaralı halinde bile beni böyle sevebilmesi, bazen kalbimi dayanamayacağım kadar dolduruyordu.

İç çekerek yeniden yarasına odaklandım. Parmaklarım dikkatlice kaşının çevresinde dolaşırken, teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Yüzü sertti, erkeksi hatları her zamanki gibi keskin görünüyordu ama o an bana yalnızca yorulmuş bir adam gibi gelmişti. Çok savaşmış… çok yük taşımış bir adam.

Kaşını temizledikten sonra küçük bir yara bandı yapıştırdım. Ardından dudağındaki kesiğe yöneldim. Parmaklarım dudağının kenarına değdiğinde gözleri bir anlığına kapandı. Nefesi hafifçe derinleşmişti.

"Esat…" dedim fısıltıyla. "Bir dahakine dikkat et lütfen. Polise falan da haber verelim, böyle devam ederlerse."

Bakışları usulca gözlerime çıktı. "Sana böyle görünmeyi ben de istemem güzelim."

O kadar içten söylemişti ki… Kalbim sanki göğsümün içinde erimişti.

Nihayet işim bittiğinde malzemeleri toparlayıp yanındaki koltuğa bırakmak için geri çekildim. Tam tekrar oturacakken, bir anda bileğimden tutup beni kendine çekti.

Beklemediğim bu hareketle dengemi kaybedip doğrudan kucağına düşmüştüm.

"Esat!" diye şaşkınca baktığımda, o hiçbir şey olmamış gibi kolunu belime doladı. Beni kendine daha da yaklaştırırken vücudum istemsizce göğsüne yaslandı.

Kalbim yine aptal gibi hızlanmıştı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sadece birbirimize baktık. O sessizlikte bile aramızda dolaşan şey o kadar yoğundu ki… kelimeler gereksiz kalıyordu. Esat'ın koyu gözleri yüzümde dolaşıyor, sanki beni ilk kez görüyormuş gibi dikkatle bakıyordu.

Elimi kaldırıp yanağını usulca okşadım. Sakallarının sert dokusu avucuma değdiğinde içim titredi.

"Gerçekten korktum," dedim sonunda. "Kapıdan girince seni o halde görmek… kalbim sıkıştı resmen."

Esat başını hafifçe eğip avucumun içine yanağını biraz daha bastırdı. O küçücük hareket bile içimi paramparça etmeye yetiyordu bazen. "Geçti," dedi yavaşça. "Bak, iyiyim."

Ama değildi. Sadece güçlü durmaya çalışıyordu. Belki de hayatı boyunca yaptığı gibi.

Bir anlık cesaretle eğilip dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım. Öpüşten çok, içimdeki korkuyu susturmaya çalışan bir dokunuştu bu. Birkaç saniye öylece kaldım. Nefeslerimiz birbirine karışırken Esat hiç kıpırdamadı.

Sonra… Belimdeki eli sıkılaştı. Bir anda kontrolü ele geçirip beni kendine daha fazla çekti ve dudaklarını bu kez gerçek bir özlemle dudaklarıma bastırdı.

Öpüşü yavaştı ama derindi. Sanki gün boyunca içinde biriken bütün öfkeyi, korkuyu ve gerilimi bana dokunarak unutmak istiyordu. Dudakları dudaklarımın üzerinde ağır ağır hareket ederken nefesi yüzüme vuruyor, parmakları sırtımda gezindikçe içim ürperiyordu.

Ben de istemsizce gömleğine tutundum. Parmaklarım kumaşı avuçlarken, onun kokusu tamamen etrafımı sardı. O tanıdık koku… güven gibi, ev gibi.

Esat beni biraz daha kendine bastırdı. Baş parmağı çenemin altında gezinirken öpüşü derinleşmişti artık. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsümden çıkacaktı.

İstemsizce saçlarının arasına girdim. Parmaklarım koyu saçlarını hafifçe çekiştirdiğinde dudaklarının arasından boğuk bir nefes kaçtı.

O ses… Tanrım.

Yanaklarımın nasıl kızardığını hissetmiştim. Ama tam o an geri çekildim. Zira oldukça utanmış, nefes nefese kalmıştım. Esat birkaç saniye boyunca bana bakarak durdu. Gözleri kararmıştı resmen.

Yine de hiçbir şey demedi. Çünkü beni asla zorlamazdı. Asla.

Utançla yüzümü boynuna gömüp ona sımsıkı sarıldım. Göğsüne o kadar çok yaslanmıştım ki kalp atışlarını hissedebiliyordum.

Esat hafifçe güldü. "Boğulacaksın birazdan," dedi keyifli bir sesle. Keyifli olurdu tabii. Benimle dalga geçmesine karşılık olarak yumruk yaptığım elimi omuzuna sert bir şekilde geçirince boşluğuna denk gelmiş olacak ki inlemişti.

"Ulann." Dese de sesi hala keyifliydi. Ben de gülerek başımı kaldırdım ve bu sefer omuzuna yasladım. Esat saçlarımla oynamaya başlayınca iyice mayışmıştım. Saçlarımı okşuyor, tepeme öpücükler bırakıyordu.

"İşim yok. Gidelim mi?" diye soran adamla kaşlarım çatıldı. Benim yerim rahattı. Hiç kalkasım yoktu ki kucağından.

"Biraz daha böyle kalalım," diyerek başımı iyice göğsüne yaslamamla gülmüştü.

"Kalalım, güzelim kalalım," diyerek saçlarımı okşayan adamla gözlerim benden bağımsız kapanmıştı.

*****

Ellerimiz birbirine kenetlenmiş halde, otoparkın soğuk beton zemininin üzerinde ilerliyorduk. Yukarıdaki loş ışıklar arada bir titriyor, sanki bu mekânın bile bir şeyleri sakladığını fısıldıyordu insana. Esat’ın adımları her zamanki gibi kendinden emin olmalıydı normalde… ama bu kez farklıydı. Kolunun kasıldığını, elimi biraz daha sıkı tuttuğunu hissediyordum.

Tam arabaya birkaç adım kala durdum. Bir şey vardı. Havada asılı kalmış bir sessizlik gibi… ama bu sessizlik boş değildi. Ağırlığı vardı. Sanki görünmeyen bir şey nefesimizi kesmeye hazırlanıyordu. Esat'ın kolunu sıktım.

"Esat… ne oluyor?" dedim, sesim istemsizce kısılmıştı.

Cevap vermedi. Ama bakışları… Bakışları zaten her şeyi anlatıyordu.

Karşımızda, otoparkın karanlığından süzülür gibi gelen siyahlar içindeki adamlar vardı. Sayılarını önce seçemedim; ama yaklaştıkça çoğaldılar gibi hissettim. On, belki daha fazla… Hepsinin yüzü aynıydı sanki: ifadesiz, sert, planlı.

Buraya gelişleri rastgele değildi. Ve en kötüsü… doğrudan bize geliyorlardı. Kalbim göğsümde sıkıştı.

"Esat…" dedim bu kez daha düşük, neredeyse fısıltı gibi. "Korkuyorum."

Esat bu kez cevap verdi ama sesi… sandığım gibi güçlü değildi.

"Korkma," dedi. Ama o iki kelime, beni rahatlatmak yerine daha da ürpertti. Çünkü Esat'ın sesi ilk kez böyle bir çaresizliği taşıyordu. Bense kendimden çok onun için korkuyordum. Dertleri onlaydı sonuçta. Ya ona bir şey yaparlarsa...

O an önümde bir gölge büyüdü. Adamların içinden biri öne çıktı. Diğerlerinden farklıydı; daha ağır adımlarla yürüyordu, sanki buraya gelme hakkı onunmuş gibi. Esat'ın tam karşısında durduğunda havanın bile gerildiğini hissettim.

"Yaptığının yanına kar kalacağını mı sandın, Esat? Ayrıca sana çok tanıdığın birinden selam getirdim, yakında anlarsın." Dedi adam, dudaklarının kenarında iğrenç bir gülümsemeyi saklama zahmetine bile girmeden.

Esat bir adım attı. Ama o anda her şey çok hızlı oldu. Adamların ikisi birden bana yöneldi.

Kolumu tuttuklarını hissettiğim an, bedenim sanki içimden çekildi. Bileklerimden yukarı doğru sert bir tutuş… beni Esat'tan ayıran görünmez bir duvar gibi.

"Esat!" diye bağırdım, sesim otoparkta yankılandı.

Esat'ın başı anında bana döndü. Ve o alev saçan bakış… Esat'ın içimi titreten o bakışı… bir insanın kontrolünü kaybetmeden önceki son kırılma anıydı. Benim bakışlarımsa onun aksine korku, endişe, heyecan barındırıyordu.

"Bırakın onu!" diye kükredi. Sesi artık normal bir insanın sesi gibi değildi, biriken öfkenin patlaması gibiydi.

Adamların içinden biri güldü. "Bak bak… aşık adam."

Ve o saniye Esat patladı. Önündeki adama yumruk attı. Ses beton duvarlarda yankılandı. Adam geriye sendeledi ama yalnız değildi. Aynı anda üç kişi Esat'ın üzerine çullandı. Adamlardan biri ağır adımlarla gelerek Esat'ın suratına okkalı bir yumruk geçirdi.

"Esat!" diye bağırdım tekrar tüm gücümle, ama sesim boğazımda parçalandı. Ağlıyor, çırpınıyordum ama nafileydi.

Esat direniyordu. Ama sayı çoktu. Bir yumruk daha geldi yüzüne… sonra bir tane daha. Kan… Esat'ın kaşından aşağı süzülen o ince kırmızı çizgi, yüzünü daha sert, daha yabancı gösteriyordu.

"Esat… lütfen…yapmayın," dedim artık nefessiz gibi.

Ama sonra bir şey oldu. Bir adam mendil gibi bir şeyi Esat'ın yüzüne tuttu. Esat'ın bedeni sendeledi… gözleri ağırlaştı.

"Hayır…" dedim fısıltıyla. Esat bana doğru bakıyordu hâlâ.

Son gördüğüm şey onun dudaklarının arasından çıkan o cümleydi: "Sakın, korkma güzelim."

Sonra dünya yavaşladı. Sesler uzaklaştı. Işıklar bulanıklaştı. Ve Esat'ın bedeni karanlığın içine doğru çekilirken, ben onun adını bağırıyordum… ama kendi sesim bile bana geri dönmüyordu.

Gerisi kocaman boşluk, kocaman karanlık ve kocaman belirsizlikti... Çünkü Esat’ın yüzüne bastırılan o ağır, keskin kokulu kumaş nasıl onun direncini bir anda söndürdüyse, aynı soğukluk ve aynı yabancı karanlık benim de nefesimin içine sızmıştı. Çünkü aynı mendili, daha sonra benim de yüzüme tutmuşlardı.

Sanki onun düşüşü benim üzerimden çoğalıyor, aynı anda hem onu hem de beni sessizliğe doğru çekiyordu.

 

 

 

 

*****

12.05.2026

Huhh!

Bitti bölüm. Neler düşünüyorsunuz?

Kaçırıldı bizimkiler resmen? Sizce bundan sonra neler olacak?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.

Sağlıcakla kalın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 12.05.2026 23:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...