32. Bölüm

Bölüm: 31

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Merhaba sevgili okurlarım.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Yeni bölümle ben geldim.

Bu bölüm medyaya, ne zaman dinlesem Maysa'nın Esat'a olan aşkını hatırladığım bir şarkı bıraktım.

Keyifli okumalar.

Medya: Vəfadarım Mənim 🎶
*****************************

Maysa'nın anlatımından:
***************************

Dün geceden beri içimde dinmek bilmeyen bir uğultu vardı; sanki her şey bir anda yerinden oynamıştı ve ben hâlâ dengemi bulamamıştım. Aras'ın o şaşkın bakışı, Esat'ın gözlerindeki kırılma... hepsi üst üste gelmiş, zihnimin içinde dönüp duruyordu. Ne söylenirse söylensin artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Bir çocuğun dünyası bir gecede değişmişti... ve o değişimin tam ortasında biz vardık. En çok da Aras için korkuyordum; altı yaşında bir kalbin bu kadar büyük bir gerçeği nasıl taşıyacağını düşünmek bile içimi sıkıştırıyordu.

Bir yandan Esat'ın yükünü hissediyordum omuzlarımda, bir yandan kendi yaptığım hatanın ağırlığını... Selen'in ansızın gelişiyle kırılan o dengeyi nasıl yeniden kuracaktık, hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey... bu kapının ardından başlayacak konuşmanın, hepimizin hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirecek olduğuydu.

Aras'ın odasının kapısına geldiğimizde kalbim göğsümün içinde ağır ağır atıyordu. Sanki attığı her darbe, birazdan kurulacak cümlelerin ağırlığını önceden hissediyordu. Esat kapıyı çok yavaş açtı. Esat'ın hareketleri, onun da en az benim kadar endişeli ve çekingen olduğunu yansıtıyordu bir nevi.

Odaya girdiğimizde odanın havası bile garip gelmişti bana. Sanki o küçük alan, bir çocuğun odasından çok daha fazlasına dönüşmüş; içinde söylenmemiş cümlelerin, bastırılmış soruların ve geceden kalma gözyaşlarının sıkıştığı bir yer gibi duruyordu. Perdeler yarı kapalıydı, sabah ışığı içeri usulca sızıyor ama hiçbir şeyi aydınlatmaya yetmiyordu.

Aras yatağının kenarında oturuyordu. Saçları dağılmış, yüzü yastığa sürtülmekten kızarmıştı. Dizlerini kendine çekmiş, kollarını onların etrafına sarmıştı. Bizi görünce başını kaldırdı. Kırgın bakan gözlerine hiç alışkın olmadığım için, içimi garip bir kasvet kaplamıştı.

Kırgın gözleri ve büzgün dudaklarıyla, ilk önce bana, sonra babasına bakmıştı.

Nefes alışverişlerinin düzensizliğini hissettiğim Esat, ağır adımlarla biraz daha odanın içerisine doğru süzüldüğünde, peşi sıra takip ettim.

"Oğlum, yanına gelebilir miyiz?" Duygu dolu sesiyle konuşmuştu Esat.

"Gelebilirsiniz," diyen Aras'ın bizi reddetmemesiyle, içime umut tohumları ekilmişti.

Esat yatağın karşısına çöktü. Aras'la göz hizasına gelse de elini uzatmadı. Dokunmak için erken olduğunu biliyordu. Ben de biraz kenarda, ama onların yanında durdum. Ne çok yakın, ne çok uzak.

İlk önce ağır bir sessizlik oluştu odanın duvarları arasında. Garip olan şeyse, o sessizliğin bile sesinin olmasıydı sanki. İçimizi sıkan duygular, ruhumuzu kemiren endişe, o sessizliğin sesi gibiydi.

Sessizliğin uzamasına engel olan taraf Aras olmuştu. "Dün gelen kadın..." dedi. Sesi çok küçük çıktı. "Gerçekten annem miydi?"

Esat'ın, beklemediği belli olan bu soru karşısında çenesi kasılmıştı. Fakat kaçışı olmadığını bildiği için, sessiz bir iç çekişin ardından, iki kelimelik bir "Evet oğlum," dökülmüştü dudaklarının arasından.

Aras gözlerini kırpıştırdı. Sanki hâlâ emin olmak ister gibiydi.

"Sen... bana niye öyle dedin o zaman?" dedi. "Hani benim annem... yoktu?"

"Çünkü korktum oğlum, senin üzülmenden," Esat ses tonunu olabildiğince yumuşak çıkarıyor, dediklerini ise yüz kere kafasında tartıyor gibiydi.

"Annemin yaşadığını bilmek beni neden üzecekti ki?" Masum gözleri iyice şaşkınlıkla dolup taşan çocuğa hak vermemek elde değildi.

Nasıl diyelim ki senin annen bencil bir kadın diye.

"Çünkü, senin annen, yıllar önce bizden gitti oğlum. Sen daha bebektin o zamanlar. Bir daha geri dönmek istemediğini öğrendim ben sonradan. Bu yüzden senin, annenin var olduğunu bilerek, ama onu göremeyerek büyümeni istemedim. Seni bekletmek istemedim. Her gün 'gelecek mi' diye düşünmeni istemedim. Ama..." Esat o kadar dikkatli konuşuyordu ki... Aras'ı asla, daha fazla yıpratmak istemiyordu.

"Ama... yanlış yaptım. Biz yetişkinler de her ne kadar kocaman olsak da, bazen yanlış şeyler yapabiliyoruz." Esat yarım kalan cümlesini tamamladığında, gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Fakat şu an asla ağlayamazdım.

Aras sessiz kaldı. Ellerine baktı. Küçük parmakları birbirine dolanmıştı.

"Ben..." dedi sonra, sesi titreyerek, "ben onu görmek istedim hep." Duyduklarımın ağırlığıyla kalbimi sanki kocaman bir elin sıktığını hissetmiştim.

"Rüyamda görmüştüm," diye devam etmişti Aras. "Gerçek gibiydi."

Bir damla yaş düştü kirpiğinden. "Gerçekte de varmış..." Bu cümle...bir çocuğun hayal ile gerçeği birbirine karıştırdığı en saf yerdi.

Esat bir şey demeyerek, Aras'ın saçlarını sevmeye başladı. Zaten ne denebilirdi ki, bu durum karşısında.

Aras başını kaldırdı bu kez. Gözlerinin içinde hem umut vardı...hem de korku. "Beni neden bıraktı ki?"

O masum soru saniyeler içinde odada yankılandığında, içimden garip ürpertiler geçti. Ben ise o an sadece Aras'ı değil... Esat'ı da izliyordum. Bir baba olarak parçalanışını, ama yine de dimdik durmaya çalışmasını...

Esat cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. Kelimeleri seçiyordu. "Bazen," dedi yavaşça, "büyükler çok yanlış kararlar verebilir."

Aras'ın gözleri doldu doldu, taştı. "Ama bu... senin yüzünden değil," diye ekledi hemen Esat durumu kurtarmak ister gibi...

Aras dudağını ısırdı. "Yani benim kötü çocuk olduğum için değil, yanlış karar verdiği için gitti. Ben kötü bir çocuk değilim, değil mi?" derken sesi inceldi, parmakları tişörtünün ucunu sıkıca kavradı.

Artık dayanamadım. Yanına biraz daha yaklaştım. "Elbette değilsin. Sen dünyanın en güzel kalpli çocuğusun," dedim yumuşakça.

Dediğim şey üzerine Aras bana baktı. Gözleri ıslaktı. "Gerçekten mi?"

"Gerçekten," dedim hafifçe gülümseyerek.

Esat o an elini yavaşça Aras'ın omzuna koydu. Bu sefer... Aras çekilmedi. Sadece derin bir nefes aldı.

Ve sonra... beklenmedik bir şey oldu. "Onunla konuşabilir miyim?" dedi. Sesinde ne öfke vardı ne de korku. Sadece altı yaşlı bir çocuğun, annesini merak etmesinin yansıması vardı.

Esat derin bir nefes koy verdiğinde, ağır ağır gözlerini kapatarak açtı.

"Buna birlikte karar vereceğiz," dedi. "Ama seni zorlamayacağım. Ne hissediyorsan... o önemli. Yine de önce, benim konuşmam gerekiyor annenle. Sonrasında siz konuşursunuz." Esat'ın koruma iç güdüsünün çoktan devreye girdiğini anlamam uzun sürememişti dedikleri üzerine.

Aras başını hafifçe salladı. Sonra yavaşça Esat'a yaklaştı. Tam sarılmadı önce. Birazcık duraksadı. Sonra... küçük kollarını kaldırdı ve boynuna doladı. Esat da onu hemen sarmaladı. İçim kıpır kıpır olmuş, omuzlarımdan hunharca yük kalkmış gibi hafiflemiştim bu görüntü karşısında.

"Bana bir daha yalan söyleme," dedi Aras, sesi boğuktu.

Esat'ın gözleri kapandı. "Söz veriyorum, sana bir daha yalan söylemeyeceğim." Aras başını Esat'ın omzuna gömdüğünde, Esat'ın eli saçlarında birkaç saniye sabit kaldı. Sanki o teması bırakırsa... her şey tekrar dağılacakmış gibi.

Aras bir süre daha Esat'ın boynuna sarılı kaldı. Küçük omuzları hâlâ hafif hafif titriyordu. Sonra yavaşça geri çekildi.

Gözleri bu kez beni buldu. Kısa bir tereddüt yaşadı. Parmakları havada asılı kaldı bir an. Sonra, çok küçük bir hareketle elini bana doğru uzattı.

"Sen de gel Maysa..." dedi fısıltıdan biraz hallice bir sesle.

Kalbim o an göğsüme sığmadı. Hiç düşünmeden yanlarına yaklaştım. Dizlerimin üzerine çöktüğümde, Aras bir kolunu hâlâ Esat'tan ayırmadan diğerini bana doladı. Başını bu kez benim göğsüme yasladı.

O küçücük bedenin arasında kaldık. Esat'ın eli hâlâ saçlarındaydı. Benim elim sırtında. Ve Aras'ın... ikimizin arasında, yavaş yavaş düzene giren nefesleri. Sanki o an, parçalanmış bir şey sessizce yeniden birleşiyordu. Hiçbirimiz konuşmadık. Ama o sessizliğin içinde... ilk kez gerçekten bir aile gibi hissettik.

Aras'ın saçlarını okşayan eli bir anlığına duraksadığında, Esat başını yavaşça kaldırdı. Bakışları, sanki farkında olmadan beni aramış gibi, gelip doğrudan benimkilerde durdu.

O an... zaman yine o tanıdık şekilde yavaşladı. Odanın içindeki her şey silikleşti; sadece onun gözleri kaldı geriye. Hiçbir şey söylemedi. Söylemesine de gerek yoktu zaten. Çünkü o bakışın içinde, kelimelerin anlatamayacağı kadar derin bir şey vardı.

Yorgunluk vardı... Kırgınlık vardı... Ama hepsinin ötesinde, içime işleyen o sıcaklık, o minnet...

Gözlerini yavaşça kapatıp tekrar açtı. Sanki içinden geçenleri bastırmaya çalışıyordu. Ya da... hissettiklerini fazla belli etmekten çekiniyordu. Ama o kısa an bile yetmişti. Anlamıştım.

Yanında olduğum için... gitmediğim için... onu o en zor anında yalnız bırakmadığım için teşekkür ediyordu bana. Sessizce.

Kalbim o bakışın altında yumuşacık bir şey gibi çözüldü. Sanki içimde bir yerde, onunla aramda görünmeyen bir bağ daha sıkı düğümlendi.

Gözlerimi ondan kaçırmadım. Kaçıramadım. Ve ben de hiçbir şey söylemeden cevap verdim ona. Bakışlarımla... duruşumla... orada oluşumla.

Ben zaten hep buradaydım. Ne olursa olsun. Ne kadar zor olursa olsun. Hep de burada olacağım...

******

Kafeye girdiğimizde, havada asılı duran o ağır gerilim neredeyse gözle görülür gibiydi. İnsanların kahkahaları, fincan sesleri, arka plandaki hafif müzik... hepsi bize ait olmayan başka bir dünyanın parçasıydı sanki. Biz ise kendi içimize kapanmış, kendi fırtınamızın ortasında oturuyorduk.

Aras'la olan konuşmamızın üzerinden tam bir hafta geçmişti. Eylül ayının sonlarına doğru hızla ilerlemiştik. Artık Aras neredeyse, düzelmiş, bu durumu kabullenmişti. Esat ise bir az nefes aldıktan sonra, Selen'le görüşme ayarlama cesaretini bulmuştu kendinde. İşin garip yanı ise, benim de bu görüşmeye katılmamı istemesi olmuştu. İlk başta kabul etmek istememiştim, sonuçta yıllar önce yaşanan şeylerin konuşulması ihtimali vardı ve ben buna hazır olup, olmadığımı bilmiyordum. Fakat Esat ısrar edince, kabul etmiştim. Şimdiyse buradaydık.

Selen çoktan gelmişti.

Cam kenarındaki masada oturuyordu. Gün ışığı yüzüne vuruyor, o kusursuz hatlarını daha da keskinleştiriyordu. Saçları omuzlarına dökülmüş, dudaklarında o tanıdık ama bir o kadar da rahatsız edici özgüvenli tebessüm vardı. Sanki yıllar önce hiçbir şey olmamış gibi. Sanki bir hayatı paramparça edip gitmemiş gibi.

Benim midem düğüm düğüm olmuştu. Esat ise sertliğinden ödün vermiyordu. Yüzü taş gibiydi.

Yanına yaklaştık. Sandalyeyi çekip otururken çıkardığı o sert ses bile içimizdeki öfkenin küçük bir yansımasıydı.

İlk başta kısa bir süreliğine kimse konuşmadı, herkes birbirinin ifadesi tartıyormuş gibi birbirine bakıyordu.

Sonra Esat... hiç dolandırmadan, hiç yumuşatmadan başladı. "Yıllar sonra neden döndün?"

Sesi sakindi. Ama o sakinliğin altında... kaynayan bir öfke vardı. Bir baba öfkesi. Bir adamın ihanete uğramış gururunun öfkesi.

Selen başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Ne yani... merak etmem yasak mı?" dedi alaylı bir yumuşaklıkla.

İşte o an... içimde bir şeyler koptu. Bu kadındaki bu rahatlık, insanı çileden çıkarırdı.

Ama Esat benden önce davrandı. "Cevap ver." dedi bu kez daha sert. "Oyun oynama benimle."

Selen gözlerini birkaç saniye Esat'ın yüzünde gezdirdi. Sanki onu tartıyormuş gibi. Sonra... omuz silkti. "Aldatıldım."

Selen'in umursamaz gibi gözükmeye çalışarak dedikleriyle, masaya sessizlik çökmüştü.

Ben kaşlarımı çatmıştım. Esat'ın ise yüzünde en ufak bir değişim bile olmamıştı.

Selen devam etti. "Cihan... sandığım kadar da, adam değilmiş. Benimle birlikteyken başka biriyle daha görüşüyormuş." Dudaklarını büzdü. "Komik değil mi? Ben de aldatıldım."

İşte o an kendimi tutamadım.

"Komik değil," dedim, sesim ince ama keskin bir bıçak gibiydi. "İnsan yaşattığını yaşamadan ölmüyormuş gerçekten de."

Selen bana döndü. Gözlerinde küçümseyici bir parıltı belirdi. Ben gülümsedim. Ama o gülümseme... sıcak değildi.

"Ayrıca," diye de ekledim yavaşça, "başkasının hayatını yakıp giden birinin, aynı acıyı yaşayınca şaşırması çok garip..." Masanın altındaki parmaklarım titriyordu. Ama sesim sapasağlamdı.

Esat'ın bakışları bana çevrildiğinde, ben de ona bakmıştım. Gözlerimin en derinine bin bir duygu barından ifadeyle baktığında, ona güven vermek ister gibi hafifçe gülümsedim.

Gülümsememe karşılık verdikten sonra, tekrar Selen'e dönmüştü.

"Benim derdim senin yaşadıkların değil." Dedi net bir şekilde. "Oğlum."

Selen'in bakışları ilk kez ciddileşti.

"Ne istiyorsun?" diye devam etti Esat. "Amacın ne? Yıllar sonra çıkıp Aras'ın karşısına dikildin. Ne bekliyorsun benden?"

Selen arkasına yaslandı. Parmaklarını birbirine geçirdi. "Onu görmek istiyorum." dedi. "O benim de oğlum."

Esat'ın çenesi kilitlendi. "Onu almak gibi bir hayalin varsa..." dedi alçak ama tehditkâr bir sesle, "aklından bile geçirme."

Selen hafifçe güldü. "Rahat ol," dedi. "O kadar da gerçeklikten kopmuş değilim. Yaptıklarımdan sonra, yasal olarak onu tamamen almam çok zor. Farkındayım." Omuz silkti. "Ama ben hâlâ annesiyim. Ve onu görmek... en doğal hakkım. Ayrıca yasal olarak da bu böyle."

İçimdeki huzursuzluk büyümüştü söylediklerinden sonra. Selen öne doğru eğildi biraz. Gözlerini Esat'a kilitledi.

"Eğer gerçekten Aras'ın yıpranmasını istemiyorsan..." dedi yumuşak ama hesaplı bir tonla, "bu işi mahkemeye taşımayız. Kendi aramızda çözeriz."

Esat'ın kaşları çatıldı. "Nasıl?"

"Basit." dedi Selen. "Ayda en az bir hafta sonu benimle kalır."

Kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Aras olmadan geçecek hafta sonları mı? İhtimali bile beni bu duruma sokuyorsa...

Esat ise duydukları üzerine, anında öne eğildi. Gözleri kararmıştı.

"Sen..." dedi dişlerinin arasından, "altı yıldır ortada yoktun. Bir kere aramadın, merak etmedin. Şimdi çıkıp 'hafta sonu benimle kalsın' mı diyorsun? Aras oyuncak değil Selen. Daha seni tanımıyor bile."

Selen'in yüzünde en ufak bir utanç yoktu. "Geçmişte hata yaptım." dedi. "Ama bu onun annesi olduğum gerçeğini değiştirmiyor."

O kadar rahattı ki... O kadar yüzsüzceydi ki... İçimdeki öfke kabardı ama susmak zorunda kaldım.

Esat arkasına yaslandı. Elini yüzüne götürüp birkaç saniye gözlerini kapattı. Sakinleşmeye çalışıyordu. Açtığında bakışları daha kontrollüydü.

"Yine tekrarlıyorum bu çocuk bir oyuncak değil." Dedi. "İstediğin zaman ortalıktan yok olup, sonra aniden gelip alabileceğin bir şey değil."

Selen de eğildi yine. Bu kez sesi daha yumuşaktı. "Ben de onu kırmak ya da üzmek istemiyorum." dedi. "O yüzden diyorum ya... anlaşalım."

Sonra... Gözleri Esat'ın yüzünde dolaştı. O bakış değişti. Yumuşadı. Ama o yumuşaklık... tehlikeliydi.

"Hem..." dedi hafif bir gülümsemeyle, "biz bir zamanlar çok iyi bir takımdık, hatırlıyor musun?" İşte o an... İçimdeki her şey buz kesti.

Bu ne cüretti? Bu nasıl bir imaydı? Gözlerim Esat'a kaydı. Esat'ın yüzü taş kesilmişti. En ufak bir karşılık yoktu. Hatta bakışlarında açıkça tiksinti vardı.

"Geçmişte ne olduğunun hiçbir önemi yok." Dedi keskin bir şekilde. "Benim hayatım belli. Ailem belli."

Esat'ın dudaklarının arasından dökülen o sihirli, ailem kelimesi kalbime usulca dokundu. Derin bir nefes alarak rahatladım.

Selen'in ise gülümsemesi yüzünde donsa da, çabucak toparlanmayı başarmıştı.

"Tabii," dedi. "Genç bir eş, yeni bir hayat..." Bakışları bana kaydı. Baştan aşağı süzdü. Yine o tanıdık olan küçümseyici ifadeyle...

Bu kadın, benim sinirimi bozuyordu. Genç bir eşmiş! İnsanların tercihlerini sorgulayacak en son kişi bile değildi o.

Ama Esat... Bu sefer hiç sabretmedi. "Yeter." dedi net bir şekilde.

Masaya hafifçe vurdu. "Benim sevdiğim kadına o şekilde bakmayacaksın."

Kalbimin göğüs kafesime sığmadığını hissettim o saniyelerde. Az önce zıplayan sinirim, yavaş yavaş yerinin dinginliğe bırakıyordu. Sevdiğim kadın... Esat'ın dudaklarının arasından duymak...

Selen birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini devirdi. "Abartıyorsun. Bakışlarımda bir şey yok." Dediğinde bile bana sanki böcekmişim gibi bakıyordu. Gerçek böceğin o olduğundan habersiz.

Esat öne eğildi. "Hayır." dedi. "Sınır çiziyorum. Ve sınırlarımı ihlal etmemen senin için de iyi olur." Uyarır nitelikteki ses tonuyla, Selen tekrar gözlerini devirmişti.

Masada uzun soluklu bir sessizlik olmuştu sonrasında. Sanki kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Selen bile, muhtemelen böylesi sert tepkiler beklemiyor olmalıydı ki, sus pus olmuştu.

Sonunda Esat derin bir nefes aldı. "Aras konusuna döneceksek," dedi, sesi daha kontrollü ama hâlâ sert çıkıyordu. "Benim şartlarımla ilerler. Önce ben konuşacağım onunla. Onun hazır olup olmadığına ben karar vereceğim. Sen değil."

Selen dudaklarını sıktı. Ama itiraz etmedi. Sadece... "Bekliyorum." dedi.

O kelimelik cevap... bir tehdit gibi havada asılı kalmıştı.

Kafeden çıkıp yürümeye başladığımızda, akşamın serinliği usul usul tenime dokunuyordu. O sarı taşların arasından süzülen akşam... dar sokaklar, taş duvarlara yaslanan eski kapılar, uzakta Mezopotamya Ovası'na doğru açılan o sonsuzluk hissi...

Hafifçe esen rüzgâr saçlarımı karıştırırken, içimdeki karmaşayı da sanki hafifletmeye çalışıyordu... ama nafile. Az önce yaşananlar, Selen'in sözleri, bakışları... hepsi hâlâ zihnimin içinde yankılanıyordu.

Yan yana yürüyorduk Esat'la. Omuzlarımız neredeyse değiyordu ama aramızda, görünmeyen bir mesafe vardı sanki. Ne çok uzak, ne de eskisi kadar rahat... arada asılı kalmış bir hâl.

Esat'ın elleri cebindeydi. Başını hafif öne eğmişti. Çenesindeki kasılmayı, ara ara derinleşen nefeslerinden anlıyordum. O da en az benim kadar doluydu. Belki daha fazla... çünkü mesele sadece geçmiş değildi onun için. Oğlu vardı. Kalbi vardı. Ve en önemlisi yıllar sonra yeniden açılan bir yara vardı.

"İyi misin?" diye sordum en sonunda, sesim beklediğimden daha yumuşak, daha kırılgandı.

Esat başını hafifçe bana çevirdi. Gözlerime baktı ama o bakış sessiz bir haykırış gibiydi.

"Değilim," dedi dürüstçe. Sonra kısa bir nefes verdi. "Ama olacağım. Sen iyi misin?"

Bu kadar basit söylemişti. Ama o iki kelimenin altında ne kadar yük vardı, ikimiz de biliyorduk. Başımı hafifçe salladım. Yanına biraz daha yaklaştım. Koluma değen sıcaklığı içimi bir nebze olsun sakinletti.

"Ben de değilim," dedim itiraf eder gibi. "Ama birlikte toparlarız..."

Bu cümleyi kurarken aslında kendime de söz veriyordum. Esat yürümeyi yavaşlattı. Sonra bir anda durdu. Ben de onunla birlikte durdum. Birkaç saniye boyunca sadece yüzüme baktı. Sanki bir şey arıyordu gözlerimde... bir cevap, bir güven, bir dayanak. Sonra elini cebinden çıkardı. Parmakları, tereddütsüz bir şekilde benimkileri buldu.

İlk temas... Sanki bütün o gerginliğin içinden geçen incecik bir ışık gibi içime yayıldı. Elimi sıkmadı. Bastırmadı. Sadece tuttu. Ama o tutuş... "buradayım" diyen bir tutuştu. Nefesim yavaşladı. Yürümeye tekrar başladık bu sefer, ama artık aynı değildik. Aramızdaki o görünmez mesafe... yerini yavaş yavaş tanıdık bir yakınlığa bırakıyordu.

"Onun söylediklerine takılma," dedi bir süre sonra Esat, sesi daha net, daha kararlıydı. "Selen'in ne dediğinin hiçbir önemi yok."

İçimden geçenleri yakalamıştı.

Gözlerimi kısa bir an kapattım. "Takılmamaya çalışıyorum..." dedim dürüstçe. "Ama bazı şeyleri... duymamış gibi yapmak zor oluyor." Özellikle o imaları. Özellikle o... hâlâ hak iddia eden bakışları.

Esat duraksadı. Bu sefer bana döndü tamamen. Elimi bırakmadı. "Bak," dedi, sesi ciddi ama yumuşaktı. "Benim için hiçbir şey değişmedi. Değişmeyecek de."

Kalbim o an... sanki göğsüme sığmadı.

"Geçmiş... geçmişte kaldı. Orada kalmaya devam edecek." dedi devam ederek. "Benim bugünüm sensin Maysa."

Bu cümle... Sanki içimdeki bütün düğümleri tek tek çözmeye başlamıştı. Gözlerim dolduğunu hissettim ama bu sefer ağlamak değildi bu. Daha çok... bir şeylerin yerine oturmasıydı.

"Ben de buradayım," dedim fısıltıyla. "Hiçbir yere gitmiyorum."

Esat'ın bakışları yumuşadı. Sonra beni kendine doğru çekti. Aniden. Ama sert değil... Tanıdık bir ihtiyaçla.

Kollarının arasına girdiğimde, dünya bir anda sessizleşti. Dar sokaklar, taş duvarlara yaslanan eski kapılar, hepsi arka planda kaldı.

Başımı göğsüne yasladığımda kalp atışlarını duyuyordum. Düzenli... güçlü... gerçek.

Kollarım onun beline daha sıkı sarıldı. O da beni biraz daha kendine bastırdı. Sanki birbirimize tutunuyorduk. Sadece birbirimize. Bir süre öyle kaldık. Zamanın akmadığı, sadece var olduğumuz bir anın içinde.

Esat'ın kollarından ayrıldığımda, yürümeye bu kez daha yavaş devam ettik. Adımlarımız taş sokaklarda yankılanıyor, akşamın o kendine has sessizliği her şeyi daha da derin hissettiriyordu.

Gökyüzü mora çalan bir turuncuya dönmüştü. Gün batımı, Mardin'in taş evlerinin üzerine ince bir örtü gibi serilmişti sanki. Her şey... olduğundan daha sakin, daha yumuşak görünüyordu.

Esat elimi hâlâ bırakmamıştı. Parmakları, benimkilerin arasına daha sıkı yerleştiğinde, içimde küçük bir ürperti dolaştı. Bu kez ben de karşılık verdim. Elini biraz daha sıktım.

"Üşüdün mü?" diye sordu aniden, sesi yine o tanıdık yumuşaklığa dönmüştü.

Başımı iki yana salladım ama o inanmadı. Elimi bıraktı. Bir anlığına içim boşalmış gibi hissettim ama hemen ardından omuzlarıma kendi ceketini geçirerek o boşluğu doldurmuştu.

Sıcaktı. Onun kokusu sinmişti içine. Refleksle ceketin yakasını biraz daha kendime çektim.

Esat bunu fark ettiğinde dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Benim kokumla mı ısınıyorsun?" dedi alçak bir sesle.

Yanaklarımın anında ısındığını hissettim. "Kokunu çok seviyorum," itiraf eder gibi mırıldanmıştım.

İtirafım üzerine gözleri parlayan adam bana hafif ama içten bir gülümseme sunmuştu.

Bir süre sonra dar bir sokağın sonunda küçük bir seyir yerine çıktık. Taş korkulukların ardında, geceye hazırlanan ova uzanıyordu. Uzakta birkaç ışık yanmıştı bile.

Orada durduk. Rüzgâr bu kez biraz daha belirgindi. Saçlarım yüzüme doğru savrulurken Esat elini kaldırıp onları kulak arkasına itti.

Bu kadar küçük bir hareketin bile kalbimi bu kadar hızlandırması... aklımın hâlâ alamadığı bir şeydi.

Parmakları yanağımda bir an fazla kaldı. Sonra başparmağıyla hafifçe tenimi okşadı.

"Biliyor musun," dedi yavaşça, "bazen seni izlerken... gerçek değilmişsin gibi geliyor."

Kaşlarım hafifçe çatılmasına engel olamamıştım. "Ne demek ki o?"

"Fazla güzelsin," dedi. "Fazla iyi... fazla merhametli. Bu dünyaya ait olamayacak kadar fazla."

"En güzeli ise, sadece bana aitsin." Kalbim o an... gerçekten tökezledi. Nefesim kesildi.

"Ben zaten sana aitim," dedim fısıltıyla, ne söylediğimi düşünmeden. Anın büyüsüne çoktan kapılmıştım.

Bu cümle havada asılı kaldı bir an. Esat'ın bakışları değişti. Daha derinleşti. Bir adım yaklaştı bana. Aramızdaki mesafe... tamamen yok oldu. Elini belime koydu. Bu kez daha bilinçli, daha sahiplenen bir dokunuştu. Beni kendine doğru çektiğinde, nefesi yüzüme dağıldı.

"Bir daha söyle," dedi alçak bir sesle.

Gözlerim istemsizce dudaklarına kaydı. Sonra tekrar gözlerine baktım.

"Ben sana aitim, " dedim bu kez daha net.

Esat'ın göz kapakları bir anlığına kapandı. Sanki bu cümleyi içine çekmek ister gibi derin bir nefes aldı.

Sonra dudaklarıma kapandı. Dudakları dudaklarımda yavaşça hareket ederken, sanki o anın her saniyesini ezberliyorduk. İlk temas bile içimde bir sıcaklık yayarken, kalbim hızını ona göre ayarlamış gibiydi. Bir elini belimden sırtıma kaydırdı. Beni biraz daha kendine bastırdı. O yakınlıkla birlikte nefesim hafifçe kesilirken, aramızdaki mesafe tamamen silinmişti artık. Diğer eliyse yanağım ve boynumun kavuşma kısmına tutunmuştu. Baş parmağı çenemle dudaklarımın kavuştuğu çizgide duruyor, belli belirsiz tenimi okşuyordu.

Ben de düşünmeden gömleğine tutundum. Parmaklarım kumaşı sıkarken, onu bırakmak istemediğimi fark ettim. Nefeslerimiz birbirine karıştı. Arada kalan o küçük boşluklarda bile birbirimizden kopamıyor, nefeslerimizin dudaklarımızın arasında kaybolmasına izin veriyorduk.

Birbirimizin dudaklarını özlemle öpüyorduk, sanki tenlerimize hasret kalmıştık yıllarca. Zamansa...yine kaybolmuştu.

Geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı. Gözlerimi açtığımda hâlâ çok yakındı. "Ben de sana aitim," dedi bu kez o, fısıltıyla.

İçimde bir şey... tamamen yerini buldu o an. Sanki uzun zamandır aradığım bir cümleyi, en doğru kişiden duymuştum. Gözlerimin dolmasına rağmen gülümsemeyi başardım.

Esat başını hafifçe yana eğdi. Burnunu saçlarıma gömdü.

Derin bir nefes aldı. "Senin kokun..." dedi, sesi boğuk çıkıyordu, "insanı evine gelmiş gibi hissettiriyor."

Kollarımı boynuna doladım. "Sen de benim evimsin," dedim usulca.

Ve o an... Mardin'in o taş sokaklarının ortasında, gecenin yavaş yavaş üzerimize indiği o yerde... Dünya küçüldü. Sadece biz kaldık. Birbirimize ait olduğumuzu bildiğimiz o sessiz, derin, huzurlu an her şeyden daha gerçekti.

Bir süre öylece sessizleşmiş, birbirimizin sessizliğinde can bulmuştuk.

Seyir yerinden ayrılıp tekrar dar sokaklara doğru yürümeye başladığımızda, içimde ince ince kıpırdayan bir merak vardı. Bastırmaya çalıştım önce... çünkü bu gece zaten fazlasıyla ağırdı. Ama insanın kalbi bazen aklından daha inatçı oluyordu.

Birkaç dakika sussam da, sonunda dayanamamıştım.

"Sabahtan beri..." dedim yavaşça, parmaklarımızın birbirine dolanmış hâline kısa bir bakış atarak, "aklımda bir şey dönüp duruyor."

Esat başını hafifçe bana çevirdi. Kaşları çok az kalktı. "Sor," dedi kısaca.

Yutkundum. Sormak istiyor muydum gerçekten? Cevabını duymaya hazır mıydım? Bilmiyordum. Ama yine de dudaklarım, kalbimin önüne geçmişti.

"Selen'le..." dedim, sesim beklediğimden daha düşük çıkmıştı. "Nasıl tanıştınız?"

Adımlarımız, sorum üzerine fark edilir şekilde yavaşlamıştı. Esat bir şey demedi hemen. Başını tekrar öne çevirdi. Çenesindeki kas hafifçe gerildi. Sanki geçmişin kapısını açmak, istemediği bir odaya girmek gibiydi onun için.

Bir an için keşke sormasaydım diye düşündüm. Ama artık geri dönüş yoktu.

"İngiltere'de," dedi sonunda. Sesi nötrdü.

"Üniversitede. Ben, Cihan ve Murat, ailelerimizin de desteğiyle, lisans ve yüksek lisans eğitimlerimizi İngiltere'de tamamladık, biliyorsun zaten. Selen de bizimle aynı sınıftaydı." İçimde küçük bir şey kıpırdadı. Garip bir his... kıskançlık mıydı, yoksa sadece geçmişe dokunmanın verdiği huzursuzluk mu, ayırt edemedim.

"Onun ailesi de oradaydı o zamanlar," diye devam etti Esat. "Uzun süredir İngiltere'de yaşıyorlardı."

Gözlerim istemsizce yere kaydı. Taşların arasındaki ince çizgilere odaklandım, sanki bakarsam içimdeki o tuhaf hissi gizleyebilirmişim gibi.

"Sonra..." dedi, kısa bir duraksamayla, "yakınlaştık. Önce arkadaş, sonra sevgili olduk."

Kalbimin hafifçe sıkıştığını hissettim. Bu kadar basit bir cümle. Ama içinde... yıllar vardı. Anılar vardı. Benim hiç bilmediğim, hiç içinde olmadığım bir hayat... Ve bu düşünce, içimde ince bir sızı gibi dolaştı.

Esat bunu fark etmiş olmalıydı ki, bakışlarını bana çevirmiş, adımlarını tamamen durdurmuştu. Ben de ona ayak uydurarak duraksadım. "Türkiye'ye döndükten aylar sonra da evlendik. Fakat bana yaptıklarından sonra, bir daha görüşmedik onunla. Avukatlar aracığıyla anlaşmalı olarak boşandık, Aras'ın velayetinin de ben de kalmasını kabul etti. Sonra da zaten yurt dışına gitmişler." Sesinde en ufak bir keder kırıntısının olmamasına şaşırmıştım. Oldukça düz ve sakindi.

Ve sustu. Sanki devam etmek istemiyordu. Sanki o sayfayı fazla açmanın bir anlamı yoktu onun için.

Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimde ne olduğunu bilmiyorum... ama o gördü.

Çünkü bakışı bir anda yumuşadı. "Elimde olan bir şey değildi o zamanlar," dedi alçak bir sesle. "Hayatımın o kısmı... sadece yaşandı ve geçip gitti. Şu an hiçbir anlam ifade etmiyor."

Derin bir nefes aldım. "Ben..." dedim, ne söyleyeceğimi tam bilmeden. "Kıskandım galiba biraz." Bu itiraf dudaklarımdan döküldüğünde, kendim bile şaşırmıştım. Böyleydim işte ben, duygusal anlarımı asla yönetemiyor, aklıma gelen ilk tepki ağzımdan direkt dökülüyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Esat'ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü, sonra dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.

"Geçmişimi mi kıskanıyorsun?" diye sordu hafif bir alayla.

Omuz silktim. "Belki de... senin o zamanlardaki hâlini," dedim dürüstçe. "O hayatında ben yoktum çünkü."

Bu cümle... içimin en saf yerinden çıkmıştı. Esat'ın ise gülümsemesi yavaşça silinmiş yerine daha derin bir ifade gelmişti.

Bana doğru bir adım yaklaşarak, elini yanağıma koydu. "İyi ki yoktun," dedi.

Kaşlarım bilinmezliğin etkisiyle hafifçe çatıldı. "Ne demek o şimdi?"

Gözlerimin içine baktı. "Çünkü o zamanki ben... şimdiki ben değildim," dedi yavaşça. "Ve ben... seni, o zaman olduğum hâlimle değil... şimdiki hâlimle tanımak isterdim."

Tanrım, neler duyuyordum böyle. Kalbim gürültüyle çarpmaya başlamıştı çoktan.

"Benimle tanıştığın adam... seni hak edebilen hâlim," diye de eklemişti kısacık duraksamadan sonra.

Gözlerimin dolduğunu hissettim. "Elinde olmayan şeyler için kendini suçlama," dedim fısıltıyla.

Esat başını hafifçe eğdi. "Suçlamıyorum," dedi. "Ama bazı şeyleri geç öğrenmiş olmanın, bazı insanları tanıyamamanın bir bedeli, bir ağırlığı oluyor." Selen'in ve Cihan'ın karakterinden bahsettiğini anlamam uzun sürmemişti.

Elimi kaldırarak yanağına koydum. "Seni böyle tanıdım ben," dedim yumuşakça. "Ve böyle de seviyorum."

Esat'ın gözleri kapandığında elimi tutup dudaklarına götürdü. Çok hafif birkaç öpücük bıraktı parmaklarıma.

Sonra tekrar bana baktı. "Geçmişim... sadece geçmiş," dedi net bir şekilde. "Ama sen benim şimdimsin, geleceğimsin."

Onun söyledikleriyle birlikte, içimde düğüm olan o küçük huzursuzluk yavaş yavaş çözülmüş, yerineyse, insanın ruhunu sakinleştiren türden bir güven yerleşmişti. Çünkü bir insanın geçmişi değil, sonunda dönüp baktığı yer anlatıyordu her şeyi. Ve anlamıştım ki, Esat'ın baktığı yer… bendim.

 

 

*****

07.05.2026

HUHHH!

Bölüm bitti. Düşüncelerinizi alayım bakayım.

Esat'ın değişimi, duygularını ifade etmesi nasıl sizce?

Desteklerinizi eksik etmeyin lütfen. Sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.

Sağlıcakla kalın.💕

 

Bölüm : 07.05.2026 13:52 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...