

Çok sevgili okurlarıma çokça selamlar.
Nasılsınız?
Ben son dönemlerde baya yoğunum ama zaman ayırıp sizler için bölümü tamamlayabildiğim için mutluyum.
Selen karakteri için hayal ettiğim karakteri sizinle bu bölüm paylaşacağım. Siz ister onu hayal edin, ister kendi hayal dünyanıza bırakın.
Naçizane ricam oy ve yorumlarınızı eksik etmemeniz. 💕
Keyifli okumalar.
Medya: Selen
*****************
Maysa'nın anlatımından:
******************************
Allak bullak olan düşüncelerim ve kireç misali beyazlayan yüzümle birlikte zar zor lavabodan dışarı çıktığımda, aklımın tamamını Selen'le doluydu.
Bizi izlemiş ve neredeyse her şeyi öğrenmişti. Bu nasıl bir saçma hırstı böyle diye düşünmeden edemedim. Gerçekten de ilgilenmesi gereken altı yaşında bir oğlu varken, yıllardır ortadan kaybolmasına rağmen, bir anda ortaya çıkarak, üstünlük taslamaya çalışıyor, beni küçümsüyordu. Kendince!
"Maysa, ne oldu? Yüzün kireç gibi olmuş?" Sanem'in endişeli yüzü ve sesiyle karşılaşmıştım koridora çıktığım ilk anda.
"Yok bir şey..." zar zor kekeleyerek konuştuğumda yüzüme de zoraki bir gülümseme yerleştirmek için uğraşıyordum. Düşüncelerimi toparlamadan, az önce olanlar hakkında kimseyle konuşamazdım.
"Emin misin abla, gerçekten iyi görünmüyorsun?" Bu sefer konuşan taraf Yağmur olduğunda, bakışlarımın hedefine onu almıştım.
"Eminim güzelim, sürekli düşünmekten oldu galiba. Siz niye geldiniz buraya?" Dedim konunun dağılması için. Ayrıca şimdi daha iyi hissediyordum. İlk şoku atlatmıştı sanırım vücudum.
"Baktık sen gelmiyorsun, biz de hem sana bakalım hem de tuvaleti kullanalım diye geldik buraya." Yağmur'un yaptığı açıklamayla başımı olumlu anlamda salladığımda, telefonuma gelen bildirim sesiyle hepimizin dikkati dağılmıştı.
*Esat: AVM'in otoparkındayım güzelim. Arkadaşlarınla işin bittiyse bekliyorum seni. Saat yaklaştı çünkü, İpek bizi bekliyor.
Mesajı okuduktan sonra iç çekerek, bana bakmaya devam eden ikiliye baktım.
"Kızlar, Esat gelmiş, söylediğim gibi İpek'le konuşmaya gideceğiz. Ben artık müsaadenizi istesem, olur mu?" Diye kısaca durumu açıkladığımda, ikisi de belli belirsiz başlarını sallamıştı.
"Olur tabii canım benim, eşyalarını almayı unutma ama kafe bölümünden. O kadar dalgın gözüküyorsun ki, hatırlatmak istedim." Diyen Sanem'e hak verdim. Çünkü gerçekten de eşyalarım aklıma bile gelmiyordu ve muhtemelen o söylemese almadan gidecektim.
"İyi ki söyledin Sanem yaa, ben tamamen unutmuşum onları. Direkt inecektim otoparka." Dediğimde Sanem kollarını açarak bana sarıldı.
"Dikkat et Maysa, bu kadar da yorma beynini. Her şey bir şekilde yoluna girecek. Akşam bizi habersiz bırakma lütfen." Dediğinde ben de ona sarılmış, ardından da Yağmur'a sarılmıştım.
"Peki. Görüşürüz kızlar," diyerek hızlıca yanlarından uzaklaştığımda beynimi istila eden düşünceler beni asla rahat bırakmıyordu.
AVM’nin parlak ışıklarından uzaklaşıp yürüyen merdivenlerden aşağıya indiğimde, her adımım sanki biraz daha ağırlaşıyordu. Az önce lavaboda yaşadığım o karşılaşma, zihnimin bir köşesinde durmak yerine, tüm düşüncelerimi ele geçirmişti. Etrafımdan geçen insanların sesleri, mağazalardan taşan müzikler… hepsi birbirine karışıyor ama bana ulaşamıyordu. Sanki kalın bir camın arkasından izliyordum dünyayı.
Kafe bölümüne uğrayıp bıraktığım poşetleri aldım. Ellerime dolanan o renkli paketler, birkaç saat önceki neşemizin sessiz tanıkları gibiydi. Oysa şimdi içimde tuhaf bir sıkışma vardı. Nefes alıyordum ama içime dolan hava bile eksik gibiydi.
Otoparka indiğimde, loş ışıkların altında dizilmiş arabaların arasında Esat'ın aracını aramaya başladım. Uzaktan farların arasında tanıdık silueti seçtiğim an, kalp atışlarım hızlandı. Hem rahatlama hem de yeni bir gerginlik aynı anda çöktü üzerime.
Arabanın kapısını açıp ön koltuğa oturduğumda, içeride hafif bir parfüm kokusu vardı. Esat'ın kokusu… her zaman bana güven veren o tanıdık his, bu kez içimdeki karmaşayı tamamen susturmaya yetmiyordu.
Kemerimi takarken başımı ona doğru çevirdim. O da aynı anda bana dönmüştü. Hiç konuşmadan, alışkanlıkla yanaklarımız birbirine değdi. Kısa, yumuşak bir selamlaşmaydı… ama içinde söylenmeyen onlarca şey vardı sanki.
Esat motoru çalıştırmadan önce bana kısa bir bakış attı. "Nasıl geçti alışveriş?" diye sordu.
Sesi normaldi… ama altındaki gerginliği duymamak mümkün değildi.
"İyi geçti," dedim ben de. "Yağmur çok heyecanlıydı, ilk senesi ya… bayağı bir şeyler aldık."
Kendi sesim bile bana yabancı gelmişti. Sanki konuşan ben değildim.
Kısa bir sessizlik çöktü aramıza. Araba çalıştı. Motorun sesi, içimizdeki o sıkışık havayı dağıtamadı. Aksine, daha da belirginleştirdi. Gözlerimi camdan dışarı çevirdiğimde, karanlık otoparktan çıkıp gün ışığına doğru ilerliyorduk. Ama zihnim hâlâ o lavabodaydı.
Selen.
İsmi bile içimde bir düğüm gibi oturuyordu. Söylemeli miydim?
Esat'a dönüp, "Bugün onunla karşılaştım" demeli miydim?
Parmaklarım dizlerimin üzerinde birbirine dolandı. İçimde iki ayrı ses vardı sanki. Biri hemen söylemem gerektiğini fısıldıyordu—saklamanın daha büyük bir patlamaya yol açacağını… Diğeri ise sus diyordu. Şimdi değil.
Şimdi zamanı değildi. Bu akşam… Bu akşam Aras için çok önemliydi.
Esat zaten gergindi. Gözlerinin altındaki o hafif yorgunluk, direksiyonu tutuşundaki sertlik… hepsi bana bunu anlatıyordu. Bir baba olarak, oğluna yıllardır sakladığı gerçeği söylemeye hazırlanıyordu.
Ve… Ben şimdi ona bir de Selen'i mi söyleyecektim?
Gözlerimi kapattım kısa bir anlığına.
Hayır. Bu akşam olacak konuşma bitsin. Aras'la olan her şey önce netleşsin… hemen sonra söyleyeceğim. Söz veriyorum kendime. Gece bile olsa, yatmadan mutlaka söyleyeceğim. Sadece birkaç saat daha beklemem gerekiyordu. Çünkü şu an… onun omuzlarında zaten yeterince yük vardı. Bir kelimemle o yükü katlayıp, dengesini tamamen kaybettirmekten korkuyordum. Sanki içimdeki gerçek, dudaklarımdan döküldüğü anda her şey geri dönülmez bir şekilde parçalanacakmış gibi hissediyordum. O yüzden sustum. Kendimi susturdum. İçimde bağıran o sesi bastırdım.
Belki de… doğru zamanı beklemek, doğruyu söylemenin en güvenli yoludur diye kandırdım kendimi.
Derin bir nefes alıp başımı tekrar ona çevirdiğimde, Esat'ın çenesinin kasıldığını fark ettim. Gözleri yolda olsa da, aklının bambaşka bir yerde olduğu çok belliydi.
Dayanamadım. Elimi yavaşça onun kolunun üzerine koydum. Kasları o kadar gergindi ki… dokunduğum anda bile hissediliyordu.
"Esat…" dedim yumuşak bir sesle.
Kısa bir bakış attı bana.
"Her şey yoluna girecek," dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutarak. "Zor olacak belki… ama doğru olanı yapıyorsun."
İlk başta dediklerim üzerine bir şey demeyerek, sustu. Söylediklerimi kafasında tartıyormuş gibi bir hâli vardı.
Sonra elini direksiyondan kısa bir süreliğine çekip benim elimin üzerine koydu. Parmakları her zamanki gibi sıcak ve güçlü olsa da, bu sefer o güç, korunmaya muhtaçtı.
"Bilmiyorum," dedi kısık bir sesle. "Kırılırsa… bana olan güveni sarsılırsa…" endişeyle yoğrulmuş sesi o kadar yorgun çıkıyordu. Cümlesini ise tamamlayamamıştı. Fakat ben anlamıştım. Elimi biraz daha sıkı bastırdım koluna.
"Sen onun babasısın," dedim. "Ve onu korumak için yaptın her şeyi. Bunu anlayacak. Belki hemen değil… ama anlayacak."
Başını çok hafif salladı. Gözlerini tekrar yola verdi ama bu sefer bakışları biraz daha yumuşamış gibiydi.
"Yanındayım," diye fısıldadım bu kez. "Ne olursa olsun."
Bu cümleyi söylerken içimdeki fırtınayı bastırıyordum belki… ama şu an önemli olan bendeki karmaşa değildi.
Şu an önemli olan hayatımın merkezi olarak gördüğüm bu kara gözlü sevdiğim ve tıpkı onun gibi boncuk gözlü minik oğluydu.
Elimi çekmedim. O da bırakmadı. Arabanın içindeki gergin hava hâlâ tamamen dağılmamıştı… ama artık yalnız değildik o gerginliğin içinde. En azından birbirimize tutunuyorduk.
Kafenin cam kapısını iterek içeri girdiğimizde, dışarıdaki akşam serinliği bir anda yerini içerinin sıcak, hafif tarçın ve çay kokusuna bıraktı. Ortam loştu… sarı ışıklar masaların üzerine yumuşakça düşüyor, insanın içini garip bir şekilde sakinleştiriyordu. Ama içimdeki karmaşa, o huzurlu atmosferin içine sızacak kadar güçlüydü.
Gözlerim istemsizce mekânı taradı. Cam kenarındaki masada oturan iki tanıdık silueti gördüğüm anda, kalbim bir kez daha hızlandı.
İpek… ve yanında Murat.
İkisi de önlerindeki ince belli bardaklardan çaylarını yudumluyordu. İpek her zamanki gibi sakindi… yüzünde ölçülü, dengeli bir ifade vardı. Murat ise daha rahat görünüyordu ama bakışları kapıya taraf döndüğünde bizi fark etmişti bile.
"Buradayız!"" diye eliyle işaret etmişti Murat.
Esat'la birlikte masaya doğru yürürken, adımlarımın farkında olmadan yavaşladığını hissettim. Sanki o masaya yaklaştıkça, konuşulacak olanların ağırlığı omuzlarıma biraz daha çöküyordu.
"Hoş geldiniz," dedi İpek, ayağa kalkarak.
Ben de hafifçe gülümsedim. "Hoş bulduk."
Kısa bir selamlaşmanın ardından hepimiz yerlerimize oturduk. Sandalyeye yerleşirken ellerimin hâlâ biraz soğuk olduğunu fark ettim. Parmaklarımı birbirine dolayarak sakinleşmeye çalıştım.
"Biz çay söyledik ama," dedi Murat, "siz ne içersiniz?"
Esat bana kısa bir bakış attı. "Çay olur bize de," dedi ardından.
Ben de başımı sallayarak onayladım.
Garson geldiğinde siparişler verildi. Bardakların tınısı, kaşıkların ince ince çınlaması… o küçük sesler bile içimdeki sessizliği bastıramıyordu.
Bir süre kimse asıl konuya girmedi. Ama o konu… masanın tam ortasında duruyordu sanki. Görünmeyen, ama herkesin farkında olduğu bir ağırlık gibi.
İpek sonunda çayından küçük bir yudum aldıktan sonra bardağı usulca tabağına bıraktı. Gözleri önce Esat'a, sonra bana kaydı. Artık Esat'ın arkadaşı gibi değil de, danışmanlığını yaptığı çocuğun babası gibi bakıyordu.
"Anladığım kadarıyla," dedi sakin ama net bir sesle, "Aras son zamanlarda annesiyle ilgili soruları daha sık sormaya başladı."
Esat'ın eli çay bardağına uzanırken bir an duraksadı. "Evet," dedi sonra. "Artık geçiştirmek zorlaşıyor."
İpek başını hafifçe salladı.
"Bu çok normal," diye devam etti. "Altı yaş, çocukların soyut kavramları daha net sorgulamaya başladığı bir dönem. Özellikle 'ölüm' ve 'yokluk' gibi kavramlar… artık sadece kabul ettikleri değil, anlamaya çalıştıkları şeyler hâline geliyor."
Ben nefesimi tutmuş, öylece dinliyordum. Her kelimesi… sanki birazdan olacakların temelini atıyordu.
"Aras bugüne kadar annesinin öldüğüne inanarak büyüdü," dedi İpek. "Bu onun zihninde bir gerçeklik oluşturdu. Şimdi bu gerçekliği değiştireceğiz. Bu yüzden nasıl söylediğiniz… en az ne söylediğiniz kadar önemli."
Esat'ın çenesi hafifçe sıkıldı. "Nasıl söylememiz gerekiyor?" diye sordu doğrudan.
İpek bir süreliğine duraksayarak düşündü. Sonra biraz daha öne eğildi.
"Öncelikle," dedi, "bu konuşma kesinlikle güvenli ve tanıdık bir ortamda yapılmalı. Evde. Kendi alanında. Yani sizin salonunuz en doğru yer."
Başımı hafifçe salladım. İçimde bir şeyler daha da ciddileşmişti.
"Ve mümkünse," diye devam etti, “Aras'ın hayatında güven duyduğu herkes o an orada olmalı. Sen, Maysa… hatta Selma teyze de olabilir. Ama çok kalabalık da değil. Sadece onun kendini güvende hissedeceği kişiler."
İçim bir anlığına sıkıştı. Selen'in yüzü gözlerimin önüne geldi. Onu da… o ortama dahil etmek mi isteyecekti? İpek sanki düşüncelerimi okuyormuş gibi devam etti.
"Ama…" dedi, "annesiyle ilk aşamada iletişime geçmesin."
Esat'ın bakışları anında keskinleşti. "Yani?" dedi.
"Yani önce gerçeği öğrenmeli," dedi İpek net bir şekilde. "Onun anlayabileceği bir dilde. Kısa, açık ve dürüst."
"Bu arada konuyu bölüyorum ama, Selen'le konuştun mu sen? Yani onun bu olanlardan haberi var mı? Sonuçta Aras annesiyle konuşmak, hatta onu görmek bile isteyebilir." Murat'ın aniden konuya dahil olarak dedikleriyle, gerginlikle benden bağımsız sağ dizim sallanmaya başladı. Tanrım...
"Selen'le ilgili en son birkaç ay önce bilgi edinmiştim. İngiltere'de yaşamaya devam ediyor, muhtemelen orada. Henüz onunla iletişime geçmedim. Önce Aras'a gerçeği açıklayalım, oğlumun tepkisini öğrenelim, sonra onu arayacağım. Çünkü, Selen'i tanıyorsunuz, dediğim dedik bir kadın ve önden haber vererek işleri zorlaştırmak istemiyorum." Esat'ın uzun soluklu açıklamalarıyla nefesimi tuttum.
Çünkü, Selen'i tanıyorsunuz, dediğim dedik bir kadın ve önden haber vererek işleri zorlaştırmak istemiyorum...
Esat'ın sesi beynimin içinde yankı yaptığında kuruyan boğazımı ıslatmak adına çayımdan bir yudum aldım. Tanrım, lütfen bu geceyi sağ salim atlatalım da, ben Esat'a Selen'le karşılaştığımı anlatayım bir an önce.
"Konuya dönersek, İpek biraz daha detaylı örnek verebilir misin nasıl konuşmamız gerektiğiyle ilgili?" Esat, sanki Selen konusu bir an önce kapansın diye tekrar konuştuğunda iç çekmiştim. Kalbim ise göğsüme biraz daha sert çarpmaya başlamıştı.
"Mesela şöyle," dedi İpek, sesini yumuşatarak, "'Aras, sana daha önce annenle ilgili doğru olmayan bir şey söyledim. O zaman seni korumak için böyle söyledim ama artık büyüdüğün için gerçeği bilmeni istiyorum.'"
Esat başını öne eğdi. Gözleri bir noktaya sabitlendi.
"Sonra," diye devam etti İpek, "annesinin yaşadığını söyleyebilirsiniz. Ama detaylara boğmadan. Çocuklar bu yaşta her şeyi bir anda sindiremez."
Benim içimde ise kelimeler yankılanıyordu.
Annen yaşıyor.
Bu cümle… Aras'ımın dünyasını ikiye bölecekti.
"Peki… tepki? Yani nasıl tepkiler erebilir?" diye sordu Esat. Sesi ilk kez bu kadar kırılgan çıkmıştı.
İpek'in yüzü yumuşadı. "Her şey olabilir," dedi dürüstçe. "Ağlayabilir. Sessizleşebilir. Öfkelenebilir. "Bana yalan söyledin" diyebilir. Hatta sizinle konuşmak istemeyebilir."
Esat'ın parmakları bardağın etrafında sıkıldı. Bense dayanamayıp elimi onun dizine koydum. Hafifçe bastırdım. Yanındayım, demek ister gibi.
İpek bunu fark etti ama hiçbir şey demedi. Sadece devam etti.
"Bu noktada sizin sabırlı olmanız gerekiyor, çünkü önemli olan o," dedi, "onun duygularını düzeltmeye çalışmamanız lazım. 'Ağlama' dememek. 'Üzülme' dememek. Ne hissediyorsa, onu yaşamasına izin vermek."
Murat da bu noktada hafifçe başını salladı. "Zor olacak," dedi.
"Evet," dedi İpek. "Ama doğru olan bu. Ve de Aras çok güçlü bir çocuk, atlatacağından eminim."
Kısa süreliğine sessizlik olmuştu İpek'in söylediklerinden sonra. Herkes sanki bir şeyleri kafasında oturtuyor gibiydi. Benim içimde ise fırtına kopuyordu.
İpek son olarak gözlerini tekrar Esat'a sabitledi. "Ve en önemlisi," dedi, “ona şunu hissettirmek: Sen hâlâ güvendesin. Hayatında değişen şeyler olabilir ama sevildiğin, korunduğun gerçekliği değişmiyor."
Esat derin bir nefes aldı. Başını yavaşça salladı. "Tamam," dedi kısık bir sesle.
Ben ise o an, içimdeki ağırlığın daha da büyüdüğünü hissettim. Tanrım, ne olur bugün olumlu olarak bitsin.
*****
Salonun kapısından içeri girdiğimiz andan itibaren havanın ağırlığı hissediliyordu. Esat önden annesini aramış, Aras'la salonda olmalarını söylemişti.
Her şey… olması gerektiği gibi düzenliydi aslında. Koltuklar yerli yerinde, sehpanın üzerindeki çiçekler taze, perdeler yarı aralık… ama yine de o tanıdık ev, bugün bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Sanki duvarlar bile biraz daha sessiz, biraz daha dikkat kesilmişti.
Selma anne koltuğun bir köşesinde oturuyordu. Elleri dizlerinin üzerinde birleşmişti; başı hafif öne eğik, gözleri zaman zaman Aras'a kayıyordu. Endişesini saklamaya çalışsa da, parmaklarının arasındaki o küçük titreme her şeyi ele veriyordu.
İpek, her zamanki gibi sakindi. Ama bu sakinlik, yüzeyde kalan bir dinginlik değildi… altında büyük bir dikkat, büyük bir hazırlık vardı. Gözleri ortamı ölçüyor, herkesin ruh hâlini tartıyordu sanki.
Ve Esat… Yanımda oturuyordu ama sanki kilometrelerce uzaktaydı. Dirsekleri dizlerine dayanmış, elleri birbirine kenetlenmişti. Parmakları öyle sıkıydı ki, eklemleri beyazlamıştı. Çenesindeki kaslar belirginleşmiş, gözleri bir noktaya sabitlenmişti.
Onu daha önce çok kez öfkeli görmüştüm. Ama böylesi kırılgan bir gerginlikle hiç görmemiştim.
Bense... Sanki biri göğsümün ortasına ağır bir taş koymuştu. Her nefes alışımda o taş biraz daha bastırıyor, biraz daha canımı yakıyordu. Ve o taşın altında sakladığım bir gerçek vardı.
"Baba…" Aras'ın sesi o ağır sessizliği böldü.
Hepimiz aynı anda ona döndük. Küçük bedeni koltuğun kenarında dik oturuyordu. Gözleri Esat'ta, yüzünde tanıdık bir merakla karışık tedirginlik vardı.
"Niye herkes burada?" diye sordu.
Sesi masumdu. Ama içinde bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmişti belli ki.
Esat başını kaldırdı. Gözleri bir anlığına Aras'ın gözleriyle buluştu.
Sonra çok yavaş doğruldu. "Gel bakalım buraya," dedi yumuşak bir sesle.
Aras yerinden kalkıp babasının yanına geldi. Esat onu yanına oturttu. Elini küçük omzuna koydu. Ben nefesimi tutmuş gibiydim.
İpek hafifçe başını eğerek Esat'a bakıyordu. Sessiz bir "hazırsın" işareti gibiydi bu.
Esat kısacık süre için gözlerini kapattı. Sonra açtı.
Ve konuşmaya başladı. "Aras…" dedi, sesi ilk başta hafif titrek çıkmıştı ama sonra toparlamayı başarmıştı. "Sana bir şey söylemem gerekiyor."
Aras'ın kaşları hafifçe çatıldı. "Ne oldu baba?" diye sordu hemen.
Esat'ın eli omzunda biraz daha sıkılaştı.
Ve o cümleyi söyledi. "Aras, sana daha önce annenle ilgili doğru olmayan bir şey söyledim. O zaman seni korumak için böyle söyledim ama artık büyüdüğün için gerçeği bilmeni istiyorum."
Zaman… Gerçekten durdu o an.
Aras'ın gözleri bir anda büyüdü. Sanki duyduklarını anlamlandırmaya çalışırken zihni hızla dönmeye başlamıştı.
"Ne demek… bu?" dedi fısıltıya yakın bir sesle. Başını hafifçe yana eğdi. Gözleri babasının yüzünde geziniyordu.
"Yani… annen…" Cümlesini tamamlayamamıştı Esat.
Çünkü tam o anda salonun kapattığımız kapısı sert bir refleksle açılmıştı. Hepimiz refleksle o yöne döndük.
Ve o an… Dünya gerçekten durdu.
Kapıda… Selen duruyordu. Uzun, düzgün omuzlara dökülen açık kahverengi saçları ışığı yakalıyordu. Yüz hatları keskin ama bir o kadar da dikkat çekiciydi… bakışlarında alışılmadık bir kendinden eminlik, dudaklarının kenarında ise ince, neredeyse alaycı bir kıvrım vardı.
Arkasından telaşlı adımlarla Aysima Abla yetişmişti. "Kusura bakmayın Esat Bey," dedi nefes nefese kalmış bir durumda, "ben sizi çağırmak için gelecektim ama hanımefendi hızlıca içeri girdi…"
Ama kimse onu dinlemiyordu. Çünkü o an… Sadece bir kişi vardı odanın merkezinde. Selen. Ve… Aras.
Aras önce kapıya baktı. Sonra gözlerini kısmadan, kırpmadan… öylece bakmaya devam etti.
Yüzündeki ifade… Bir çocuğun dünyasının kırıldığı andı.
Hiçbir şey demedi önce. Sadece baktı. Sanki gördüğü şey gerçek değilmiş gibi. Sonra dudakları hafifçe aralandı.
Gözleri daha da büyüdü. "Anne…?" Sesi küçük bir fısıltıdan ibaretti.
İçimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissediyordum. Kendime küfürler ettim. Keşke söyleseydim Esat'a. Ahhh, aptal kafam. Bu kadının böyle yapacağını tahmin etmem gerekiyordu. Fakat Allah kahretsin ki, sadece birkaç saat geç söylesem bir şey olmaz diye düşünmüştüm. Sonuçta o bir anneydi. Anneler çocuklarının kötülüğünü istemezdi ki?
Ama yanılmıştım. Bu kadın anne falan, değildi. Kendi hırsları uğruna çocuğunu bile kurban edebilecek narsist bir canavardı.
Selen'in dudakları yavaşça aralandı. Gözleri Aras'ın üzerinde gezindi.
Bir adım attı. Aras hemen geriye çekilmişti refleksle. Sanki yaklaşan şeyden korkmuş gibiydi.
"Hayır…" dedi çok kısık bir sesle. "Sen… sen…"
Başını iki yana salladı. "Sen ölmüştün…"
O cümle… O küçük ağızdan çıkan o cümle… Salonun içine bomba gibi düştü. Gözleri doldu bir anda. Ama ağlamıyordu. Daha kötüydü bu. Şoktaydı. Bize baktı. Önce Esat'a. Sonra bana. Sonra tekrar Selen'e.
"Yalan söylediniz" dedi bu sefer biraz daha yüksek sesle. Nerdeyse bağırarak.
"Bana yalan söylediniz!" Sesi de tıpkı vücudu gibi titriyordu. İçimde kopan fırtınalara her geçen saniye bir yenisi ekleniyordu. Artık gözlerim de dolu dolu olmuştu yaşanılanların etkisiyle.
Aras ise transa girmiş gibi annesine bakarak başını hızlı hızlı iki yana sallayarak yavaş yavaş gerisin geri adımlıyordu. Yanakları boyunca yaşlar süzülüyordu ama sesi çıkmıyordu. Ne bir hıçkırık, ne bir iç çekiş.
"Oğlum," Selen'in itici sesi odada duyulduğunda, Aras'ın gözleri mümkünmüş gibi daha açıldı. Sanki konuşması daha da tetiklemişti onu. Ve aniden arkasını dönerek koridora doğru koşmaya başladı.
"Aras..." Esat anında bağırarak hareketlenmişti oğlunun peşi sıra ilerlemek için.
Ama İpek anında önüne geçti. "Dur," dedi net bir sesle. "Seninle konuşmak istemeyecek şimdi. Ben gideyim en iyisi."
Esat istemeyerek de olsa durdu. Ama bu duruş… Zorla tutulan bir fırtına gibiydi.
İpek hızlı adımlarla Aras'ın peşinden giderken, salonun içinde ölümcül bir sessizlik kaldı.
İpek'in çıkmasının ardından Esat'ın yaralı bir aslanı andıran, kontrolsüz bir öfkeye ev sahipliği yapan gözleri, Selen'e kitlendi.
Bir adım attı ona doğru. "Sen…" dedi dişlerinin arasından. "Nasıl… nasıl gelirsin buraya, haber vermeden hem de?"
"Kimden izin aldın sen evime, bu şekilde gelmek için?" Esat'ın aniden bağırmasıyla istemsiz olarak yerimde sıçramıştım.
Selen ise sanki bu öfke ona değil de bir başkasınaymış gibi etkilenmemişti. Aksine kaşının tekini havaya dikerek eğleniyormuş gibi bir ifade takınmıştı keskin yüzüne.
"Ben… oğlumu görmek için izin almak zorunda değilim," dedi yavaşça, dudaklarının kenarı kıvrılarak, " ayrıca geldiğimden haberin var sanıyordum." Duyduklarım karşısında şokla kalakalmıştım.
O ise kısa bir süreliğine duraksayarak aşağılayan tarzda olan bakışlarıyla bana bakmış, sonra tekrar Esat'a dönmüştü.
"Yoksa…" dedi, dudaklarının kenarında ince, neredeyse zehirli bir kıvrım belirirken, "Maysa sana söylemedi mi?"
O an… Zamanın gerçekten kırıldığını hissettim.
Sanki bulunduğum yerin zemini ayaklarımın altından çekilmişti de, ben hâlâ düşmekte olduğumu idrak edememiştim. Kalbim bir anlığına atmayı unuttu, sonra telafi etmek istercesine göğsüme sert sert vurmaya başladı. Nefesim boğazımda takılı kaldı; ne içime çekebiliyordum havayı, ne de dışarı bırakabiliyordum.
"Nasıl yan? Maysa'yla ne ilgisi var?" Esat'ın bilinmezliklerle dolu çıkmıştı sesi. Öfke yanı sıra şimdi çok daha farklı duygular da vardı sesinin tınısında.
"Karınla öğlen alışveriş merkezinde karşılaştık biz." Selen hiç acımıyordu, aksine gülüşünü bile saklama gereği duymuyordu. Ben içten içe endişeyle Aras'ı da düşünürken, o sanki oğlunu umursamıyordu bile.
Esat'ın bakışlarıysa bana döndü. Ama bu, az önce bana bakan adam değildi.
Az önce gözlerinde taşıdığı o yumuşaklık, o kırılgan endişe… bir anda yerini sert, keskin ve yakıcı bir şeye bırakmıştı. Sanki gözlerinin içindeki ışık söndürülmüş, yerine karanlık bir hayal kırıklığı yerleşmişti.
Bana bakıyordu. Ama sanki beni görmüyordu artık. Sanki baktığı şey… tanıdığı kadın değildi. O bakış… İçimi lime lime etti. Çünkü o bakışta sadece öfke yoktu. Keşke sadece öfke olsaydı. Orada… kırılan bir güvenin sessiz çöküşü vardı.
Sanki yıllardır sağlam sandığı bir duvar, tek bir darbeyle çatlamış… ve o çatlak, gözlerinin içinde yankılanıyordu.
"Sen… biliyor muydun?" Sesi çok yüksek değildi. Ama öyle ağırdı ki… Her kelime omuzlarıma ayrı ayrı çöküyordu.
Dudaklarım aralandı. Bir şey söylemek istedim. "Ben…" dedim ama devamı gelmedi.
Çünkü söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.
Ya da vardı… Ama hangisini söylesem eksik, hangisini söylesem geç kalmış olacaktı. Gözlerim istemsizce yere kaydı. Onun bakışlarına dayanamadım. Çünkü o bakışın içinde kendimi gördüm.
Yaptığım hatayı. Sakladığım gerçeği. Ve en kötüsü… Doğru zamanı beklerken her şeyi daha da kötü bir zamana sürüklediğimi.
İçimde bir şey büküldü. Pişmanlık… öyle keskin bir şeydi ki, sanki kaburgalarımın arasından geçip kalbime saplanıyordu.
Keşke söyleseydim... Keşke arabaya bindiğim ilk anda, ya da kafede Esat'ın, "Selen İngiltere'de" dediği o anlarda.
Ama yapmamıştım. Onu korumak istemiştim. Çünkü kafası karışacaktı.
Aras'ı korumak istemiştim. Bu konuşma bitsin… sonra demiştim. Zaten yeterince gergindi, planda olmayan bu durum karşısında daha da gergin olacaktı.
Ve şimdi… Her şey, en yanlış anda, en yanlış şekilde ortaya dökülmüştü.
Başımı tekrar kaldırdığımda gözlerim dolmuştu. Ama ağlayamıyordum bile. Ağlamak… lüks gibi geliyordu o an.
"Ben…" dedim tekrar, bu sefer sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Söyleyecektim…"
Kelime dudaklarımda parçalandı. Çünkü o cümle bile eksikti. Yetersizdi. Geç kalınmıştı.
Esat'ın çenesi sıkıldı. Gözlerini benden ayırmadı.
Ama o bakışta artık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece… Kırılmış bir adamın sessiz bir şekilde uzaklaşması vardı. Sanki aramızda görünmeyen bir mesafe oluşmuştu bir anda.
Ve ben… O mesafenin diğer tarafında, tek başıma kalmıştım.
İçimde yankılanan tek şey ise şuydu: Keşke…
Ama o "keşke"ler… Hiçbir şeyi geri getirmiyordu.
*****
02.05.2026
Huhh! Bir bölümün daha sonuna geldik.
Esat ve Maysa arasındaki ilk kırılma anını yaşadık. Bakalım bundan sonra neler olacak? Düşünceleriniz neler?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın.💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |