41. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm 40: Final

Bölüm 40: Final

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Öncelikle hepinize sevgiler. Maysa isimli yolculuğumuzun sonuna gelmiş durumdayız.

En başından kırk bölüm olarak tasarladığım tatlı, duygu dolu bir hikaye oldu benim için. Maysa ile birlikte, üzülen, gülen, sevinen, genellikle saçmalayan :)) herkese çokça öpücükler.

Upuzun, Tam 7 bin kelime bir final bölümü yazmak istedim size. Doya doya okuyun diye.

Bu arada, isterseniz eğer ÖZEL bölümler de gelir. (Buraya yorum olarak yazın isteyip istemediğinizi)

Fazla uzatmadan son kez Maysa diyelim!

Keyifli okumalar...🎈
*******************

Maysa'nın anlatımından:
*************************

Hamileliğimi öğrendiğimiz o mucizevi anın üzerinden tam bir hafta geçmişti. O ilk günün şaşkınlığını ve içimi kaplayan o devasa heyecan dalgasını henüz hazmedememişken, Esat öğrendiği günün hemen ertesinde sabahın erken saatlerinde karşıma geçmişti. Gözlerindeki o tatlı telaşla, korumacı bir baba adayının üstlenebileceği en ciddi tavırla doktora gitme konusunda bana yaptığı o uzun, sevgi dolu ve ikna edici konuşmayı dün gibi hatırlıyordum.

"Güzelim, her şeyin yolunda olduğundan emin olmalıyız, içimiz rahat etmeli" deyişi, her ayrıntıyı en ince detayına kadar planlayışı hala kulaklarımdaydı. Nitekim o konuşmanın hemen ardından kendimizi doktorun muayenehanesinde bulmuştuk.

Ultrason cihazının o soğuk jeli tenime değdiğinde Esat'ın elimi sımsıkı tutan avuçlarının sıcaklığı içimi ısıtmış, doktorun ekranı işaret ederek "Tebrikler, tahmini beş haftalık hamilesiniz" dediği an dünyalar bizim olmuştu.

Bugünse mezuniyetimdi. Ve buna rağmen uyandığımda hissettiğim ilk şey heyecan değil, garip bir inanamama hâliydi. Sanki biri birazdan gelip bunun bir şaka olduğunu söyleyecekmiş gibi. Yıllardır hayalini kurduğum gün gerçekten gelmişti. Artık öğrenci değildim. Bu düşünce bile kulağa tuhaf geliyordu.

Elinde saç maşasıyla aynanın karşısında duran Sanem'e baktım. O da en az benim kadar şaşkın görünüyordu.

"Ne düşünüyorsun?" diye sordum.

Aynadan bana baktı. Birkaç saniye cevap vermedi. Sonra yavaşça gülümsedi. "Gerçekten bitti. İnanmakta zorlanıyorum."

İçimde bir şey sızladı. Çünkü tam olarak benim de düşündüğüm buydu. Gerçekten bitmişti. Sabahlara kadar yetiştirmeye çalıştığımız ödevler. Sınav haftaları, kampüste geçirilen saatler, kütüphanede içilen kahveler, birbirimize attığımız yüzlerce ses kaydı. Hepsi artık geride kalıyordu...

Eski odamda hazırlanıyorduk mezuniyet için.

Pencerenin önünden içeri süzülen sabah ışıkları odanın içine yumuşak bir aydınlık bırakırken, yıllardır tanıdığım duvarlar bile bana farklı görünüyordu. Yüzlerce, binlerce anıma, ruh halime ev sahipliyi yapmıştı bu oda. Şimdi onlara biri daha ekleniyordu.

Belki de değişen oda değildi. Bendim. Çünkü bu odaya ilk giren kızla, aynanın karşısında duran kadın artık aynı kişi değildi.

İçimden geçen düşünceyle istemsizce gülümsedim. Bir elim yine karnıma gitti. Son günlerde bunu ne kadar sık yaptığımı fark etmiştim.

Henüz belli bile değildi. Henüz hissedebileceğim kadar büyümemişti. Ama yine de... Oradaydı. Bu düşünce bile kalbimin pamuk misali yumuşamasına yetiyordu.

Hazırlanmak için neredeyse iki saattir uğraşıyorduk. Odamızın içi tam anlamıyla savaş alanına dönmüştü. Makyaj çantaları, fırçalar, parfümler, saç tokaları, ayakkabı kutuları, elbise kılıfları... Her yer dağılmıştı.

Sanem yatağın üzerine yayılmış onlarca tokaya bakıp söyleniyordu. "Yemin ederim bunları ben dağıtmadım."

"Ben de dağıtmadım." Dedim şaşırmış gibi yaparak.

"O zaman gece cinler geldi." Demişti bu sefer güldüğünde. Ben de dayanamayarak kahkahamı serbest bırakmıştım.

Önce saçlarımızı yaptık. Sanem saçlarını yarım toplamaya karar vermişti. Uzun koyu saçlarının üst kısmı zarif bir şekilde arkada toplanıyor, geri kalan kısmı omuzlarına dalgalar halinde dökülüyordu. Yüzünü ortaya çıkaran bir modeldi. Ve gerçekten çok yakışmıştı. Makyajını da ona göre yapmıştı. Belirgin kirpikler, şeftali tonlarında allık, parlak ama doğal duran dudaklar. Tam Sanem'e göreydi her bir dokunuş, canlı, enerjik ve ışıltılı.

Ben ise saçlarımı tamamen açık bırakmıştım. Omuzlarımdan aşağı dökülen iri dalgalar sırtımın ortasına kadar uzanıyordu. Makyajım daha sadeydi. Kahverengi tonlarında yumuşak bir göz makyajı, ince bir eyeliner, hafif parlak dudaklar. Ve bu kadar.

Hazırlık sırasında birkaç kez durup birbirimize baktığımız oldu. Ve her seferinde aynı şey yaşandı. Birimiz diğerine bakıp duygulandı. Sonra hemen konuyu değiştirdik. Çünkü ağlamaya başlarsak sonumuzun gelmeyeceğini ikimiz de biliyorduk.

Bir noktada Sanem yatağın kenarına oturdu. Elindeki küpeyi takarken bana baktı. "Papatyam."

"Efendim," diye mırıldanarak ona bakmıştım.

"Hatırlıyor musun ilk yılı?" Gülümsemiştim, ilk yılım biraz şey geçmişti de, şey işte...

"Hangisini?" Diye sorarken, Sanem'in en rezilini seçerek anlatacağından emindim.

"İlk girdiğimiz vize sınavını, Hakkı hocanın dersi." Ne demiştim?

İnlemem odanın içinde yankılandı. "Hatırlatmasana."

"Sen ağlamıştın," Evettttt, sınav zordu diye ilkokul veletleri gibi ağlamıştım.

"Sadece stresliydim." Diye saçma bir savunma yaptım.

"Tuvalette ağlıyordun papatyam, hem de sanki bıçakla derini yüzüyorlarmış gibi içli içli." Sanem kahkaha attığında, ben göz deviriyordum. Ne olmuş yani sınav zor diye tuvalette içli içli ağladıysak?

"Sanemcim, bıçakla derini yüzmemi istemiyorsan sus bence." Dediğimde eliyle ağzına hayali fermuar çekiyormuş gibi yapsa da, gülmeye devam ediyordu...

Sonra elbiselerimizi giydiğimizde, o zaman gerçekten mezuniyet hissi gelmişti.

Sanem, odanın ortasında durduğunda üzerindeki kahve tonlarındaki elbise tüm zarafetiyle göz kamaştırıyordu. Düşük omuz kesimi köprücük kemiklerini ve boynunu asil bir biçimde açığa çıkarırken, göğüs dekoltesindeki taş detayları küçük birer yıldız gibi parıldıyordu. Belini sımsıkı saran korse kesim, aşağıya doğru genişleyen pileli etekle birleşerek ona adeta modern bir prenses havası katmıştı. Kumaşın mat ve tok dokusu, attığı her adımda ağırlığını hissettiriyor, odadaki ışığa göre bazen sıcak bir çikolata rengine bazen de koyu bir taba tonuna bürünüyordu.

Onu görünce gerçekten nefesim kesilmişti.

"Çok güzelsin." dedim. Sanem birkaç saniye sustu. Sonra aynı şeyi o da bana söyledi.

Benim elbisem ise gece mavisiydi. Omuzlarımdan aşağı zarifçe düşen kollar, boynumu ve köprücük kemiklerimi tamamen ön plana çıkarırken, omuzlarımdaki incecik zincir askılar tenimde hafifçe parıldıyordu. Göğüs kısmındaki derin v kesim ve hemen altındaki büzgülü korse yapısı, belimi olabildiğince ince göstererek vücuduma kusursuz bir hat kazandırmıştı. Belimden aşağıya doğru genişleyen mini etek, kumaşın kadifemsi ve tok dokusu sayesinde pürüzsüz dalgalar halinde dökülüyordu. Adım attıkça hafifçe savrulan bu etek bana hem çok dinamik hem de gizemli bir hava katmıştı; odadaki loş ışıkta elbisenin rengi bazen derin bir laciverte, bazen de neredeyse siyaha bürünüyordu.


 

Bir süre aynanın karşısında yan yana durduk. İkimiz de konuşmadık. Çünkü ilk kez gerçekten görüyorduk. O dört yılın bittiğini ve ikimizin de değiştiğini.

Sanem usulca gülümsedi. "Bak bize."

Ben de aynaya baktım. Bir zamanlar üniversitenin ilk gününde korkudan ne yapacağını bilmeyen iki kız gitmişti. Yerine hayata karışmaya hazırlanan iki kadın gelmişti.

Merdivenlerin başında durduğumda, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmi sadece mezuniyet heyecanından değil, içimde altı haftadır varlığını bildiğim o mucizevi kıpırtıdandı. Gece mavisi elbisemin kadifemsi kumaşı tenimi okşarken, hemen yanı başımda bir su perisi gibi parıldayan Sanem'le göz göze geldik; omuzlarımızdaki tatlı telaş, yıllardır mutfak tezgahlarının başında unla, şekerle, uykusuz gecelerle büyüttüğümüz dostluğun en güzel tacıydı. Bakışlarımız merdivenlerin sonuna kaydığında ise dünyayı unutturan o manzarayla karşılaştık: Esat ve Miran, şıklıklarıyla göz kamaştıran birer heykel gibi dikilmiş, kafalarını yukarı kaldırdıkları an ikisinin de nefesi kesilmişti.

Miran'ın gözleri sevgilisi Sanem'in üzerinde, adeta kutsal bir emanete bakar gibi hayranlıkla donup kalırken; kocamın, canımın içi Esat'ın gözlerinde ise o bildiğim, her hücremi ısıtan hayranlığa bu kez bambaşka bir sahiplenme ve kıskançlık harmanlanmıştı.

Yanımıza ulaştıklarında Esat belimi öyle bir sarmaladı, dudaklarını saçlarıma öyle bir bastırdı ki, kulağıma fısıldadığı "Çok güzelsin sevgilim, ama bu elbiseyle seni dışarı çıkarmak tam bir delilik" sözü, içimdeki o hafif mide bulantısını bir anda unutturuverdi.

Esat'ın direksiyon başına geçtiği, benim ise her zamanki gibi hemen ön koltukta, onun kokusuyla sarılı güvenli limanımda yerimi aldığım yolculuğumuz, arabanın içini dolduran şen şakrak kahkahalarla başladı. Arka koltukta el ele tutuşan çiçeği burnunda aşıklar Sanem ve Miran, henüz birbirlerine bakarken bile kızaran yanaklarıyla yol boyu bana takılmaktan geri durmadılar.

Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümünün birincisi olarak mezun olmanın gururu omuzlarımı dikleştirirken, Sanem arkadan uzanıp saçımı çekerek, "Bölüm birincisi hanımefendi, o dahi beyne sahip olabilirsin ama bu akşam o şampanya kadehini sadece koklamakla yetineceksin, tüm ağır işler bende!" diye takıldı.

Onun bu imasıyla Esat'ın gözleri dikiz aynasından bana kaydı, sağ elini vites kutusunun üzerindeki elimi kavrayacak şekilde uzatıp parmaklarımı sımsıkı öptü; yüzündeki o sonsuz gurur ve korumacılık, aynadaki yansımadan Miran'ın göz kırpışıyla birleştiğinde, çocukluk arkadaşı olan bu iki adamın da bizimle ne kadar gurur duyduğunu bir kez daha anladım.

Arabanın içi Sanem ve Miran'ın tatlı didişmeleriyle şenlenirken, midemin derinliklerinden boğazıma doğru sinsice tırmanan o yakıcı ve ekşi dalgayı hissettiğim an, yüzümdeki gülümseme bir anda donup kaldı. Gastronomi okumuştum, bin bir çeşit asidi ve tat dengesini bilirdim ama içimdeki bu küçük mucizenin midemde yarattığı o ani, altüst edici kimyayı henüz kontrol etmeyi öğrenememiştim. Gözlerimi hafifçe kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım, ancak yüzümün kireç gibi beyazladığını ve alnımda biriken o incecik ter damlalarını direksiyon başındaki Esat'ın gözünden kaçırmak imkansızdı.

Esat, sanki dünyanın en büyük acil durumu yaşanıyormuş gibi bir panikle sinyal bile vermeden arabayı hemen sağdaki emniyet şeridine yanaştırdı ve el frenini sertçe çekti. Yüzündeki o aşırı korumacı, korku dolu ifadeyle hemen bana doğru uzandı; elleri titreyerek yüzümü avuçlarının arasına aldı.

"Güzelim! İyi misin? Bir tanem, rengin sapsarı oldu, kusacak gibi misin? Dur, kapıyı açıyorum, derin nefes al!" diye adeta üstüme titremeye başladı.

Torpidoyu alelacele açıp içindeki her şeyi dışarı saçarak bir nane şekeri ya da mendil aramaya koyulduğunda, onun bu koca bebek hali içimdeki ekşimeye rağmen beni gülümsetmeye yetti.

Arka koltuktan ise çok daha büyük bir panik dalgası yükseldi; hamileliğin her anını benimle birlikte dakika dakika takip eden Sanem, bendeki bu ani değişimi görünce kelimenin tam anlamıyla dehşete kapılmıştı.

"Maysa! Ne oldu, tansiyonun mu düştü? Esat, töreni falan boş ver, hastaneye sürelim hemen, bebeğe bir şey olmasın!" diye çığlık atarak arkadan öne doğru hamle yaptı.

Miran da en az onlar kadar gerilmişti; heyecanla Esat'ın omuzuna dokunup, "Kardeşim sakin ol, arabada tuzlu çubuk kraker falan yok muydu? Maysa, yavaşça arkana yaslan, camı biraz daha açayım mı, hava al?" diyerek panik korosuna katıldı.

Bir anda arabanın içi, küçük bir mide ekşimesi yüzünden adeta bir doğumhane aciline dönmüştü ve herkes başımda çaresizce çırpınıyordu.

Onların bu kolektif ve sevgi dolu panik halini dindirmek için derin bir nefes aldım. Ardından arkaya, her an ağlayacakmış gibi bakan Sanem ile telaşlı Miran'a doğru döndüm. Yüzüme olabildiğince taze, güçlü ve onları rahatlatacak bir gülümseme yerleştirerek, "Çocuklar, yalvarırım durun, sakin olun! Gerçekten her şey yolunda, yeğeniniz sadece şimdiden kendini hatırlatmaya başladı," dedim sesimi neşeyle yükselterek.

Esat'ın gözlerinin içine bakıp, içindeki o 'taze baba telaşını' dindirecek bir şefkatle fısıldadım: "Hayatım, sadece heyecanlanınca hamilelik reflüsü kendini hatırlattı, hani doktorun bahsettiği o tamamen normal olan durumlardan biri... Hastanelik hiçbir şey yok, tören alanına birkaç dakikamız kaldı zaten. Beni o sahneye çıkarmadan hiçbir yere gitmiyoruz, hadi lütfen hep birlikte derin bir nefes alın."

Benim bu kendinden emin ve neşeli duruşum, hamileliğimi öğrendikleri ilk günden beri beni pamuklara sarmaya çalışan bu üç insanı nihayet rahatlattı; Esat derin bir nefes verip omuzlarını düşürürken, Sanem de göğsünü tutarak, "Ödümü kopardınız, ikinize de bir şey olacak sandım, heyecanlanmak yasak sana artık!" diye iç geçirdi. Böylece arabadaki o korumacı ve yoğun gerginlik, yerini yeniden mezuniyet alanına doğru sapan huzurlu ve şen şakrak bir yolculuğa bıraktı...

Mezuniyet alanı, keplerini havaya fırlatmak için sabırsızlanan yüzlerce genç, gururlu aileler ve havada uçuşan konfetilerin ışıltısıyla tam bir şölen yeriydi.

Protokol konuşmalarının ardından sahnedeki dekanın sesi mikrofondan yankılandığında zaman benim için adeta durdu. "Ve fakültemizin, Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümünün birincisi; Maysa Yılmaz Çapanoğlu'nu konuşmasını yapmak üzere sahneye davet ediyoruz!"

Adım anons edildiğinde kalbim duracak gibi oldu, ancak arkamı döndüğümde Esat'ın gözlerindeki o devasa inancı, Miran'ın alkış tufanını ve Sanem'in "Yürü be kraliçem!" çığlığını duymak ayaklarımı yere bastırdı.

Kürsüye çıkıp mikrofonu elime aldığımda, gözlerim yüzlerce insanın arasından sıyrılıp sadece Esat'ı buldu; ona bakarak mutfakta geçen uykusuz geceleri, sabrı, sanatı ve hayatı nasıl lezzetlendirdiğimizi anlatan bir konuşma yaptım. Kepimi gökyüzünün maviliğine fırlatırken, içimdeki altı haftalık canla birlikte hayata karşı en büyük galibiyetimi aldığımı hissediyordum.

Törenin resmiyeti yerini ritmik müziklerin ve renkli ışıkların hakim olduğu after party'ye bıraktığında, Sanem'le birlikte sınıf arkadaşlarımız Can, Pelin, Mert ve tuhaf şakalarıyla bilinen Burak'ın etrafımızı sardığı devasa bir mezuniyet pastasının önündeydik. Birlikte bıçağı kavrayıp pastayı keserken, "Sonunda bitti şefim!" nidaları yükseliyor, herkes birbirine sarılarak tebrikler yağdırıyordu. O kalabalığın, kahkahaların ve tebrik yağmurunun tam ortasında başımı biraz sağa çevirdiğimde, salonun loş ve korunaklı bir köşesinde dikilen iki adamı gördüm.

Esat ve Miran, ellerinde içecekleriyle, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, gözlerinde tarifi imkansız bir gurur ve aşkla bizi izliyorlardı; sanki o koca salonda yüzlerce insan yoktu da sadece biz vardık. Esat, gözlerimi yakaladığı an kadehini bana doğru kaldırdı, dudaklarını sessizce oynatarak "Seni seviyorum" dediğinde, kalbimin sıcak bir sıvıyla dolduğunu hissettim.

Gecenin sonuna doğru, salonun ışıkları iyice loşlaştı ve yerini ruhu okşayan, yavaş bir melodiye bıraktı. Esat, kalabalığı yararak bir kuğu zarafetiyle yanıma ulaştı, bir elini belime yerleştirip beni göğsüne doğru çekerken diğer eliyle parmaklarımı kenetledi; müziğin ritmiyle pistte yavaşça dönmeye başladık. Elbisesinin kahverengi dalgaları içinde Miran'ın kollarında adeta eriyen Sanem'le göz göze gelip gülümsedikten sonra, başımı Esat'ın omzuna, o en güvenli sığınağıma yasladım.

Esat, burnunu saçlarımın arasına gömüp o derin, huzur veren kokusunu içine çekti ve fısıldadı: "Tebrik ederim benim güzel şefim, benim dahi sevgilim... Seninle, başarınla öyle gurur duyuyorum ki. Ama en çok da bana bu dünyadaki en güzel unvanı, babalığı bir kez daha tatmaya hazırladığın için teşekkür ederim." Eğilip dudaklarıma kondurduğu o uzun, yumuşacık ve aşk dolu öpücükle, altımızdaki zemin kayboldu; o an sadece ben vardım, kollarında güvende olduğum kocam vardı ve içimizde her geçen gün büyüyen, geleceğimizin en tatlı tarifi olan mucizemiz vardı.

*****

Zaman su gibi akıp geçmiş, mezuniyet gecesinin o büyülü ışıltısı, yerini her günü bir öncekindekinden daha heyecanlı bir bekleyişe bırakmıştı. Hamileliğimi öğrendiğimiz ilk günlerin o tatlı şaşkınlığı geride kalırken, hayatımızın en saf neşe kaynağı şüphesiz Aras olmuştu. Haberi ilk duyduğu an evde adeta küçük bir bayram havası estirmiş, "Ağabey oluyorum!" diye bağırarak kollarını boynumuza dolamıştı. Onun o kocaman gözlerindeki saf mutluluk, içimdeki tüm korkuları silip süpürürken, bir aydır her akşam karnıma doğru eğilip kardeşine gününün nasıl geçtiğini anlatması evimizin en güzel ritüeli haline gelmişti.

Ve işte bugün, o büyük günlerden biriydi; tam bir ay sonrasında, içimizde büyüyen o minik kalbin cinsiyetini öğrenmek için hastane koridorundaydık. Dr. Aylin Hanım'ın odasının kapısında beklerken, kalbimin atışları mezuniyet kürsüsüne çıktığım günden çok daha düzensiz, çok daha telaşlıydı. Esat yanımda oturuyor, ancak heyecandan yerinde duramayan bir çocuk gibi sürekli bacağını sallıyor, bir yandan da terleyen avuçlarını birbirine sürtüyordu.

Onun bu halini izlemek içimdeki o tatlı telaşı iyice katlarken, elimi uzatıp dizinin üzerine koydum. Gözleri anında beni buldu; o güçlü, her şeyi halleden adamın bakışlarında ilk defa bu kadar çocuksu, bu kadar savunmasız bir merak görüyordum.

Odaya adım attığımızda Aylin Hanım bizi her zamanki sıcaklığıyla karşıladı. "Hoş geldiniz taze anne ve baba! Bakalım bugün bizim afacan bize yüzünü gösterecek mi, en önemlisi de o güzel sırrını fısıldayacak mı?" diyerek beni muayene sedyesine yönlendirdi.

Gece mavisi elbiseler, mezuniyet kepleri çok geride kalmıştı; şimdi üzerimde sadece heyecanla yukarı sıyırdığım rahat bir bluz vardı. Sedye üzerine uzandığımda, Aylin Hanım o aşina olduğum soğuk jeli karnıma sürdü. Esat bir saniye bile beklemeden hemen baş ucumdaki yerini almış, parmaklarımı kemiklerimi kıracakmış gibi sımsıkı kavramıştı. Bakışları ekrandaki o siyah beyaz, dalgalı görüntüye kilitlenmişti; sanki orada dünyanın en gizemli haritasını çözmeye çalışıyordu.

Aylin Hanım ultrason probunu karnımda yavaşça gezdirirken odada sadece o mucizevi, ritmik ses yankılanmaya başladı: Güm-güm, güm-güm... Bebeğimizin kalbi, bir kuşun kanat çırpışı gibi hızla atıyordu. Esat'ın parmaklarımın üzerindeki baskısı daha da arttı, gözlerinin dolduğunu, o güçlü omuzlarının hafifçe sarstığını gördüm. Doktorumuz ekrandaki minik karaltıyı biraz daha yakınlaştırıp dikkatle inceledi, yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı.

Probun açısını değiştirirken bize doğru döndü ve o tarihi cümleyi kurdu: "Evet... Esat Bey, Maysa Hanım; hazırlıklara başlayabilirsiniz. Çünkü Aras'a çok tatlı, çok güzel bir kız kardeş geliyor! Bir kızınız olacak."

O an odadaki zaman tamamen durdu. Esat'ın gözlerinden süzülen o ilk damla yaş tam elimin üzerine düştü. Eğilip yüzümü avuçlarının arasına aldı, dudaklarını dudaklarıma bastırırken hıçkırıkla karışık bir kahkaha attı. "Kızımız..." diye fısıldadı, sesi titriyordu.

"Benim güzel karım, bana dünyanın en güzel duygusunu yaşatıyorsun. Bir kızımız olacak..." Aylin Hanım'ın bize sevgiyle gülümseyen bakışları altında, Esat başını yavaşça karnıma doğru indirdi, oraya küçük, şefkatli bir öpücük bıraktı. İçimde bir ay önce altı haftalık olan o minik mucize, şimdi bir kız çocuğu olarak geleceğimizi renklendirmek için ilk selamını vermişti ve biz, birbirimize sarılırken dünyanın en zengin insanlarıydık.

*****

Temmuz ayının o kavurucu Mezopotamya sıcağı, akşama doğru yerini ovadan yükselen serin bir esintiye bırakmıştı. Kızımızın cinsiyetini öğreneli henüz birkaç gün olmuştu; içimde bir kız çocuğu büyütecek olmanın neşesi dönüp duruyordu ama o geceden beri zihnimin karanlık köşelerine sinsi bir korku da yerleşmişti. Konağın o geniş, asırlık nar ağaçlarının gölgelediği taş avlusunda, sedirde tek başıma oturmuş, ellerimi karnımın üzerine koymuş öylece boşluğa bakıyordum.

İçimdeki bu dilsiz korkunun kaynağı çok derindeydi. Ben annesiz büyüyen bir kız çocuğuydum. Annem, beni bu dünyaya getirdiği gün, son nefesini vererek canından can koparmıştı. Eşini, hayatının aşkını benim doğumum yüzünden kaybeden o adam, bana her baktığında o büyük acıyı görmüş; bu yüzden ilişkimiz hep mesafeli, sert ve kırıcı olmuştu. Bu buzları eritmek, o sert duvarları yıkıp birbirimizin yarasına merhem olmak yıllarımızı almıştı. Şimdi aramız iyiydi, birbirimizi anlamıştık ama içimdeki o köklü yetimlik korkusu, bir kızım olacağını öğrendiğim an yeniden hortlamıştı.

Adım seslerini duyduğumda başımı kaldırdım. Babam, elinde iki bardak taze demlenmiş çayla yavaş adımlarla avluya çıkmıştı. Yüzündeki o yılların yorgunluğunu taşıyan çizgiler, beni böyle düşünceli görünce endişeyle gerildi. Yanıma yaklaşıp çaylardan birini önümdeki sehpaya bıraktı ve sedirin diğer ucuna, aramıza o eski günlerin mesafesini koymadan usulca oturdu.

"Çok dalgınsın Maysa," dedi, sesindeki o eski sertlikten eser kalmamış, yerini tamamen bir babanın şefkatine bırakmış ses tonuyla. "Kaç gündür yüzün bir gülüyor, bir bulutlanıyor. Hayırdır kızım? Bir ağrın, sızın mı var?"

Bakışlarımı babamın gözlerine çevirdim. O an, yıllarca içimde biriktirdiğim, aramıza duvarlar ören o büyük hayaleti ilk kez dile getirmeye karar verdim. Gözlerim anında sıcacık yaşlarla dolarken, sesimin titremesine engel olamadım. "Baba..." dedim, yutkundum. "Ben çok korkuyorum."

Babam elindeki çay bardağını hızla masaya bırakıp bana doğru döndü, bakışlarındaki endişe katlandı. "Neden korkuyorsun? Esat mı bir şey yaptı, bir sıkıntınız mı var?"

"Hayır, Esat'la ilgisi yok," dedim, gözümden akan bir damla yaşı silerek. Elimle karnımı biraz daha sıktım. "Bir kızım oluyor baba... Bunu öğrendiğimden beri uyuyamıyorum. Ya tarih tekerrür ederse? Ya ben de annem gibi olursam? Ya kızım da benim gibi annesiz büyürse, sen o gün ne hissettiysen Esat da aynı acıyla kavrulursa? Ben kızımı geride bırakıp gitmekten, onun da benim gibi eksik büyümesinden ödüm patlıyor."

Babam, bu sözleri duyduğu an sanki sırtına tonlarca yük binmiş gibi irkildi. Gözlerindeki o eski, acı dolu günlerin gölgesi bir anlığına geçti ama hemen ardından yerini büyük bir pişmanlık ve sevgi aldı. Yıllarca aramızda sert bir kaya gibi duran o adamın gözlerinin dolduğunu, dudaklarının titrediğini gördüm. Hiç düşünmeden aramızdaki mesafeyi kapattı, nasırlı ve titreyen elleriyle yüzümü avuçlarının arasına aldı.

"Maysa... Güzel kızım, bana bak," dedi, sesi hıçkırıkla bölünürken. "Benim yıllarca yaptığım o büyük hatayı, o sertliği sakın kendi kalbine yük etme. Ben ananı kaybettiğimde delirdim, acımdan ne yapacağımı bilemedim ve o acıyı senin üzerine yıktım. En büyük günahımdı bu benim. Ama senin kaderin ananın kaderi değil kızım. Sen güçlü bir kızsın, sen hayatı ilmek ilmek dokuyan bir anne olacaksın"

Başını yavaşça karnıma doğru eğdi, yıllarca mesafeli durduğu o gövdemize ilk kez bu kadar yakınlaştı. Bir elini de benim elimin üzerine, torununun olduğu yere koydu. "Sen o küçük kızı büyüteceksin Maysa. Onun saçlarını tarayacaksın, ona mutfakta yemek yapmayı öğreteceksin. Benim sana veremediğim o şefkati, sen on katıyla kızına vereceksin. Ben buradayım, Esat burada... Senin o karanlık korkularının hepsini yakıp yıkacağız."

Babamın o nasırlı elleriyle gözyaşlarımı silişi, yıllarca aramızda duran o sert geçmişin son kalıntılarını da eritti. Başımı onun o sarsılmaz, emektar göğsüne yasladığımda, temmuz ayının o güzel Mardin rüzgarı ikimizin de saçlarını uçuruyordu. İlk kez babamın göğsünde bir kız çocuğu gibi hıçkırarak ağlarken, içimdeki o devasa korkunun onun bu sözleriyle tamamen yok olduğunu ve doğacak olan kızım için artık sadece sevgiyle dolduğumu hissettim...

*****

Ağustos sıcağının odayı iyice bunalttığı bir gece yarısı, içimde aniden uyanan o devasa ve karşı konulamaz arzuyla gözlerimi açtım: Karpuz. Canım öyle bir karpuz istiyordu ki, sanki o sulu, kırmızı dilimleri yemezsem nefes alamayacaktım. Yatağın içinde usulca doğrulup mutfağa süzüldüm ve koca bir tabağı buz gibi karpuz dilimleriyle doldurup yatak odamıza geri döndüm.

Yatağın kenarına bağdaş kurup oturdum ve gözüm hiçbir şeyi görmezcesine, adeta kıtlıktan çıkmış gibi tıkınarak karpuzları mideye indirmeye başladım. Gecenin bu saatinde uyandırmama kararlılığıma rağmen çıkardığım o iştahlı seslere uyanan Esat, yastıktan başını kaldırıp bana baktı. Gözlerini ovuşturarak sersemce gülümsedi, bir eliyle yanağını destekleyip beni hayran hayran izlemeye koyuldu.

Çıtır çıtır yediğim her lokmada yüzündeki tebessüm daha da büyüyordu. Ancak tabağın yarısından fazlasını saniyeler içinde bitirdiğimi görünce, sesindeki o sonsuz korumacılıkla araya girme ihtiyacı hissetti.

Yavaşça bana doğru sokulup saçımı kulağımın arkasına itti ve "Güzelim, iştahını yerim senin ama... Acaba birazcık daha yavaş mı yesen? Dokunmasın gecenin bu saati," diye fısıldadı.

İşte tam o an, hamilelik hormonlarımın pusuda bekleyen o hırçın dalgası bir anda yüzeye çıktı. Lokmam boğazımda kalmış gibi tabağı hırsla yatağın kenarına bıraktım, gözlerim anında sıcacık yaşlarla fırlamaya hazır hale geldi.

İçimdeki o mantıksız ama durdurulamaz alınganlıkla, "Ne yani, çok mu yiyorum Esat?" diye söylendim, sesim titriyordu. "Zaten günlerdir canım hiçbir şey çekmiyor, şurada canım bir tek bu buz gibi karpuzu istemiş, ona da göz mü diktin? Sayarak mı yiyeyim bundan sonra? Hem ben kendim için yemiyorum ki, kızın istiyor, kızına da mı laf ediyorsun?"

Hormonlarımın yarattığı bu ani parlamayla ona arkamı dönüp tripli bir şekilde oturmaya devam ettim ama bir yandan da o inatçı aşerme duygusu yüzünden tabaktan bir dilim daha alıp hırsla ısırmaktan kendimi alamadım.

Esat arkamdan kollarını belime sarıp, "Güzelim, birtanem, hiç öyle şey olur mu? Ye tabii ki, istersen kamyonla getireyim sana," diye beni yatıştırmaya çalışırken, ben hem söyleniyor hem de tabağın dibini görüyordum.

Hamileliğin ilk başlarında oldukça iştahsız oluşum yüzünden triplerimle ve sızlanmalarımla zorlanan Esat, şimdiyse tam tersine, son iki haftadır açılan iştahım ve aşermelerim yüzünden başı dertteydi.

Fakat ne yazık ki, Esat haklıydı. Aradan henüz beş dakika bile geçmemişti ki, o tıkınır gibi yediğim buz gibi karpuzlar midemde devasa, soğuk bir ağırlığa dönüştü. İçimde bir şeylerin altüst olduğunu, o tanıdık, yakıcı dalganın boğazıma doğru tırmandığını hissettiğim an yüzüm kireç gibi beyazladı. Elindeki tabağı fırlatır gibi komodinin üzerine bırakıp yataktan nasıl fırladığımı bilemedim. Odamızın içindeki banyonun kapısını hızla açıp kendimi klozete doğru attım.

Midem feci bir şekilde kasılırken, çıkardığım seslerin acısıyla gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Esat, saniyeler içinde yanımda bitmişti bile. Dizlerinin üzerine çöküp o muazzam şefkatiyle bir eliyle saçlarımı geriye doğru sımsıkı topladı, diğer eliyle de sırtımı yukarıdan aşağıya doğru sakinleştirici dairelerle sıvazlamaya başladı.

"Tamam bir tanem, geçecek... Buradayım sevgilim, derin nefes al," deyişi, o çaresiz anımda sığındığım tek limandı. Öğürmelerim hafifleyip banyonun zemininde halsizce oturduğumda, Esat hemen lavabodan ılık su alıp ağzımı çalkalamama yardım etti, ardından yüzümü yumuşacık bir havluyla kuruladı.

Ayağa kalktığımda aynadaki bitkin yansımama bakarken, hormonların getirdiği o yoğun üzüntü ve suçluluk duygusu göğsüme oturdu; gözlerim yeniden dopdolu oldu. Başımı Esat'ın göğsüne yaslayıp çocuk gibi ağlamaya başladım.

"Sen haklıydın... Neden sanki ömrümde hiç karpuz görmemiş gibi öyle kıtlıktan çıkmış gibi yedim ki? Bak işte, hem kendimi perişan ettim hem de kızıma zarar vereceğim diye ödüm patlıyor. Çok saçmaladım, sana da boş yere trip attım," diye hıçkırarak söylendim.

Esat beni göğsüne daha da sımsıkı bastırdı, saçlarımı öpücüklere boğarak o derin, güven veren sesiyle beni yumuşatmaya başladı. "Şşşt, sakın öyle deme güzelim. Haklı falan değilim ben, ne haklısı?" dedi, sesindeki o koşulsuz aşk içimi eritiyordu. "Sen şu an dünyadaki en kutsal, en zor işi yapıyorsun; bize ait bir canı büyütüyorsun. Canın ne isterse, nasıl isterse öyle yiyeceksin tabii ki. Benimki sadece boş bir telaştı işte. Kendini suçlamayı hemen bırakıyorsun benim güzel karım, anlaştık mı? Hem bak, prensesimiz de annesinin nazını çekmeye dünden razı."

Beni kucağına alıp yatağa geri taşırken, onun bu sonsuz anlayışı ve üstüme titreyen o koca yüreği sayesinde içimdeki tüm gerginlik uçup gitti; ağustos gecesinin sıcağında, onun güvenli kollarında yeniden huzurlu bir uykuya daldım.

Gece yarısı banyoda son bulan o fırtınalı karpuz macerasının ardından, ağustos sıcağı yerini sabaha karşı hafif, serin bir esintiye bırakmıştı. Esat'ın göğsünde, onun kalp atışlarının o ritmik ve güven veren melodisiyle uykuya daldığımda, ruhum da midem de nihayet sakinleşmişti. Sabaha karşı hormonlarımın beni tamamen terk ettiğini, yerini derin ve huzurlu bir halsizliğe bıraktığını hissettim.

Sabahın ilk ışıkları perdenin aralığından süzülüp yatak odamızı aydınlatmaya başladığında, gözlerimi hafifçe araladım. Yatağın Esat'a ait olan kısmı boştu ve çarşafı çoktan soğumuştu. Tam içimi hafif bir yalnızlık hissi kaplayacakken, odanın içine yayılan o tanıdık, davetkar ve iştah açıcı koku burun deliklerime doldu. Bir gastronomi mezunu olarak kokuları ayırt etmek en büyük yeteneğimdi; havada taze demlenmiş zencefil çayının o hafif keskin aroması ve fırından yeni çıkmış, üzeri susamlı sıcak kızarmış ekmeklerin o pürüzsüz kokusu dolanıyordu.

Daha ne olduğunu anlayamadan yatak odamızın kapısı usulca aralandı. Esat, elinde kocaman ahşap bir kahvaltı tepsisiyle, yüzünde dünyaları feda edebileceği o muazzam tebessümle içeri girdi. Üzerinde sadece rahat bir ev eşofmanı vardı, saçları yataktan yeni kalktığı için hafifçe dağılmıştı ama gözleri bir pırlanta gibi parlıyordu. Tepsiyi yatağın üzerine, bacaklarımın hemen yanına özenle bırakırken, yatağın kenarına ilişip eğildi ve dudaklarıma sıcacık, şefkat dolu bir öpücük kondurdu.

"Günaydın benim güzel karım ve kızım," diye fısıldadı, sesi sabahın o huzurlu mahmurluğunu taşıyordu.

Bakışlarım anında tepsideki o renkli şölene kaydı. Gece yaşanan o perişanlıktan sonra Esat, bir baba adayının yapabileceği en profesyonel hamile kahvaltısını hazırlamıştı. Tepsinin tam ortasında, midemin ekşimesini ve bulantısını tamamen bastıracak ılık bir zencefil-limon çayı duruyordu. Yanında mide asidini dengeleyecek tuzlu ev krakerleri, haşlanmış yumurta, bir parça yağsız beyaz peynir ve taze nanelerle süslenmiş salatalık dilimleri vardı.

Gece yarısı ona fırlattığım o anlamsız tribi, söylediğim hırçın sözleri hatırlayınca yanaklarımın bir anda alev alev yandığını hissettim. Gözlerimi kaçırarak parmaklarımla oynamaya başladım.

"Esat... Çok özür dilerim," dedim, sesim kısık ve pürüzlüydü. "Gece sana çok haksızlık ettim. Hem saçma sapan konuştum hem de lafını dinlemeyip kendimi hastalık derecesinde kusturdum. Sen benim iyiliğimi isterken ben sana trip attım."

Esat, bir saniye bile düşünmeden elimi yakaladı, avucunun içine alıp parmak eklemlerimi tek tek öptü. Ardından diğer eliyle çenemi hafifçe kaldırıp gözlerimi kendi gözlerine kenetledi. "Maysa, bana bak güzelim," dedi, sesindeki o sonsuz anlayış içimdeki tüm suçluluk duygusunu bir anda eritti. "Lütfen bir daha benden özür dileme. Sen içindeki o minik canla birlikte her gün, her saniye bir savaş veriyorsun. Vücudunun, hormonlarının ne hissettiğini benden iyi kimse bilemez. Ben sadece senin o canın yandığındaki çaresizliğine kıyamıyorum, yoksa bana attığın her trip, ettiğin her sitem benim başımın tacı. Hem bak, bu kahvaltıyı hazırlarken mutfakta internetten hamilelik reflüsüne ne iyi gelir diye makale üstüne makale okudum. Bu konuda artık ben de bir uzman sayılırım."


Onun bu tatlı, koca bebek hallerine ve benim için mutfakta bir şef gibi çırpınışına dayanamayıp hafifçe kıkırdadım. İçimdeki o sevgi patlamasıyla öne doğru uzanıp kollarımı boynuna sımsıkı doladım. Başımı boyun girintisine yerleştirip teninin o güven veren kokusunu içime çekerken, "İyi ki varsın sevgilim, iyi ki benim kocamsın," diye fısıldadım.

*****

Zaman, içimdeki o minik kalbin ritmiyle birlikte hızla akıp giderken, eylül ayının o kendine has, kavurucu sıcağı yerini tatlı bir serinliğe bırakan esintisi Mardin'in tarihi taş sokaklarının üzerine çökmüştü. Artık on dokuzuncu haftayı geride bırakmış, belirginleşen karnımla birlikte hamileliğin o en dingin, en keyifli dönemine adım atmıştım. Ancak bugün odak noktası benim büyüyen karnım değil, Sanem'in heyecanla çarpan kalbiydi. Miran'ın ailesiyle birlikte önümüzdeki hafta Sanem'i istemeye geleceklerdi ve biz, Mardin'in o büyüleyici, Mezopotamya ovasına açılan otantik butiklerini talan etmek üzere erkenden yollara düşmüştük.

Aynalı, loş ışıklı büyük bir butiğin ortasında, elimde tuttuğum birkaç parça elbiseyle Sanem'in kabinden çıkmasını bekliyordum. Mağazanın içini dolduran hafif caz müziği, dışarıdaki eylül rüzgarıyla birleşirken kabinin perdesi heyecanla aralandı. Sanem, üzerinde pudra pembesi, halter yaka, şifon bir elbiseyle dışarı çıktığında gözlerimi ondan alamadım.

"Maysa, Allah aşkına dürüst ol," dedi, aynadaki yansımasına endişeyle bakarak eteklerini çekiştirirken. "Çok mu çocuksu durdu? Ya Miran'ın annesi beni çok süslü bulursa? Bir de kahve ikram ederken bu kollarla o tepsiyi nasıl taşıyacağım ben, kesin heyecandan dökerim!"

Onun bu panik haline hafifçe kıkırdayarak oturduğum puf koltuktan destek alıp doğruldum. Bir elimi refleksle karnımın üzerine koyarak yanına yürüdüm. "Sanem, saçmalama lütfen, su gibisin," dedim sesimi olabildiğince yatıştırıcı tutarak. "Ama bence senin o asil, cesur ruhunu bu pudra pembesi tam yansıtmıyor. Sen mutfakta acı çikolatayla vişneyi birleştiren kadınsın, sana daha iddialı ama bir o kadar da zarif bir şey lazım."

Elimdeki elbiselerin arasından sıyırdığım, dökümlü keten ve ipek karışımı, zengin bir zümrüt yeşili tonlarındaki midi boy elbiseyi ona uzattım. Kayık yaka kesimi, belindeki incecik kuşağı ve dökümlü kollarıyla tam da onun o duru güzelliğine göreydi.

"Hadi, bir de bunu dene," diyerek onu gözlerimle kabine doğru kışkırttım.

Sanem elbiseyi kapıp içeri girerken, ben de dükkanın ortasındaki koltuğa geri yerleştim. Tam o sırada çantamdaki telefonum titredi. Arayan kişinin Esat olduğunu görünce gülümsememe engel olamadım.


Telefonu açar açmaz Esat'ın o derin, korumacı sesi kulağımı doldurdu. "Güzelim, nasılsınız? Çok yoruldun mu? Bak iki saattir ayaktasınız, doktor yürüyüş yapın dedi ama mağaza mağaza gezip kendini perişan et demedi. Bir yerde oturdunuz mu, bir şeyler yedin mi?"

Onun bu endişeli baba ve aşık koca telaşı içimi ısıtırken, "Esat, sakin ol hayatım, iyiyiz," dedim gülerek. "Butikte oturuyorum şu an, elbise seçiyoruz. Kızın da gayet uslu, hiç yormuyor annesini."

"Aras sürekli sorup duruyor 'Maysa ablam kardeşime bir şeyler aldı mı' diye. Kendine ve kıza da bakın, sakın boş geçmeyin. Arabayla gelip alayım mı sizi birazdan?" Esat ve her zamanki evhamları diye geçirdim içimden. Oysa daha evde, kendim döneceğimi söylemiştim.

"Yok sevgilim, Miran'la buluşacaksınız ya siz, Sanem'in işi bitince biz doğrudan eve geçeriz, merak etme," diyerek onu sakinleştirdim ve telefonu kapattım. Tam o anda kabinin perdesi yeniden açıldı.

Bu kez karşımda duran kadın kesinlikle çok güzeldi. Zümrüt yeşili elbise, Sanem'in tenine öyle bir oturmuştu ki, kayık yakasından açıkta kalan omuzları, belini zarifçe saran kuşağı ve aşağıya doğru adeta bir su gibi akan etek boyuyla büyüleyici görünüyordu. Sanem aynaya baktığı an gözlerinin içi parladı, ellerini heyecanla yanaklarına koydu.

"Maysa... Bu... Bu tam benim elbisem," diye fısıldadı, sesi titriyordu. "İçinde kendimi hem çok rahat hem de çok güçlü hissediyorum."

*****

Zaman, Mardin'in o kadim topraklarında sarı bir ipek gibi akıp giderken, hamileliğimin yirmi altıncı haftasına ayak basmıştık. Sonbaharın serinliği Mezopotamya ovasından yukarı doğru üflerken, evimizin içi bambaşka bir telaşla, tatlı bir kararsızlıkla ısınıyordu. Günlerdir, hatta haftalardır kucağımıza alacağımız o minik kız çocuğunun adının ne olacağı üzerine konuşuyor, listeler yapıyor, sonra beğenmeyip hepsinin üzerini çiziyorduk.

Ekim ayının o huzurlu akşamlarından birinde, odamızın geniş penceresinin önündeki sedire yerleşmiştik. Dışarıda Mardin'in o meşhur, gökyüzünü kızıla boyayan gün batımı ağır ağır çekiliyor, yerini loş bir lacivertliğe bırakıyordu. Başımı Esat'ın göğsüne yaslamış, bir elimi artık iyice yuvarlaklaşan ve kabaran karnımın üzerine koymuştum. Esat'ın güçlü, sıcacık eli de benim elimin üzerindeydi; parmaklarıyla karnımda yavaşça daireler çiziyor, her zamanki gibi kızımızla sessiz bir dille konuşuyordu. Kucağımda ise günlerdir elimizden düşmeyen, üzeri irili ufaklı isimlerle karalanmış o beyaz defter duruyordu.

"Evet, Esat Bey," dedim, başımı hafifçe kaldırıp onun o hayranlık dolu çehresine bakarak. "Bugün bu işi bitiriyoruz. Neredeyse doğuracağım, bizim prensesin hala bir adı yok. Bak listede kalan son seçenekler: Asya, Defne, bir de Sanem'in ısrarla koyun dediği Elif var. Ne diyorsun?"

Esat derin bir nefes alıp saçlarımın arasına derin, koklayarak bir öpücük bıraktı. Bakışları defterdeki isimlerde değil, pencereden süzülen o son kızıl ışıkların yüzümde bıraktığı yansımadaydı.

"Güzelim," dedi, o her hücremi titreten pes ve kadife sesiyle. ""Hepsi çok güzel isimler ama... Sanki hiçbiri tam olarak o değil. İçime sinmeyen, eksik kalan bir şeyler var. Ben kızımızın adını her söylediğimde, tıpkı sana baktığımda hissettiğim o şeyi hissetmek istiyorum."

"Nasıl bir şey yani?" diye sordum, içimdeki taze anne merakıyla ona biraz daha sokulurken.

Esat elimi kavrayıp avucunun içini kalbinin tam üzerine, o deli gibi çarpan sığınağıma yerleştirdi. Gözlerinin içindeki o sonsuz aşk, Mardin'in tüm ışıklarından daha parlaktı o an.

"Maysa, ben sana ilk aşık olduğum günden beri sen benim neyimsin, biliyorsun değil mi?" diye fısıldadı.

Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesi tenimi yakıyordu. "Karanlık her anımda, ne zaman başımı sana çevirsem içimi ısıtan, yolumu aydınlatan tek şeysin. Ben sana boşuna mı 'Gün ışığım' diyorum bir tanem? Sen benim hayatımın doğan güneşi, en karanlık gecemin sabahısın."

Duyduğum sözlerin güzelliğiyle gözlerimin anında dolduğunu hissettim; hamilelik hormonları yine kapımı çalmıştı ama bu kez tamamen saf bir mutluluktandı.

Esat, elimin üzerindeki parmaklarını biraz daha kenetledi ve başını yavaşça karnıma doğru eğdi. Dudaklarını, içimizde kıpırdayan o minik mucizenin tam üzerine koyup fısıldadı: "Bu yüzden kızımızın adı... Güneş olsun sevgilim."

Güneş...

İsim Esat'ın dudaklarından döküldüğü an, karnımdaki minik kızımız sanki babasının sesini duymuş ve bu kararı onaylamış gibi içimde çok net, çok güçlü bir tekme attı. İkimiz de aynı anda nefesimizi tutup o tatlı tekmeyi hissettiğimizde, Esat dolu dolu gözlerine rağmen kahkaha atarak başını karnımdan kaldırdı ve gözlerimin içine baktı.

"Bak, o da çok sevdi," dedi, gözlerinden süzülen o tek damla yaş yanaklarımdan aşağı süzülürken. Eğilip dudaklarımı büyük bir şefkat ve teşekkürle öptü. Defteri ve kararsızlıkları bir kenara fırlatmıştık; artık Mezopotamya'nın o kadim taş duvarları arasında, hayatımızı sonsuza kadar aydınlatacak minik bir Güneş'imiz vardı ve biz onun doğacağı günü bekliyorduk.

*****

Mardin'in o serin, berrak kasım sabahında, evimizin en küçük ama en aydınlık odasında hayatımızın en tatlı telaşı hakimdi. Hamileliğimin otuzuncu haftasına girmiştim; karnım artık iyice ağırlaşmış, hareketlerim yavaşlamıştı ama içimdeki enerji koca Mezopotamya ovasını ısıtmaya yetecek cinstendi. Bugün, Esat'ın o asil kararıyla adını koyduğumuz minik kızımız Güneş'in odasını nihayet tamamlıyorduk.

Odanın tam ortasında, elinde sarı ahşap boyası bulaşmış fırçasıyla dikilen yedi yaşındaki Aras, büyük bir ciddiyetle duvara çizdiğimiz minik güneş figürünün ışınlarını boyuyordu. Üzerine giydiği, kolları defalarca katlanmış büyük boy tişörtü ve burnunun ucuna bulaşan sarı boyayla o kadar sevimliydi ki, her baktığımda içim eriyordu.

"Maysa abla, bak!" diye seslendi Aras, fırçasını gururla havaya kaldırarak. "Güneş'in ışınlarını tam boyadım. Benim odamdan daha parlak olacak, çünkü o bizim her şeyimiz ya, karanlıkta korkmasın."

"Ellerine sağlık benim birtanem," diyerek oturduğum sallanan koltuktan hafifçe doğruldum. Bir elimi refleksle karnımın altına koyup ona doğru adımladım, saçlarını sevgiyle karıştırdım. "Kız kardeşin senin gibi bir ağabeyi olduğu için çok şanslı, odasını şimdiden ısıttın bile."

Tam o sırada odanın kapısından içeri, omzuna attığı beyaz tül perdeyle Esat girdi. Üzerindeki eski tişörtü, kollarındaki boya lekeleri ve o her zamanki güçlü, korumacı duruşuyla odanın tüm havasını değiştiren kocam.

Bakışları önce Aras'ın boyadığı duvara, ardından bana ve belirgin karnıma kaydı. Yüzüne o içimi titreten sıcacık tebessüm yayıldı. Elindeki perdeyi bir kenara bırakıp hızla yanıma ulaştı, belimi sıkıca kavrayıp beni yavaşça göğsüne doğru çekti.

"Güzelim, sen neden ayaktasın yine?" diye fısıldadı kulağıma, sesinde o tanıdık telaş vardı. "Doktor son haftalarda dinleneceksin demedi mi? Bak Aras'la ben her şeyi hallediyoruz, senin sadece şeflik yapman lazım."

"Esat, duramıyorum yerimde, ne yapayım?" diye kıkırdadım, başımı boyun girintisine yaslayıp o güven veren kokusunu içime çekerken. "Kızımızın yatağı, o beyaz cibinliği, Aras'ın boyadığı bu duvar... Her şey o kadar masalsı ki, sadece izlemek yetmiyor."

Esat eğilip alnıma uzun, şefkatli bir öpücük kondurduktan sonra Aras'ın yanına çömeldi. "Aslanım, gel bakalım, şu son bulut figürünü de birlikte sabitleyelim," diyerek oğlunu kolunun altına aldı.

İkisinin yan yana, büyük bir titizlikle Güneş'in yatağının üzerine asılacak ahşap bulutlu dönenceyi monte edişini izledim. Aras babasına vidaları uzatıyor, Esat ise bir yandan işini yaparken bir yandan da oğluna "Aferin benim güzel oğluma, şahane bir ağabey oluyorsun," diye övgüler yağdırıyordu.

Evimizin iki erkeği, henüz doğmamış o minik kız çocuğu için adeta birer kahramana dönüşmüştü.

İşleri bittiğinde Esat doğruldu, odaya yerleştirdiğimiz bembeyaz ahşap beşiğin sallanan kenarına dokundu. Odanın içi, kasım güneşinin pencerelerden süzülen sarı ve sıcak ışıklarıyla dolmuştu; tam da kızımızın adına yaraşır bir atmosfer vardı. Esat arkamdan gelip kollarını karnımın üzerine kenetledi, çenesini omzuma yasladı. Aras da hemen yanımıza sokulup bir elini karnımın üzerine koydu.

O an, içimizdeki minik Güneş, sanki dışarıdaki bu sevgi çemberini hissetmiş gibi karnımda çok net, tatlı bir dalgalanma yarattı. Esat'ın ellerinin altındaki o hareketle birlikte ikimizin de nefesi kesildi.

Aras gözlerini kocaman açarak, "Maysa abla! Kardeşim bana selam verdi, elimi tekmeledi!" diye sevinçle bağırdı.

Esat, gözleri dolarak başını saçlarıma gömdü ve sımsıkı sarıldı bize. "Hoş geliyorsun benim minik Güneş'im," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Odan hazır, ağabeyin hazır, biz hazırız... Dünyamızı aydınlatacağın günü bekliyoruz." Mardin'in o kadim taş duvarları arasında, dışarıdaki soğuk rüzgara inat, odanın içindeki bu üç kişilik devasa sevgi bağı, doğacak olan dördüncü üyemizle birlikte hayatımızın en güzel, en eksiksiz tablosunu tamamlamıştı.

*****

Ocak ayının sonlarına doğru, Mardin'in ayazı taş duvarları iyice sararken, hamileliğimin otuz sekizinci haftasının tam ortasındaydık. Gece yarısı saat üç sularında, kasıklarımı aniden bıçak gibi kesen ve belimden aşağıya doğru sinsi bir alev gibi yayılan o devasa dalgayla gözlerimi açtım.

Bu, günlerdir hissettiğim o yalancı kasılmalardan çok farklıydı; içimdeki Güneş, dünyaya doğmak için sabırsızlandığını çok sert bir sancıyla ilan ediyordu. Nefesim boğazımda tıkanırken, hemen yanımda uyuyan Esat'ın omzunu sıktım. O güçlü adam, daha ben "Esat" bile diyemeden, sanki aylardır bu anı beklermiş gibi yataktan fırladı.

Konağın o sessiz gecesi saniyeler içinde tam bir ana baba gününe döndü. Esat beni kucağına aldığı gibi yatak odasından çıkarken, merdivenlerin başındaki gürültüye uyanan Selma anne, geceliğiyle alt koridora fırlamıştı bile.

Yüzündeki o korku ve heyecan karışımı ifadeyle, "Esat! Geliyor mu kınalı kuzum?" diye feryat ederken, Esat beni hiç sarsmadan, adeta kutsal bir emanet taşır gibi merdivenlerden aşağı indiriyordu.

O sırada, konağın bahçesindeki küçük müştemilatta kalan babam ve halam da dışarıdaki hareketliliği fark etmiş, üzerlerine ne buldularsa geçirip avluya koşmuşlardı.

Tam konağın o büyük, taş kemerli dış kapısından bahçeye çıktığımız an, Esat'ın kucağında acıyla inlerken birdenbire üst dudağımda ve çenemde sıcak, yoğun bir sıvının kaydığını hissettim.

Başımı hafifçe arkaya attığımda, dolunayın aydınlattığı avluda babamın ve Selma annenin çığlığı koptu: "Maysa! Burnun kanıyor kızım!" Sancıların şiddetinden neye uğradığımı şaşırmışken, beyaz geceliğimin üzerine damlayan o kıpkırmızı kan damlaları avludaki herkesi kelimenin tam anlamıyla dehşete düşürdü.

Zaten doğum telaşıyla kalbi ağzında atan Esat, yüzümdeki kanı görünce adeta donakaldı; o güçlü adamın kollarının ilk kez korkuyla titrediğini, gözlerinin irileştiğini hissettim. "Maysa! Güzelim, ne oluyor, neden kanıyor?!" diye feryat eder gibi bağırdı, sesi panikten tamamen çatallanmıştı.

Neyse ki Hatice halamın o eski toprak serinkanlılığı devreye girdi; hemen cebinden çıkardığı tülbenti burnuma bastırarak, "Esat, duraksama oğlum, arabaya geçelim," diyerek onu sertçe sarstı. Allah'tan Aras o hafta sonu annesi Selen'de kaldığı için evdeki bu kargaşadan ve korkudan uzak kalmıştı.

Arabanın arka koltuğuna, halamın güven veren dizlerine uzandığımda, hem sancının getirdiği yorgunlukla hem de o ani kanamanın korkusuyla hıçkırarak ağlıyordum. Halam bir yandan burnuma bastırdığı tülbenti değiştiriyor, bir yandan da saçlarımı okşayıp dualar mırıldanıyordu.

Direksiyon başındaki Esat ise adeta zamanla yarışıyordu. Aynadan bize bakarken eli ayağına dolaşmış gibi vitesi karıştırıyor, direksiyonu sıkan parmak eklemleri bembeyaz kesiliyordu. "Maysa! Birtanem iyi misin? Yalvarırım ses ver, durmuyor mu o kan?! Hatice Hala, ne kadar kanadı, rengi sapsarı oldu, bir şey söyleyin!" diyerek çıldırmış gibi bir panikle bağırıyor, ara ara arkaya bakıp endişeyle burnumu süzüyordu. Gözlerinden akan o ilk korku yaşlarının yanaklarından süzüldüğünü görebiliyordum.

"İyi olmaya çalışıyorum, ıhhh..." Sancılar eşliğinde zar zor konuştuğumda, alnımın da boncuk boncuk terlediğini hissediyordum.

Benim o acılı sesimi duymak Esat'ı daha da mahvetti; gaza daha sert yüklenirken, "Geçecek sevgilim, dayan ne olur, hastaneye çok az kaldı, ikinize de hiçbir şey olmayacak!" diye direksiyona vurarak adeta kendine kızıyor, çaresizlik ve korku içinde adeta nefes almaya çalışıyordu.

Esat'ın ise direksiyonu tutan ellerinin titrediğini dikiz aynasından görebiliyordum. Bir eliyle hemen telefona uzandı ve hoparlörden Dr. Aylin Hanım'ı aradı.

Telefon ikinci çalmada açıldığında, Esat'ın sesi adeta bir feryat gibi yükseldi: "Aylin Hanım! Doğum başladı, hastaneye geliyoruz ama Maysa'nın burnu feci şekilde kanıyor! Çok kan var, Maysa'ya ya da bebeğe bir şey mi oldu, ne oluyor Allah aşkına?!"

Aylin Hanım'ın telefondan gelen o sakin, kendinden emin ve profesyonel sesi arabanın içindeki o yoğun panik havasına adeta su serpti: "Esat Bey, sakin ol nefes al lütfen. Bir şey olduğu yok. Hamileliğin son haftalarında vücuttaki kan hacmi neredeyse yarı yarıya artar ve Mardin'in bu kuru, soğuk ayazı da eklenince burun mukozasındaki o hassas kılcal damarlar doğum kasılmalarının getirdiği yüksek basınçla aniden çatlayabilir. Bu tamamen fizyolojik, geçici bir durum. Bebeğinizle de eşiniz ile de hiçbir ilgisi yok. Burnunu hafifçe öne eğin, tampon yapmaya devam edin, ben hastanede sizi bekliyorum."

Doktorun bu açıklamasıyla Esat'ın omuzlarındaki o devasa yükün hafifçe kalktığını, derin bir nefes verdiğini gördüm. Hastane kapısına ulaştığımızda, burnumun kanaması çoktan durmuş, yerini tamamen doğumun o kaçınılmaz, kutsal sancılarına bırakmıştı. Sedyeyle doğrudan doğumhaneye alınırken, Esat bir an bile elimi bırakmadı. Üzerine geçirilen o steril yeşil önlükle, o güçlü ve sarsılmaz duruşuyla tam baş ucumdaki yerini aldı.

Doğumhanenin o beyaz, keskin ışıkları altında, her kasılmada canımdan can koparken Esat iki eliyle ellerimi sımsıkı kavramıştı.

Alnımdan süzülen terleri siliyor, gözlerimin içine bakarak, "Buradayım güzelim... Bak, Güneş'imiz doğmak üzere, az kaldı gün ışığım, sana kurban olurum," diye kulağıma aşkla fısıldıyordu.

Onun varlığı, parmaklarımdan kalbime akan o sonsuz güven, içimdeki tüm acıyı gölgeliyordu. Son bir güçlü gayretle, odada yankılanan o tiz ve mucizevi bebek ağlaması duyulduğunda zaman tamamen durdu. Aylin Hanım, kordonu kesilen o minik, pespembe kızı göğsüme bıraktığında, Esat başını boynuma gömdü. İkimizin gözyaşları, göğsümde ağlayan minik Güneş'imizin tenine karışırken, Mardin'in o soğuk ocak gecesinde, hayatımızın en parlak, en sıcak güneşi kollarımızın arasında doğmuştu.

Güneş'in doğumhanedeki o ilk çığlığının üzerinden birkaç saat geçmiş, hastane odasının loş ve huzurlu sessizliği, dışarıdaki Mardin ayazına inat içimizi sımsıkı sarmıştı. Esat, yorgunluktan bitap düşmüş halimi gördüğü için odadaki herkesi usulca dışarı çıkarmış, kızımızın beşiğinin başında nöbet tutuyordu. Tam o sırada odanın kapısı hafifçe aralandı; kucağında bembeyaz bir battaniyeye sarılı, minik bir kundak gibi duran Güneş'imizle birlikte güler yüzlü, orta yaşlı bir bebek hemşiresi içeri girdi.

"Evet annemiz ve babamız... Prensesimizin karnı acıktı, ilk beslenme saatimiz geldi," diyerek bana doğru gülümsedi.

Yatağın içinde hafifçe doğrulmaya çalışırken, içimi bir anda o toy ve genç anne olmanın verdiği o muazzam, ürkek korku kapladı. Gastronomi okumuştum, dünyanın en zor yemeklerini, en hassas dengelerini reçetelere dökebilirdim ama şu an kucağıma gelecek o minik canı nasıl besleyeceğime dair zihnim bomboş, ellerim titrek durumdaydı. Esat hemen arkama iki büyük yastık destekleyerek beni rahat bir konuma getirdi ve bir saniye bile yanımdan ayrılmayarak elimi tuttu.

Hemşire, Güneş'i incitmekten korkarak uzattığım kollarıma yavaşça bıraktı. O kadar küçüktü, teni o kadar hassastı ki, nefes alırken bile onu inciteceğim diye ödüm kopuyordu.

"Maysa Hanım, sakin olun, derin bir nefes alın," dedi hemşire anne şefkatiyle yanıma yaklaşarak. "O sizin teninizin kokusunu, kalbinizin atışını dokuz aydır tanıyor. Şimdi kendinizi kasmadan, bebeğin kafasını dirseğinizin iç kısmına yerleştirin. Esat Bey, siz de şu emzirme yastığını Maysa Hanım'ın kolunun altına destekleyin lütfen."

Esat denileni büyük bir titizlikle yaparken, gözlerini bir an bile üzerimizden ayırmıyordu. Hemşire, parmaklarıyla göğsümü nasıl tutmam gerektiğini göstererek beni yönlendirdi. "Şimdi, onun o minik dudaklarına göğsünüzün ucunu hafifçe değdirin. O refleks olarak ağzını kocaman açacaktır. Açtığı an, sadece ucu değil, o kahverengi kısmın tamamını ağzına almasını sağlayın ki hem canınız yanmasın hem de o rahatça emebilsin."

Denilenleri harfiyen uygulamaya çalışırken, kalbimin ritmi yeniden hızlanmıştı. Güneş, burnuna gelen o tanıdık anne kokusuyla birlikte minik ağzını bir kuş gibi açtı ve göğsüme tutundu. O ilk saniyede hissettiğim o hafif sızı, yerini saniyeler içinde ruhumun en derin köşelerini titreten, tarif edilemez bir sıcaklığa bıraktı. Güneş, o küçücük ellerini göğsüme yaslamış, büyük bir iştahla ve ritmik seslerle emmeye başlamıştı.

Gözlerimden süzülen o ilk damla yaş anneliğin getirdiği o yoğun duygu patlamasıyla yanağımdan aşağı sızdı. "Esat..." diye fısıldadım, sesim ağlamaktan kısılmıştı. "Emiyor... Bak, yapabildim, gerçekten beni dinliyor."

Esat, yanımıza iyice sokulup yatağın kenarına oturdu. Bir eliyle benim saçlarımı okşarken, diğer elinin parmağını Güneş'in o küçücük, pamuk gibi eline uzattı. Güneş, emerken babasının parmağını o minik refleksle sımsıkı yakaladığında, Esat'ın da gözlerinin dolduğunu, o güçlü omuzlarının sarsıldığını gördüm. Eğilip önce benim alnımdan, sonra kızımızın o mis kokulu saçlarından uzun uzun öptü.

"Yapabildin tabii benim güzel karım," diye fısıldadı Esat, sesi aşkla ve hayranlıkla titreyerek. "Sen bu dünyadaki en güzel, en muhteşem annesin. Bak, bizim minik Güneş'imiz seninle büyüyecek, seninle aydınlanacak."

Hemşire, bizim bu toy ama sonsuz sevgi dolu halimizi yüzünde kocaman bir tebessümle izledikten sonra, "Harika gidiyorsunuz, ten teması kurmaya devam edin," diyerek bizi baş başa bırakıp odadan çıktı.

Başımı Esat'ın göğsüne daha da yaslayıp kızımızın minik emişlerini izlerken, zihnim bir anlığına geçmişin o efkarlı ve yalnız günlerine gitti. Tam üç buçuk yıl boyunca bu adamı, Esat'ı uzaktan, içim kavrularak, tamamen karşılıksız bir aşkla sevmiştim. Bir zamanlar bana dağlar kadar uzak, erişilmesi imkansız bir zirve gibi gelen, gölgesine bile sığınmaya çekindiğim o adam; şimdi baş ucumda gözleri dolarak bizi izleyen kocam, her şeyim ve bu minik mucizenin babasıydı. Üç buçuk yıllık o sabırlı karanlığın ardından, kollarımın arasındaki Güneş'le birlikte hayatımın en parlak ve en aşık sabahına sonsuza dek uyanmıştım.

Biz artık eksiksiz, sapsarı parlayan bir aileydik.

 

/SON/

 

 

*****

11.06.2026.

Huhh! Bitti!

Maysa ve Esat'ın Mardin'in o kadim taş duvarları arasında başlayan ve minik bir Güneş'le taçlanan bu kırk bölümlük uzun yolculuğunun sonuna geldik.

Maysa'nın en toy, en acılı günlerinden taze bir anne olarak kızını kucağına aldığı o en gururlu ana kadar her saniyeye, her hıçkırığa ve her tebessüme ortak oldunuz. Karşılıksız bir aşkın sabırla nasıl devasa bir yuvaya dönüştüğüne benimle birlikte şahitlik ettiğiniz, karakterlerimi bir an bile yalnız bırakmadığınız için her birinize tüm kalbimle teşekkür ederim.

Bu veda aslında tam bir ayrılık değil; çok yakında karakterlerimizin gelecekteki hallerini, o çok merak ettiğiniz tatlı detayları okuyacağınız özel bölümlerde ve kalbimi koyarak yazacağım yeni hikayelerimde yeniden satırlarda buluşacağız.

O zamana kadar sevgiyle ve umutla kalın, yeni serüvenlerde görüşmek dileğiyle!

Sevgilerle, Yazarınız.💕

Bölüm : 11.06.2026 13:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...