

İyi günler değerli Maysa okurları.
Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.
Çiftimiz artık resmen sevgili gibi oldular diyebilir miyiz sizce de?
Fazla uzatmadan bölüme geçelim.
Keyifli okumalar diliyorum. 🎈
Medya: Esat ve Maysa.
**********************
Maysa'nın anlatımından:
*************************
Öpüşü bu sefer aceleci değildi.
Daha önceki gibi bir patlama değil... sanki içinde biriktirdiği her şeyi artık saklamaya gerek kalmamış gibi, yavaşlayan, derinleşen bir temas vardı. Dudakları dudaklarımda bir an duruyor, sonra geri çekilip tekrar yaklaşıyordu; sanki her seferinde "buradayım" demek ister gibiydi.
Ellerim hâlâ onun gömleğinde kalmıştı ama artık tutunmak için değil... bırakmamak için.
Belimdeki eli bu kez daha sakin hareket ediyordu. Sanki beni sabitlemek değil, sadece hissetmek istiyordu.
Zaman yine anlamını kaybetmişti. Sadece nefeslerimiz vardı. Ve arada kaybolan küçük sessizlikler...
Esat alnını bir anlığına alnıma dayadığında gözlerimi kapattım. Bu temas, az önceki bütün fırtınayı susturmuştu.
"Ben de seni seviyorum," diye fısıldadım nefesimin yüzüne vurmasını umursamadan. Biliyordu doğru, ama o kadar söylediği güzel şeyden sonra ben de bir şeyler söylemek istemiştim.
"Bu anı o kadar çok bekledim ki, sana duygularımı anlatmayı, senin de beni sevmeni," iç çekerek gözlerimi açtığımda Esat da alınlarımızın temasını keserek, dikkatlice bana bakmaya başladı.
"Biliyor musun? Doğum günü pastamdaki mumları üflerken bile seni diledim ben. Senin de bir gün beni, benim seni sevdiğim gibi sevmeni diledim. Gerçi dileğimin bu kadar erken gerçekleşeceğini tahmin etmemiştim ," son dediklerim sonrasında güldüğümde sesim hafif çatallı çıkmıştı. Yaşadığım adrenalin, bağırmalar ve ağlamaları düşündüğümde oldukça normal bir durumdu.
Esat bir süre boyunca hiçbir şey demedi. Sanki söylediklerimi zihninde tek tek tartıyormuş gibi... bakışları yüzümde sabit kalmış, ama içinde bir şeyler çoktan hareketlenmişti.
Sonra çok hafif başını yana eğdi. Fakat gözlerini asla benden ayırmıyordu.
Sanki söylediklerimi sadece duymuyor, ilk kez gerçekten işitiyormuş gibi bakıyordu. Sonra çok yavaş bir nefes verdi.
"Sen..." dedi ama devamını getirmedi. Sanki kelimeyi yanlış yerden kırmaktan korkuyordu.
Bense bakışlarımı kaçırdım. Çünkü bu kadar açık bir sessizlik bile fazla geliyordu artık.
Parmakları çenemin altına hafifçe değdi, yüzümü yeniden kendine çevirdi. Zorlamadan... ama kaçmama da izin vermeden.
"Ne güzel bir şeysin," daha çok ne diyeceğini bilemez gibi mırıldandığında, utangaç yanımın tekrar gün yüzüne çıktığını hissediyordum. Tanrım, onunla böyle şeyler yaşamanın çok kez hayalini kurmuştum, ama gerçekte her şey çok farklıydı.
"Bir daha söylesene," dedi sonra kısık bir sesle.
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Neyi?" Diye sordum istemsiz olarak.
Esat'ın gözleri bu sefer daha netti. Ama içinde garip bir tedirginlik vardı; sanki ilk kez bir şey kazanmış da, yanlış bir hareketle kaybetmekten korkuyormuş gibi.
"Az önce söylediklerini," dedi.
Kalbim zaten yeterince hızlıydı, bir de onun bu dikkatli tonu eklenince sanki her şey biraz daha ağırlaşmıştı.
"Ben..." dedim yavaşça. Sesim bile bana yabancıydı. "Ben seni seviyorum. Ben sana aşığım," dedim tüm cesaretim ve ona olan sonsuz duygularımla.
Dediklerim üzerine Esat hiçbir şey söylemeyerek, beni kendine çekti ve sımsıkı sarıldı.
Öyle güçlü, öyle sahiplenen bir sarılıştı ki... sanki beni kendine çekmiyor da, çok uzun zamandır kaybetmekten korktuğu bir şeyi nihayet bulmuş gibi tutuyordu. Ben de vakit kaybetmeden kollarımı yavaşça onun beline doladım. İlk başta çekingen... sonra biraz daha kendimden emin.
Yüzüm omzuna gömülürken onun kokusu anında etrafımı doldurmuştu. Tanıdıktı ama bu kez daha yoğun... daha "yakınımda" hissedilen bir şeydi. Nefes aldıkça onun varlığı içime işliyordu.
Bir elini sırtımda sabit tuttu, diğeri enseme doğru çıktı. Parmakları saçlarımın arasına karıştı; acele etmeden, sanki her telini ayrı ayrı tanımak ister gibi yavaş yavaş gezdi.
Başımı hafifçe kendine doğru bastırdığında nefesini saçlarımın arasında hissettim. Sıcak ve düzenliydi. Sanki az önceki bütün gerginliğini o nefesle birlikte bırakıyordu...
*****
Sanki içimde uzun zamandır kapalı duran bir pencere açılmıştı o sabah. Yıllardır aynı odada yankılanan ama hiç dışarı çıkamayan bir ses gibi… Esat’ın o cümleleriyle birlikte, içimde sakladığım her şey birden nefes almaya başlamıştı. "Ben seni seviyorum" dediği o an, sanki kalbimin etrafına ördüğüm duvarların birer birer çatlayışını izlemiştim.
Üç yıldan fazla… Dile kolay...
Birine sessizce tutunmanın, varlığını uzaktan bile olsa kalbinde büyütmenin ne demek olduğunu en iyi ben biliyordum. Onun fark etmediği bakışlar, onun duymadığı iç çekişler, geceleri uykusuz geçen düşünceler... hepsi birikmişti içimde, bir nehir gibi sessiz ama ısrarcı bir şekilde. Ve şimdi o nehir, ilk defa taşmadan akmaya başlamıştı.
Esat’ın kollarının arasından ne zaman sıyrıldığımı tam olarak hatırlamıyordum. Gece… ne zaman uykuya teslim olduğum, ne zaman onun nefesiyle aynı ritimde sakinleştiğim… hepsi birbirine karışmıştı. Ama sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey, içimdeki o hafiflikti. Sanki yıllardır taşıdığım bir yük, gece boyunca fark ettirmeden omuzlarımdan alınmıştı.
Başımı yavaşça çevirip ona baktım. Hâlâ uyuyordu. Yüzü, alışık olduğum o sert ifadeden uzaktı. Kaşlarının arasındaki o ince çizgi bile kaybolmuştu. İlk defa… gerçekten huzurlu görünüyordu.
Onu uyandırmamaya özen göstererek usulca doğruldum yatakta. Üzerime ince bir şeyler geçirmek için etrafa bakındığımda, aklıma çiftlik evine ilk geldiğimiz gün gelmişti. Esat, "Benim burada kıyafetlerim var, sen de birkaç parça bırak," demişti. Birkaç parça da şimdi geldiğimizde getirmiştim, yine burada bırakacaktım dönüşte. O an çok üzerinde durmamıştım ama şimdi dolabın kapağını açtığımda, gerçekten de bana ait birkaç parça kıyafetin orada durduğunu görmek… garip bir sıcaklık yaydı içime.
Dolaptan ince, açık krem rengi bir şort ve üzerine hafif bol, askılı bir bluz aldım. Kumaşı yumuşacıktı; tenime değdiği an sabahın serinliğiyle karışıp içimi ferahlattı. Saçlarımı acele etmeden topladım, yüzümü yıkayıp aynada kendime baktığımda dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme vardı.
Aşağı inmeden önce son kez ona baktım. Hâlâ uyuyordu. Ve nedense… onu böyle bırakıp gitmek bile içimde tuhaf bir özlem hissi uyandırmıştı.
Sessiz adımlarla merdivenleri indim. Ahşap basamakların çıkardığı hafif gıcırtılar bile bu sabah kulağıma daha yumuşak geliyordu. Sanki ev de benimle birlikte uyanmış, ama aynı zamanda bu anı bozmamak için sessiz kalmayı seçmişti.
Mutfağa girdiğimde derin bir nefes aldım. Bugün onun için, kendi ellerimle bir şeyler yapmak istiyordum.
Buzdolabının kapağını açtığımda serin hava yüzüme çarpmıştı. İçeride her zamanki gibi düzenli yerleştirilmiş malzemeler vardı. Emine teyze ve Hasan amcanın varlığı bu evde hep hissediliyordu; her şey hazır, her şey özenliydi.
İlk olarak peynirleri çıkardım. Kaşar… Ezine… ve süzme peynir.
Ahşap bir servis tabağı bulup hepsini özenle yerleştirdim. Kaşarı ince ince dilimledim, Ezine’yi küçük küpler halinde kestim, süzme peyniri ise ortasına alıp üzerine hafifçe zeytinyağı gezdirdim. Rengi bir anda değişmiş, daha canlı bir hâl almıştı.
Sonra zeytinlere uzandım. İki farklı çeşit… biri siyah, biri yeşil. Küçük kaselere koyarken istemsizce gülümsedim. Bu kadar basit şeyler bile bugün bana anlamlı geliyordu.
Ocağa küçük bir tencere koyup dört adet yumurtayı haşlanmaya bıraktım. Suyun kaynamasını beklerken tezgâha yaslandım. Kalbim hâlâ sakindi. Ama bu sakinlik, alıştığım türden değildi. Bu… içimi ısıtan bir sakinlikti. Kalbimin yıllardır beklediği huzura kavuşmanın getirdiği sakinlikti.
Yumurtalar pişerken pankek için hamur hazırlamaya başladım. Unu eledim, sütü ekledim, yumurtayı kırdım. Karıştırdıkça kıvamı yumuşadı. Çırpıcının çıkardığı hafif ses mutfağın sessizliğine karışırken, yüzümde oluşan istemsiz sırıtmalara engel olamıyordum. Sanki hayatım ilk kez bu kadar… yerli yerindeydi.
Dolaptan bal, reçel, labne ve çikolata kremasını da çıkarıp tezgâha dizdim. Ardından çayı demledim. İki kişilik bir kahvaltıydı bu… ama benim için kocaman bir anlamı vardı.
Yumurtaların altını kapatıp kabuklarını dikkatlice soydum. Sıcaklıkları hâlâ parmaklarımı yakıyordu ama buna aldırmadım. Ortadan ikiye böldüm her birini, sonra küçük bir tabağa yerleştirdim. Üzerlerine hafifçe zeytinyağı gezdirdim. Bir tutam tuz… bir parça karabiber… Tabağın boş kalan kısımları maydanozla süsledim.
O an bile, "beğenir mi acaba?" diye düşündüğümü fark edince kendi kendime hafifçe güldüm.
Sonra pankekleri pişirmeye başladım.
Tavaya döktüğüm ilk hamur yuvarlak şeklini alırken, içimde tuhaf bir heyecan kabardı. Her iki tarafını da altın rengi olana kadar dikkatle çevirdim. Üst üste dizdikçe kabaran pankekler, masanın en güzel parçası olmuştu sanki.
Masayı kurarken her şeyi yavaş yavaş, sindire sindire yaptım. İki tabak, iki bardak, çatal bıçak… peçeteler… Her şey yerli yerindeydi. Son olarak bir an durup masaya baktım. Kalbim usulca hızlandı. Bu basit bir kahvaltı değildi. Bu sevdiğim adamla, gerçek bir çift gibi yapacağımız ilk kahvaltıydı.
Kapının hafifçe açıldığını duydum ama dönmedim. Çünkü kim olduğunu biliyordum. Arkamdan gelen adımlar ağır değildi; uykudan yeni kalkmış birinin o yarı tembel, yarı alışkanlık adımlarıydı. Ama yine de o adımlar mutfağa girdiği anda, sanki hava bile değişmişti.
Belime dolanan sert kol vücudumu vücuduna yasladığında derince iç çekmiştim. Kalbim anında akışına kapılarak, hızlanmaya başlamıştı.
"Sabah sabah mutfakta ne yapıyorsun sen?" diyen adamın sesi hafif uykuluydu.
Yavaşça arkamı döndüm. Saçı biraz dağınıktı, yüzünde uykunun izleri vardı ama bakışı… her zamanki gibi tam yerindeydi. Beni süzdü, sonra masaya kaydı gözleri.
"Yanımdan niye kaçıyorsun bakayım küçük hanım?" diye ekledi bu kez daha alaycı bir tonla.
Duyduğum hitapla kaşlarım çatlamış, yetmemiş bir de gözlerim devrilmişti. Yine mi küçük hanım olmuştum ben? Bu adam kesinlikle bilerek yapıyordu.
"Yine mi küçük hanım?" dedim sızlanır gibi. "Başka kelimen yok mu senin?"
Esat’ın dudakları kıvrıldı.
"Var," dedi yaklaşarak. "Ama sen en çok buna tepki veriyorsun."
Bir adım daha attı. Ben refleksle geri çekilir gibi oldum ama mutfak tezgâhı zaten arkamdaydı.
"Kaçma," dedi bu kez daha düşük bir sesle.
"Kaçmıyorum," dedim ama sesim inandırıcı çıkmamıştı. Bu kadar çok etkilenmem hiç ama hiç adil değildi.
Esat hafifçe güldü. Sonra hiç beklemediğim bir anda eğilip yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Sabah sabah yataktan kaçarak, suç üstü yakalanmış, bir adet küçük hanım." Kaşlarım sanki mümkünmüş gibi daha da çatıldı. Küçük hanımına başlayacağım şimdi Esat!
"Ben küçük hanım değilim, ayrıca suç falan da işlemedim," dedim yalandan küsmüş gibi dudak bükerek.
"Tabii tabii," dedi gülmeye devam ederek.
Ve hiç vakit kaybetmeden alnıma bir öpücük bıraktı. Bir tane. Sonra bir tane daha. Kaşımın kenarına… yanaklarıma… Öpücükleri karşısında vücudum anında çikolata misali erimeye başlamıştı.
"Esat!" diye mırıldandım ama ben daha cümleyi toparlayamadan bu kez gülerek dudaklarımı öptü. Öpücükleri kısa olsa da, ardı ardına öptüğü için nefes almam bile zorlaşmıştı.
"Güzelimmmm," öyle bir içtenlikle söylemişti ki, anında yumuşayan bakışlarımı yüzüne çevirdim. Kesinlikle işini çok iyi biliyordu bu adam.
Bir şey demediğimde bir süre öylece bir birimize baktık.
Sonra durdu. Gözleri bir anda masaya kaydı. Sessizleşti. Ben de o an fark ettim… hazırladığım kahvaltıyı. Esat bir adım geri çekildi. Masaya baktı, sonra bana baktı.
"Bunların hepsini sen mi yaptın?" dediğinde bu kez sesi daha yumuşak çıkmıştı.
Başımı hafifçe eğdim. "Evet…" dedim çekinerek.
Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece masayı izledi. Peynir tabağı… yumurtalar… pankekler… çay bardakları… Sonra gözleri tekrar bana döndü.
"Keşke beni de kaldırsaydın," ama kelimeyi toparlayamadı. "Yani birlikte hazırlasaydık, yorulmuşsundur şimdi."
"Belki biraz yorulmuş olabilirim ama çok mutluyum," gülümseyerek omuz silktim.
Esat da gülümsediğinde elimi kavramıştı. Masaya doğru ilerlediğimizde sandalyeyi çekmişti.
"Gel," dedi. "Birlikte oturalım."
Ben de oturdum. Esat tam karşıma değil… yanımda oturdu.
"Çayı en azından ben doldurayım," çaydanlığa bakarak dedikleriyle benim de bakışlarım çaydanlığı bulmuştu istemsiz olarak.
"Ben doldururum," dedim hemen.
"Hayır," dedi. "Sen bir sürü şey yapmışsın zaten."
Çaydanlığı aldı. Bardaklara yavaşça çayı doldururken bile eli acele etmiyordu. Sıcak çayın buharı aramızda yükselirken, Esat bardaklardan birini önüme koydu.
Kahvaltımıza sessizce başlamıştık. Esat kendi tabağına daha bir şey koymadan benim tabağımı doldurmasıyla gülmeden edememiştim. Zira tabağıma yaklaşık beş-altı pankek, haşladığım yumurtalardan ikisini, yetmezmiş gibi peynir zeytin koyuyordu.
"Esat, ben bunların hepsini yiyemem ki," gülerek dediğimde Esat kaşlarını çatarak bana baktı.
"Niye yemeyecekmişsin, zaten kuş kadarsın, birazcık kilo alman lazım." Dediğinde istemsiz olarak kendime baktım.
"Sahi kaç kilosun sen güzelim? Seni kucağıma aldığımda sanki çocuk taşıyormuşum gibi geliyor," dedikleri üzerine gözlerimi kısarak ona baktım.
"Kadınlara kilosuyla ilgili soru sorulmaz beyefendi, ama dua et seni sevdiğim için söyleyeceğim," güldüğümde Esat dediklerim üzerine parlayan gözleriyle bana bakıyordu.
"Yani aslında elli buçuk, elli bir kiloydum ama ameliyattan sonra kırk sekiz buçuğa inmişim." Dediğimde Esat'ın kaşları neredeyse düz bir çizgi gibi birleşecek gibi çatıldı.
Ama gerçekten de ameliyattan sonra düzgün beslenemediğim için kilo vermem kaçınılmaz son olmuştu benim için.
"Sana acil kilo aldırmamız lazım. Sağlıklı aralığın altında bile olabilirsin şu an. Aras bile yirmi iki kilo Maysa," sitemle dediğinde gülmeden edemedim. Paşam yaşına göre gayet sağlıklı kilodaydı.
"Sen ciddi misin ya?" dedim, elimdeki çatalı bırakarak. "Altı yaşındaki çocukla kıyaslıyorsun şu an beni farkındaysan."
Esat ise hiç gülmedi. Hatta daha da ciddileşti.
"Ben karşılaştırma yapıyorum," dedi sakin bir sesle. "Senin durumun komik değil Maysa."
Gözlerimi devirdim ama içimden onun bu haline yine de gülüyordum.
"Ben iyiyim Esat," dedim sesimi yumuşatarak. "Bak yiyorum işte."
Çatalı alıp tabağımdan küçük bir pankek parçası kopardım. Ama Esat’ın bakışı hâlâ üzerimdeydi. Sanki "küçük numaralarla beni kandıramazsın" der gibiydi.
Bir süre sustu. Sonra aniden sandalyesini biraz yaklaştırdı.
"Bana bak," dedi.
Kaşlarım hafifçe kalktı. "Bakıyorum zaten."
"Gerçekten bak," dedi bu kez daha yavaş.
Dikkatlice gözlerine baktım.
Esat çatalını bırakmıştı. Ama bakışı hiç yumuşamamıştı.
"Seni böyle görünce…" dedi duraksayarak, "içim rahat etmiyor."
Bir an sustu. Sanki doğru kelimeyi arıyordu.
"Ameliyat, stres, uykusuzluk… üstüne bir de düzgün beslenmiyorsun," dedi daha kontrollü bir tonla. "Ben bunu görmezden gelemem."
İçimde bir şeyler ısındı ama bunu belli etmemeye çalıştım. Benim için böylesi ince düşünmesi, endişelenmesi o kadar özeldi ki...
"Abartıyorsun," dedim hafifçe.
"Abartmıyorum," dedi hemen.
Sonra eli masaya doğru uzandı, tabağımdan bir pankek daha aldı ve kendi tabağına koydu.
"Ben de seninle yiyeceğim," dedi.
Gözlerim büyüdü. "Ne alaka?"
"Alaka şu," dedi sakin bir şekilde, "sen yemiyorsan ben yedireceğim."
Gülmem yine patladı. "Sen beni çocuk sanıyorsun resmen."
Esat hafifçe başını eğdi. "Hayır," dedi. "Çocuklar bile bazen senden daha iyi besleniyor."
Sonra pankek parçasına bal sürmeye başladı. Balı dikkatlice yaydı, altın rengi parlak bir tabaka gibi pankekin üstüne yerleşti.
"Esat ben kendim..." Cümlemi bitirmeme izin vermemişti.
Çatalı dudaklarıma doğru yaklaştırdı.
"Bir lokma," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle.
Gözlerimi devirmekle gülmek arasında kalsam da, yine de aldım uzattığı pankeki.
Balın tatlılığı ağzıma yayılırken Esat’ın bakışı bende takılı kalmıştı. Sanki yediğim şeyden çok, benim yediğimi görmek onu rahatlatıyordu.
Ve sonra hiç beklemeden bu kez süzme peynirden bir parça aldı. Çatalımla değil… direkt kendi eliyle. Kaşlarımı kaldırdım ama itiraz edecek fırsat bulamadım.
Anında küçük bir süzme peynir parçasını dikkatlice dudaklarımın kenarına yaklaştırmıştı.
"Esat!" diye fısıldadım ama çok geçti.
Peyniri hafifçe ağzıma bıraktı. Parmakları bir an dudak köşeme değdi.
Ve o an… Sadece peynirin tadı değil, onun bakışı da içime karıştı.
Esat geri çekildiğinde sanki hiçbir şey olmamış gibi çayını aldı. Ama gözleri hâlâ bendeydi. Ben ise hâlâ olduğum yerde kalmıştım. Çünkü mesele yemek değildi artık. Mesele… onun bana dokunurken bile bu kadar doğal hissettirmesiydi.
Kahvaltı boyunca, Esat’ın ısrarcı ama bir o kadar da özenli tavırları neredeyse benim irademi devre dışı bırakmıştı. Ne zaman tabağıma uzanacak olsam, çoktan planlanmış gibi önümde yeni bir lokma beliriyor; pankekler, balın altın rengi parlaklığıyla ağırlaşırken, yumurtaların sıcaklığı ve peynirin tuzu birbirine karışıyordu. Esat bir şey söylemeden, sanki en doğal işi buymuş gibi beni besliyor, ben her itiraz etmeye çalıştığımda bakışlarıyla cümlemi yarıda bırakıyordu.
Ve en sonunda itirazların anlamsız olduğunu görerek, istemsizce de olsa, onun "biraz daha ye" ısrarlarına teslim olurken bulmuştum kendimi.
Masayı birlikte topladığımızda mutfakta garip bir sessizlik yoktu artık; daha çok alışılmış bir düzenin içine yerleşmiş iki insanın uyumu vardı. O tabakları lavaboya taşırken ben peçeteleri toparlıyor, arada birbirimize çarpan ellerimiz bile bir hata değil de sanki alışkanlık gibi duruyordu. Sanki bu evde birlikte var olmak, artık öğrenilen bir şey değil de zaten hep bilinen bir şeydi.
Sonra Esat salep yapmıştı. Bol tarçınlı.
Ona "tarçını fazla kaçırıyorsun" dediğimde sadece gülmüş, köpüğün üstüne ince ince serpiştirmeye devam etmişti. Bardakları elimize aldığımızda bu kez salonun daha yumuşak ışığına geçmiştik; gün dışarıda yavaşça açılırken, içeride bizim ritmimiz daha da yavaşlamıştı.
Koltukta yan yana oturmakla kalmamıştık… birbirimize karışmıştık.
Ben onun kolunun altına yerleşmiş, o ise sanki refleksmiş gibi kolunu omzuma atmıştı. Başım göğsüne yaslandığında kalp atışını duyabiliyordum; düzenli, sakin… ama benim içimdeki hızlanmayla tezat bir huzur gibi.
Salep bardakları avuçlarımızın arasında ısınırken, tarçının kokusu salonun içine yayılıyor, dışarıdaki soğukla içerideki sıcaklık arasına ince bir çizgi çekiyordu. Esat parmak uçlarıyla saçlarımı hafifçe oynatıyor, bunu fark ettiğimi belli etmemi bile beklemiyordu.
Ben gözlerimi kapattığımda, onun varlığı daha da belirginleşti. Sanki dünya biraz geri çekilmiş, geriye sadece onun kolu, benim nefesim ve tarçının hafif sıcak kokusu kalmıştı.
"Okulunun açılmasına da bir şey kalmamış, heyecanlı mısın?" Esat saçlarımla oynamaya devam ederken, aramızda oluşan uzun soluklu sessizliği de bölmüştü. Bense cevap vermeden önce salepten koca bir yudum aldım.
"Evettt, çok heyecanlıyım. Bu dönem çok güzel, yöresel ve uluslararası mutfak sanatları gibi derslerimiz var. Bir ara planladık hatta, Sanem'le alışverişe de çıkacağız." Sesime yansıyan heyecanla şakıdığımda, Esat gururlu ve sevinçli bakışlarıyla beni izlemiş, ardından alnıma kaçamak bir öpücük kondurmuştu.
"Okuldan sonrası için bir planın var mı peki?" Diye sormuştu bu kez de ilgiyle. Evet vardı. Yüksek lisans da yapmak istiyordum. Hem eğitimlerimi daha da geliştirmek için, hem de maddi olarak sıkıntım olmadığı için öğrencilik hayatıma devam etmek istiyordum. Zira alığım burslar, evlendiğimiz zamana kadar Esat'ın hesabıma gönderdiği bakıcı maaşının parası, halamın ve babamın tüm itirazlarıma rağmen her ay maaşlarından bana gönderdikleri paralar biriktikçe birikmişti. Babamla aramızda yıllar boyunca her ne kadar gözle görünen uçurumlar olsa da, para konusunda asla sıkıntı yaşamama müsaade etmemişti.
Sanem'le birlikte düşünmüştük yüksek lisans yapmayı. O da çok başarılı öğrenciydi ve tıpkı benim gibi burslar alıyordu. Aynı zamanda ağabeyi, babası her zaman destekti ona da.
"Var aslında, yüksek lisans yapmak istiyorum. Hatta dönem başladığı zaman, ALES için matematik çalışmaya da başlayacağım. Bir de İngilizcemi geliştirmek istiyorum. En son seviye tespit sınavına girdiğimde B1'di. C1'e kaldırmak istiyorum." Hevesle anlattığımda Esat pür dikkat beni dinliyordu.
"Ben çalıştırırım seni, hem matematik hem de İngilizce," alnıma bir kez daha öpücük kondurarak dedikleriyle şaşırarak ona baktım.
"Sahiden mi?" Dedim sesime yansıyan hayretle.
"Tabii ki, benim İngiltere'de uzun bir süre yaşadığımı unutmadın herhalde," göz kırparak dedikleriyle gülümsedim.
"Seninle ilgili en ufak bir detayı bile unutmam mümkün mü?" Aniden ağzımdan kaçan kelimeleri idrak ettiğimde gözlerim tekrar şaşkınlıkla aralandı. Yine hiç planda olmayan şeyleri, heyecanın etkisiyle ötüvermiştim. Büyükler boşuna dememişler demek ki: can çıkar da huy çıkmaz.
Esat söylediklerim üzerine birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra hafifçe güldü. Ama bu öyle alaycı bir gülüş değildi… daha çok "yakalandın" gülüşüydü.
"Demek benimle ilgili en ufak detayı unutmuyorsun ha?" dedi, sesini özellikle yavaşlatarak.
Kaşlarım anında kalktı. "Esat…" diye uyarır gibi söyledim ama o çoktan keyiflenmişti.
"Ben de daha detaylı anlatayım hayatımı bundan sonra," dedi ciddi bir yüz ifadesi takınarak. "Madem bu kadar dikkat ediliyormuş bana."
Gözlerimi devirdim ama yanaklarımın ısındığını hissediyordum. "Abartma," dedim kısık sesle.
Esat yüzüme doğru eğildi. "Ben abartmıyorum," dedi. "Ben sadece çok şanslı bir adamım diyorum."
Cümlesi üzerine içimde bir şeylerin eridiğini hissediyordum. Tanrım, bu adam benim minik kalbimi neden hiç rahat bırakmıyordu?
"Esat!" dedim bu kez gerçekten utanarak.
O ise hiç geri çekilmedi. Tam tersine, alnıma bir öpücük daha bırakıp geri yaslandı.
"Tamam tamam," dedi gülerek. “Konuyu değiştirelim, iyice kızardın zaten."
Bir an düşündüm. Sonra gözlerim aniden parladı.
"Film izleyelim mi?" dedim hızlıca.
"Peki," dedi sakinleşerek. "Film izleyelim."
"Ben seçiyorum," dedim hemen.
"Hayır," dedi anında.
"Niye?" Sorduğumda şaşırmadan edememiştim.
"Çünkü sen büyük ihtimalle açıp mutfak programı izlersin." Sırıttığında göz devirdim. Ne kadar da komik bir adam!
"Ne kadar da komiksin bugün. Ayrıca ben öyle bir şey yapmam!" Dedim hemen kendimi savunma gereği duyarak.
"Yaparsın," dedi çok emin.
Ağzım açık kalmıştı. Resmen yepyeni bir Esat'la tanışıyordum ve bocalamama neden oluyordu bu durum.
"Tamam… sen seç," dedim.
Esat’ın dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Akıllı karar," diyerek göz kırpmıştı.
Kalkıp sehpanın üzerindeki kumandayı aldı. Koltuğa daha rahat yerleşti, ben de yanında kıvrıldım.
"Ne izleyelim?" diye sordum merakla.
Esat kumandayı çevirirken bir yandan konuştu: "Aslında ben fantastik ve bilim kurgu severim," dedi.
Gözlerim büyüdü. "Ciddi misin?"
"Evet," dedi.
Sonra bana baktı. Ama bakışı değişmişti.
"Ama bugün…" dedi, sesini biraz daha alçaltarak, "güzel karımla romantik bir şeyler izlemek istiyorum." Ve yine göz kırptı. Göz kırptığında ne kadar havalı gözüktüğünün farkında mıydı bu adam acaba?
Sonra gülerek Netflix’i açtı. Bir süre arama yaptıktan sonra durdu.
"Bunu izleyelim," dedi.
Ekranda beliren film adı şuydu: "The Notebook (Not Defteri)"
Gözlerim ona kaydı. "Bu mu romantik film?" dedim.
"Evet," dedi çok sakin. "Klasik bir film ama güzel."
Film ilerledikçe Esat’ın kolu omzumda daha sabit kalmıştı. Ben ise başımı göğsüne yaslamış, ilk başta sadece izliyormuş gibi yaparken bir süre sonra hikâyenin içine fark etmeden çekildiğimi hissetmiştim.
Noah ve Allie’nin hikâyesi…
Gençlikleri, ayrılıkları, yıllar sonra tekrar karşılaşmaları…
Ve o an geldiğinde… Zamanın onları bile ayıramadığı ama hayatın yine de acımasızca araya girdiği sahnelerde boğazımın düğümlendiğini hissetmiştim.
Son sahne… O yaşlı adamın, hafızası silinen kadının elini tutup hikâyelerini tekrar anlatmaya başlaması…
Ve sonra o sessizlik… Gözlerimin dolduğunu fark ettiğimde çok geçti bile.
Bir damla gözyaşı yanağımdan süzülürken Esat hemen hissetmişti.
"Ne oldu?" dedi yumuşak bir sesle.
Cevap veremedim. Sadece ekrana bakmaya devam ettim ama artık görüntü net değildi.
"Esat…" dedim kısık bir sesle, "bu… bu nasıl bir son ya?" Sesim titriyordu.
"Nasıl yani?" dedi, hâlâ ekrana bakarak.
"Yani…" dedim nefesim düzensizleşerek, "onca şey yaşayıp… en sonunda…"
Cümleyi tamamlayamadım. Gözyaşlarım daha da arttı. Esat kısa bir süreliğine sustu. Sonra hafifçe başını eğdi.
"Bu bir film Maysa," dedi sakin bir tonla.
Ama ben o an hiç mantıklı değildim.
"Film olsa ne olur?" dedim hıçkırıkla karışık. "İnsan böyle sever mi… sonra böyle kaybeder mi…" dediğim şeyleri bile tam olarak idrak edemiyordum, duygu yoğunluğuyla öylesine mırıldanıyordum.
Ağlamam çoğaldığında Esat'ın bakışları yumuşamıştı.
Başımı ellerinin arasına aldı. "Bak güzelim," dedi yavaşça, "bu bir hikaye. Güzel yazılmış, duygusal bir hikaye."
Parmakları yanaklarımı ıslatan gözyaşlarımı sildi. "Ama bizim hayatımız film değil," dedi. "Biz burada yaşıyoruz."
"O zaman söz ver bana," dedim yaşlı gözlerimin arasından. "Bizim hikayemiz hep mutlu olacak." Neden bu kadar duygusala bağlamıştım bilmiyordum. Sanırım son günlerde yaşadıklarım, Esat'ın bana aşk itirafı derken tüm duygularım allak bullak olmuştu.
"Söz veriyorum güzelim. Bizim hikayemize hep mutluluk yazılacak." Usul usul dedikleri içi az da olsa rahatlatmıştı. Ona sonsuz güveniyordum.
Ama yine de burnum sızlıyordu. "Yine de üzgünüm," dedim kısık sesle.
Esat hafifçe güldü. "Gel buraya," dedi.
Beni daha sıkı çekti kendine. Başımı göğsüne yeniden yasladığımda elini saçlarıma iliştirdi. Saçlarımı özenle okşadığında burnumu boynuna gömerek içimden dualar ettim.
Bizim hikayemize hep mutluluk yazılsın Allah'ım, ne olur.
*****
28.04.2026
Biraz temposuz, Maysa ve Esat'la dolu bir ara bölüm gibi yazdım sizlere. Olaylı bölümlere gelmeden önce hediyem olsun :))))
Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi eksik etmeyin lütfen.
Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |