27. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 26

Bölüm: 26

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler çok değerli Maysa ailesi.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Yine bol duygu yüklü, uzun bir bölümle sizlerleyim.

Keyifli okumalar dilerim.

Medya: Maysa Çapanoğlu.
*************************

 

Maysa'nın anlatımından:
***************************

Takvim yapraklarının sessizce değiştiği o ince an çoktan geride kalmıştı. Sabah olmuştu... ama ben geceyi hiç yaşamamış gibiydim, ya da belki fazlasıyla yaşamıştım. Uyku gözlerime uğramadan, düşüncelerimle sabaha kadar boğuşarak çıkmıştım o karanlıktan. Şimdi odanın içine süzülen solgun sabah ışığı, yorgun bedenime değil de doğrudan zihnimin içine düşüyordu sanki. Gözlerimi kapattım defalarca, gece boyunca neredeyse hiç uyumamama rağmen, uykum yoktu.

Yatağın içinde hareketsiz yatarken, düşüncelerim hâlâ aynı yerde dönüp duruyor, sustukça çoğalıyor, çoğaldıkça ağırlaşıyordu. İçimde bir şeyler, sanki yaklaşan bir olayı haber veren sessiz bir çan gibi çınlamaya devam ediyordu.

Yarın. Takvimin Yaprağı Bir Eylül.

Benim doğduğum gün.

Ve onun... gittiği gün.

Bu iki cümle yıllardır içimde yan yana duruyor ama hiçbir zaman birbirine karışmıyordu. Sanki biri nefes almak, diğeri boğulmak gibiydi. Aynı anda var olup birbirini yok eden iki gerçek... ve ben tam ortasında kalmıştım. Ne tamamen mutlu olabiliyordum o gün, ne de tamamen yas tutabiliyordum. Hep yarım. Hep eksik. Sanki bana ait olan bir gün değil de, ödünç alınmış bir an gibi.

Yastığımı biraz daha kendime çekerken, gözlerimi tavana diktim. Orada hiçbir şey yoktu ama ben yine de bakıyordum. Çünkü içimde olanlara bakmak daha zordu. Annemi hiç tanımadım. Sesini bilmiyorum. Gülüşünü bilmiyorum. Bana nasıl bakardı... hiç bilmiyorum. Ama eksikliğini... her şeyden daha iyi biliyorum. Bu nasıl bir çelişkiydi? Hiç sahip olmadığın bir şeyi özlemek... hiç dokunmadığın bir sıcaklığı aramak... hiç yaşanmamış anıların yasını tutmak...

Bir an gözlerimi sımsıkı kapattım, sabahı ve aydınlığı reddeder gibi. Sanki karanlık, içimdeki boşluğu dolduracakmış gibi hissediyordum. Ama olmadı. O boşluk, sabahın en aydınlık anında bile kendi varlığını hatırlatmayı başarıyordu. Ve ben... o boşlukla yaşamaya o kadar alışmıştım ki, bazen onunla ben birbirimize karışıyorduk.

Yanımda uyuyan Esat'ın düzenli nefesi, odanın içindeki en sakin şeydi. Gözlerimi ona çevirdiğimde, yüzündeki o hafif yorgun ama huzurlu ifade içimde bir şeyleri yumuşattı. Geceyi uykusuz geçirmiş olmama rağmen, onu uyandırmaya kıyamadım. Sanki o uyuduğu sürece dünya biraz daha dengede kalacakmış gibi gelmişti.

Sessizce, mümkün olduğunca dikkatli hareket ederek yataktan sıyrıldım. Ayaklarımı yere bastığımda, sabahın serinliği tenime dokundu. Bugün... farklı bir gündü. İçimdeki o ince sızı kendini hatırlatırken, derin bir nefes almıştım.

Dolabın kapağını yavaşça açtım.

Parmaklarım askıların arasında gezindi bir süre. Ne giyeceğimi bilmeden bakıyor gibi değildim aslında... ne hissetmek istediğimi arıyordum. Sonra elim bir elbisede durdu.

İnce, hafif uçuşan bir yaz elbisesiydi. Açık krem tonlarında, üzerine serpiştirilmiş küçük, zarif çiçek desenleri vardı. Kumaşı o kadar inceydi ki, parmaklarımın arasında kayarken neredeyse yokmuş gibi hissediliyordu. Dizlerimin biraz altına kadar uzanan, belden hafifçe oturan ama sıkmayan bir kesimi vardı. Ne abartılıydı ne de sıradan... tam olması gerektiği gibiydi.

Bugün annemin yanına gidecektim. Onun hiç göremediği hâlimle. Ve nedenini bilmediğim bir şekilde güzel görünmek istedim. Sade, temiz... huzurlu. Sanki beni gerçekten görecekmiş gibi.

Elbiseyi ve iç çamaşırlarımı alarak banyoya geçtim. Kapıyı arkamdan sessizce kapattım. Duşa kabine girerek musluğu açtığımda, akan suyun sesi düşüncelerimin üzerine ince bir perde gibi indi.

Ilık su tenime değdiği an, bütün gece üzerimde biriken o ağırlık biraz hafifledi. Su saçlarımdan aşağı süzülürken, omuzlarımdan geçip sırtıma doğru akarken, sanki sadece bedenimi değil... zihnimi de temizliyordu. Gözlerimi kapatarak suyun bedenim gibi ruhumu da arındırmasını diledim.

Hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Sadece hissetmeye. Suyun sıcaklığını. Nefesimi. Kalbimin ritmini. Ama düşünceler yine de aralardan sızıyordu. Annem... bugün... yarın... hepsi birbirine karışıyordu.

Duştan çıktığımda saçlarımın uçlarından hâlâ damlalar süzülüyordu. Havluyla nazikçe kurulandım, ardından elbiseyi üzerime geçirdim. Kumaş tenime değdiğinde hafif bir serinlik bıraktı. Saçlarımı çok uğraşmadan, doğal hâlinde bıraktım. Sadece parmaklarımla düzelttim.

Kapıyı açıp odaya adım attığımda, ilk baktığım yer yine yatak oldu ve Esat'ın uyandığını gördüm. Yatağın üzerinde yarı doğrulmuş, saçları hafif dağılmış, uykunun izleri hâlâ yüzünde dururken bana bakıyordu. Gözleri tam açılmamıştı belki ama... bakışı netti.

Esat'ın bakışları uzun denilecek kadar bir süre yüzümde, saçlarımda ve kıyafetimde oyalandı. Gözleri hâlâ uykunun ağırlığını taşıyordu ama dikkat kesilmişti.

"Saçlarını ıslak bırakmışsın," dediğinde sesi sabahın o yarı uykulu hâline rağmen netti. Refleksle saç uçlarıma dokundum, parmaklarımın arasından geçen nemli teller hafifçe yapışıyordu birbirine.

"Kurur ki," dedim omuz silkerek. "Havalar sıcak nasılsa."

Kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşmişti dediklerim üzerine.

"Olmaz öyle," dedi bu kez daha dinç bir tonla. "Birazdan çıkacağız hasta olursun, geç otur şu pufa bakayım."

Ne dediğini ilk anda tam olarak idrak edememiştim. Öylece baktım yüzüne bir süre. O kadar... doğal söylemişti ki, sanki bu da, her sabah yaptığımız sıradan konuşmalardan biriydi.

Şaşkınlığımı gizleyemeden makyaj masasının önüne doğru ilerledim. Adımlarım yavaştı ama içimde garip bir sıcaklık dolaşıyordu. Esat'ın da peşimden geldiğini hissediyordum. Pufa oturduğumda aynada yansımamız yan yana geldi. Ben önde, o arkada.

Esat ağır hareketlerle, makyaj masasının üç çekmesinden ikincisinde olan kurutma makinesini aldığında, ben aynadaki yansımasından onu takip ediyordum. Makineyi prize takarken çıkan o küçük "klik" sesi, sabahın sessizliğinde gereğinden fazla belirgin gelmişti kulağıma.

Makine çalıştığında çıkan uğultu, düşüncelerimin arasına doldu. Sonra... Parmakları saçlarıma değdi.

İlk temas o kadar dikkatliydi ki, sanki saç değil de kırılacak bir şey tutuyordu. Telleri acele etmeden ayırdı, düğümlenen yerleri zorlamadan açtı. Parmak uçları saç diplerime değdikçe içimde ince bir ürperti dolaşıyordu. Ne can yakıyordu ne de rahatsız ediyordu... aksine, garip bir huzur bırakıyordu arkasında.

Sıcak hava saçlarımın arasından geçerken, onun parmakları o sıcaklığı yönlendiriyordu adeta. Bir tutamı alıp hafifçe kaldırıyor, sonra nazikçe bırakıyordu. Her hareketinde ölçü vardı. Her dokunuşunda bir dikkat, bir özen.

Sanki saçlarımı değil...beni incitmemeye çalışıyordu.

Gözlerim istemsizce aynaya yansıyan yüzüne kaydı.

Orada gördüğüm şey... alışık olduğum bir görüntü değildi. Esat'ın yüzü ciddi değildi bu sefer. Kaşları çatık değildi. Daha yumuşak... daha dikkatli... daha... başka.

Bakışları saçlarımdaydı ama sanki aslında başka bir şeye odaklanmıştı. Benim üzerimdeydi. Kalbim o an, hiçbir uyarı vermeden hızlandı. Makinenin sesi, kalp atışlarımın önüne geçemiyordu artık.

Parmakları bir an saçlarımın arasında durdu. Sonra tekrar hareket etti. Ve ben... hiç kıpırdamadan, öylece oturuyordum. Çünkü o anın bozulmasından korkuyordum. Sanki hareket edersem, bu büyülü sahne dağılacakmış gibi. Sanki bu yaşanan şey... sadece bir anlıkmış gibiydi. Ve ben o anın içinde kalmak istedim. Bir daha hiç çıkmak istemeyerek.

*****

Esat'ın ısrarları üzerine mezarlığa gitmeden önce kahvaltı yapmıştık. Zira evden bir an önce çıkmak istemiştim ben, babamla, halamla, hiç kimseyle karşılaşmak istemiyordum. Durum böyle olunca da eğer kahvaltı yapmazsan, mezarlığa gitmene izin vermeyeceğim demişti Çapanoğlu Beyefendisi! El mecbur kabul etmiştim. Daha önce de birlikte geldiğimiz, yöresel kahvaltı konseptleriyle dolu olan, o mekana gelmiş, güzelce karnımızı doyurduktan sonra köye doğru tekrar yola koyulmuştuk. Daha doğrusu Esat'ın ısrarları üzerine birkaç lokma geçirmiştim boğazımdan.

Mezarlığa bugün gitmek istememin esas sebebi ise, babamla karşılaşmamaktı. Çünkü, babam her yıl olduğu gibi, yarın neredeyse tüm gününü annemin yanında geçirecekti. Bu artık bizim ailemizin alışılmış çaresizliğiydi. Ben de bu yüzden, her yıl olduğu gibi, bir gün öncesinde gidiyordum. Bu da benim çaresizliğimdi. Alışamadığım, bir türlü alışmayı kabullenemediğim çaresizliğim.

Kucağımda duran kocaman bukete baktım. Yasemin Çiçeği buketi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da annemin en sevdiği çiçeği götürüyordum ona. Belki sevinirdi, belki alırdı kokusunu.

Sessiz geçen yolculuğumuz bittiğinde arabadan inmiş, annemin mezarına doğru ilerlemiştim. Peşimden de Esat geliyordu. Mezara doğru on bilemedin on beş adım kala, buğulu gözlerimle, arkama dönerek Esat'a bakındım.

"Sen beni burada beklesen olur mu?" diye sordum duygu yüklü sesimle.

"Olur güzelim," Esat'ın sessiz kabullenişi karşısında ona hafifçe bir gülümseme sundum zor da olsa. Minnet dolu bir gülümseme. Ardından daha fazla beklemeden anneme doğru gittim.

Toprağın kokusu, daha mezarın başına varmadan dolmuştu içime. Islak değildi ama kurak da sayılmazdı; sanki yıllardır aynı acıyı taşıyormuş gibi ağır, sabit, suskun… Adımlarım yavaşladı. Her adımda içimde bir şey biraz daha çöktü. Elimde tuttuğum yasemin buketinin kokusu, o ağır toprağın kokusuna karıştıkça, boğazımda bir düğüm gibi büyüyordu.

Ve sonunda… durdum.

Adını gördüm. Melek Yılmaz.

Parmaklarım titredi. Bir taş parçasının üzerine kazınmış birkaç harf… ama benim için bir ömrün eksik kalan yarısı.

Nefesim bir anlığına kesildi. Gözlerim doldu ama hemen ağlamadım. Çünkü ağlamak… bu anın yanında fazla küçük kalıyordu sanki. Ağlamak yaşadığım duyguların çözülmesi için yeterli değildi.

Yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm. Elimdeki yaseminleri mezarın başına bırakırken, parmaklarım çiçeklerden ayrılmak istemedi. Sanki bırakırsam… bir şeyleri tamamen kabullenecekmişim gibi.

"Anne…" diye fısıldadım. Sesim o kadar kısıktı ki, rüzgâr duysa alıp götürürdü.

"Ben geldim." Geldim… Ama sen hiç gelmedin.

Gözlerim kapanırken ilk damla düştü. Ardından diğeri. Ve sonra tutamadım.

"Ben… ben hâlâ alışamadım biliyor musun?" dedim, sesimin titremesine engel olamadığımda. "Herkes zamanla geçer diyor ya… geçmiyor. Hiç geçmedi anne. Sadece susmayı öğrendim, alışmak zorunda olduğumu fark ettim."

Parmaklarımı toprağa bastırdım. Avucumun içine dolan o kuru, ince taneler sanki içimdeki boşluğu dolduracakmış gibi sıktım onları.

"Ben seni hiç tanıyamadım," dedim bu sefer daha kırık bir sesle. "Sesini bilmiyorum… bana nasıl bakardın bilmiyorum. Saçımı okşar mıydın? Onu da bilmiyorum…" Nefesim kesildi. "Ama yokluğunu… sen olmadan geçen her günü, her saniyeyi… o kadar iyi biliyorum ki…"

Toprağı biraz daha sıktım.

"Bu haksızlık değil mi?" dedim aniden, sesim yükseldi. "Hiç tanımadığım birini bu kadar özlemek… bu kadar eksik hissetmek… bu kadar yarım kalmak…"

Gözyaşlarım artık durmuyordu.

"Ben ne yaptım da…" cümle yarım kaldı. Yutkundum. "Ben ne yaptım da sen gittin?"

Rüzgâr hafifçe esti. Yaseminlerin kokusu yeniden yüzüme çarptı. Gözlerimi kapattım.

"Ben doğdum diye mi?" dedim fısıltıyla. "Ben geldim diye mi sen gittin?"

Bu cümleyi her düşündüğümde içimde bir şey parçalanıyordu. Bugün de farklı olmadı.

Başımı eğdim. Alnım neredeyse toprağa değiyordu.

"Ben seni hiç suçlamadım biliyor musun…" dedim daha yumuşak bir sesle. "Ama kendimi… kendimi çok suçladım."

"Her doğum günümde… herkes bana ‘iyi ki doğdun’ dediğinde… ben içimden ‘keşke’ dedim." Gözlerim tekrar doldu. "Keşke ben olmasaydım da… sen olsaydın."

Sözlerim kendi kulağıma bile ağır geliyordu. Bir süre konuşamadım. Sadece nefes aldım. Zorla.

Sonra yavaşça yaseminlere uzandım. Parmak uçlarımla okşadım çiçekleri.

"Rüyamda geldin geçenlerde," dedim. "Yasemin Çiçeği kokuyordu her yer… tıpkı senin sevdiğin gibi."

Dudaklarım titredi. "Ben de o yüzden getirdim bunları. Belki… sevinirsin diye."

Gözlerimi mezar taşına kaldırdım.

"Ben büyüdüm anne," dedim. "İstesem de istemesem de… büyüdüm."

İçimden ince bir sızı geçti.

"Ve…" duraksadım. Nefesim boğazımda takıldı. "Evlendim."

Bu kelimeyi burada, onun yanında söylemek… içimde bambaşka bir boşluk açtı.

"Geçen sene geldiğimde bahsettiğim sevdiğim adamla evlendim hem de." Gözlerim yeniden doldu ama bu sefer sadece acı yoktu içinde. Kocaman bir boşluk da vardı.

"Keşke…" dedim ve sustum. Çünkü devamını söylemek… çok zordu.

"Keşke yanımda olsaydın." Sesim kırıldı. "Saçımı sen yapsaydın… bana sen baksaydın… ‘çok güzel olmuşsun kızım’ deseydin…"

Bir damla daha düştü.

"Ben gelin oldum…" dedim fısıltıyla. "Ama… annesiz."

Bu kelime… boğazımı yaktı da geçti.

"İnsan en mutlu gününde bile eksik hisseder mi anne?" diye sordum, cevabı olmayan bir soruyu.

Sonra başımı hafifçe yana eğdim. "Ben hissettim."

Bir süre hiçbir şey söylemedim. Sadece baktım. Sanki o da bana bakıyormuş gibi. Sanki birazdan o da konuşacakmış gibi. Ama olmadı. Hiçbir zaman olmadığı gibi.

Derin bir nefes aldım.

"Ben hâlâ seni bekliyorum," dedim en sonunda. "Her şeye rağmen… hâlâ."

Parmaklarım son kez toprağa değdi. "Ve galiba… hep bekleyeceğim."

Toprağın başında dizlerimin üzerine çökmüş, içimde ne varsa döküp bitirmiş gibi kalakalmıştım. Gözyaşlarım yavaşlamıştı belki ama içimdeki o sızı hâlâ yerli yerindeydi. Parmaklarım hâlâ toprağın izini taşıyordu; avuç içimde kalan o ince toz, sanki içimdeki boşluğun somut bir hali gibiydi.

Tam o sırada… Tanıdık bir koku doldu etrafıma. Derin, sakin… ve garip bir şekilde güven veren. Yaseminlerin arasına karışan o koku, zihnime hiç uğramadan doğrudan kalbime ulaşmıştı.

Gözlerimi kapattım bir an. Esat.

Başımı çevirmeme gerek kalmadan anlamıştım geldiğini. Adımlarını duymamıştım bile belki… ama varlığını hissetmiştim. Her zaman olduğu gibi.

Bir saniye sonra, sıcak bir beden arkamdan beni sardı.

Kolları omuzlarımdan geçip beni içine alırken, sırtım onun göğsüne yaslandı. O an… içimdeki bütün parçalar, sanki ait oldukları yere oturdu. Hiç direnmedim. Hiç düşünmedim.

Sadece… bıraktım kendimi. Yüzümü hafifçe yana çevirdiğimde, yanağım onun koluna değdi. Gözlerimi tekrar kapattım. Nefesim hâlâ düzensizdi ama artık yalnız değildi.

"Güzelim benim…" Sesi kulağımın hemen dibinde, alçak ve yumuşaktı. O iki kelime… içimde kırılan her şeye ince bir dokunuş gibi değdi.

Başımı biraz daha geriye yasladım. Sanki orası benim yerimdi. Sanki hep oradaymışım gibi.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Gerek de yoktu. Onun kolları… benim sessizliğim… her şeyi anlatıyordu zaten.

Sonra, hiç beklemediğim bir anda, Esat kollarını biraz daha sıkılaştırdı. Ve bir sonraki saniye… yerle olan temasım kesildi.

Şaşıracak kadar bile enerjim yoktu. Hiç itiraz etmedim. Hiç sorgulamadım.

Kollarım kendiliğinden boynuna dolandı. Sanki bu hareketi düşünmeden, ezbere yapıyordum. Sanki böyle olması gerekiyordu.

Başımı omzuna bıraktım. Nefesini hissettim. Adımlarını duydum. Topraktan uzaklaşıyorduk.

Ama garip bir şekilde… ilk kez eksilmiyormuş gibi hissettim.

Esat hiçbir şey söylemiyordu. Ben de.

Sadece taşıdı beni. Sanki kırılacak bir şeymişim gibi dikkatle… sanki bırakırsa dağılacakmışım gibi sıkı.

Arabanın olduğu yere doğru yürürken, etrafımızdaki dünya silikleşmişti. Ne rüzgârın sesi, ne kuşlar… hiçbir şey ulaşmıyordu bana.

Sadece onun kalp atışları. Ve beni saran o güven duygusuyla başımı biraz daha gömdüm omzuna.

Beni usulca arabanın ön koltuğuna yerleştirmiş, kemerimi de takmıştı. Ardından kendisi de sürücü koltuğuna geçerek, kemerini takmıştı.

"Çitlik evine gitmemiz, bir buçuk saati bulur, uyu sen. Belli ki geceyi de uyumamışsın, gözlerinin altı mor, içi kırmızı. Mavi dışında her renge bulanmış gözlerin." Yanağımı okşayarak dedikleriyle gülümsemeden edemedim. Bu adamı o kadar çok seviyordum ki, hiçbir şey yapmasına bile gerek kalmadan iyi geliyordu ruhumdaki tüm sızılara.

"Peki," diye fısıldayabildim sadece dedikleri üzerine. Sonrasındaysa gözlerimi kapattım.

Gerçekten de uykum vardı çünkü, kaç gündür zaten doğru düzgün uyumuyordum, dün ise hiç uyumamıştım. Uykunun tatlı karanlığı beni kendine çektiğinde, iç çekerek karşı koyamamıştım.

*****

"Maysa, uyan hadi güzelim," uzaktan gelen tanıdık sesleri duysam da, gözlerim bir türlü açılmıyordu.

Çiftlik evine geldikten sonra ben bir süre uyumuştum. Sonra akşam yemeği yemek için uyanmış yemek yedikten sonra Gece'yi sevmek için gitmiştim. Bir süre atımı sevdikten sonra, tekrar yukarı çıkmıştım. Çünkü vücudum o kadar halsizdi ki, uyku isteğiyle dolup taşıyordum. Öylesine uzanarak müzik dinlerken ne ara uyuduğumu bile hatırlamıyordum.

"Maysa, hadi ama..." Esat'ın saçlarımı okşayan parmaklarıyla belli belirsiz mırıltılar döküldü dudaklarımın arasından.

Yüzümü buruşturarak gözlerimi açtığımda, genzimin kupkuru olduğunu fark etmiştim.

"Ne oldu Esat," dediğimde yavaştan doğrulmuştum yatakta. Gözlerim camdan taraf döndüğünde havanın epey karanlık olduğunu gördüm.

"Saat neredeyse on iki güzelim, yeter bu kadar uyudun. Hadi aşağı inip film falan izleyelim biraz." Esat'In dedikleriyle gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar açılmıştı. On iki mi? En son ben yukarı çıktığımda altı- yedi arası bir şeydi.

"O kadar olmuş mu ya?" Diye sorduğumda, ben bile kendime hayret ettim. Ayı gibi uyumuşum neredeyse.

"Oldu oldu, hadi kalk artık. Bir elini yüzünü yıka, salonda seni bekliyorum." Diyen adam alnıma sıkı bir öpücük kondurduktan yataktan kalktığında, başımı olumlu anlamda sallamakla yetinmiştim.

Dakikalar içinde lavaboya geçerek, üstüme başıma çeki düzen vermiş, nispeten daha iyi göründüğüme emin olduktan sonra, salona doğru adımlamaya başlamıştım.

Fakat salondan içeri girdiğim anda gördüğüm manzara karşısında dona kalmıştım.

"İyi ki doğdun Maysa. İyi ki doğdun Maysa. İyi ki doğdun, iyi ki doğdun. İyi ki doğdun Maysa." Çiftlik evinin salonunda patlayan konfetiler, yerdeki balonlar ve süsler... Rüyada mıyım acaba diye düşünmeden edemememe sebep olmuştu.

Sanem elinde kocaman bir pasta, üzerinde de mumlarla bana doğru geldiğinde, Miran, Dilan, Mert, İpek ve Murat alkış yapmaya devam ediyordu.

Bir anlığına gerçekten rüyada olduğumu sandım.

Gözlerim salondaki manzaraya takılı kalmışken, kalbim göğsümün içinde şaşkınlıkla hızlanıyordu. Az önce toprağın başında paramparça olan ben… şimdi rengârenk balonların, ışıkların ve kahkahaların ortasında duruyordum.

İki uç arasında sıkışmış gibiydim.

Ama bu sefer… içimde sadece acı yoktu.

Sanem’in kocaman gülümsemesiyle bana doğru gelişi, elindeki pastanın üzerindeki mumların titrek ışıkları… hepsi o kadar gerçekti ki, dudaklarım istemsizce aralandı.

"Ne bakıyorsun öyle far görmüş tavşan gibi? Şok mu oldun?" diye güldü Dilan, alkışlamaya devam ederken.

"Oldum," dedim neredeyse fısıldar gibi. "Gerçekten oldum…Hiç beklemiyordum." Gerçekten de böylesi bir kutlamayı, hem de gece on ikiyi geçtiği gibi hiç ama hiç beklemiyordum.

"Vallah her şeyi bu ikisi planladı, biz de seve seve ayak uydurduk." Dilan gülerek, bu ikisi derken Esat ve Sanem'i gösterdiğinde, ben de gülümseyerek onlara baktım. Aslında tahmin etmesi zor değildi. Böylesi bir organizasyonun içinde Sanem'in kesinlikle parmağı olmalıydı!

Esat ışıldayan gözleriyle bana baktığında, yanaklarımın ısısının arttığını hissediyordum.

Sanem tam karşıma geldiğinde çikolata kaplamalı, üstünde orman meyveleri olan pastayı biraz daha yukarı kaldırdı.

"Dilek tutmadan üflemek yok, haberin olsun," dedi göz kırparak.

Dilek… Bu kelime içimde birkaç kez yankılandı. Bir an duraksadım.

Mumların ışığı gözlerime vururken, etrafımdaki herkesin bakışlarını hissettim. Ama… bir bakış vardı ki diğerlerinden daha ağırdı.

Başımı hafifçe yana çevirdim. Esat.

Biraz geride duruyordu. Gürültünün içinde sessiz kalan tek şey gibi. Ama gözleri… doğrudan bendeydi.

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım.

Ve içimden geçen tek şey…

Bir gün… o da beni, benim onu sevdiğim gibi sevsin.

Söylemedim. Kelimler dökülmedi dudaklarımın arasından.

Sadece diledim. Tüm ruhumla, tüm kalbimle isteyerek.

Ve mumları üfledim.

Alkışlar yeniden yükseldi. Konfetilerin son kalanları yere süzülürken, bir anda kendimi kalabalığın içinde buldum. Sarılanlar, yanağımdan öpenler, gülüşler… hepsi birbirine karıştı.

"İyi ki doğdun be papatyam," dedi Sanem, beni sıkıca sararken.

"İyi ki varsın," diye mırıldadım ona.

Sonra hediyeler gelmeye başladı.

İlk olarak Dilan ve Mert yaklaştı. Dilan’ın elinde özenle paketlenmiş bir kutu vardı.

"Bizimkini önce aç," dedi Dilan heyecanla.

Paketi açtığımda içinden şık, büyük ve deri kaplı bir tarif defteri çıktı. Sayfaları kalındı, kenarları altın yaldızlıydı.

"İçine kendi tariflerini yazarsın," dedi Mert gülümseyerek. "Şef hanımın ilk tarif kitabı gibi düşün."

Dilan hemen atladı. "Bir de ilk sayfasına biz yazdık," dedi sırıtarak.

Defteri açtım. İlk sayfada küçük bir not vardı: Hayatının en güzel tariflerini yazacağın günlere.

Gözlerim doldu ama gülümsedim. "Bayıldım," dedim içtenlikle. “Gerçekten… çok teşekkür ederim."

Sırada İpek ve Murat vardı. İpek zarif bir kutu uzattı bana.

"Bunu görünce direkt seni düşündüm," dedi.

Kutuyu açtığımda içinden ince, zarif bir omuz çantası çıktı. Açık tonlarda, sade ama çok şık bir tasarımı vardı.

"Her kombinine gider," dedi Murat. "Ben seçtim." İpek'e göz kırparak dediğinde, onun seçmediğini anlamam uzun sürmemişti.

İpek hemen dirseğiyle dürttü onu. "Yalan söyleme, ben seçtim," dedi gülerek. Tahminimde yanılmamıştım.

"Tamam ya, birlikte seçtik diyelim o zaman," diye geri adım attı Murat.

Gülmeden edemedim. "Çok güzel," dedim. "Gerçekten de tüm yaz kombinlerime uyacak Murat." Dediklerim üzerine Murat somurttuğunda, salondaki herkes kahkaha atmıştı.

Sonra Miran yaklaştı. Elinde küçük ama ağır bir paket vardı.

"Benimki biraz daha… klasik, bunların biri nişanlısı diğeri karısıyla birlikte seçince hediyeyi, benimki daha düz kaldı tabii." Dedi omuz silkerek. Kaçamak bakışları Sanem'e kaydığında, içim sıcacık olmuştu. Sanem ise gözlerini kaçırmakla yetinmişti.

Paketi açtığımda içinden kaliteli bir parfüm çıktı. Şişesi sadeydi ama zarifti. Parfümü bileğime sıkarak denediğimde, anında ferah bir yaz kokusu sarmıştı salonu.

"Çok güzel bir koku seçimi, çok teşekkür ederim." Dediğimde Miran kocaman sırıtmıştı. Anında bakışları Mert ve Murat'a kaymış, sanki onlara meydan okumuştu.

Son olarak Sanem geldi.

Elinde daha küçük, daha özenle sarılmış bir kutu vardı.

"Bunu açarken dikkat et," dedi gözlerini kısarak.

Şüpheyle baktım ama açtım.

İçinden ince, zarif bir bileklik çıktı. Üzerinde küçük bir Yasemin Çiçeği detayı vardı. Parmaklarım dondu.

Sanem yumuşak bir sesle konuştu. "Her zaman yanında olsun diye."

Boğazım düğümlendi. Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece Sanem'i ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım.

Sonra ona sarıldım. Uzun uzun.

Salon yine kahkahalarla doldu. Herkes konuşuyor, bir şeyler anlatıyor, birbirine takılıyordu. Ama ben… hepsinin ortasında, ilk kez bu kadar dolu hissediyordum.

Eksik yanlarım hâlâ vardı. Ama… ilk kez biri o eksikliği kapatmaya çalışıyordu.

Ve belki de ilk kez… ben de buna izin veriyordum.

Gözlerim istemsizce Esat’ı aradı. Hâlâ oradaydı. Ama bu sefer… bakışlarında farklı bir şey vardı. Sanki… o da bir dilek tutmuş gibiydi.

Pasta kesildikten sonra zamanın nasıl aktığını tam olarak hatırlamıyorum. Sanki biri o anın içine biraz ışık, biraz kahkaha, biraz da "iyi ki" hissi serpmişti ve biz o karışımın içinde kaybolmuştuk. Pastanın ilk lokmasını ağzıma attığımda, şekerin tadından çok içimde yayılan sıcaklığı hissetmiştim. Çaylar demlendi, fincanlar elden ele dolaştı, birinin anlattığı anıya diğeri ek yaptı, kahkahalar bir yerden yükselip tüm odaya yayıldı.

Miran yine birilerine takılıyor, Murat lafı çevirip kendine pay çıkarıyor, İpek gülmekten gözlerini siliyor, Sanem arada bana bakıp "iyi misin?" der gibi göz kırpıyordu. Dilan ve Mert ise her zamanki gibi birbirlerine bakıp gülüyor, sanki kendi küçük dünyalarında da ayrı bir şey yaşıyorlardı. Bir ara müzik açıldı, kim başlattı hatırlamıyorum ama salonda küçük bir dans çemberi oluştu. Ben de gülerek katıldım onlara. Uzun zamandır kendimi bu kadar hafif hissetmemiştim.

Ve en garibi… içimde o günle ilgili alışık olduğum o ağır, boğucu his yoktu. Oradaydı belki. Ama bu sefer beni yutmuyordu. Sanki herkes el birliğiyle o yükü biraz benden almıştı.

Zaman ilerledikçe saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım. Sohbetler yavaş yavaş sakinleşti, fincanların dibi göründü, müzik kısıldı. O anlarda, gecenin sonuna yaklaştığımızı anladım.

"Biz artık kalkalım," dedi Mert bir noktada, saate bakarak.

"Evet ya, bayağı geç oldu," diye ekledi İpek.

"Ne kalkması ya?" dedim hemen, kaşlarımı çatarak.

"Kalın işte geceyi de,” dedim bu sefer daha yumuşak bir sesle. "Gerçekten… kalın."

Bir anlık sessizlik oldu. Sanki herkes birbirine baktı. Ama o bakışlarda tatlı bir anlayış vardı.

Tam bir şey diyeceklerdi ki, Dilan kollarını göğsünde bağlayarak sırıttı.

"Yok canım," dedi uzatarak. "Biz yeni evli çifti baş başa bırakıyoruz."

Ne dediğini anlamam saniyeler sürdü.

Sonra…

"Dilan!" diye çıkıştım ama sesimdeki utanç gizlenemeyecek kadar belliydi.

Yüzümün ısındığını hissettim.

"Ne var ya, yanlış mı dedim?" diye güldü.

Miran geri kalır mıydı ikizinden? Hemen atladı.

"Bence de doğru dedi," dedi sinsice. "Adam haftalardır refakatçilik yapıyor, biraz ödülünü alsın." İmaları üstüne gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar açılmıştı. Tanrım bunlar beni öldürmek istiyordu.

Bakışlarımı Esat'a çevirdiğimde onun pis pis sırıttığını gördüm.

"Keser misin acaba sesini Mirancım!" dedim dayanamayarak, bu kadar utanç kalbime fazlaydı. Tabii Sanem dışında kimse evliliğimizin durumdan haberdar olmadığı için, rahatça ve genişçe şakalar yapabiliyorlardı.

Sanem yanıma sokulup kulağıma eğildi. "Yarın anlatırsın artık," diye fısıldadı.

"Sanem" diye itiraz ettim ama o çoktan gülerek geri çekilmişti. Fakat ona sen de mi Brütüs bakışlarımı atmayı da ihmal etmemiştim.

Bir anda herkes toparlanmaya başladı. Çantalar alındı, son sarılmalar edildi, kapıya doğru bir koşuşturma başladı. Sanki özellikle hızlı davranıyorlardı.

"Durun ya!" dedim aralarından birine tutunmaya çalışarak. "Bu kadar hızlı gitmek zorunda mısınız? Sanki yangından mal kaçırıyorsunuz."

"Daha çok tabakhaneye bok yetiştiriyoruz ama, gitmek zorundayız,” dedi Miran göz kırparak. "Stratejik geri çekilme gibi düşün sen." Son dedikleri üzerine kaşlarımı çattım. İma üstüne ima geliyordu!

Amannnn gitsinler ya, zaten beni utandırıp duruyorlardı. Pff. Stratejik geri çekilmeymiş, pabucumun stratejisi!

Onlar kapıdan çıktıktan sonra, bakışlarımın hedefine pis pis gülmeye devam eden Esat'ı aldım.

"Ne gülüyorsun ya," diyerek söylendiğimde, dibine kadar yaklaştım.

"Gülmesene," diye koluna hafifçe yumruk attığımda, tabii ki de gülmeye devam etti. Bense gözlerimi kocaman devirdim.

Aniden Esat'ın beni sanki bezden bir bebekmişim gibi kucağına almasıyla feleğim şaşmış, dudaklarımın arasından ufak bir çığlığın firar etmesine engel olamamıştım.

"Ne oluyor? Ne yapıyorsun?" Can havliyle bağırdığımda Esat gülmeye devam ediyordu.

"Düşündüm de, Miran haklı. Refakatçilik ödülümü alsam fena olmaz." İma sırası Esat'a geçtiğinde put gibi kesilmiştim kucağında.

Kıpırdayamıyor, öylece ona bakıyordum. Ödülümü alsam fena olmaz mı demişti o? Tanrım, neler duyuyordu kulaklarım.

Yanaklarımın ısısı o kadar çoğalmıştı ki artık, kulaklarıma vuruyor, kulaklarımın yandığını hissediyordum. Ağzım birkaç kere açılıp kapansa da, bir şey diyemedim. Esat ikimizi de bir yerlere doğru ilerletiyordu ama onu bile algılayamıyordum.

Kapı açıldığında yatak odasına girdiğimizi anlamıştım.

Beni usulca yere bıraktığında ben daha kendime gelememiştim yaşadığım adrenalinden dolayı.

"Bakma öyle şaşkın şaşkın, şaka yaptım. Seni buraya hediyemi vermek için getirdim." Esat burnuma parmağıyla hafifçe vurarak güldüğünde, başımı sallayarak kendime gelmeye çalıştım. İki dakikada devrelerim yanmıştı.

Esat makyaj masasının çekmecelerinden birini açarak birkaç saniye kurcalandıktan sonra tam önümde durmuş, hediyesini bana doğru uzatmıştı.

"İyi ki doğdun güzel karım," dediğinde gözlerimi kaçırarak hediyeyi aldım.

Paketi açarak, kutuyu gördüğümde, kutudan çıkan çok güzel bir kolyeyle içimde bir şeylerin eridiğini hissettim.

Kolye, incecik ve zarif bir altın zincire sahipti; boyna takıldığında neredeyse yokmuş gibi duran ama ışıkla temas ettiğinde kendini usulca belli eden bir incelikteydi.

Ucundaki parça ise… Küçük bir güneş formundaydı.

Tam yuvarlak, pürüzsüz bir merkez… etrafından çıkan ince ışınlarla çevrelenmişti. Ama bu ışınlar sert ve keskin değildi; her biri farklı uzunlukta, hafif kıvrımlarla uzanıyor, sanki gerçekten ışık yayılıyormuş hissi veriyordu. Altının yüzeyi mat ve parlak dokuların birleşimiydi; bu yüzden odanın ışığı vurduğunda tek bir noktadan değil, farklı açılardan yumuşak yumuşak parlıyordu. Bir de güneş ışığı altında nasıl olacaktı kim bilir?

Güneşin tam ortasında ise minicik, neredeyse fark edilmeyecek bir taş vardı. Gösterişsizdi… ama doğru açıdan bakıldığında içten içe yanar gibi parlıyordu.

"Müsaaden varsa takayım boynuna," diyen adamla bakışlarımı kolyeden kaldırarak ona baktım.

Belli belirsiz başımı sallayarak kolyeyi ona uzattığımda, Esat hemen alarak arkama geçmişti.

Saçlarımı yan tarafa doğru topladığımda Esat ince hareketlerle kolyeyi boynuma takmış, klipsi kapatmıştı. Parmaklarının değdiği tenimin her noktası karıncalanıyordu.

"Benim içimde yıllardır hiç doğmayan bir güneş vardı. Fakat sen, o güneşi tekrar ısındırarak, karanlığımı aydınlattın... Ben uzun yıllar sonra ilk kez ısındım," Esat'ın kulağıma doğru fısıldayarak dedikleri gözlerimin dolmasına neden olurken, o kulağımın altına bir öpücük kondurmuştu.

Duyduklarıma mı şaşırsam yoksa öpücüğe mi diye düşünmeme bile fırsat vermeyen adam bu kez tekrar önüme geçerek, ellerimi kavramış, ikimizin de yatağa oturmasını sağlamıştı. Elim istemsiz olarak kolyeyi kavradığında, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi hızlanmıştı. Bu adama ne olmuştu böyle?

Dolu dolu olan gözlerimle ona baktığımda, heyecandan ellerim buz gibi olmuştu. Tanrım, düşündüğüm şey gelmiyordu değil mi? Dileğim bu kadar erken gerçekleşmiş olamazdı değil mi?

"Maysa, seninle konuşmak istediğim bir şey var." Dediğinde dişlerimi yanak içime geçirdim. Hazır değildim ki ben böyle bir şeye.

"Senden saklamak istemiyorum, ben senin Sanem'le konuşmanıza istemeden şahit oldum. Yani senin bana olan hislerin..." diyerek gerisini getiremediğinde, duyduklarım karşısında put gibi kesildim. Bakışlarımı ise anında yüzünden çekmiştim.

Duymuştu demek? Yer yarılsaydı keşke de içine girseydim hemen. Allah'ım, nasıl bakacaktım ben şimdi bu adamın yüzüne?

Zaten dolu dolu olan gözlerimden yaşlar süzülmeye başladığında, aniden aklıma gelen şeyle hızlıca başımı kaldırdım, ona baktım.

Yoksa duydukları için mi bana kolyeyi takarken öyle güzel şeyler söylemişti?

"Duyduğun şeyler yüzünden mi bana öyle dedin, az önce kolyeyi taktığında," kendi düşüncem kendimi ağlattığında, yataktan kalkmıştım.

Yaşadığım her şey çok fazlaydı bana. Esat ise tepkim üzerine ne yapacağını bilemeyerek, şaşırmış gibi, peşi sıra ayaklandı benimle.

"Sen niye dinliyorsun bizi, yaptığın şey çok ayıp," diye bağırarak ağlamaya devam ettim. Kesin bana acımıştı. Yaşadıklarımı biliyordu zaten, şimdi duydukları sonrasında beni mutlu etmek için böyle şeyler söylemişti.

"Maysa, yanlış anladın ama, bir izin versen bitirsem dediklerimi," tam karşımda durarak dedikleriyle omuz silkerek ağlamaya devam ettim. Devam etmesindi, istemiyordum.

Niye duymuştu ki ona olan karşılıksız hislerimi. Aptal Maysa, tutamıyorsun şu kopmayasıca çeneni.

"İstemiyorum bir şey duymak, sen niye dinliyorsun ki?" Kocaman bir hıçkırık koptuğunda dudaklarımın arasından, Esat iyice paniklemişti.

"Onlar benim özelimdi, senin duyup da, bana acıman için değildi," son dediklerim üzerine buğulu gözlerimin arasından Esat'ın sinirlendiğini fark ettim.

"Maysa, çok yanlış yorumluyorsun, bir sussan da ben konuşsam," sinirle dediğinde başımı deli gibi iki yana salladım. Delirmiştim çünkü.

"İstemiyorum, konuşma, gider mi..." cümlemi bitirmeme izin vermeyen şey Esat'ın aniden elini belime atarak vücudumu vücuduna yaslaması ve hiç vakit kaybetmeden dudaklarıma kapanması olmuştu.

Ben daha ne olduğunu anlayamadığımda, o deli gibi beni öpmeye başladı. Dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırıyor, öpüşünü yaptığı her hamlede daha da derinleştiriyordu.

Bir süre sonra vücudum irademden koparken, kendimi ona karşılık verirken bulmuştum. Belimdeki elinin tutuşu serleşti. Nefesi nefesime karıştı, aramızdaki mesafe tamamen yok olurken kalbimin ritmi kulaklarımda yankılanıyordu. Dudaklarının her dokunuşu, içimde bastırdığım ne varsa birer birer ortaya çıkarıyordu sanki; öfkemi, kırgınlığımı… ve en çok da ona karşı olan o inkâr edemediğim duyguyu. Parmaklarım farkında olmadan gömleğine tutundu, sanki bırakmaya kalksam kaybolacakmış gibi. Öpüşü ilk baştaki sertliğini korusa da, aralarda bir yumuşama çarpıyordu kalbime… sanki o da benim gibi bir şeylerle savaşırken aynı anda teslim oluyordu. Nefeslerimiz düzensizleşmiş, zaman bir anlığına durmuş gibiydi. Dünya susmuştu… geriye sadece onun bana dokunuşu kalmıştı.

Nefes nefese kaldığımızda, dudaklarımızın teması da yavaşça ayrılmıştı.

"Sakinleştin mi?" Esat'ın gülerek dedikleri üzerine bir şey demedim. Ama ağlamam tamamen durmuştu. Gömleğini ise tutmaya devam ediyordum. Onun da eli belimde durmaya devam ediyor, bel boşluğumu okşuyordu belli belirsiz.

Bir şey dememeyi tercih ettiğimde, gözlerimi kaçırmıştım. Daha ne yaşadığımı bile idrak edemiyordum tam olarak. Öpüşmüştük biz. Hem de öyle bir tutkuyla ki...

"Bak güzelim, sana konuşmalarınızı duyduğumu söyledim. Çünkü aramızda böylesi bir sır kalsın istemiyordum." Esat'ın tane tane anlattıklarıyla bu kez bir şey demeyerek dinlemeyi seçtim. Zira tekrar öperdi falan, kalbim dayanamazdı artık.

"Ben o konuşmalar sonrası, sana karşı olan hislerime daha cesaretli yaklaştım Maysa. Ben seni kaybetme korkusunu iliklerime kadar yaşadığımda, anlamıştım bir şeylerin değiştiğini. Fakat bunu kendime itiraf edemiyordum. Çünkü yaşadıklarımı az çok sen de biliyorsun. Benim için tekrar böylesi duyguları kabullenmek kolay olmadı." Dediklerini dikkatle dinlediğimde, Esat'ın bana karşı ilk kez bu kadar açık ve net olduğunu gördüğümü anlamam uzun sürmemişti.

"Ben seni seviyorum Maysa, seviyorum az kalır duygularımın yanında, ben sana aşığım..." Kalbimden, sanki bir sürü kuş kanat çırpıyormuş gibi sesler duyduğumda, şaşkınlıkla da kalakalmıştım.

Tanrım, yıllardır karşılıksız olan sevdam sonunda karşılık mı bulmuştu?

Esat ise söylediklerinden sonra kısacık bir süre duraksamıştı. Gözleri gözlerimdeydi ama bu sefer kaçmıyordu… aksine, sanki ilk kez gerçekten görülmek ister gibi bakıyordu.

"Ve bu his…" dedi sesi biraz daha alçalarak, "korkuttu beni, evet. Çünkü sen… sıradan biri değilsin benim için. Kaybetmeyi göze alabileceğim biri hiç değilsin."

Parmakları belimde hafifçe sıkıldı. O temas bile söylediklerini destekler gibiydi.

"Ben yıllarca hiçbir şey hissetmemeyi seçtim Maysa," diye devam etti. "Daha kolaydı. Daha güvenliydi. Ama sen…" dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı, "sen bütün o düzeni bozacak kadar içime işledin."

Nefesim yine hızlandı. Eğer bu yaşadıklarım rüyaysa, hiç uyanmayayım ne olur.

"Sen güldüğünde… ben rahatlıyorum. Sen sustuğunda… içim sıkışıyor. Sana bir şey olacak diye düşündüğüm an…" gözlerini bir an kapattı, sonra tekrar açtı, "o korkuyu tarif edemem."

Bir tık daha yaklaştı bana. Aramızda artık neredeyse hiç boşluk kalmamıştı.

"Ben senden kaçmaya çalıştım belki… ama hiçbir zaman gerçekten uzaklaşamadım. Çünkü nereye gitsem, aklım yine sende kalıyordu."

Sesi artık daha netti. Daha kararlı.

"Ben seni sadece sevmiyorum Maysa," dedi yavaşça. "Ben seninle… bir hayat istiyorum. Seninle uyanmak, seninle kavga etmek, seninle susmak… her hâlini yaşamak istiyorum."

Belimdeki elini çekti ve iki eliyle yüzümü kavradı. Parmakları çeneme doğru kaydı, yüzümü hafifçe kendine çevirdi.

"Ve bu sefer kaçmayacağım," dedi gözlerimin içine bakarak. "Ne hissettiğimi inkâr etmeyeceğim. Çünkü sen… benim kaçabileceğim biri değilsin."

Kısa bir nefes aldı. "Sen… kalmak istediğim yersin. Bir ömür."

Gözlerim tekrar dolduğunda ne diyeceğimi asla bilmiyor, böylesi cümleleri ondan duymayı asla ama asla beklemiyordum. Esat ise dedikleri üzerine hiç vakit kaybetmeden feleğimi bir kez daha şaşırtmış, dudaklarını tekrar dudaklarıma kapatarak, beni deli gibi öpmeye başlamıştı...

 

 

 

*****

24.04.2026

Huh! Bitti.

Nasıl buldunuz bölümü?

Bundan sonra bizim şapşiklerin aşık hallerini okuyacağız. Özellikle yepyeni bir Esat göreceğiz. Hazır mısınız acaba?

Bölümle ilgili yorumlarınızı, fikirlerinizi eksik etmeyin lütfen.

Sağlıcakla kalın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 24.04.2026 16:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...