12. Bölüm

11.Bölüm

Rainy
therainy52

11.Bölüm

(Ateş’in anlatımıyla)

Adamlarım kafe patronunu arabaya attıktan sonra, gece, şehir üzerini kara bir örtü gibi sarmıştı. Yağmur sokakları ıslatıyordu. Arabanın içindeydim, deri koltukların soğukluğu tenime işliyordu. Yanımda, titreyen bir kafe patronu oturuyordu.

"Bana bak," dedim, sesim buz gibiydi. "Bana bak. Bu gece, bazı kararlar almamız gerekiyor." Kafe patronu, başını salladı.

"Ben... Ben sadece bir kafe işletiyorum. Anlamıyorum..." Bir kahkaha attım.

"Anlamadığını mı düşünüyorsun? O kadar çok rüşvet aldın ki, babanın dediklerini yapmadın. Şimdi ise babamın sözünü dinlemek zorundasın." Arabayı, terk edilmiş bir depoya sürdüm. Yağmur, metal çatıda davul gibi çalıyordu.

"Bana bak ," dedim tekrar, gözlerimi onun gözlerine diktim. "Bu gece, ya babanın dediğini yapacaksın ya da..." Cümlemi tamamlamadım. Ama anladı. Anlamak zorundaydı. Hayatının tehlikede olduğunu biliyordu.

"Ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu, sesi titriyordu. Gülümsedim. "Babamın sana öğrettiği gibi, sadık olmanı istiyorum..."

"Tamam," dedi. "Tamam, yapacağım."

"Babanın dediğini yapmazsan," dedim, sesim yine buz gibiydi, "buradan sağ çıkamazsın."

Anlamıştı. Seçimi yoktu.

Adamı orada bırakıp eve döndüğümüzde, içimde bir şeyler fırtınalar kopuyordu. O anın etkisinden kurtulamıyordum. Neden o kıza, Gece'ye, öyle bakmıştım? Gözlerim istem dışı ona takılmış, bakışlarım anlamını yitirmişti. O anki o garip his, içimi sarmıştı. Neden o an susturmuştum kafeyi? Galiba portakalları özlemiş olmalıyım, niye bakmışmışım Turunçgil de ondan. Araba yolculuğu boyunca zihnim karmakarışıktı. Babamın o adamla ne konuştuğunu, neden o kadar sinirlendiğini anlamaya çalışıyordum. Gözlerindeki öfke, sesindeki keskinlik... Sanki hayatımda ilk kez babamı tanımıyormuş gibi hissetmiştim. Eve geldiğimizde, annem her zamanki gibi beni karşıladı. "Hoş geldin yakışıklı oğlum benim," dedi ve saçlarımı okşadı. Annemin şefkati her zaman içimi ısıtırdı. Ama o gün, babamın bakışları altında, bu şefkat bile bir anlam ifade etmiyordu. Babam, annemi hafifçe kenara iterek, "Söyledin mi o kafeciye?" diye sordu. Sesi, her zamanki gibi tok ve otoriterdi.

"Söyledim baba," dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Ama neden..." Sözümü tamamlamama izin vermedi.

Babam, "Aferin," dedi ve sırtıma iki tane vurdu. Bu beklenmedik hareket karşısında donup kaldım. Hem şaşkınlık hem de korku iç içeydi. Neden aferin demişti? Ne yapmıştım ki bu kadar övgüyü hak edecek? Ve en önemlisi, neden bu kadar tuhaf davranıyordu?

O gece, odamda yatağıma uzanmış, tavanı seyrediyordum. Babamın sözleri ve davranışları zihnimi kemiriyordu. Bir şeyler dönüyordu, ama ne olduğunu kestiremiyordum. Annem, odama gelip başımı okşadı. Gözleri dolmuştu, ama belli etmemeye çalışıyordu. "Babana takılma sen," dedi, sesi titriyordu. "O sadece biraz stresli." Stres mi? Babamın stresi, hayatımın en karanlık sırlarını saklıyordu sanki. İçimde bir his, bu durumun sıradan bir şey olmadığını söylüyordu. Annem, babamla ilgili konuşmaktan kaçınıyordu. Sanki büyük bir sırrı birlikte saklıyorlardı. O gece, uykuya dalmakta zorlandım. Gözlerimi kapattığımda, babamın o adamla konuşurken ki öfkeli yüzü canlanıyordu. Önceden de babamın tuhaf davranışları devam etti. Bazen saatlerce ortadan kayboluyor, döndüğünde ise yüzünde belirsiz bir ifade oluyordu. Annemle daha az konuşuyor, bana karşı ise daha mesafeli davranıyordu. Sanki hep bir şeyler planlıyordu. Açelya odaya girdiğinde, içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. O an, telefondaki adamı gösterdiğinde, gözlerim hemen ona kaydı. Adam, gerçekten de yakışıklı sayılabilirdi; düzgün hatları, karizmatik bir duruşu vardı. Ama benim aklımda başka düşünceler vardı.

"Ona bakma," dedim, içimde bir kıskançlık dalgası yükselerek.

"Bu mafya bozuntusu." Açelya gülmeye başladı, ama aynı zamanda sinirli görünüyordu.

"Neresi yakışıklı bunun? Lolipopa benziyor!" dedim, alaycı bir tavırla. Açelya'nın gözlerinde bir parıltı belirdi.

"Senin yakışıklıdan anladığın ne, abim?" dedi, sesinde bir meydan okuma vardı.

"Peki, pol-" demeye başladığında, sözünü keserek, "O ekstra gextra kekstra bozuntu," dedim. Ancak Açelya'nın tepkisi hemen geldi.

"Kekstra ne alaka? O zaman sen de gürbüzsün!" dedi, alaycı bir şekilde.

Kendimi savunmak için bir şeyler söylemek istedim ama o sırada onunla dalga geçmekten vazgeçip, "Ben sana gürbüzü gösteririm," dedim. Bu sözlerimle birlikte, evin içinde Açelya'yı kovalamaya başladım. Onun peşinden koşarken, hem gülüyor hem de ona yetişmeye çalışıyordum. Açelya'nın kahkahaları evin içinde yankılanıyordu. "Gel bakalım, gürbüz!" diye bağırdı. Açelya, bir köşeden dönerken, hızlı bir hareketle beni geçip kaçtı. "Beni asla yakalayamazsın!" dedi, arkasını dönmeden. O an, onun ne kadar çabuk hareket ettiğini düşündüm. Kız kardeşim, her zaman beni bir adım önde bırakmayı başarmıştı. Evdeki kovalama devam ederken, onunla aramızdaki bu eğlenceli rekabet, aslında birbirimize olan bağlılığımızı da gösteriyordu. Kardeşler olarak, bazen tartışırdık ama sonunda her zaman bir araya gelirdik. Onunla geçirdiğim bu anlar, hayatımın en değerli anlarıydı. Sonunda, yorgun düşüp bir kenara oturduğumda, Açelya da yanımda durdu.

"Tamam, tamam, pes ettim!" dedi gülerek. "Ama senin gürbüzlüğünle dalga geçmekten vazgeçmeyeceğim." O an, sadece gülümseyip başımı salladım.

"Bi daha da o bozuntuyu söyleme." Açelya yorulmuş bir şekilde bana döndü. "Zaten ben onun neresine bakacağım ya!" Annem aniden jumpscare attı.

"Ne konuşuyorsunuz bakayım?" diye sordu, yüzünde meraklı bir ifadeyle. Ablamla birbirimize baktık. O an, sanki bir sırrı paylaşır gibiydik.

"Kim kime bakıyor?" diye devam etti annem, gözlerini kısarak.

Açelya, ‘’Hiç!" dedi. Bu lafın üzerine, annem ikimize de baktı. Sanki bir şeylerin farkındaydı.

"Bensiz kovalamaca mı oynadınız?" diye sordu. Annem, bakışlarındaki şüpheyi bir kenara bırakarak gülümsedi.

"Öyle mi? O zaman yakalayacağım sizi!" dedi ve kahkahalarla bizi kovalamaya başladı. Koridorda koşuşturmaca başladı. Kahkahalar, çığlıklar, ayak sesleri... Açelya ile ben, annemden kaçmaya çalışırken, salonun ortasında bir an duraksadık. Annem hızla yaklaşıyordu. Birbirimize baktık ve aynı anda farklı yönlere koşmaya başladık. O an, sanki bir film sahnesindeydik. Heyecan doruktaydı. Derken, babam odasından çıktı. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle bize baktı.

"Çok gürültü yapıyorsunuz!" diye bağırdı. Annem, babama döndü.

"Senin gibi somurta somurta mı oturalım?" diye cevap verdi. Babam, bu cevabı duymayı beklemiyor gibi bir surat yaptı. Gerçi mafyalardan beklenmeyecek hareketlerdi bunlar…

(Gece’nin anlatımıyla)

Eve gelmiştim ama hâlâ tuhaf hissediyordum. Ateş neden öyle bakmıştı bana. Geldiğim gibi odama kapanmıştım. Şimdi sınav haftam geliyordu. Derslerime ağırlık vermeliydim ve şu üniversite sınavını bir an önce atlatmalıydım.

Dersin başındaydım ama odaklanamıyordum. Amacı neydi? O an ki bakışları farklıydı, sahte değildi. Rol hiç değildi. Ne olmuştu da değişmişti? Tam bunları düşünürken Nisa odama daldı.

‘’Kız ne yapıyorsun bakayım.’’ Gözlerim şaşkınlıkla kapıya bakıyordu.

‘’La ne oldu? Odaya şafak baskını mı yapıyorsun?’’ Nisa bu söylediğime gülümsese de ben hâlâ ona şaşkın şaşkın bakıyordum.

‘’Diyorum ki, yine film ya da dizi mi izlesek? Ama bu sefer korku değil. Ağabeyimi ikna ettim şükür.’’ Bu sefer gülen ben oldum. Çünkü Bora ağabey ya polisiye izlerdi, ya da korku-gerilim izlerdi. Salona vardığımızda Bora ağabey, annem ve ağabeyim vardı. Ama annem çok durmamıştı, hastaneye gidecekti. Malum hemşire olduğu için nöbete gidiyordu.

Annem kapıdan çıkarken, “Çok geçe kalmayın.” dedi. Biz ise çoktan salonun dağınık minderlerine yayılmıştık. Bora ağabey kumandayı eline aldı, ciddi ciddi televizyona seslendi:

“Bu sefer korkmuyorsunuz, tamam mı? Ben dizi açmıyorum başka.”

“Sen daha geçen hafta hayal kırıklığıyla final yapan diziden sonra dram izlemeyeceğim demedin mi?” dedim. Ağabeyim güldü, Nisa yastığı üstüme attı.

“Sus da başlasın!”

Film başladı. Çığlık 2’nin o klasik, tiz ve sinir bozucu müziği duyuldu. Nisa koltuğa daha da gömüldü. Bora ağabey tam bir polis edasıyla konuşmaya başladı:

“Bakın şimdi, katil büyük ihtimal-”

“Spoiler verme!” diye bağırdık hep bir ağızdan.

Ağabeyim patlamış mısır kâsesini ortaya koydu. Elini uzatan ilk kişi Nisa oldu, ikinci ben. Ama cipsle mısırı aynı anda ağzıma tıkınca boğuluyormuş gibi oldum.

“Yavaş ye bari korkudan değil yiyecekten gideceksin.” dedi ağabeyim. Güldüm. İlk defa... Gerçekten, içten güldüm. Ekranda maskeli katil belirdiğinde Nisa hızla yastığı bana çevirdi:

“Geliyor geliyor geliyor!”

“Dur be, daha cinayet bile işlemedi.”

“Ben önden gerilimimi ayarlıyorum.” Bora ağabey gözlerini devirdi.

“Sizinle film izlemek işkence.”

Ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ağabeyime bir göz attım. Sessizdi. Ama o da izliyordu. Benim kadar değil belki… Ama rahatlamış gibiydi. Belki de uzun zamandır ihtiyacımız olan şey, bu sessiz gecedeki çığlık sesleriydi.

Tam o esnada kapı çaldı. Acaba annem mi gelmişti? Ama neden gelsin ki, nöbete gitmişti. Yoksa yemek mi söylemişlerdi? Bora ağabey tedbirli bir şekilde kapıya yaklaştı. Kapının deliğinden baktı. Sonra bize döndü.

‘’Kimse yok.’’ dedi fısıldayarak. Kararsız kalmıştı. Tam yine bu sırada tekrardan kapı çaldı. Kapıyı açtı, kimse yoktu. Kapıyı kapatacakken içeri biri daldı ve Bora ağabeyi yere serdi. Elinde bıçak vardı! Ben daha bir şey yapamadan bıçağı bana doğru sallamaya başladı. Ortamda panik havası oluşmuştu. Ben, katille boğuşurken Nisa beni kurtarmaya çalışıyordu. Ama bunu yaparken katil bu sefer ona saldırmaya başlamıştı. Onu da ağabeyim kurtarmaya çalışıyordu. Bora ağabeyim ise eline silahını almış, sessizce katile yaklaşıyordu. Katile iyice yaklaşınca, silahın alt kısmını sertçe katilin ensesine vurdu. Katil yere yığılıp kalınca rahat bir nefes aldık. Daha doğrusu aldılar, çünkü ben nefes alamıyordum.

Göğsüm daralıyordu, sanki biri iç organlarımı avucuna alıp sıkıyordu. Elleriyle boğazımı değil, aklımı tutuyordu biri. Ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim çözüldü. Ayaklarım tutmuyordu. Zaten tam iyileşmemişlerdi ki... Bu paniğe o kadar hazır değillerdi. Ellerim titretiyordu. Göğsümün ortasına bıçak batırmışlar gibi yanıyordu her nefes. Nisa’nın sesi duyuldu ama uzaklardan ve boğuk geliyordu.

“Gece? Gece iyi misin? Lütfen konuş benimle!”

Cevap veremedim. Dudaklarım oynasa da sesim çıkmıyordu. Ayaklarımın altından zemin kayıyor gibiydi. Olduğum yere çöktüm. Sert bir şekilde değil, çaresizce. Dizlerimi karnıma çektim, kollarımı başıma sardım. İçimde bir kasırga dönüyordu.

“Gece, derin nefes al. Bak buradayız, geçti.”

Bora ağabeyimin sesi ciddi ama sakin, Nisa’nınki titrek ama tanıdıktı. Ama ben onların sesini değil, kulaklarımda zonklayan uğultuyu duyuyordum. Ayaklarımı hissedemiyordum. Terle karışmış ağrı vardı. Sanki hem panik, hem bacaklarım, ikisi birlikte bana karşı birleşmişti. Yalnızdım. Korkuyordum. Sonra bir şey oldu. Nisa yanıma çöktü, elleriyle yüzümü tuttu.

“Buradasın Gece. Gerçekten buradasın. Güvendesin. Sana söz veriyorum.”

Gözlerim bulanıktı ama o gözlerin sıcaklığını tanıyordum. Nefeslerim sığlıktan derinliğe dönmeye başladı. Yavaş yavaş... Çok yavaş. Titreyerek elimi onun koluna uzattım. Ayaklarım ağrıyordu. Ama en azından hissediyordum. Bu da bir şeydi. Sonra kafamı yavaşça onun omzuna yasladım. Panik geçiyordu… Ama yorgunluk, hem bedensel hem ruhsal, yerini bırakmıyordu.

(Bora’nın anlatımıyla)

Gece, Nisa’nın omzuna yaslandığında ben hâlâ elimdeki silahı sıkıyordum. Tehlike geçmişti. Ama içimdeki o uğultu... O geçmedi. Sanki biri hâlâ içerideymiş gibi. Katil etkisiz hâle getirilmişti. Maskesini çıkarmıştık. Yüzünü tanımıyordum. Rastgele biri miydi, yoksa biri tarafından mı yönlendirilmişti? Aklımda bin soru. Ama şu an önemli olan tek şey vardı: Gece’nin durumu. O zamandan beri iki saat geçti. Şimdi mutfak masasındayım. Ellerim, biraz önce tuttuğum fincanın etrafında hâlâ titriyor. Ama fincan boştu. Nisa içeride, Gece’nin başında bekliyor. Atlas da oradaydı. Ben sessizce saatime bakıyorum. Çünkü ben sessizliği hep patlama öncesi bir huzur sanırım. O kız... O kadar güçlü görünüyor ki... Ama bazen en sağlam görünenin içi boş olur. Gece öyle değildi. Onunki doluydu, fazlasıyla dolu. Gözüm salona kayıyor. Atlas, başını ellerinin arasına almıştı. O da kız kardeşini koruyamadığı için kendini yiyip bitiriyor. Ama kimse koruyamazdı. O yaşadığı şey, fiziksel bir saldırı değildi sadece. İçeride bir savaş kopmuştu. Ve onu sadece Gece kazanabilirdi. Kimse başka bir şey yapamazdı. Birkaç dakika sonra Nisa yanıma geldi. Gözleri kızarmıştı ama gülümsüyordu.

“Uyuyakaldı,” dedi. “Yorgundu. Hem bedeni, hem ruhu... Ama şimdi daha iyi.” Başımı salladım. Sonra içimden geçirdiğim tek şey şuydu:

“Bu gece kimse ölmedi. Ama hepimiz biraz daha kırıldık.”

Daha ne kadar kırılmamız gerekiyordu huzuru bulabilmemiz için? Daha neler çekmemiz gerekiyordu? Sırf sorunsuz ve güzel günler için daha ne kadar bedel ödemeliydik? Asıl soru, biz neyin bedelini ödüyorduk? Kime ne yapmış olabilirdik?

-1 Ay Sonra-

(Yazar’ın anlatımıyla)

Bir seans çıkışıydı. Gece artık eskisinden daha iyiydi. Çünkü doktoru ona sadece yorulunca destek alması gerektiğini söylemişti. Atlas da çok mutluydu. Kardeşi artık tekerlekli sandalyeye ya da bastona az da olsa gerek duymadan yürüyebilecekti.

İyileşiyordu.

Atlas’ın aklına bir fikir geldi. Bugün kardeşi büyük bir ilerleme kaydetmişti ve uzun zaman sonra ilk kez ağabey-kardeş şekilde gezeceklerdi. Ama nereye gideceklerdi? Eskiden nereye gitmeyi severlerdi?

Atlas düşündü. Gece çocukken nerelere gitmeyi severdi? O en çok… Kuşları izlemeyi severdi. Bir de kitapçıların tozlu raflarında kaybolmayı. Kafasını iki yana sallayıp güldü.

"Ne zaman bir yere götürsem, illa kitap alırdın." Gece gülümsedi.

“Almazsam senin kitap okumanı engelliyordum çünkü,” dedi. “Sen de bana sinir oluyordun.”

Atlas başını salladı. Ama bu sefer sinir değil, şefkat doluydu ifadesi.

“Haydi kalk, gidelim. Sana sürprizim var.”

Gece önce şaşırdı ama sonra heyecanlandı. Önce eve gittiler. Evdekilere doktorun dediklerini anlattıktan ve üstlerini değiştirdikten sonra çıkmaya karar verdiler. Çünkü seans çok da olmasa yorucuydu. Atlas onun bastonunu aldı ama Gece başıyla “gerek yok” dedi.

Bugün güçlüydü. Bugün... Başka türlü hissediyordu.

Yarım saat sonra arabayı eski bir sahafın önünde durdurdu. Kapısı hâlâ gıcırdıyordu. İçeride kitap kokusu vardı. Ve yıllardır değişmeyen bir sessizlik. Gece içeri adımını attığında gözleri doldu.

"Burası hâlâ aynı..." dedi fısıltıyla. Atlas, omzuna hafifçe dokundu.

"Sen de aynısın. Sadece biraz daha güçlü."

Gece rafların arasına daldı. Parmaklarını kitap sırtlarında gezdirdi. Bir yerden eski bir anı gibi… Bir huzur geldi. Atlas onu izlerken, gözlerinde hem mutluluk hem hüzün vardı. Çünkü kardeşi artık iyileşiyordu. Ama o iyileşmenin bedelini bilen, sadece Atlas’tı. Diğer herkesten daha iyi biliyordu hem de. Eskisinden daha güçlüydü.

Gece rafların arasından rastgele bir kitap aldı. Kitabın kapağına baktığında bu kitabın Harper Lee’den Bülbülü Öldürmek olduğunu gördü. Ve yine o kitaptan rastgele bir sayfa açtığında bir alıntı dikkatini çekmişti.

“Bir insanı gerçekten anlamanın tek yolu, onun ayakkabılarının içine girip biraz onun içinde dolaşmaktır.”

Bu alıntıya bir süre baktı Gece. Aklına istemsizce Ateş geldi. Ateş onu gerçekten anlıyor muydu? Gece’nin parmakları o cümlede sabit kaldı. Gözleri, yavaşça sayfaya değil, geçmişine döndü.

"Peki ya o? O benim yaşadıklarımı bilseydi… Anlar mıydı gerçekten? Yoksa sadece acıma mı duyardı?" diye düşünmeden edemedi.

Sayfayı kapattı ama cümle zihninde kaldı. İçinden geldi, kitabı aldı. Kasaya giderken küçük bir fısıltıyla kendi kendine söyledi:

“Beni anlamıyorsa… Belki de yeterince acı çekmemiştir.”

Ve ilk defa, Ateş’i sadece bir düşman gibi değil, başka bir acının yolcusu olarak düşündü.

Kitapçıdan sonra bir sürü kuşun olduğu bir yere gelmişlerdi. Kuşların olduğu yerin yanındaysa küçük bir göl vardı, diğer insanlarda ya kuşları besliyordu ya da yüzüyordu. Gece, hem gölü hem de kuşları görecek şekilde otururken Atlas ise iki tane kuşyemi dolu bardak almıştı. Bardaklarla Gece’nin yanına geldiğinde Gece’nin yüzünde gülümseme oluşmuştu. Bugün hiç düşünmediği kadar güzel oluyordu. Atlas’ın elindeki bardakların birini aldı ve yem olmayan taraftaki kuşlara yem atmaya başladı. Gece, kuşlara doğru attığı her yem tanesinde, içindeki yüklerden birini bırakıyor gibiydi. Bir zamanlar bastonla yürürken titreyen adımları şimdi göl kenarındaki taşların üzerinde rahatça duruyordu. Atlas onu izliyordu. Ağabeylik etmeye çalışan bir ağabey gibi değil, Savaşlardan çıkmış birini saygıyla izleyen bir dost gibi. Gece hafifçe konuştu, sesi rüzgârla karıştı:

“Burada zaman durmuş gibi…” Atlas yanına oturdu. Elindeki yemi minik serçelere uzattı.

“Belki de bazen zamanın durması iyidir. Koşmaktan yorgun düşüyoruz çünkü.” Gece başını salladı. Sonra gözleri göle takıldı. Su berraktı ama dibi görünmüyordu.

“Ben hâlâ bazı şeyleri affedemiyorum, ağabey.”

“Zorunda değilsin,” dedi Atlas, gözlerini ayırmadan. “Ama iyileşmek zorundasın.”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Gece poşetten az önce aldığı kitabı çıkardı. Parmakları, o cümleye geri döndü.

“Bir insanı anlamak için onun ayakkabılarının içine girmen gerekirmiş…” Gözleri uzaklara kaydı.

“Ama bazı insanlar ayakkabılarını saklıyor.”

Atlas anlamıştı. Gece’nin söylediği son cümleye hemen yanıt vermedi. Bir an başını öne eğdi, elindeki yemleri küçük hareketlerle yere serpti. Sonra usulca konuştu:

“Belki de saklıyorlardır,” dedi. “Ama bu, yürüyemedikleri anlamına gelmez.” Gece ona döndü.

“Yani... Bazı insanlar yürümek istemiyor mu demek bu?” Atlas gözlerini yere indirdi.

“Hayır. Belki... Bazı insanlar yürürken kimse görsün istemez. Acılarını da, adımlarını da.”

Gece iç çekti. Sanki çok uzaklardan gelen bir duyguyu içeri alır gibi. Kelimeleri yavaşça döküldü:

“Bazen... Onun da savaştığını hissediyorum.” Atlas, kardeşine baktı. Bu sefer ağabey gibi değil, bir sırdaş gibi.

“Eğer gerçekten savaşıyorsa... Umutsuz değildir.”

Gece başını salladı. Sonra hafifçe gülümsedi. İçindeki dalgalanma tam dinmemişti ama… İlk kez yönünü bulmaya başlamıştı.

Bölüm : 28.06.2025 00:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...