
‘’Tamam, Ateş,’’ dedi kafe sahibi tekrardan. ‘’Beni daha fazla sinirlendirme. Bu senin son şansın.’’ Kafe sahibi, bu gerginliği fark ederek araya girmeye çalıştı.
‘’Yeter artık! Burada böyle davranamazsınız. Burası bir kafe, bir savaş alanı değil!’’ dedi sesi titreyerek.
Ancak, ne kadar bağırsa da, ortamın gerilimi azalmıyordu. Tam o sırada Gece ve Nisa geldi. Onları babam getirmişti ama yine de Nisa, Gece’nin koluna girmiş yavaş yavaş getiriyordu. Ateş Gece’ye baktı. Gece de Ateş’e baktı. Onu burada görmeyi beklemiyorlardı sanırım. Çünkü ikisinin de yüzünde sadece iki şey vardı. Kızgınlık ve şaşkınlık. Nisa, Gece’yi Ateş’in karşısına oturttuğunda Ateş’in yakasını tuttu.
‘’Bunların hepsi senin yüzünden oldu!’’ dedi.
Ateş, ‘’Evet, üzgünüm.’’ dedi. Nisa onun yakasını bıraktı ama Gece hâlâ kızgın gibiydi.
‘’Üzgün olman benim bacaklarımı iyileştiriyor mu? Senin bir balo keyfin için bunun sonuçlarının, benim bacaklarıma patlaması mı gerekiyordu?’’ dedi.
Ateş, ‘’O depoya gittiğinde sen kendi kendine yaptın, kafanı çarptın. Şimdi bana suç atma.’’ dedi. Gece, Ateş’e bakmaya devam etti.
‘’Hani üzgündün? Bence üzgün olmalısın, çünkü ben senin mutlu olmandan nefret ediyorum! Hatta direkt olarak senden nefret ediyorum! Umarım bir gün ait olduğun yeri bulup seni kanalizasyon çukurunda görürüm!’’ dedi. Ateş bana baktı.
‘’Ben buraya özür dilemeye geldim, laf yemeye değil.’’ dedi. Ama sonra aklına bir şey gelmiş gibi tekrar Gece’ye döndü.
‘’Senin panik atağını geçirmeyip, kulübede adamlarla ve seni o baloda ateşin içinde bırakabilirdim. Ama bırakmadım. Bunun hakkında ne düşünüyorsun peki?’’ dedi.
Gece ilk önce sustu ama sonra alaycı bir tonla, ‘’İyiliklerini söyleyerek kötülüklerini kapatamazsın Kül.’’ dedi. Ateş sinirlenmiş gibiydi.
‘’Bana kül deme!’’ dedi. Gece tekrar gülerek, ‘’Kül.’’ dedi. Ateş ayağa kalktı.
‘’Özür diledik ya, gidiyorum ben!’’ dedi. Gece, Ateş’e baktı ve güldü.
‘’Bu işte yaptıklarından kaçan böyle bir korkak.’’ dedi. Ateş Gece’ye baktı ve koşarak gitti. Tam Ateş’in arkasından koşacakken Gece beni tuttu.
‘’Boş ver Bora ağabey, fareler her deliğe girer ve elbet çıkarlar tekrardan.’’ dedi.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
Bugün üç hafta sonra ilk defa okula gidiyordum. Dün o Ateş malının verdiği cevaplara hâlâ sinirliydim, sanırım başka birine patlayacağım. Bu çok belliydi. Hava biraz serindi, ama çok da üşümüyordum. Okula geldiğimizde her zamanki gibi arkadaşlarımla sohbet ederek sınıfa girdim. Sınıfın kapısını açtığımda arkadaşlarımın gülüşmelerini ve seslerini duydum. Ancak, aklımda sadece dersler yoktu. Bir yandan da günün nasıl geçeceğini merak ediyordum.
O sırada içeri bir adam girdi. Saçları jöleli, yeşil gözlü ve İtalyan gibi bıyıkları olan bir adamdı. Sesi orta kalınlıktaydı ve siyah bir takım elbise giymişti.
‘’Merhaba gençler, ben sizin yeni okul müdürünüzüm. Önceki müdür bazı nedenlerden dolayı istifa etti. Sanırım okuldaki bazı şeyler sağlam değilmiş ve öğrencilere zarar veriyormuş. Bu yüzden ben bunları bugünün sonunda tamir ettireceğim. İlk dersten kalmayın. Bu arada adım Alev Kartal.’’ dedi. Ve güler yüzle sınıftan çıktı. Ama eski müdür önceden kimseye zarar vermemişti ki, yanlış mı hatırlıyorum? Sanırım benim yokluğumda olmuş olabilirdi.
Sırama oturduğumda, tam o sırada üstümdeki lambanın aniden düştüğünü gördüm. Her şey bir anda oldu. Önce bir gürültü ve ardından oluşan bir karışıklık. Lamba, sanki bana doğru düşüyormuş gibi hissettim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. O an, zaman sanki durmuştu. Lambanın düşüşü, sınıfı bir anda sessizliğe boğdu. Herkes şaşkın bakışlarla yukarıya, lambaya ve ardından bana dönmüştü. Düşen lamba, tam önümdeki masanın üzerine düştü ama ben o an ne olduğunu anlamadım. Âdeta bir film sahnesindeydim. Etrafımdaki sesler bulanıklaştı ve sanki her şey yavaşlıyordu. Gözlerim lambanın kırılmasını izlerken, içimdeki korku dalgası yükseldi. ‘’Ya bana düşseydi?’’ diye düşündüm. Ve o an, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha anladım. Düşen lamba, sadece bir nesne değil; aynı zamanda benim için de bir uyarıydı. Hayatın beklenmedik anlarda ne kadar tehlikeli olabileceğini hatırlattı. Arkadaşlarım hemen yanıma toplandı. Önce şok içindeydiler ama sonra hep birlikte gülmeye başladılar.
‘’Kızım, senin üzerine düşseydi ne olurdu?’’ diye şakalar yapmaya başladılar. Bende gülümsemeye çalıştım ama içimdeki korku hâlâ tazeydi. Lamba düşmeden önceki an, sanki bir uyanış gibiydi. Olayın ardından öğretmenimiz hemen sınıfa girdi. Durumu değerlenirdi ve lambanın neden düştüğünü anlamaya çalıştı. Sınıfın güvenliği için endişeleniyordu. O an, sadece benim için değil, herkes için bir ders oldu. Sınıf arkadaşlarımın endişeli bakışları, bu olayların ciddiyetini bir kez daha gözler önüne serdi. Öğretmeniz, lambanın düşmesinin nedenini araştıracaklarını ve güvenlik önlemlerinin alınacağını söyledi. O sırada bütün sınıfın aklında aynı soru vardı: Ya bu lamba gerçekten de benim başıma düşseydi? O zaman ne olurdu? Nisa hemen yanıma geldi.
‘’İyi misin?’’ dedi. Ama yine panik atağım tutmuştu. Diğer sınıftan kızlı erkekli zorbalar geldi. Bana baktılar.
‘’Oh, nefes alamıyor musun? Yardım edelim mi?’’ dedi. Nisa onlara baktı.
‘’Gidin kızın başından.’’ Zorbalar Nisa’ya baktı.
‘’Ne olur? Yoksa polis ağabeyin bizi yakalar mı?’’ dediler alaycı bir tonla. Nisa sinirlendi.
‘’Yanlış bildiniz, o hayvanları yakalama kurumundan değil ama illa yakalanmak istiyorsanız, hayvan tesislerini ararım.’’ dedi. Zorbalar ağzını açtı ve sonra gülmeye başladılar.
‘’Biliyor musun şu an bizim grubumuzdan biri eksik. O yokken hafif davrandığımıza şükret.’’ dedi. Nisa bana baktı.
‘’Hadi gel Gece, temiz hava alalım. Burası kirli bir hava aldı.’’ dedi. Ve beni kolumdan tutup götürdü. Dışarı çıkınca Nisa, beni banka oturturken derin bir nefes aldı. Gözlerini gökyüzündeki bulutlara dikti ve izlemeye başladı.
‘’Biliyor musun,’’ dedi.
‘’Bazen dışarıda olmak, her şeyden uzaklaşmak en iyi yoldur. O zorbaların saçmalıklarından kaçmak istiyorum.’’ Ben de ona katıldım, başımı eğip tam olarak hissetmediğim ayaklarımı salladım.
‘’Evet, burası gerçekten çok bunaltıcı. Ama zorbalar neden bu kadar rahatsız edici?’’ diye sordum. Nisa, gözlerini bana çevirdi.
‘’Çünkü korkuyorlar, kendilerini güçlü göstermek için başkalarını ezmek zorunlar. Aslında içten içe zayıflar.’’ Bir süre sessiz kaldık. Nisa’nın sözleri üzerine düşünmek için zaman ayırdım. Zorbaların beni korkutmadığını düşündüm ama Nisa’nın hissettikleri beni etkiliyordu.
‘’Ama sen onlara karşı durdun.’’ dedim. Gülümsedi. Bütün dersler bitince, hava kararınca okuldan çıktık. Yusuf amca bizi arabayla aldı ve arabada giderken bizim eve bu akşam yemeğe geleceklerini söyledi. Mutlu olmuştum. Onlarla yemek yemek bir aile gibi hissettiriyordu.
Çünkü biz neredeyse bir aileydik. Birlikte büyümüştük. Nisa kardeşim, Bora ise ağabeyim gibiydi. Yusuf amcam ve Seda teyzem de ağabeyimle bana anne ve babalık yapmıştı. Bizi hiç ayırmadan sevmişti ikisi de. Sanırım aile olmak için illa kan bağına gerek yoktu, bunu anlamıştım. Eve gittiğimde beni kapıda annem karşılamıştı, önceden kimse karşılamazdı. Sırtımdaki çantayı aldı ve bana sarıldı. Ama ben hâlâ onu affedemediğim için sarılmamıştım. Yine de mutlu görünüyordu. Akşam olduğunda anneme yardım edecektim ama bana oturmamı söyledi. Kollarımı birbirine bağladım ve oturdum. Yemeği çok güzel hazırlamıştı. Makarna vardı, üzerine krema ve tavuk! Bora ağabey, Nisa, Yusuf amca ve Seda teyzem nihayet gelmişlerdi. Annem hepsini güler yüzle karşıladı.
‘’Hoş geldiniz.’’ dedi.
Karşılama merasimi bitince içeri girdik. Hepimiz yemeğe oturduktan sohbet etmeye başladık.
‘’Duygu, Selim orada o adam yüzünden kaza yapmıştı, sen nasıl kurtuldun?’’ dedi Yusuf amca. Ağabeyim boğazını temizledi.
‘’Bu konuyu sonra konuşalım.’’ dedi konuyu değiştirmeye çalışarak. Bu konuyu neden bende duyamıyordum acaba? Fazla etkileneceğimi mi düşünüyor? Yemekler bittikten sonra Nisa bana baktı.
‘’Gece, senin odana gidelim. Çok güzel bir film izledim, birlikte bir daha izleyelim.’’ dedi harfleri uzatarak. Nisa ile kalkıp odama gittikten sonra filmi açtık ve izlemeye başladık. Filmdeki adam tam sessiz diyecekken bende onunla beraber, ‘’Sessiz!’’ dedim. O an odam çok sessiz olduğu için içeriyi duyabiliyorduk. Ve ağabeyimlerin konuştuklarını konu dikkatimi çekmişti.
‘’O Gece’den özür dileyen adam, sizin babanızın… Katilinin oğluymuş…’’ dedi Bora ağabey. Evde bir sessizlik hâkimdi. Nasıl yani, benim babamın katili Ateş’in babası mıydı? Film arkada devam ederken, ben duyduklarımı idrak etmeye çalışıyordum. Neden babam ölmüştü benim? Kısa bir an için Nisa’yla göz göze geldik. O da en az benim kadar şaşkındı… Ama evdeki sessizliği ağabeyim bozdu.
‘’Nasıl yani?’’ dedi, sesi inanamaz gibi çıkıyordu.
Nisa hâlâ yanımda sessizce oturuyordu ama ben zihnimde fırtınalar kopuyormuş gibi hissediyordum.
‘’Ateş bunu biliyor muydu?’’ Eğer bilmiyorsa bilecek. Eğer biliyorsa ve umursamıyorsa…
İçimde bir şeyler sıkıştı. Sinirle nefes alıp verdim ama bu sadece midemin bulanmasına neden oldu.
Nisa kaşlarını çattı. “Gece, bir yere gitmeyeceksin, değil mi?”
“Hayır,” dedim ama sesim bile kendimden emin değildi.
Tam o sırada dış kapı açıldı. Ağabeyim hızla içeri girdi, yüzü sinirden kasılmıştı. Bora ağabey arkasından geliyordu. Bir şey olmuştu.
Ağabeyim odama doğru yürüdü ama Nisa hemen araya girdi. “Ne oldu?”
Ağabeyim dişlerini sıktı. “O herif buradaydı.” Dünya bir anlığına durdu.
“Ne?” dedim fısıltıyla.
Bora ağabey kapının önünde kollarını kavuşturdu. “Ateş buradaydı. Dışarıda.”
Bacaklarım anında ağırlaştı. Kalbim hızlandı ama bu, korkudan değil, içimde büyüyen öfkeden kaynaklanıyordu. Ateş buradaydı. O adamın oğlu burada, bizim kapımızın önündeydi.
“Ne yaptı?” diye sordum. Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
Ağabeyim gözlerini kıstı. “Bizi izliyordu. Yüzüme bile bakmadan gitti ama buraya niye geldiğini bilmiyorum.”
Biliyordu mu?
Ağabeyimin yanından geçip kapıya ilerlemeye çalıştım ama Nisa beni hemen tuttu. “Gece, nereye?”
“Nefes almam lazım.”
Tabii ki yalan söylüyordum. Dışarı çıkıp o herifle yüzleşmek istiyordum. Ama bacaklarım… Bedenim…
Yavaşça, ama kararlı adımlarla evin kapısına yöneldim. Atlas ve Bora’nın itiraz edeceğini biliyordum ama konuşmalarına fırsat vermeden bastonuma sıkıca tutunarak dışarı çıktım.
Ateş hâlâ oradaydı.
Birkaç adım ötede, arabasına yaslanmış, telefonuyla oynuyormuş gibi yapıyordu. Ama gözleri gizliden bana çevrildiğinde fark ettim ki burada olmasının bir nedeni vardı.
O anda, Ateş de beni gördü. Kaşlarını çattı, ama yüzündeki alaycı gülümsemeyi eksik etmedi.
“Aaa, küçük aslan parçası gelmiş.” O sesini duyduğum an öfkem içimde patladı. Ellerimi yumruk yaptım.
“Burada ne işin var?” Ateş, telefonu cebine koyup rahat bir şekilde kollarını göğsünde bağladı.
“Merak ettim. Şu mükemmel aile hayatını görmek istedim.”
Gözlerim kısıldı. Sinir etmek için mi buradaydı? Ama hayır. Bakışları farklıydı. Aklımdaki tek soru dudaklarımdan döküldü:
“Biliyorsun.” Ateş’in yüzündeki gülümseme kayboldu.
Bilmiyor muydu?
Şaşkınlığı birkaç saniye sürdü. Sonra tekrar kendini toparladı ve o alaycı sesiyle konuştu.
“Ne hakkında konuştuğunu bilmiyorum, ama eğer ağabeyinle alakalı bir şeyse, emin ol umurumda değil.”
Bir adım attım ama bacaklarım titredi. Ateş bunu fark etti ve istemsizce bakışları bacaklarıma kaydı. Ona bu hâlimi gösterdiğim için sinir oldum.
“Baban.” dedim sertçe. “Baban hakkında konuşuyorum.”
Ateş’in yüzü ciddileşti. İşte şimdi ilgisini çekmiştim. Ateş’in gözleri kısıldı. O her zamanki umursamaz tavrının altına bir şeyler gizlemeye çalışıyordu, ama yüzündeki gerginlik fark edilmemesi için fazla belirgindi.
“Babama ne olmuş?” diye sordu, sesi beklediğimden daha sert çıkmıştı. Sinirle güldüm.
“Sahi mi? Gerçekten bilmiyor musun?”
Ateş başını hafifçe yana eğdi, bakışları daha da sertleşti.
“Gevezelik etme de söyle. Ne saçmalıyorsun?”
Gözlerim onunkilerle buluştu. İçimdeki nefret neredeyse kontrolsüz bir hale geliyordu ama vücudum ona ulaşmama izin vermeyecek kadar güçsüzdü. Yine de durmadım. Derin bir nefes aldım.
“Senin baban,” dedim, her kelimeyi bile bile vurgulayarak. “Benim babamı öldürdü.”
Hava bir anda soğumuş gibi hissettim.
Ateş gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi, yüzü ifadesizdi. Ama bir şeyler düşündüğü belliydi. Sonunda, dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Saçmalıyorsun.”
İşte bu beni çileden çıkardı.
“Saçmalıyor muyum?” diye yükseldim. Ellerim titriyordu, nefesim kesik kesikti ama umurumda değildi. “Baban, Fırat Kılıç, benim babamı öldürdü! Senin o lanet olası soyadın, benim hayatımı mahvetti!”
Ateş bir an durdu. Gözlerinde bir kıvılcım parladı, ama hâlâ kontrolünü kaybetmemişti. Sonra alaycı bir gülüşle başını iki yana salladı.
“Eğer babam gerçekten böyle bir şey yaptıysa, bunda benim suçum ne?”
Bastonu elimden sıksam da yetmedi, bu sözler kalbime bıçak gibi saplandı.
“Senin suçun ne mi?” diye hırladım. “Sen onun oğlusun! Onun kanını taşıyorsun! Sen, onun bıraktığı pisliğin devamısın!”
O anda, Ateş’in yüzündeki umursamazlık yerle bir oldu. Bana doğru bir adım attı.
“Tekrar et.” Sesi buz gibiydi.
Nisa yanımdan hızla kalktı. “Tamam, tamam! Tartışmayı bırakın!” dedi panikle. “Gece, hadi içeri girelim, lütfen.”
Ama gözümü Ateş’ten ayırmadım. “Ne oldu, gerçekler canını mı acıttı?” dedim, sesim titrek ama meydan okurcasınaydı.
Ateş’in çenesi kasıldı, elleri yumruk oldu. Öfkeliydi. Ama bana mı, yoksa duyduğu gerçeğe mi, işte onu bilmiyordum. Aramızdaki gerilim keskin bir bıçak gibi havada asılı kalmıştı. Sonunda, Ateş derin bir nefes aldı ve geri çekildi. Gözlerini benden ayırmadan, sesi alaycı ama tehlikeli bir tonla konuştu.
“Buna inanıp inanmamak bana kalmış, değil mi?” Sonra arkasını döndü.
“Eğer doğruysa…” dedi yürürken. “O zaman bunu öğrenmem gerekecek.”
Arabasına bindi ve hızla uzaklaştı. Ben ise yerimde donup kalmıştım. Bu savaş daha yeni başlıyordu.
…
(Ateş’in anlatımıyla)
Bakalım bu portakal doğru mu söylüyor? Eğer iftira çıkarsa… Bunu babama sorsam cevap vermezdi, o yüzden şu an en iyi seçenek Açelya gibi duruyordu. Eve doğru gittim. Eve gittiğimde ilk işim salonda oturan ve dizi izleyen Açelya’nın yanına gitmek oldu. Yanına oturduğuma bakışlarını izlediği diziden ayırıp bana baktı.
‘’Bir şey mi oldu ağabey?’’ Derin bir nefes aldım.
‘’Aslında evet, bir şey oldu Açelya.’’ dedim. Açelya bana endişeli bir şekilde baktı.
‘’Ne oldu ağabey?’’
Ona olanları anlatsam mı bilemiyordum. Bundan etkilenir miydi? Ama ya biliyorsa? Bunu sormadan bilemezdim.
‘’Ağabey, söyleyecek misin artık? O kızla mı ilgili?’’
‘’Hangi kız?’’ diyince bana boş boş baktı ve derin bir nefes aldı.
‘’Balo desem? Aklına geldi mi? Adı ne o kızın?’’
‘’Adını ne yapacaksın Açelya?’’ dedim göz devirerek.
‘’Merak etmiştim sadece.’’
Bence olanları, Açelya’ya anlatsam bir sorun olmazdı.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
O benim babamın katilinin oğluydu… Ağabeyimde ikisinin katili olacak kadar sinirliydi. Ve öldürmeden de bırakmaz gibi geliyordu. Evin içinde sürekli dolanıp duruyordu. İşe bile sinirden gidemeyecekti neredeyse. Ama zorla okula giden çocuk gibi gidiyordu. Ağabeyim zor da olsa işe gidince, ben de okul için hazırlanmaya başladım.
Hazırlandıktan sonra Nisa’yla Yusuf amca geldi. Yusuf amca bizi okula bıraktıktan sonra işyerine doğru gitti. Nisa, benim kolumdan tutup sınıfa doğru götürdü. İkimizde sıraya oturduğumuz anda, daha hoca bile gelmeden o zorbalar geldi.
‘’Siz dün bize laf koymaya çalışan ezikler değil misiniz?’’ Nisa ayağa kalktı.
‘’Yoo, ben size laf koymayı değil, beyin koymaya çalıştım ama belli ki boş olan bir şeyi doldurmak kolay değil.’’ dedi. Kollarını birbirine bağlayarak, zorbalar bana baktı.
‘’Bu turuncu kafa kendini koruyamıyor mu? Sen neden annesi gibi sürekli peşindesin?’’ dedi.
Bana laf mı attı o? Bacaklarım eğer çalışsaydı, hem ayvayı hem de tekmeyi yerdi ama onun bir yeri yemezdi.
‘’Sen neden köpek gibi bizim peşimizdesin? Çok oynamak istiyorsan, kemik getireyim.’’ dedim. Ağzını kocaman açıp gözlerini kırpıştırdı.
‘’Anlamadım?’’
‘’Neyini anlamadın?’’ diye sordum. Sinirlenmeye başlamıştı.
‘’Sen bana köpek mi dedin?’’ Ellerimi çapraz bir şekilde bağladım.
‘’Nasıl anladıysan öyle.’’ dediğimde iyice sinirlenmişti. Tam buraya gelecekti ki, Miray hoca gelmişti. O anda anlamıştım ki, ders Tarihti. Hocanın gelmesiyle bütün sınıf Tarih kitaplarını çıkarmıştık.
…
Sonunda bu gün de bitmişti. İlk defa okulda güzel bir günüm oluyordu. Neden mi öyle dedim? Çünkü zorbalar sadece sabah bize bulaşmıştı ve bir daha da gelmemişlerdi. Son ders İngilizceydi. Dersin son on beş dakikası kalmıştı.
On beş dakika sonra da aniden dün yediklerim hâlâ içime sinmediğinden, sınıftan çıktıktan sonra lavaboya gitmek için izin istedim. O sırada Nisa, ben lavabodayken de aşağıda bekleyecekti. Lavaboya girip, üç tuvaletten birine girdim. O sırada beklemediğim bir şey oldu. Kapım kilitlendi!
‘’Kimse var mı?’’ diye seslendim ama cevap alamamıştım.
Birkaç dakika daha kapıyı zorladıktan sonra burada kapana kısıldığımı anladım. Korkuyordum.
Ya beni burada unuturlarsa? Burada kalamazdım, hem de hiç.
Biraz soluklandıktan sonra yine kapıyı zorlamıştım ama işe yaramıyordu. Yine o sırada istemeyeceğim başka bir şey oldu. Tuvaleti su basmıştı! Sular, ne çok hızlı ne de çok yavaş bir şekilde bütün tuvalete dolmaya başlamıştı. Ama benim ayaklarım adam akıllı tutmuyordu ki! Ayaklarım tutsaydı, belki bir ümidim olabilirdi. Ama şuan o bile zordu… Bir süre sonra nefes alışlarımın zorlandığını hissettim. Bir an panik atak geçiriyorum zannetsem de kafamı kaldırıp baktığımda havalandırmanın kesildiğini gördüm… Harika!
Buradan nasıl kurtulacaktım ben? Peki, kurtulacak mıydım? İşte orası soru işareti. Telefonumu çıkarıp Nisa’ya mesaj atmalıydım. Ama çantam Nisa’nın yanındaydı… Of! Tüm bunlar olurken su, dizlerimin hizasına gelmişti ve her saniye artıyordu.
Göğsümde ani bir sıkışma hissettim. Nefesim hızlanmıştı ama yetmiyordu. Ciğerlerime çektiğim hava yetmiyormuş gibi geliyordu. Ellerim titredi, avuçlarım terledi. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi oldu. Başım dönüyordu. Su seviyesi yükseldikçe nefesim daha da sıkışıyordu.
Kafamı duvara yasladım, ama titremeyi durduramıyordum. Kapana kısılmıştım. Burada boğulacağım. Kalbim deli gibi atıyordu, o kadar hızlıydı ki göğsümde yankılanıyordu.
Gözlerim kararmaya başladı.
Nefes alamıyorum…
…
Gözlerimi açtığımda kalbim hâlâ hızlı atmaya devam ediyordu. Ama karşımda Nisa’yı gördüğümdeyse içim rahatlamıştı. İyi de nasıl kurtuldum ki ben oradan? Etrafıma bakındığımda, sular gitmişti ve havalandırma çalışıyordu. Şom ağızlılığım tutmuştu bugün… Gerçi maşallah dediğim iki gün yaşamıyor.
‘’Gece! İyi misin?’’ dedi Nisa endişeyle. Zar zor cevap verdim.
‘’İyiyim de, beni nasıl çıkardınız oradan?’’ Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı.
‘’Sen gelmeyince panik oldum ve hemen geldim. Ama kapıyı açamadım, bende müdürün yanına gidip ona olan biteni anlatınca hemen gelip kapıyı açtılar ve dışarı baya bir su boşaldı… Sonra senin olduğun kapıyı bulup kilidini açtık ve…’’ dedi sonunu uzatarak.
‘’Şimdi çok şükür iyisin.’’ diye cümlesini tamamladı. Nisa olanları anlatırken ben olduğum yerde doğrulmuştum. Kapıda müdür Alev Bey vardı.
‘’İyi misin? Görüyor musun şu terbiyesizliği… Kim yaptı bunu!’’ dedi.
Tabii kimseden ses çıkmadı, çünkü okul boştu. Nisa’yla göz göze geldik, ikimizde okulun boş olduğunu biliyorduk. Ama müdür bey sanki okul doluymuş gibi konuşuyordu.
O sırada erkeklerin giyinme odasından, zorbalardan biri olan Alparslan çıktı. Müdür bey hemen ona döndü.
‘’Sen yaptın, değil mi? Alparslan.’’ dedi.
Alparslan, bizim olduğumuz yöne bakınca gözleri şaşkınlıktan açıldı. Önce Nisaya, sonra bana ve en son da müdür beye baktı. Olaylara anlam vermeye çalışıyordu. Bir süre gözleri üçümüz arasında gidip geldikten sonra, ortamdaki sessizliği bozan o oldu.
‘’Efendim? Anlamadım.’’ diyince müdür bey sinirlendi.
‘’Ne demek anlamadım? Senden başka öğrenci mi var burada da kızı kapatacak kızlar tuvaletine!’’ Alparslan’ın gözü iyice açılmıştı ve duyduklarına inanamıyordu. Müdür bey ona suç atıyordu atmasına ama o, bu olaylardan bir haber gibiydi. Alparslan hâlâ boş gözlerle bakarken müdür daha da sinirlendi.
‘’İkiniz de velilerinizin numarasını verin! Onlarla görüşeceğim.’’
E iyi de, ben annemin numarasını bilmiyordum ki. Sadece ağabeyimin numarası ezberimde vardı. Müdür bey bizi odasına götürmüştü. Alparslan ile müdür masasının önündeki koltuklarda karşılıklı oturuyorduk. Müdür, Alparslan’ın annesini ararken, bende telefonumdan annemin numarasına bakıp müdüre söyledim.
Yaklaşık on beş dakika sonra odanın kapısı çalındı. Hepimiz kapıya baktığımızda, annelerimizin geldiğini gördük. Annem odaya girer girmez hemen bana sarıldı.
‘’Gece, iyi misin kızım?’’ dedi, sesinde paniklemiş bir ifade vardı.
‘’İyiyim anne…’’ dediğimde çok mutlu olmuştu, çünkü ona anne diyemiyordum.
Gözlerim müdür beye kaydı. Şaşırmıştı, anneme bakıyordu. Gözünü bile kırpmıyordu. Ona garip gözlerle baktığımı fark edince hemen gözlerini kaçırdı ve boğazını temizledi. Annem, benden ayrılınca, müdür konuşmaya başladı.
‘’Sizi niye buraya çağırdığımı merak ediyorsunuzdur, değil mi?’’ İki anne de başını onaylarcasına salladı. Sonra, Alparslan’a baktı.
‘’Alparslan, Gece’yi kızlar tuvaletine kilitlemiş. Tuvaleti de su basmış ve havalandırmaları bozulmuş. Neyse ki Gece’nin arkadaşı durumu fark etti.’’ diyince, bende dâhil olmak üzere herkes şaşkındı. E müdür bey nereden biliyordu ki havalandırmanın bozulduğunu? Yine kafamda bin tane soru işareti oluşmuştu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |