14. Bölüm

13.Bölüm

Rainy
therainy52

-1 Yıl Sonra-

Odamdaydım, müzik dinliyordum. Her şey yolundaydı ve bu huzurumu hiçbir şey kaçıramazdı. Ben ne olacağımı bilmediğim için kafede kalmaya devam etmiştim, Nisa ise psikolog olmak için güzel bir üniversiteye gitmişti. Uzağa gitmek istememişti, yine bu şehirde bir üniversiteye gitmişti. Ve hiçbir olay çıkmamıştı bu bir yılda. Bazen düşünüyorum, acaba kötüye işaret mi diye. Çünkü koca bir yıl mis gibiydi. Neden taktın diye sorabilirsiniz. Ben de bilmiyorum. Sanırım o kadar olanlardan sonra sakinlik yabancı geldi. Derken koluma biri dokundu, ağabeyimdi. Olduğum yerde irkildikten sonra hemen kulaklığımı çıkardım.

‘’İnsan bi ses verir geldim diye!’’

‘’Kulağında kulaklıkla duyuyor musun sanki?’’ Derin bir nefes verdim.

‘’Tamam, ne oldu?’’ Ağabeyim bir anlığına tereddüt etmişti. Ne diyecekti ki bu kadar tereddüde girmişti.

‘’Ben, sanırım Nisa’yı seviyorum…’’ Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bir yandan bunu beklemiyordum ama bir yandan da böyle olacağı belliydi. Yine de şaşkınlığımı saklayamamıştım.

‘’Ne?’’ Şaşkınlığımın yerini mutluluk almıştı. Gülümsedim. ‘’Nisa’ya söyledin mi bunu?’’ Kısa bir sessizlik oldu.

‘’Hayır.’’

‘’Hallolur o.’’ derken bile etrafa gülücükler saçıyordum. Tam da bu esnada aklıma Bora ağabeyim ve Yusuf amcam geldi. Onları buna ikna etmek zor olacaktı, ama işin sonunda ağabeyim ve bacım mutlu oluyorsa ben ikna etmeye çalışacaktım. Ben gülünce ağabeyim de güldü ve sarıldı.

‘’Şimdi kaç yıllık bacım, yengem mi olacak?’’ dediğimde ikimizde güldük.

Ağabeyimden sonra odamda yalnız kaldığımda, müzik durmuştu ama içimde başka bir melodi çalıyordu sanki. Hani bazı şeyler vardır, olur ama etkisi hemen değil, birkaç dakika sonra çarpar ya insana… Ağabeyimin az önce söyledikleri öyleydi.

Ağabeyim, Nisa’yı seviyor. Gerçekten seviyor.

Kalbimde minik bir kıpırtı vardı. Mutluluktan. Çünkü bu evde en çok onların mutlu olmayı hak ettiğini düşünüyordum. Biri tüm hayatını bana adayan bir ağabeydi, diğeri ise benim en karanlık günlerimde elimi tutan bir kardeş gibiydi.

Ama işin içinde Bora ağabey olunca… İşler karışırdı. Tabii Yusuf amcayı unutmamak lazım. Başta kızar ama sonradan kabullenirdi umarım.

Odamda tek başınaydım. Ağabeyim gitmişti ama söyledikleri hâlâ odamda dolaşıyordu sanki. Müzik durmuştu, kulaklığım sessizdi ama içimde bir uğultu hâlâ sürüyordu. O uğultuya tanıdık bir tedirginlik eşlik ediyordu artık. Sebebini bilmiyordum. Belki de içgüdüydü. Belki de... Ben gerçekten huzura alışkın değildim. Derken bir bildirim sesi geldi. Telefona uzandım. Bilinmeyen bir numaraydı. Açmadım. Ama bir mesaj gelmişti. Sadece bir kelime:

Bilinmeyen Numara: Özledim.

Telefonu elimde tutuyordum. Parmaklarım ekranın üstünde sabitlenmişti. Özledim, yazıyordu. Ne bir isim vardı ekranda, ne de bir fotoğraf. Sadece bir numara. Soğuk. Tanımsız. Ve tuhaf şekilde tanıdık. Bu bir şaka olmalıydı. Belki yanlış numara. Belki bir otomatik mesaj. Kendime telkin verdim. "Belki de bu kadar şüpheli olmamalıyım." Ama ikinci mesaj geldi.

Bilinmeyen Numara: Ben unutmam. Sen unutsan bile.

Kalbim boğazıma tırmanmaya başlamıştı. Bir şey vardı bunda. Soğuk bir el, boğazıma dokunmuş gibi hissediyordum. Ekrana baktım. Üçüncü mesaj gelmişti.

Bilinmeyen Numara: Bugün saçını toplamamışsın. Sana açık saç daha çok yakışıyor.

Gözlerim büyüdü. O an... Her şey durdu.

Sadece bir saniye. Sadece bir saniyeliğine ama tüm dünya sustu. Nefes almayı unuttum. Bugün saçımı toplamamıştım. Ama bunu gören sadece... Evet, kim görmüştü? Bir panik dalgası geçti içimden. Camdan dışarı baktım. Sokak bomboştu. Balkonun perdesini çekip geri döndüm. Ellerim hâlâ titriyordu.

Bu kişi… Beni izliyor.

Ama kimdi?

(Atlas’ın anlatımıyla)

"Sevgili Nisa,

Sana bu mektubu yazmak benim için zor ama aynı zamanda çok önemli. Yıllardır hayatımda olduğun için sana minnettarım. Çocukluğumuzdan beri birlikte büyüdük, sayısız anı paylaştık ve birbirimizi her zaman destekledik.

Sen benim için sadece bir arkadaş değil, aynı zamanda bir kardeş, bir sırdaş ve her zaman güvenebileceğim birisin. Seninle geçirdiğim her an için minnettarım ve hayatımın seninle daha güzel olduğunu biliyorum.

Sana karşı hissettiğim duygular zamanla değişti. Seninle daha fazlasını paylaşmak, hayatımın her anında yanında olmak istiyorum. Seni seviyorum Nisa, her şeyden çok.

Umarım bana bir şans verirsin."

Yok, bu da olmadı işte. Telefondan yazsam da mektup yazsam da olmuyor. Yüz yüze gelince de onu görünce dilim tutuluyor.

Nasıl söyleyeceğim? En iyisi Gece’den fikir almaktı. Hemen odamdan çıkıp Gece’nin odasının önüne gelmiştim. Kapısına iki kere tıkladıktan sonra içeri girdim. Gene kulağında kulaklıkla bir şeyler dinliyordu ve bilgisayarının başındaydı. Ve tabii ki geldiğimi duymamıştı. Biraz yaklaştım. Yaklaşınca beni fark etmişti. Hemen kulaklığını çıkardı ve bana baktı. Yüzünde bir gülümseme olmuştu.

‘’Söyle bakalım âşık adam!’’ dediğinde ikimizde gülmüştük. Yatağının ucuna oturduğumda, dönen sandalyesiyle bana döndü.

‘’Ben nasıl söyleyeceğim Nisa’ya? Telefonda yazsam, olmuyor. Mektup yazsam beceremedim. Yüz yüze desen dilim tutuluyor. Sen bilirsin belki nasıl söyleyeceğimi.’’ Bir süre düşündü.

‘’Ağabey, başka yol varsa söyle. Ama bana kalırsa, bütün cesaretini topla ve çık karşısına. De ki ben sana âşığım bu kadar.’’ Boş bir bakış attım.

‘’Öyle kolaysa sen söyle, Gece. Ciddi bir şey soruyorum şurada.’’

‘’Ağabey bak. Onu bi kafeye ya da parka buluşmaya çağır tamam mı? Sonra alıştırarak Nisa’ya onu sevdiğini söyle. Tabii önce bütün cesaretini toplaman gerek.’’ Sanırım bu mantıklı geliyordu.

‘’Şimdi ne yapayım peki?’’

‘’Yarın için buluşma teklif et.’’ Hemen telefonumu cebimden çıkardım ve mesajlara girdim.

Atlas: Yarın saat 12.00’de sahildeki parka gel. Hani şu büyük söğüt ağacının altındaki banka. Konuşmak istediğim bir şey var.

Nisa: Tamam, olur. O saatte müsaidim.

“Ben söyleyince Nisa terapiden çıkar mı sence, Gece?”

“Bilmiyorum ama senin seansın başlayacak gibi.”

Dün akşam hiç uyuyamamıştım. Gerçekten söyleyebilecek miydim ona? O kadar heyecanlıydım ki buluşma için. Ne tepki verecekti? O da beni seviyor muydu? Yoksa ağabeyi olarak mı görüyordu beni? Buluşma yerine gelmiştim ve Nisa’yı beklemeye başladım.

Bir süre sonra Nisa’yı gördüm. Ama yüzünden düşen bin parçaydı. Gözlerinde kırgınlık ve kızgınlık vardı. Yanıma geldiğinde tam karşıma durdu.

‘’Bana onu yüz yüze mi söylemeye geldin?’’

‘’Neyi?’’

‘’Bilmiyormuş gibi yapma Atlas!’’ Yüzüne şaşkınlıkla bakıyordum. İlk defa bana ağabey lafı olmadan seslenmişti. Ne yapmıştım ki onu bu kadar kızdıracak? Derin bir nefes aldı, ama her hâlinden belliydi sinirli olduğu.

‘’Ben seni severken…’’ dedi ama devamını getirmeden benden uzaklaşmaya başladı. Gidiyordu.

‘’Nisa!’’ diyerek kolunu tuttum. Kolunu tuttuğum için durmuştu ve birkaç saniyeliğine göz göze gelmiştik. Gözleri dolmuştu ama kendince belli etmeye çalışıyordu. Hemen kolunu çekti ve hızlıca uzaklaşmıştı.

Ne yaşadım lan az önce?

Nisa, beni seviyordu… Ama neden üzgündü? İstemeden kırmış mıydım onu? Yoksa o yazdığım mektubu mu görmüştü? Yok o olamaz çünkü imha etmiştim o mektubu, hem o olsa beni sevdiği söyleyip kırgın bir şekilde gitmezdi.

(Nisa’nın anlatımıyla)

-1 Saat Önce-

Odasının camı yarıya kadar açıktı. İçeri serin bir rüzgâr doluyordu, dosyalarımın kenarlarını hafifçe kıpırdatıyordu. Seans saati yaklaşıyordu. Masamın üzerindeki küçük çalar saate gözüm takıldı. Üç dakika kalmıştı. Derin bir nefes aldım. Üçüncü seansıydı. Adı İrem'di. On yedi yaşında. Sessiz, utangaç ama gözlerinin arkasında bir fırtına saklıydı. İlk seansta konuşmamıştı bile. Sadece başını eğmiş, ellerini kucağında kenetlemişti. Ama ikinci seansta, bir cümle kurmuştu:

"Ben bazen gerçekten var mıyım, bilmiyorum."

O günden sonra onun için farklı bir dikkatle hazırlandım. Bugün bir adım daha atmasını umuyordum. Kapı çaldı.

"Girebilirsin İrem," dedim yumuşak bir sesle.

İçeri girdi. Üzerinde bol bir sweatshirt, altında klasik kot pantolonu vardı. Aynı şekilde oturdu koltuğa. Ayakkabısının ucuyla halının kenarını dürtüyordu. Sessizdi.

"Bugün nasıl hissediyorsun?" Omuz silkti. Kafasını kaldırmadı.

"Bazen... Hiçbir şey hissetmemek mi daha iyi, yoksa her şeyi hissetmek mi bilmiyorum," dedi bir süre sonra. Kalbimde bir boşluk oldu. O yaşta birinin bu cümleyi kurması, bir haykırış gibiydi aslında. Ama ben haykırışı bastıracak değil, duyacak kişiydim.

"Güzel bir soru bu," dedim. "Sence ikisi arasında bir yol olabilir mi?"

İlk kez kafasını kaldırdı. Göz göze geldik. O an, bir şey çözüldü aramızda. Güvenin kırıntısı... Belki de ilk tohumu. Sessizlik oldu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Göl kıyısında yürüyen iki insanın durup aynı suya bakması gibiydi.

"Bugün," dedim, "Kendinle ilgili paylaşmak istediğin bir şey var mı? Bir anı, bir duygu ya da sadece bir kelime bile olur."

Bir süre düşündü. Sonra, başını yavaşça salladı.

"Çocukken… Karanlıktan korkardım. Ama şimdi… Karanlıkta saklanmak istiyorum." Gözlerim doldu. Ama gözlerini benden ayırmasın diye gülümseyerek başımı salladım.

"Anladım," dedim.

"Ve artık karanlığı yargılamayacağız. Sadece onu tanımaya çalışacağız."

Seansın sonunda, çıkarken ilk defa dönüp bana, "Teşekkür ederim" dedi. Küçük bir adımdı. Ama bazı adımlar, içimizde yıllarca yürür. Tam da bu sırada aklıma dün Atlasın mesaj attığı geldi. Buluşmaya çağırmıştı. Saate baktım. Tam bir saatim vardı ve o yer buraya biraz uzaktı. Son hastamla da ilgilendiğim için hemen çıkmak için hazırlanmaya başladım. Tam danışmanın yanından geçtiğim sırada danışmandaki kız bana seslendi.

‘’Nisa Hanım, size bir mektup geldi.’’ durdum ve ona döndüm.

‘’Kimden olduğu yazıyor mu?’’ diyerek danışmaya yaklaştım ve kızın uzattığı zarfı aldım.

‘’Hayır, Nisa Hanım.’’ Zarfı açıp mektubu okumaya başladım.

‘’Nisa, ben Atlas ağabeyin.
Umarım hayatının en kötü gününü yaşıyorsundur. Sana karşı hislerim hiç değişmedi, senden nefret ediyorum. Beni seviyor musun sevmiyor musun umurumda değil. Umarım hayatında asla mutlu olamazsın.’’

Zarfa hâlâ inanamıyordum. O cümleler… O kadar ağırdı ki, sanki sayfalardan çıkıp boğazıma sarılmışlardı.

“Umarım hayatının en kötü gününü yaşıyorsundur.”

Atlas bunu nasıl yazabilirdi? Dün, beni parkta buluşmaya çağırmıştı. "Konuşmak istediğim bir şey var," demişti.

İçim heyecanla doluydu. Belki… Belki o da beni seviyordu. Ama şimdi... Beni seven biri, böyle bir şey yazmazdı. Değil mi? Gözlerimi aynada kendime diktim. Gözaltlarımda yorgunluk, kaşlarım çatık. Kalbim... Darmadağın. Ama yine de o parka gideceğim. Çünkü yüzüne bakıp bu mektubu nasıl yazdığını soracağım.

Onu görür görmez yıkıldım. O gülümseyerek bakıyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Oysa bende fırtınalar kopuyordu. Karşısında durdum. Gözlerim gözlerine kilitlendi.

“Bana onu yüz yüze mi söylemeye geldin?” Atlas’ın yüzü bir anda anlamaya çalışır gibi oldu.

“Neyi?” dedi. O an... İçimde bir şey koptu.

“Bilmiyormuş gibi yapma Atlas!” İlk defa ona sadece adıyla seslenmiştim. Ağabey değil. Arkadaş değil. Artık... Hiçbir şey değil. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamak için tüm gücümle direndim.

“Ben seni severken…” Cümleyi tamamlayamadım. Çünkü kalbim sızladı. Çünkü eğer devam edersem, dökülecektim oracıkta. Yüzüne son bir kez baktım ve arkamı döndüm. Gitmeliydim. Gitmezsem... Kırılmaya devam edecektim. Ama kolumdan tuttu.

“Nisa!”

Dokunuşu tanıdıktı, sıcak ama şu an sadece canımı acıtıyordu. Göz göze geldik. Gözlerimdeki dolgun yaşları görüyordu, biliyordum. Ama bu defa görmesi yetmiyordu. Kolumu çekip uzaklaştım. Arkamdan seslenmedi bir daha. Belki de ne yaşadığımı hâlâ bilmiyordu.

Ama ben... O mektubun gerçek olduğuna inandım. Çünkü kalbim çoktan kırılmıştı bile.

Evdeydim ve eve geldiğim gibi odama kapanmıştım. O mektup neredeydi bilmiyordum. Yatağımda otururken odama ağabeyim geldi. Sanırım başka bir şey için gelmişti ama beni üzgün görünce yüzü değişmişti.

‘’Nisa, ne oldu? Ne sıktı canını?’’ Cevap vermedim. O sırada ağabeyimin gözüne mektup takıldı. Mektuba doğru gittiğinde mektubun masamda olduğunu anladım. Ağabeyim mektubu okuduktan sonra kendi kendine gülmeye başladı.

‘’Ne ağabey? Komik mi neye gülüyorsun?’’

‘’Nisa, bu yazı Atlas’ın yazısı değil ki. Sen bu mektup yüzünden mi böylesin?’’ Değil mi? İstemeden onun kalbini mi kırmıştım ben?

(Atlas’ın anlatımıyla)

Garsonun getireceği çiçekleri alıp evime doğru gittim. Ne olmuştu birden bire? Ben ona ne yapmıştım ki... Eve geldim. Annem suratımın asık olduğunu gördü; "Ne oldu Atlas?"

"Hiçbir şey…" dedim. Çiçekleri ona verdim. O mutlu olmuştu ama ben? Odama gittim. Nerede hatam vardı? Neden o kadar üzgündü ve kızgındı? Ama kendi de söylemişti beni sevdiğini… Tam bunları düşünürken odama Gece geldi.

‘’Ağabey, iyi misin? Kabul etmedi mi yoksa?’’

‘’Yok bir şey Gece. Şu an sadece biraz yalnız kalmak istiyorum ağabeycim, hadi.’’ Ne kadar gitmek istemediğini yüzünde görsem de sessizce çıkmıştı odamdan. Derin bir nefes aldım. Ev bana dar geliyordu. O yüzden hemen evden çıktım. Arabaya binip bir deniz kenarına gittim.

Arabadan indiğimde hava kararmıştı. Deniz kıyısı sessizdi, martıların sesi bile çıkmıyordu sanki. Ay, suya düşmüş gibi parlıyordu. Kumların üzerinden geçip kayalıkların ucuna doğru yürüdüm. Ellerimi cebime sokmuştum. Rüzgâr tenimi kesiyordu ama içimdeki fırtınanın yanında bu rüzgâr, serin bir meltemdi sadece. Ayakkabılarımı çıkardım, ayaklarım taşlara bastı. Batıyordu. Ama batmaktan daha çok... Hissettiriyordu. En azından burası hissediyordu. İnsanlar değil. Başımı göğe kaldırdım, bir yıldız bile görünmüyordu. Sonra yüzümü denize çevirdim. Ve içimde tuttuğum her şeyi, bağırarak suya savurdum:

"Ben ne yaptım size?! Neyin bedelini ödüyorum?!” Sesim yankılandı. Sadece denize değil, geçmişime de çarptı geri döndü.

“Ben kardeşimi büyüttüm! Herkes kaçarken ben durdum! Ben güçlüydüm! Hep ben! Nisa için bile… Cesaretimi topladım, ilk kez korktum ama gittim, konuştum! O da mı yetmedi?”

Sert bir rüzgâr geldi, kelimelerimi denize savurdu. Ama ben susmadım.

“Beni seven herkes neden gidiyor? Ya da beni sevdiğini söyleyip neden sırtını dönüyor? Ben kötü biri değilim ki... Sadece… Sadece yoruldum. Ben de biri tarafından tutulmak istiyorum artık!”

Boğazımda bir düğüm vardı. Gözlerim yanmaya başladı. Ama ağlamıyordum. Ya da bilmiyorum. Rüzgâr mıydı o? Tuz muydu, gözyaşı mı? Anlayamıyordum artık. Anlamaya da çalışmıyordum. Sonra... İçimden yalnızca bir fısıltı çıktı.

“Sadece biri... Bir kişi... Atlas, iyi ki varsın dese yeterdi." Deniz sessiz kaldı. Gökyüzü de. Ama içimdeki o taş... Biraz olsun yerinden oynamıştı.

Sonra dizlerimin üstüne çöktüm. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirdim. Sanki başımın içindeki düşünceler ellerimden dışarı akacaktı. Sessizce kendi kendime fısıldadım:

“Ben ne zaman... Kendim için bir şey istedim ki?”

Tüm hayatımı başkaları için yaşamıştım. Gece ağlamasın diye uyumayan bendim. Annem gitsin diye kendini kötü hisseden, onu rahatlatan bendim. Herkese iyi olmak zorundaydım çünkü... Yoksa herkes dağılırdı.

Ama ben?

“Ben ne zaman düştüm, kim tuttu beni?” dedim, dişlerimi sıkarak. "Hep dik dur dediler. Hep güçlü ol Atlas dediler. Ama ben insanım! Taş değilim!"

Yüzümde rüzgârla karışan bir sıcaklık hissettim. Gözyaşıydı bu. Sessiz, ama en gürültülü feryadımdı. İlk defa kendim için ağlıyordum. Bir şey kaybettiğim için değil. Artık taşımaktan yorulduğum yükler için.

"Belki de... Kimse beni gerçekten tanımadı." dedim. “Ben bile.”

İçimden bir ses, çok uzaklardan gelen bir çocuk gibi konuştu: Sana sarılmak istiyorum Atlas. Yalnız olduğunu düşünme.

Ama bu ses, dışarıdan gelen biri değildi. O çocuk bendim. Yıllar önce kimsesiz kalmış, ağlamaya bile çekinen çocuk. Kafamı kaldırdım.

“Artık kendim için de var olacağım,” dedim usulca.

“Sevildim mi bilmiyorum... Ama seveceğim. Her şeye rağmen. Çünkü... Ben hâlâ insanım.”

Ve o an... Belki ilk defa gerçekten nefes aldım. Gecenin koyuluğu üzerime çökmüş, yıldızlar hâlâ çıkmamıştı. Ama içimde bir şey yanıyordu. Umut gibi. Acıdan doğmuş bir cesaret gibi. Sonra, cebimden telefonu çıkardım. Uzun uzun ekrana baktım. Nisa yazıyordu ekranda. Yazamadım. Aramadım da. Bir süre kimseyle konuşmak istemiyordum. Telefonumu önce uçak moduna, sonra da sessize aldım. Sonra da komple kapattım.

-1 Hafta Sonra-

(Nisa’nın anlatımıyla)

Bir hafta… Bir haftadır her yerde onu arıyorduk. Yoktu, benim yüzümden yoktu! Gece ve Duygu teyze perişan olmuşlardı. Ağabeyim ise birimlerle beraber Atlas’ı arıyordu. Aklımıza gelen her yere bakmıştık.

Ağabeyim, o mektubu Atlas’ın yazmadığını söyleyince, Gece’ye Atlas’ın evde olup olmadığını sormuştum. Gece’de evde olmadığını söylemişti. Nereye gittiğini sorduğumda ise bilmediğini söylemişti. Bunu da ağabeyime söylemiştim. Hepimiz aramıştık ama açmamıştı. Çünkü telefonu çalmıyordu. Bunun üzerine ağabeyim herkese haber verdi ve onu aramaya başlamıştık. Eve bakmıştık ilk, sonra belki kafededir diye kafeye bakmıştık, orada da yoktu. Eskiden oturdukları evleri varmış, oraya baktık ama orada da yoktu. Sokaklara ve ormana da baktık ve yine yoktu. Her nereye bakıp bulamasam içimdeki suçluluk artıyordu. Neden ona sormamıştım? Belki de benim yüzümden gitmişti… OF! Oturdukça evin duvarları sanki daha fazla geliyordu. O yüzden evden çıktım ve yürümeye başladım. Yürürken aklıma bir şey dang etti. Bizim bir kulübemiz vardı, ikimizin. Bu bir sırdı bizim için. Orada olabilir miydi? Bakmam lazımdı. Hemen o kulübeye doğru gitmeye başladım. Hatta koşmaya başlamıştım. Onu bir an önce bulmalıydım. Bu bir haftada bile onu çok merak etmiştim ve özlemiştim. Ormana girdiğimde burayı o kadar detaylı aramadığımızı fark ettim. Ormanın içinde ilerlerken etrafıma dikkatlice bakınıyordum.

Bir süre daha ormanın içinde ilerledikten sonra o kulübeyi gördüm. Adımlarımı hızlandırdım. Çünkü orada olmalıydı. Hemen bendeki yedek anahtarı çıkardım ve kulübenin kapısını açtım.

Onu karşımda gördüğümde, zaman bir anlığına durdu sanki. Bir hafta boyunca gözlerimin içine dolan korku, boğazıma oturan endişe… Hepsi bir anda boşalıverdi. Koşar adımlarla yanına gittim ve sarıldım. Sımsıkı. Sanki bir daha kaybolmasın diye. Sanki içimdeki suçluluğu böyle bastırabilirmişim gibi. O ilk an biraz şaşkındı, bana sarılmakta tereddüt etti. Ama sonra… Sonra o da kollarını sardı. Ve biz, o küçük kulübenin içinde, bütün kırgınlığımıza rağmen bir süre öylece kaldık. Sonra geri çekildim. Gözlerim yaşlıydı ama sesim titremesin diye derin bir nefes aldım.

“Atlas… Nerdesin bir haftadır? Hepimiz seni çok merak ettik. Polis bile seni arıyor!” Sesi yorgun ve kısık çıktı:

“Beni biraz bırakmak istedim… Sadece kafamı dinliyordum.” Kaşlarım çatıldı.

“Bir haftadır mı?” Beni o kadar kolay mı silmişti yani hayatından? İçimde patlamak üzere olan soruyu tutamadım:

“Benim yüzümden mi gittin?” dedim ama içimden geçen daha fazlasıydı. Benim yüzümden kayboldun mu? Benim yüzümden sustun mu? Ama Atlas sessiz kaldı önce. Sadece gözlerimin içine baktı. Bir şey diyecek gibiydi, ama kelimelerden önce bakışları konuştu. Sonra, dudakları kımıldadı. Sessiz, yavaş bir sesle konuştu:

“Hayır... Nisa, senin yüzünden gitmedim. Ama… Döneceksem bir sebebim olsun istedim. Ve o sebep de sendin.”

Sanki biri göğsümün ortasına ince bir bıçak sapladı, ama bu acı değildi. Bu… Kabuk bağlayan bir yaranın ilk iyileşme sinyaliydi. Gözlerimi kaçırdım. Çünkü gözlerine bakarsam, daha fazla tutamayacaktım kendimi.

“Peki neden hiçbir şey demedin?” dedim. “O gün... Bana mesaj attın, konuşmak istedin. Gittim. Ama bir mektup geldi bana ve... Delice sevinirken seni görmek için, karşılığında sadece... Kırıldım.” Atlas ellerini cebine soktu. Dizlerinin üzerine çöktü, ellerini alnına dayadı. Yorulmuştu belli ki. Ama bu yorgunluk fiziksel değildi. Sessizce, boğuk bir sesle cevap verdi:

“Ben... Bilmiyorum mektup. Ama asla seni kırmak istemedim. Ne o gün… Ne şimdi.” Yanına yaklaştım.

“Ama kırıldım,” dedim. “Sana kırıldım. Çünkü ilk kez… Her şeyi bırakıp sana gitmiştim.” Gözlerime baktı. Bu sefer kaçmadı.

“Ve ben ilk kez… Gerçekten gitmek istemedim,” dedi. “Ama hiçbir şey söyleyemedim. Sadece kalıp seni daha çok üzerim diye korktum.”

Bir an sessizlik oldu. Ama bu kez o sessizlik beni boğmuyordu. Kulübenin içindeki hava ağır değildi artık. Tam aksine, içimdeki düğümleri yavaşça çözüyordu. Sonra küçük bir adım attım. Yanına çömeldim. Elimi omzuna koydum.

“Atlas, ben seni seviyorum…”

Bunu söylemek… Tuhaf şekilde rahattı. Ne bir çarpıntı, ne bir panik. Sadece... Gerçekti. Tüm bu dağınıklığın, sessizliğin ve karmaşanın içinde tek net olan şeydi. Atlas donup kaldı. Gözleri kocaman açılmıştı. Gülümsedi. Gözlerinde hem şaşkınlık, hem de derin bir şefkat vardı.

“Ben de seni seviyorum, Nisa. Hem de düşündüğümden çok daha uzun zamandır.”

O an... İçimde bir şey yerine oturdu. Artık eksik değildim. Çünkü o da aynı yerdeydi, aynı hissi taşıyordu. Sarıldık. Sessizce. Uzun uzun. Ve bu kez ikimiz de kaybolmak değil, birlikte kalmak istiyorduk.

-1 Ay Sonra-

(Gece’nin anlatımıyla)

Bir haftadır garip bir enerji vardı etrafta. Hani bazı şeyler henüz açık açık konuşulmamıştır ama kalpten kalbe geçen bir şey olur ya… İşte öyle bir şeydi bu. Atlas’ın Nisa’ya bakışlarındaki o farkı ben yakalıyordum. Nisa'nın da gülümsediği zaman gözlerinin içi başka parlıyordu. Ve sonunda... Beklenen olmuştu. Eve geldiğimde ikisini birlikte mutfakta gördüm. Sessizce konuşuyorlardı, ama aralarındaki o bağ... Kelimelerden bağımsızdı. Göz göze geldiler, ikisi de gülümsedi. Sonra Nisa bana döndü.

“Gece… Bize kızmazsın, değil mi?” Kahkaha attım.

“Kızmak mı? Yıllardır ‘o bacım, bu ağabeyim’ diye kendimi yıprattım, bari meyvesini görelim!” dedim. İkisi de gülmeye başladı. Ama sonra Atlas’ın sesi ciddileşti:

“Gerçekten iyi misin bu konuda?”

O an durdum. İçimden geçirdim. Nisa benim en yakın dostumdu, Atlas da her şeyim. Ve evet, onları birlikte görmek içimi ısıtıyordu.

“İyi değilim,” dedim ciddi ciddi. Gözleri büyüdü. Sonra gülümsedim. “Çünkü sizden daha güzel bir çift düşünemiyorum.”

Ben o lafı ettim, onlar güldü ama içimde hâlâ bir şeyler kıpır kıpırdı. İyi anlamda. Hani bazı anlar vardır ya... Sanki içinden bir eksik parça tamamlanır. Ev dediğin sadece dört duvar değildir; bazen iki insanın birbirine bakışında kurulur o ev. Nisa’nın ağabeyimin omzuna başını yaslayışı... Atlas’ın sessizce gülümseyişi... İçim ısındı.

Mutfağı sessizce terk ettim. Onlara zaman vermek istedim. Koridordan geçerken kendi kendime mırıldandım:

“Benim kadar aşk romanı okuyan birine bu kadar duygulanmak yakışıyor mu gerçekten?”

Ama yakışıyordu işte. Çünkü aşkın en güzel hâliydi bu. Göz göze gelmeden bile anlaştıkları, aynı anda gülüp sustukları hâli. Ve her ne kadar yaşadıklarımız içimizi lime lime etmiş olsa da... Bu iki insanın birbirine tutunması, “iyileşme” kelimesinin canlı hâliydi. Odamın kapısını araladım, içeri girdim. Telefonumu elime alıp kamerayı açtım. Ekrana baktım. Saçım dağınık, gözlerim biraz nemli. Gülümsedim.

“Bugün, tarihe not düşüyorum: Atlas sonunda kalbinin sahibine kavuştu. Ve Gece, onların aşkına en önden tanık oldu.”

Videoyu kaydettim. Kendime değil, gelecekteki bana. Belki bir gün unuturum diye. Belki bir gün karanlıklar yine çöker diye. Ama o videoda bir gerçek vardı: Sevgi hâlâ vardı. Ve iyileşmek mümkündü. Tam o anda kapı çaldı. Gülümsedim.

“Girin!” dedim. Kapıyı Nisa araladı. Elinde iki kupa vardı. Çikolata kokusu içeri doldu.

“Mutfağı ele geçirdik. Kutlamasız olmazmış.” Kahkaha attım. Kupayı aldım.

“Yani siz çift oldunuz diye ben şeker komasına mı gireceğim şimdi?” Omzuma dokundu, gülümsedi.

“Senin sayende oldu bu.”

“Ben mi?”

“Sen hep ikimizin de içini gördün. Ve sustun. Bu çok büyük bir şeydi, Gece.”

Sustum. Çünkü bazen birinin mutlu olması için sadece susmak gerekirdi. Ve bu da onlardan biriydi.

Odamda yalnızdım. Müzik fonda yavaşça akıyor, kulaklığımda tanıdık bir melodi dolanıyordu. Pencereden içeri giren serin rüzgâr, perdeleri hafifçe savuruyordu. Huzurlu bir gündü. Atlas ve Nisa'nın sonunda birbirlerine karşı hissettiklerini kabul etmeleri, içimde yumuşak bir neşe bırakmıştı. “Sonunda,” demiştim, “bir şeyler güzel gidebilir.”

Tam o an… Masamda bir hareket dikkatimi çekti. Kalemliğin yanında, masamın tam ortasında… Daha önce orada olmadığından emin olduğum bir kâğıt parçası duruyordu. Biri odamdaydı. Yakın zamanda. Ve ben fark etmemiştim. Elim titreyerek o kâğıdı aldım. El yazısı tanıdık gibiydi. Ama altı imzasızdı.

“İnsanlar birbirine sarılırken bile yalnız kalabilir. Ama sen… Sen en kalabalık anlarında bile sadece bana aitsin.”

Bir anda odam küçüldü, duvarlar üzerime yürüdü sanki. Nefesim hızlandı. Gözlerim cama kaydı.

Kapalıydı.

Kapı? Kapalıydı.

Peki ya... Kim? Yutkunamadım. Boğazımda bir diken takılı kaldı. İçimden sadece şu geçiyordu:

“Beni tanıyor. Çok yakından tanıyor. Ve ben onun kim olduğunu hâlâ bilmiyorum.”

Bölüm : 14.07.2025 23:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...