23. Bölüm

22.Bölüm (Final)

Rainy
therainy52

(Zaheyn’in anlatımıyla)

Öfke, damarlarımda kaynar su gibi akıyordu. Lanet olsun! Nasıl olur da onu kaçırabilirim? Nasıl olur da o zayıf, savunmasız beden, benim kontrolümden çıkabilirdi? Gece, benim olmalıydı. Benim. Sadece benim. Ateş'in o lanet olası yüzünü görmem, öfkeyi daha da körükledi.

O, Gece'ye dokunmamalıydı. O, Gece'ye bakmamalıydı. Gece benim meleğim, benim karanlık sırrım, benim her şeyimdi. Ve o, onu benden çalmaya çalışmıştı. Eve geldiğimde, etrafı paramparça etmek istedim. Duvarlara yumruk attım, eşyaları fırlattım. Ama hiçbir şey, içimdeki o yangını söndürmeye yetmedi. Gece, ilk gördüğüm andan itibaren beni büyülemişti. O masum, kırılgan görünüşünün altında, gizemli bir çekicilik vardı. Onunla konuşmak, onunla olmak... Onun için her şeyi yapabilirdim. Her şeyi. Ama şimdi, o yoktu. Kaçmıştı. Beni terk etmişti.

"Onu bulacağım," diye tısladım kendi kendime. "Nereye kaçarsa kaçsın, onu bulacağım."

Adamlarıma haber saldım. Her yeri arayacaklardı. Gece'yi bulana kadar, hiçbir şeyden vazgeçmeyecektim.

Günler, haftalar geçti. İzini sürdüm. Gittiği yerleri öğrendim. Ateş'in izleri vardı her yerde. O piç onu koruyordu. Ama nafileydi. Gece benim olacaktı. Onu bulduğumda, gözlerindeki korkuyu görmek istiyordum. Benim için duyduğu o korku, beni tatmin edecekti. Onu yeniden kontrolüm altına alacaktım. Onu benim yapacaktım.

Planlar yaptım. Tuzaklar kurdum. Ama her seferinde, bir engel çıktı karşıma. Ateş, onu koruyordu. Ama bu sonsuza kadar sürmeyecekti. Gece'yi elde edecek yolu biliyordum. Ve uygulayacaktım da.

(Gece’nin anlatımıyla)

Sabah, mutfaktan gelen kahkaha sesleriyle uyandım. Yorganı başıma çektim, çünkü kahkaha dediğin şey bende şu sıralar pek güzel çağrışımlar yapmıyordu. Ama bu sesler… Tuhaftı. Gerginlik, kavga, “kim kimi kaçırdı” gibi konular yoktu. Hafif, mutlu, rahatlatıcıydı.

Yorganı kenara itip oturma odasına doğru yürüdüm. Nisa, mutfak tezgâhının önünde, elinde defter ve kalemle bir şeyler çiziyordu. Ağabeyim ise masanın diğer ucunda oturmuş, ciddi ciddi ona fikir veriyordu. Ama bu ikilinin ciddiyeti bile komikti; çünkü her ikisi de aynı anda konuşuyor, aynı anda gülüyordu.

“Ne oluyor?” dedim, gözlerimi kısarak. “Bu kadar neşeli olmanız için ya piyangoyu kazandınız ya da… Bilmiyorum, ikinizden biri bana kahvaltı hazırladı. Ağabeyim başını kaldırdı.

“Ne kahvaltısı, Gece? Bu çok daha büyük bir şey.” Nisa hemen araya girdi, gözleri ışıl ışıl.

“Evlilik planı yapıyoruz!” Bir an beynim durdu.

“Ne?” dedim, neredeyse boğazıma kahkaha kaçacak gibi. “Yani… Gerçek mi bu? Şaka yapmıyorsunuz?”

Ağabeyim,“Şaka değil,” dedi, ama yüzündeki gururlu gülümseme, onun da hâlâ şaşkın olduğunu gösteriyordu. Nisa elindeki defteri bana uzattı. Sayfanın ortasında büyük harflerle “DÜĞÜN YERİ LİSTESİ” yazıyordu. Altında ise maddeler:

Deniz kenarı butik otel

Orman içi kır ev

Eski taş konak

“Bunlar ne?” dedim.

“Seçeneklerimiz,” dedi Nisa. “Hangisini daha çok seveceğimize karar veriyoruz.” Ağabeyim söz aldı:

“Ben deniz kenarına sıcak bakıyorum. Hem romantik olur hem de fotoğraflar harika çıkar.”

“Orman içi kır evi de romantik,” dedim. “Ama orman dediğin şey… Son zamanlarda bana pek huzurlu gelmiyor. Biliyorsun, bazı kötü anılar…” Nisa hemen başını salladı.

“Haklısın. O zaman onu eleyelim.” Ağabeyim, Nisa’ya döndü.

“Taş konak da güzel olabilir. Hem nostaljik hem de şık.” Nisa gülümsedi.

“Ayrıca akşamüstü mum ışığında yemek… Ah, hayal ettim bile!” Onların göz göze bakışmasına gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

“Beni ne zaman düğün organizatörü yaptınız?” diye sordum. Ağabeyim omuz silkti.

“Sen bizim için aileden ötesin, Gece. Fikrini almadan karar veremeyiz.” Bir an sustum. Bu cümle, içimi ısıtmıştı.

“Tamam,” dedim. “Deniz kenarı diyorum. Hem açık hava, hem özgürlük hissi… Hem de Nisa’nın gelinliği dalgalarla yarışır.” Nisa kahkaha attı.

“Gelinliğimle dalgalara girmeyeceğim ama fikir güzel.” Ağabeyim not aldı.

“Demek deniz kenarı butik otel kazandı.” Mutfakta çay bardakları tınladı. Nisa, çayı doldururken bana baktı.

“Düğün davetiyelerini de konuşmamız lazım.” Ağabeyim kaşlarını kaldırdı.

“O konuda Gece’ye güveniyorum. Zaten yazmayı seviyor, bizim davetiye metnimizi de o yazar.” Gözlerimi devirdim.

“Tabii, hemen sizin romantik hikâyenizi destanlaştırayım.”

“Şaka yapma, ciddiyim,” dedi ağabeyim. “Sen yazarsan hem samimi hem de unutulmaz olur.” Nisa çayını yudumladı.

“Biliyor musun Gece, bu düğün… Sadece bizim mutlu sonumuz değil. Bu kadar yaşanan şeyden sonra hepimiz için bir yeniden başlama fırsatı.”

Bu söz, beni bir an durdurdu. Çünkü haklıydı. Son aylarda o kadar çok gölge, o kadar çok karanlık yaşamıştık ki… Şimdi bu düğün, sanki o gölgelerin içinden çıkan ilk gerçek ışık gibiydi. Ağabeyim gülümsedi.

“Ayrıca düğünde kimsenin kavga çıkarmayacağına eminim.”

“Umarım,” dedim, ama içimde hafif bir huzursuzluk kıpırdadı. Yine de bunu yüzüme yansıtmadım. Saatlerce oturduk, detayları konuştuk. Davetli listesi, müzik listesi, oturma düzeni… Hatta ağabeyim ve Nisa, balayını bile tartışmaya başladı.

“Balayında nereye gideceksiniz?” diye sordum. Ağabeyim hemen yanıtladı.

“Büyük ihtimalle İtalya. Floransa ya da Amalfi kıyıları.” Nisa gözleri parlayarak ekledi:

“Ama belki Paris de olabilir. Henüz kesin değil.”

“Yani bana düğün hazırlıklarıyla yetin diyorsunuz, balayına gelmemem gerektiğini mi ima ediyorsunuz?” dedim alayla. Ağabeyim güldü.

“Kesinlikle. Balayımızda üçüncü teker istemiyoruz.”

“Peki, ama düğünde pistte ilk dansınızı bozarsam şaşırmayın,” diye karşılık verdim. Günün sonunda defter kapanmış, seçenekler netleşmişti. Deniz kenarındaki butik otel için rezervasyon yapılacaktı. Tarih de belirlenmişti: üç ay sonrası. Ağabeyim bana döndü.

“Bu düğünde senin en rahat kişi olmanı istiyorum. Artık tehlike yok, sorun yok. Sadece kutlama var.” Nisa da aynı ciddiyetle başını salladı.

“Bu bizim hepimiz için yeni bir başlangıç.”

Onlara baktım. İçimde garip bir huzur vardı. Biliyorum, hiçbir hikâye gerçekten tam bitmez. Karanlık, her zaman bir yerlerde bekler. Ama bazen, durup o ışığı izlemek gerekir. Ve bu düğün, bizim ışığımız olacaktı.

(Yazarın anlatımıyla)

Bora, sabahın erken saatinde olay yerine döndüğünde, orman hâlâ sessizdi. Yağmurdan sonra toprağın kokusu havada asılı kalmış, gece yaşanan her şey sanki bu toprağa işlemişti. Ayaklarının altındaki çamur, izleri korumak için adeta saklıyordu ama Bora bu tür sessiz tanıkları konuşturmayı iyi bilirdi.

Elinde eldivenler, gözleri yerdeydi. Ayak izleri, kırılmış dallar, yere düşmüş bir parça kumaş… Her ayrıntı, dün gece burada olan biteni yeniden gözlerinin önüne getiriyordu. Gece’nin ayak izleri belliydi; hafif dengesiz basmış, belli ki ayağı yaralıydı. Onun izlerini, daha iri ve düzenli adımlarla bir başka iz takip ediyordu. O izler, Bora’nın gözünde Zaheyn’in ayak seslerine dönüşmüştü. Eğildi, kırık bir dalı eline aldı. Dalın ucundaki koyu kırmızı leke dikkatini çekti.

“Kan,” diye mırıldandı. Eldiveninin ucuyla dokundu, küçük bir numune kabına koydu. Bu kanın kime ait olduğunu öğrenmek için laboratuara gönderecekti. Belki de Gece’nin değil, Zaheyn’in kanıydı.

Biraz ileride, yaprakların arasında parlayan küçük bir metal parça gördü. Yavaşça aldı. Bu, ucuz bir çakmağın yarısıydı. Çakmağın üzerinde neredeyse silinmiş bir yazı vardı. Bora gözlerini kıstı, ışığa tuttu. Harfler… Rusça mıydı? Hayır. Daha çok bir marka ismi gibi görünüyordu. Bu küçük parça bile, Zaheyn’in kimliğine giden ipucu olabilirdi. Bora ayağa kalktı ve gözlerini çevrede gezdirdi. Birkaç metre ileride, ormanın daha sık kısmında yerde izler vardı; sanki biri oraya doğru sürüklenmişti. Çamura batmış bot izleri… Bora, ağır adımlarla o izleri takip etti. Her adımda içindeki merak, yerini soğukkanlı bir öfkeye bırakıyordu. Gece’ye bunu yapan kişi, kim olursa olsun, onun elinden kurtulamayacaktı.

İzler, eski ve neredeyse çürümüş bir kulübeye götürüyordu. Kapı yarı açıktı, menteşeler paslanmıştı. Bora elini silahına götürdü, ihtiyatla içeri girdi. İçerisi nemli, ağır bir kokuya sahipti. Yerde kırık cam parçaları, kenarda devrilmiş bir sandalye, duvarda ise aceleyle sökülmüş gibi duran bir mantar pano vardı. Pano izlerinin etrafında, küçük raptiye delikleri hâlâ duruyordu. Bora’nın gözleri daraldı.

“Demek buradaydın…” diye fısıldadı. Zaheyn’in Gece’ye takıntısı, burada şekillenmişti. Fotoğraflar yoktu ama izler, bu duvarın bir zamanlar onun hayatından karelerle kaplı olduğunu gösteriyordu.

Yerde, buruşturulmuş bir kâğıt parçası buldu. Eldiveniyle açtı. Yazılar yarı silinmişti ama belli belirsiz kelimeler görünüyordu:

“Gece… Ateş… Atlas…”. Bora, kâğıdı cebine koydu. Bu kadar çok ismin aynı yerde geçmesi, tesadüf olamazdı.

Birden dışarıdan bir ses geldi. Ayak sesleri. Bora sessizce kapıya yöneldi, kulübenin yanından bakınca küçük bir gölge fark etti. Bir çocuktu. Üzerinde yırtık bir mont, elinde plastik bir poşet vardı. Bora, yavaşça yanına gitti.

“Burada ne yapıyorsun?” dedi sertçe. Çocuk korkuyla geri çekildi.

“Ben… Sadece şişe topluyorum.”Bora eğildi.

“Buraya daha önce bir adam geldi mi? Uzun boylu, sarı saçlı, sessiz biri.” Çocuk başını salladı.

“Evet… İki gün önce buradaydı. Bir çuval dolusu eşya taşıyordu. Ama yüzü maskeliydi.”

“Ne tarafa gitti?” diye sordu Bora. Çocuk, ormanın kuzeyine doğru işaret etti.

“Eski değirmen tarafına.”

Bora’nın aklı hızlı çalışmaya başladı. Eski değirmen, kasabanın dışında, neredeyse kimsenin uğramadığı bir yerdi. Eğer Zaheyn oraya gitmişse, hâlâ oralarda olabilirdi.

Bora geri döndü, olay yerinde topladığı kan örneğini ve çakmak parçasını cebine koydu. Bu parçalar, laboratuar incelemesiyle Zaheyn’in izini netleştirebilirdi. Ama daha önemlisi, o kulübede gördüğü izlerdi. Takıntının boyutu, Bora’nın düşündüğünden bile derindi.

Yola koyulduğunda, aklında tek bir cümle vardı:

Onu bulacağım.

Kasabaya vardığında, doğrudan karakola geçti. Kan örneğini, çakmağı ve buruşturulmuş kâğıdı delil torbasına koydu. Polis kayıtlarına erişerek eski vakaları taradı. “Zaheyn” adını yazdı ama sonuç çıkmadı. Demek ki bu isim sahteydi. Yine de çocuk tanık, fiziksel tarif ve deliller birleştiğinde, bu adamın geçmişi ortaya çıkacaktı.

Bir dosyada, yıllar önce işlenmiş ve faili meçhul kalmış birkaç saldırı vakası dikkatini çekti. Kurban profilleri… Genç kadınlar. Olay yerlerinde bulunan izler… Metal çakmak parçaları. Bora, dişlerini sıktı. Bu sadece bir takıntı değildi. Bu, çok daha uzun süredir devam eden bir saplantı zinciriydi.

Gece’nin adı, bu zincirin son halkası olmuştu. Ve Bora, bu halkayı kırmak için ne gerekiyorsa yapacaktı.

Bilgisayar ekranında, eski bir güvenlik kamerası görüntüsü açtı. Karanlık bir sokakta yürüyen bir adam… Yüzü kapalı ama boyu, yürüyüşü, Bora’nın aklına kazınmıştı. Kalbinin derinliklerinde, bunun Zaheyn olduğuna emindi.

Telefonunu aldı, Atlas’ı aradı.

“Atlas, dinle. Onun kim olduğunu öğrenmek üzereyim. Ama biraz zamana ihtiyacım var. Ve Gece’nin güvenliği… Her şeyden önce geliyor.”Atlas’ın sesi kararlıydı.

“Ne gerekiyorsa yap.”

Bora telefonu kapattığında, elindeki delillere baktı. Her şey yavaş yavaş birleşiyordu. Artık sadece doğru zamanı beklemek kalmıştı. Çünkü bir sonraki adımı, Zaheyn’in kaçamayacağı bir tuzaktı.

Ve Bora, tuzak kurmayı iyi bilirdi. Bora, delilleri masaya yaydı. Çakmak parçası, kan örneği, buruşturulmuş kâğıt… Hepsi sessizce cevaplarını fısıldıyordu. Eski değirmen fikri, zihninde netleşti. Eğer Zaheyn hâlâ oradaysa, onu oradan çıkaracak tek şey, iyi hazırlanmış bir tuzaktı.

Akşam olmasını bekledi. Kasabanın ışıkları uzaklarda titrerken, değirmene giden dar patikada ilerliyordu. Ayağındaki botlar, çamurda sessizce kayıyor, her adımında ormanın nemli kokusu boğazına doluyordu. Elinde susturuculu bir tabanca, cebinde ise küçük bir ses kayıt cihazı vardı.

Değirmen ufukta belirdiğinde, içeriden loş bir ışık sızıyordu. Bora, sessizce yanaştı, kırık camdan içeri baktı. Orada, eski bir masanın üzerinde dağınık fotoğraflar, birkaç not defteri ve… Gece’nin saç teli gibi duran bir şey vardı.

Zaheyn masanın başında, bir şeyler yazıyordu. Omuzları gergin, gözleri takıntılı bir dikkatle kâğıtların üzerinde geziniyordu. Bora, derin bir nefes aldı, kapıyı ağır ağır itti. Kapının gıcırtısı, içeride yankılandı. Zaheyn başını kaldırdı, gözleri karanlıkta parladı.

“Bora…” dedi, sesinde tanıdık olmayan bir soğukluk vardı. “Beni mi arıyordun?”Bora adımlarını sağlam bastı, silahını indirmedi.

“Gece’yi bırakacaksın. Bu iş burada bitecek.” Zaheyn gülümsedi, ama o gülümseme insanî değildi.

“Gece… Benim. Bunu sen anlamazsın.”

“Senin değil,” dedi Bora, sesi buz gibiydi. “Onun hayatı, senin hastalıklı saplantının parçası değil.” Bir anlık sessizlik… Sonra Zaheyn elini masaya koydu, parmakları bir fotoğrafın üzerinde durdu.

“Onu korumak istedim.” Bora bir adım daha attı.

“Senin koruma dediğin şey, onu zincire vurmak. Bu gece buradan iki seçenekle çıkarsın: Ya kelepçeyle… Ya da tabutla.”

Zaheyn’in yüzü gerildi. Bir anlığına gözleri Bora’nın silahına kaydı. Ama Bora’nın bakışları sabitti; avını yakalamaya kararlı bir avcı gibi.

O an, dışarıdan siren sesleri duyuldu. Bora’nın planı buydu, içeride yüzleşirken, dışarıda destek bekliyordu. Zaheyn’in gözleri büyüdü, odanın arkasındaki pencereye doğru hamle yaptı. Bora hızlı davrandı, masayı devirdi, aradaki mesafeyi kapattı ve onu yere bastırdı. Kelepçenin metal sesi, değirmenin sessizliğini böldü. Bora, onun bileklerini sıktı.

“Bitti,” dedi sertçe. “Artık kimseye dokunamayacaksın.” Zaheyn’in yüzünde hâlâ o hasta gülümseme vardı.

“Göreceğiz…” diye fısıldadı. Ama Bora, bu sefer onun sözlerine aldırmadı. Çünkü zafer, sessizlikte saklıydı.

Bora, karanlığın içinde gözlerini kısmış, adımlarını sessizce atıyordu. Ayak izleri ve kırılmış dallar, ona hâlâ burada birilerinin olduğunu söylüyordu. Parmakları, cebindeki silahın soğuk kabzasına dokunuyordu.

Bir anda, birkaç metre ileride bir gölge kıpırdadı. Bora, hızla yöneldi. Ama oraya vardığında sadece hafif sallanan bir ağaç dalı ve yerde ezilmiş yapraklar vardı.

“Hâlâ buradasın, biliyorum…” diye mırıldandı. Hafif bir rüzgâr yaprakları sürükledi. O rüzgârın arasından, tanıdık ama uğursuz bir ses yankılandı:

“Beni bulamayacaksın, Bora.”

Bora, sesin geldiği yöne döndü ama Zaheyn çoktan kaybolmuştu. Arkasında sadece, toprağa basarken bıraktığı derin ayak izleri kalmıştı. Bora yumruklarını sıktı.

“O zaman ben seni bulurum.”

(Atlas'ın anlatımıyla.)

Hayatım, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Kimi zaman karanlık, kimi zaman aydınlık sahneler... Ama şimdi, o film şeridinin en güzel, en mutlu karesindeyim. Kafeye geldim, siparişleri dağıtıyorum ve içim kıpır kıpır. Çünkü evleniyorum!

Yıllar önce, hayatımın bu noktaya geleceğini hayal bile edemezdim. O kadar çok mücadele ettim, o kadar çok olay yaşadım ki... Bazen umutsuzluğa kapıldım, bazen pes etme noktasına geldim. Ama içimdeki o küçük çocuk, asla vazgeçmedi. Hep bir umut ışığı aradı, hep daha iyisi için çabaladı.

Hatırlıyorum, ilk başlarda ne kadar zorlanmıştım. Her şey üst üste gelmişti. Kendimi yalnız hissediyordum, kimsenin beni anlamadığını düşünüyordum. Ama sonra, hayatıma giren o özel insanla her şey değişti.

Onunla tanıştığım anı hiç unutmuyorum. O geldi, yanıma oturdu ve bana gülümsedi. O an, dünyamın rengi değişti. Onunla konuşmaya başladıkça, içimdeki o karanlık bulutlar dağılmaya başladı. Bana umut verdi, bana inandı, bana destek oldu.

Onunla birlikte, hayatıma yeni bir yön verdim. Hayallerime daha sıkı sarıldım, hedeflerime ulaşmak için daha çok çabaladım. Onun sayesinde, kendime olan güvenim arttı. Artık yalnız olmadığımı biliyordum. Artık bir yoldaşım vardı, her zaman yanımda olacak, bana destek olacak biri.

Birlikte yaşadığımız anılar, hayatımın en değerli hazineleri oldu. Onunla birlikte büyüdük, birlikte değiştik, birlikte olgunlaştık.

Şimdi, evlilik kararı aldık. Bu, hayatımın en önemli dönüm noktası. Onunla bir yuva kurmak, onunla bir ömür geçirmek istiyorum. Onunla birlikte, daha nice güzel anılar biriktirmek istiyorum. Kafeye geldim, siparişleri dağıtıyorum. Her bir siparişi dağıtırken, içimde tarifsiz bir mutluluk hissediyorum. İnsanların yüzlerindeki gülümsemeler, beni daha da mutlu ediyor. Onların da hayatlarında güzel şeyler olmasını diliyorum. Evlenmek, sadece iki insanın bir araya gelmesi değil, aynı zamanda iki farklı dünyanın birleşmesi demek. Farklı aileler, farklı alışkanlıklar... Ama biz, tüm bu farklılıkları aşarak, birbirimizi sevmeyi ve birbirimize saygı duymayı öğrendik.

Evlilik, bir yolculuk. Birlikte yürüyeceğimiz uzun ve güzel bir yolculuk. Bu yolculukta, zorluklarla karşılaşacağız, mutluluklar yaşayacağız, ama her zaman birbirimize destek olacağız. Çünkü biz, bir takımız. Birbirimize sımsıkı bağlı, birbirimizi seven iki insan. Şimdi, kafede siparişleri dağıtırken, geleceğe umutla bakıyorum. Onunla birlikte, güzel bir hayat süreceğimize inanıyorum. Onunla birlikte, hayallerimizi gerçekleştireceğimize inanıyorum. Onunla birlikte, mutlu bir yuva kuracağımıza inanıyorum. Evlenmek, hayatımın en güzel hediyesi. Onunla birlikte, her anın tadını çıkaracağım. Onunla birlikte, hayatı daha da seveceğim. Onunla birlikte, mutlu bir ömür geçireceğim. Ve şimdi, kafede siparişleri dağıtırken, gülümsüyorum. Çünkü mutluyum. Çünkü evleniyorum! Kafedeki yeni patronum, iş yerinde herkesin dikkatini çekmişti. İlk gün geldiğinde, herkesin merak dolu bakışları arasında, kendine güvenle yürüyerek içeri girdi. Yakışıklı, karizmatik bir adamdı ama onun yanında bir şey daha vardı; bir aura, bir enerji. Sanki etrafındaki herkesin potansiyelini görebiliyordu. Bu sabah, işteki rutin işlerimi yaparken, Patron yanımda belirdi. Gözleri, derin bir mavi deniz gibi, içimi okur gibi bakıyordu.

“Atlas, selam,” dedi, gülümseyerek. “Nasılsın?”

“İyiyim, teşekkürler,” dedim, sesindeki sakinlik beni rahatlattı.

“Aslında seninle konuşmak istiyorum. Uzun zamandır burada çalıştığını biliyorum ve bu beni etkiliyor. Seninle ilgili bazı şeyler düşünüyorum.” Kalbim hızla çarpmaya başladı.

“Ne gibi şeyler?” diye sordum, merakla. İçimde bir heyecan dalgası yükseliyordu. Patron, gözlerini benden ayırmadan, “Senin gibi birine ihtiyacım var. Bu kafenin ruhunu korumak ve geliştirmek için. Ve bunun için sana bir zam yapmayı düşünüyorum,” dedi. Bir an, bu sözlerin anlamını kavrayamadım. Zam mı? Benim için mi?

“Gerçekten mi?” dedim, sesimdeki şaşkınlık belli oluyordu. “Bu çok nazik bir teklif, ama neden ben?” Patron, gülümsedi.

“Çünkü buradaki herkes seni seviyor. Müşterilerle olan ilişkin, işine olan bağlılığın… Bunlar çok değerli. Senin gibi birinin bu kafede olması, bence önemli.”

Gözlerim parladı. Bu, benim için sadece bir zam değil, aynı zamanda bir takdirdi. Yıllardır burada çalışıyordum ama bazen kendimi unutulmuş hissediyordum. Patron'un bu sözleri, içimdeki motivasyonu yeniden ateşledi. “Teşekkür ederim, bu benim için çok şey ifade ediyor,” dedim, içten bir gülümsemeyle.

Patron, “Biliyorum, bu işin zorlukları var. Ama birlikte çalışarak, bu kafenin daha iyi bir yer olmasını sağlayabiliriz,” dedi. Sesindeki kararlılık, bana güç verdi. “Seninle birlikte çalışmak, benim için bir ayrıcalık olacak.”

O an, kafedeki herkesin gözünde bir değişim olabileceğini düşündüm. Patron'un liderliği altında, belki de daha iyi bir yer haline gelebilirdik. Ve daha iyi kazanabilirdim.

Patronun odasına yaklaşırken kalbim hızla atıyordu. İçimde bir şeyler kıpırdanıyordu; belki de merak, belki de korku. Patronun odasının kapısına geldiğimde, içeriye bir göz atmak istedim. O an, patronun birine bir şeyler anlattığını fark ettim. Ses tonu, normaldeki gibi değildi. Bir gariplik vardı; sanki bir şeyleri gizliyordu.

Patronun odasının kapısı aralık kalmıştı, bu yüzden içeriye biraz daha dikkatle bakmaya karar verdim. O an, patronun birine benimle ilgili bilgiler verdiğini duydum.

“Evet, Atlas’la tanıştım,” dedi.

Bu cümle, içimde bir soğuk rüzgâr gibi esip geçti. Neden benimle ilgili birine bilgi vermek zorundaydı? İçimdeki şüpheler daha da büyümeye başladı. Patronun yüzündeki ifadeyi görmek için daha dikkatli bakmam gerekti. Yüzü, normaldeki gülümsemesinden uzaktı. Şu anki hali, sanki bir şeyleri saklıyormuş gibi görünüyordu. Belki de benimle ilgili bir şeyler biliyordu ve bu yüzden bu kadar dikkatli davranıyordu. İçimden bir ses, “Belki de çıkmalısın,” diyordu ama merakım beni orada tutuyordu.

“Atlas’ın saflığı çok iyi, başarabiliriz,” dedi patron. Bu sözler, beni daha da tedirgin etti. Patronun bu tavrı, benim için bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyordu. Gözlerimi kapıdan ayırmadan dinlemeye devam ettim. Patron, konuşmasına devam etti.

“O durumda gelirim,” dedi, ama bu cümledeki belirsizlik beni daha da rahatsız etti. Sanki bir plan yapıyor gibiydi ama neyin planı? İçimdeki şüpheler, daha da derinleşti. Patronun odasında ne döndüğünü anlamak için daha fazla bekleyemezdim.

Kapının önünde dururken, içimdeki korku ve merak birbirine karışıyordu. Patronun odasından çıkmayı düşündüm ama bir yandan da içimdeki merak beni orada tutuyordu. Bir şeyler öğrenmem gerekiyordu. Bu yüzden derin bir nefes alıp kapıyı biraz daha araladım. İçeri girdiğimde, patron beni görünce hemen konuşmayı kesti. Gözleri üzerimdeydi ve o an, içimdeki şüphelerin doğruluğunu hissettim.

“Atlas, hoş geldin,” dedi ama sesi, normaldeki gibi samimi değildi. İçimdeki alarm zilleri çalmaya başladı.

“Patron, bir şey mi var?” diye sordum. Sesim titriyordu ama bunu belli etmemeye çalıştım. Patronun gözleri, sanki bir şeyleri saklamak ister gibi kaçıyordu.

“Hayır, hayır, her şey yolunda,” dedi ama bu cümle, beni daha da tedirgin etti. O an, patronun odasında bir şeylerin döndüğünü anlamıştım. İçimdeki merak, korkudan daha baskın hale gelmişti.

"Kafeden çıkmayacaksınız ben gidiyorum." Patronun yüzündeki ifade aniden değişti.

Patron, o an bir şeyler düşünüyordu. Gözleri, sanki bir karar vermek üzereydi. “Belki de seninle daha fazla konuşmalıyız,” dedi. Bu cümle, içimdeki belirsizliği daha da artırdı. Ne hakkında konuşmamız gerekiyordu? O an, patronun odasında bir şeylerin döndüğünü anlamıştım. İçimdeki cesaret, daha fazla konuşmamı sağladı.

“Ama şu an benim çıkma saatim?” diye sordum. Patronun yüzündeki gerginlik, daha da belirginleşti.

"Peki, peki. Gidebilirsin o zaman." Eşyalarımı toplayıp dışarı çıktım.

Gözlerim, o lanet olası adamı ilk gördüğüm andan itibaren alev aldı. Sokak lambalarının loş ışığında, yüzündeki o iğrenç sırıtış, beynime kazınmıştı. O an, tüm dünya durdu. Sadece o adam ve ben vardık. Ailemin katili.

"Sen!" diye haykırdım, sesim öfkeyle titriyordu. "Sen!"

Adamın gözlerindeki şaşkınlık kısa sürdü. Hemen toparlandı ve kaçmaya başladı. İşte o an, içimdeki canavar uyandı. Onu yakalamalıydım. Bedelini ödetmeliydim. Peşinden koştum, nefes nefese. Adımlarım, öfkemle senkronize olmuştu. Sokakları, ara sokakları aştık. Kalbim, göğsümde davul gibi atıyordu. O adam, benim ailemi benden alan o adi yaratık, kaçıyordu. Ama nereye kadar?

Onu yakalamak zorundaydım. Başka bir seçenek yoktu. Ailem için, kendim için, içimdeki bu yangını söndürmek için... Onu yakalamalıydım. Nihayet, eski bir depoya girdi. Karanlık ve ürkütücü bir yerdi. Peşinden girdim. İçerideki toz ve pas kokusu, öfkemle karıştı. Depo bir depo değildi. Başka tarafa açılıyordu. Bir ormana. Ama ailem? Onları asla unutmayacaktım. Onların hatıraları, kalbimde sonsuza kadar yaşayacaktı. O yüzden durmak yoktu.

Her nefes alışımda, geçmişin gölgeleri üzerime çöküyordu. Bu yer, ailemin kaza yaptığı yerdi; her köşesi, her ağaç, bana kaybettiklerimi hatırlatıyordu. Ama bu sefer, hatırlamak yerine intikam almak için buradaydım. Adamı kovalamak için tüm cesaretimi topladım. Gözlerim, ağaçların arasından kaybolan silueti takip ediyordu. O, benim için sadece bir adam değil, kaybımın sebebiydi. Yıllar boyunca içimde biriken öfkeyi, acıyı ve çaresizliği geride bırakmak istiyordum. Her adımımda, ona yaklaşmanın verdiği heyecanla birlikte, içimdeki korku da büyüyordu. Panik, kalbimi sıkıştırırken, zihnimdeki düşünceler birbirine karışıyordu.

O an, geçmişimle yüzleşmek zorundaydım. Ağaçların arasında koşarken, annemin gülümsemesi ve babamın sesi aklımda yankılanıyordu. Onları kaybettiğim anı hatırladıkça, içimdeki öfke daha da büyüyordu.

“Bunu yapmalıyım,” dedim kendime. “Onların hatırına.”

Adamı yakalamak için hızlandım. Nefesim daralırken, ağaçların dalları yüzüme çarpıyordu. Ama durmak yoktu; durmak, onu kaçırmak demekti. Her an, her saniye benim için bir fırsattı. Onu yakalamalıydım. Bir an durdum, derin bir nefes aldım. Kalbim hızlı atıyordu, ama zihnimdeki kararlılık beni yönlendiriyordu. “Atlas, bu senin savaşın,” dedim içimden. “Bunu yapmalısın.”

Tekrar koşmaya başladım. Ağaçların arasındaki gölgeler, sanki beni durdurmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Ama bu sefer geri adım atmayacaktım. Birden, önümdeki ağaçların arasında adamı gördüm. Kısa bir mesafede duruyordu. Sanki beni bekliyordu. O an, içimdeki öfke ve intikam arzusu bir araya geldi.

“Neden?” diye bağırdım. “Neden yaptın bunu?” Adam, yüzünü çevirdi. Gözlerindeki korku ve öfke karmaşası, beni daha da öfkelendirdi. Onun yüzünden ailemi kaybettim. Onun yüzünden hayatım mahvoldu.

“Beni dinle!” dedi. Ama dinlemek istemiyordum. Zihnimde sadece intikam düşüncesi vardı.

“Beni dinle!” diye tekrar etti. Artık sabrım kalmamıştı. Koşmaya başladım. Adam kaçmaya çalıştı ama ben daha hızlıydım. Yüzümdeki kurumuş gözyaşları, içimdeki yangının külü gibiydi. Ormanın derinliklerinden, lanetli bir gölün kıyısına sürüklemiştim onu. O, hayatımı karartan, ailemi benden çalan o adam… Karşımda, çaresizliğin ve korkunun pençesinde kıvranıyordu.

"Neden?" diye mırıldandı, sesi titrek ve zayıftı. "Neden bunu yapıyorsun?" Gözlerimdeki öfke, bir volkan gibi patlamaya hazırdı.

"Neden mi?" diye alaycı bir kahkaha attım. "Senin yüzünden! Sen, benim hayatımı çaldın. Onları benden aldın!" Sesim, ormanın sessizliğini yırtarcasına yankılandı.

"Ben… Ben sadece-" Sözünü kestim.

"Sadece ne? Sadece bir canavar mıydın? Onların canına kıymak sana ne kazandırdı?" Adam, gözlerini kaçırdı. Yüzündeki pişmanlık ifadesi, beni tatmin etmekten çok uzaktı. Sonra gözlerini sertçe bana dikti.

"Sizde öleceksiniz..." dedi. Yaklaştım ona. Gözlerinin içine baktım. Korkuyu gördüm. Ölüm korkusunu… İşte tam da istediğim buydu. Onun da benim gibi hissetmesini istiyordum. Onun da benim çektiğim acıları çekmesini…

"Hak ettin," dedim, sesim buz gibiydi. "Sen, bunu hak ettin. Ailemin katili, sen de öleceksin!" Cebimden, o lanetli silahı çıkardım. Onu her zaman yanımda taşırdım. Onu tekrar görürsem diye… İşte o an gelmişti.

"Hayır!" diye bağırdı adam. "Bu olamaz böyle ölemem!" Gülümseme dudaklarıma yayıldı. "Şimdi öleceksin," dedim. Tetiği çektim. Mermi, adamın göğsüne saplandı. Bir anlık bir şaşkınlık ifadesi belirdi yüzünde, sonra yere yığıldı. Ama ölmemişti. Kalkmaya çalıştı. Kanlar içinde, çırpınıyordu.

"Daha bitmedi!" diye kükredim. Bir mermi daha… Bu kez bacağına.

"Ah!" diye inledi. Bir mermi daha… Koluna.

"Yeter!" diye bağırdı. "Hayır," dedim. "Daha değil. Sen, benim acılarımı hak edene kadar, daha değil!" Son bir mermi… Bu kez karnına.

Adam, artık çırpınmıyordu. Gözleri, donuklaşmıştı. Yüzü, ölümün rengine bürünmüştü. Yavaşça, göle doğru yuvarlandı. Kanı, gölün sularına karıştı. Göl, kana bulanmıştı. Kırmızı bir örtü gibi suları kapladı. O an, içimde bir şeyler koptu. Bir rahatlama hissi miydi bu? Yoksa daha büyük bir boşluk mu? Bilmiyordum. Tek bildiğim, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıydı.

Geriye dönüp baktım. Göl, sessizce duruyordu. Kırmızı sularında, benim karanlık günahımı saklıyordu. Ormandan çıktım. Güneş, batmaya hazırlanıyordu. Gökyüzü, kan kırmızısıydı. Yalnızdım. Ama artık, bir parça daha hafiflemiştim.

Belki de… Belki de intikam, gerçekten tatlıydı. Ama bedeli de ağırdı. Çok ağır…

Gözlerim, yolda yürürken bir an için kayboldu. Trafik ışıkları yanıp sönüyordu, ama ben sadece o kırmızı gölün görüntüsüne takılı kalmıştım. Kalbim hızla çarpıyordu; sanki her atışında o anı yeniden yaşıyordum. O adamın gözlerindeki donukluk, o anı bir kâbus gibi zihnimde canlandırıyordu.

"Yeter!" diye bağırdığım an, içimdeki fırtına dinmemişti. Her şeyin sona erdiğini düşündüm ama aslında her şey yeni başlıyordu. Yavaşça yola adım attım. Ama her adımda, o anın yankıları kulaklarımda çınlıyordu. Nefesim kesildi. Kalbim, sanki göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu. Gözlerim, araçların hızla geçtiği yola odaklanmakta zorlanıyordu. Her şey bulanık görünüyordu; arabaların sesleri, insanların gürültüsü, hepsi bir bulanıklık içinde kaybolmuştu. Sanki dünya dönmeyi bırakmıştı ve ben o anın içinde sıkışıp kalmıştım. Bir yandan, o anı hatırladıkça içimde bir panik dalgası yükseliyordu.

"Daha değil," demiştim. O kelime, şimdi zihnimde bir lanet gibi yankılanıyordu. O adamı öldürdüğüm an, içimdeki boşlukla birlikte bir şeyler de koptu. O an, sadece bir intikam değil, aynı zamanda bir çözülme anıydı. Ama şimdi, o anın ağırlığı beni boğuyordu. Sanki ruhumun derinliklerinden bir şeyler yükseliyor ve beni ele geçiriyordu.

Başım dönmeye başladı. Yolda yürümek, sanki bir dağın zirvesinden aşağıya yuvarlanmak gibiydi. Her şey hızla geçiyordu; araçlar, insanlar, sesler... Hepsi birer gölge gibi yanımdan geçip gidiyordu. Gözlerim, karşıya geçmek için yeşil ışığı bekliyordu ama yeşil ışık, sanki hiç yanmayacakmış gibi görünüyordu. İçimdeki korku, bir canavara dönüşmüştü. Her an, o anı yeniden yaşamak istemiyordum ama kaçış yoktu. Bir an için gözlerimi kapattım. O anı tekrar yaşamak istemediğim için, gözlerimi kapatmak bir kaçış yolu gibi görünüyordu. Ama kapalı gözlerimin ardında, o adamın yüzü belirdi. Kanı göle karışırken, gözlerindeki korku ve çaresizlik... O anı unutmak istesem de, zihnimdeki görüntüler silinmiyordu. Nefesim daha da kesildi. Kalbim, göğsümde bir savaş veriyordu; bir yanım kaçmak isterken, diğer yanım o anı kabullenmeye çalışıyordu.

Birden, bir ses duydum. Sanki bir araba kornası, zihnimdeki sessizliği parçaladı. Gözlerimi açtım ve etrafımda hızla geçen araçları gördüm. Korkuyla geri adım attım ama ayaklarım sanki yere yapışmış gibiydi. Ama o an, son gördüğüm şey, arabanın içindeki siluet, tanıdıktı. Patronum, evet, patronumdu o. Göz göze geldik, bir anlık bir şaşkınlık, sonra her şey karanlığa gömüldü.

Son nefesimle...

 

Devam edecek…

Bölüm : 13.08.2025 12:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...