16. Bölüm

15.Bölüm

Rainy
therainy52

Sabah erkenden Zaheyn’i görmeye çıkmıştım. Gün geçtikçe iyileşiyordu. Ve bu da beni mutlu ediyordu. Sokağa girmiştim. Apartmana yaklaşırken, kapının önünde beklenmedik biri gözüme çarptı: Ateş. Beni görünce ayağa kalktı. Ama ben olduğum yerde kaldım. Gözlerimi kısıp baktım.

“Ne yapıyorsun sen burada?” Sesim mesafeli ve tedirgindi. Ateş ellerini cebine soktu. Gözlerim gözlerine değdi, yüzündeki o rahat ifadeyi okuyordum. Tehlike değildi belki ama… Güven de değildi.

“Konuşmamız gerek,” dedi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki kaçırıldığım bodrum, o fotoğraflar, iplerle bağlandığım o an hiç yaşanmamış gibi.

“Seninle konuşacak bir şeyim yok,” dedim. Geçip gitmeye çalıştım ama önüme geçti.

“Gece, lütfen. Ben gerçekten-”

“Gerçekten ne? Beni önemseyen biri misin?” Sesim yükseldi, gözlerim dolmuştu ama kendime hâkim oldum. “İlk başta senin işin sandım, sonra senin olmadığını söyledin. Şimdi karşımda duruyorsun ve her şey normalmiş gibi konuşuyorsun. Ama ben hâlâ kâbuslar görüyorum, Ateş. Ve onlardan biri sensin.” Bir an sustu. Gözleri bir süre kapalı tuttu ve açıp bana baktı.

“Sana zarar vermek istemedim,” dedi sadece.

“Ama verdin.” Omzumu silkip geçtim yanından. Arkamdan bir şey söylemedi. Söyleseydi de duymak istemezdim.

Eve girdim. Kapıyı usulca kapattım ama içimde fırtınalar kopuyordu. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan odamın kapısını açtım ve içeri daldım. Yavaşça kapıyı kapattım ve sırtımı yasladım. Sanki bütün dünya omuzlarıma yük olmuştu.

Nefes alamıyordum.

Göğsümün ortasında biri yumruğunu bastırıyor gibiydi. Kalbim hızla çarpıyor ama kan beynime gitmiyordu sanki. Ellerim titredi, duvara tutunmaya çalıştım ama bedenim beni taşımıyordu artık. O fotoğraflar… O ipler… O bakışlar… O karanlık… Ateş’in sesi kulaklarımda yankılandı.

“Sana zarar vermek istemedim.”

YALAN! Hepsi yalan, herkes yalan!

Ayaklarımın bağı çözüldü. Odamın ortasına çöküp dizlerimin üstüne kapandım. Nefes almaya çalıştım ama sanki ciğerlerime hava girmiyordu. Göğsüm daraldı. Boğazıma bir düğüm oturdu. Boğuluyordum. Terliyordum. Titriyordum. Nefes, Gece. Sadece nefes al. Al… Ver… Al… Yok olmuyor.

Birden kapım açıldı. Gelen ağabeyimdi.

“Gece?” Beni o hâlde görünce bir an durdu. Sonra koşarak yanıma geldi. Dizlerinin üstüne çöküp yüzüme baktı.

“Gece! Nefes almaya çalış. Duyuyor musun beni? Buradayım, tamam mı? Güvendesin. Kimse sana zarar veremez.'' Kafamı salladım ama nefesim hâlâ düzensizdi. Ellerimi tutmaya çalıştı. Ben geri çekildim.

“Dokunma!” dedim boğuk bir sesle. Ama o yine de gitmedi. Sadece yanımda kaldı.

“Tamam… Dokunmuyorum. Sadece dinle beni. Burası senin odan. Burası senin güvenli alanın. Ben de buradayım. Derin nefes almaya çalış, hadi.” Sesinde panik yoktu ama çaresizlik vardı. Bu beni biraz daha rahatlattı. Gözlerimi kapattım. Bir… İki… Üç… Nefes al. Nefes ver. Ağabeyimin sesiyle birlikte saymaya başladım. O da benimle birlikte sayıyordu. Zamanla titremem azaldı. Kalbimin çarpıntısı yavaşladı.

Ağabeyim sessizce yanıma oturdu. Hiçbir şey demedi. Sadece benimle aynı odada, aynı nefeste kaldı. O an fark ettim. Karanlıktan korktuğum kadar, yalnız kalmaktan da korkuyordum.

Sakinleştiğimde ağabeyimin gözüne bir şey takıldı. Nereye baktığına baktığımda ise mapusta bana gelen nota baktığını gördüm. Çöp kutusundaydı. Ağabeyim onu nasıl görmüştü? Derken gidip o notu aldı ve okumaya başladı. Kaşlarını çattı.

‘’Kim yazdı bunu?’’ Titrek bir nefes verdim.

‘’Bilmiyorum ağabey. Ama bir tahminim var.’’ Ağabeyimin bakışları bana döndü.

‘’Kim?’’

‘’Ateş…’’ Ağabeyim, ben cümlemi bitir bitirmez ayağa kalktı ve önce odamdan sonra da evden çıkıp gitti. İnşallah aklımdaki şeyi yapmaya gitmiyordur. Onu dövmeye gitmeyecekti, değil mi? Kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Tam odamdan çıkacakken camdan bir ses duydum.

Kalbim yerimden fırlayacak gibi oldu. Hemen pencereye koştum. Cam açıktı, ses aşağıdan gelmişti. Perdeyi aralayarak dışarı baktım. Dışarıda iki siluet… Biri ağabeyimdi. Diğeri ise… Ateş! Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ağabeyim, Ateş’in yakasından tutmuş, onu duvara yaslamıştı.

“Ağabey hayır!” diye bağırmam içgüdüseldi ama beni duymadıklarına emindim. Aşağı inmem gerekiyordu. Koşarak merdivenleri indim. Kapıyı öyle bir hızla açtım ki menteşeleri bile isyan etti. Dışarıya fırladım. O anda Ateş, ağabeyimin ellerinden kurtulmaya çalışıyordu. Ama ağabeyim onu bırakmıyordu.

“Sen miydin? Notu sen mi yazdın?” diye bağırıyordu ağabeyim. Sesi öfke doluydu, gözleri alev alev.

“Ne saçmalıyorsun sen? Bırak beni!” Ateş’in sesi de yüksekti ama o kadar şaşkındı ki neye uğradığını anlayamamış gibiydi.

“Gece’yi kim delirtti, ha? Panik atak geçirten sensin! Beni kandırabileceğini mi sandın!”

“BEN BİR ŞEY YAPMADIM!” Ama ağabeyim dinlemiyordu. Yumruğunu kaldırdı. İşte o an… O yumruk, tüm nefretin, tüm korumacılığın, tüm çaresizliğin biriktiği andı. Ve…

“Ağabey dur!” diye bağırdım ama çok geçti.

Yumruk Ateş’in yüzüne indi. Ateş geriye sendeledi. Burnundan kan sızmaya başlamıştı. Ama o hâlâ karşılık vermemişti. Sadece dişlerini sıktı ve ağabeyime baktı.

“Bitirdin mi şimdi? Dövünce rahatlıyor musun?” dedi nefretle. Ağabeyim yine üzerine yürüdü ama ben araya girdim.

“Yeter!” dedim, hem ağabeyime hem Ateş’e bakarak. “Bu şekilde hiçbir şeyi çözemezsiniz!” Ağabeyim soluk soluğaydı. Yumrukları hâlâ sıktı. Ama bana bakınca biraz yumuşadı.

“Gece, sen onun verdiği notu bana okuttun! Böyle biri sana yaklaşamaz bile!”

“Ama emin değilim! Sadece tahmin ettim… Belki o bile değil!” Sessizlik çöktü. Ateş, gözlerini bana çevirdi. Yüzünde hem öfke, hem de bilemediğim bir duygu vardı.

“Bana güvenmiyorsun, değil mi?” Cevap vermedim. Hatta göz devirdim.

“Güzel.” dedi ve dönüp gitmeye başladı. Ağabeyim arkasından bir adım atacak gibi oldu ama kolundan tuttum.

“Ağabey, lütfen… Dur artık.”

Ağabeyim sadece başını salladı. Ama belli ki içinde hâlâ kaynayan bir şeyler vardı. Ortama sessizlik çöktü. Ama içimizdeki savaş daha yeni başlıyordu.

Olayın üzerinden yarım saat geçmişti ama ağabeyim hâlâ kızgındı. Bana döndü.

‘’Sen neden aramıza girdin? Bıraksaydın da dövseydim!’’ Derin bir nefes verdim.

‘’Saçmalama ağabey, dövüşmenize sessiz kalacağımı mı sandın?’’

‘’O notu, Ateş yazmadı mı? Öyle söylemedin mi sen?’’

‘’Evet, ama tahminim diye de belirttim!’’ Ağzının içinde bir şeyler geveledi ve odasına gitti. Annem evde yoktu, nöbetteydi. O yüzden ben de kendi odama gittim. Odamın kapısını kapattım ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ağabeyimin öfkesi üzerime yapışmış gibiydi. Duvara yaslandım, derin bir nefes aldım. Bu sadece bir nottu. Belki de gerçek bile olmayan, sadece oyun oynayan birinin yazdığı bir not. Ama neden bu kadar büyümüştü her şey?

Yatağa uzandım. Gözlerimi kapadım ama beynim susmuyordu. Ateş’in şaşkın bakışları, ağabeyimin yumruğu ve o not… Her şey birbirine karışıyordu zihnimde. Kalbim yeniden hızlandı. İçim daralmaya başladı. Nefesim yetmiyordu sanki. Boğazım sıkıştı. Ellerim titredi. Bu his… Bu his tanıdıktı.

Panik atak... Ama bu ikinciydi!

Hemen doğruldum, ellerimle yatağın kenarını kavradım. Gözlerim boşluğa bakarken, ciğerlerim sanki yırtılıyor gibiydi. “Geçecek, geçecek…” diye fısıldıyordum ama geçmiyordu.

Kapı açıldı. Ağabeyim, gözleri hâlâ sinirli ama beni o hâlde görünce dondu kaldı. Bir saniye bile geçmeden yanıma geldi.

“Gece? Gece, bak buradayım. Derin nefes al, hadi. Bana bak, gözlerime bak.” Dizlerinin üstüne çökmüştü. Ellerimden birini tuttu.

“Yapamıyorum…” dedim titrek bir sesle. “Nefes alamıyorum, ağabey…”

“Alabilirsin, birlikte yapacağız. Sadece beni dinle. Birlikte sayalım, tamam mı? Bir... İki... Üç... Derin nefes…” Sesindeki sakinlik yavaşça göğsümdeki ağırlığı gevşetti. Elleri ellerimdeydi. Göz göze gelmiştik. Ağabeyimdi o. Sadece Atlas. Beni her seferinde hayata döndüren adamdı. Bir süre sonra nefesim normale döndü. Başımı omzuna koydum. Sessizlik çökse de içimdeki fırtına ancak hafiflemişti.

“Beni yalnız bırakma, olur mu?” diye fısıldadım.

“Hiçbir zaman.” dedi. “Ne olursa olsun, seni bırakmam.”

Başımı ağabeyimin omzuna yasladığımda hâlâ titriyordum. Nefesim normale dönmüş gibi görünse de, içimde bir çöküntü vardı. Kalbim hâlâ zayıf zayıf çarpıyordu. Ağabeyim bir şey demedi, dememesi de iyiydi. Sessizliğiyle sarılıyordu bana. O an sadece yanında olmam yetiyordu bana.

“Su ister misin?” diye sordu, yavaşça. Başımı salladım.

“Biraz…” Sesim kısık, çatallıydı.

Titreyen ellerimi fark edince, bardak getirmeye bile beni yalnız bırakmadı. Yavaşça yerinden kalktı ve kısa süre sonra bir bardak suyla geri geldi. Bardağı iki elimle tuttum ama kaldırmaya gücüm yoktu. O da elini benim elimin altına koydu, birlikte kaldırdık. Suyu yudumladım. O kadar yorgundum ki nefes almak bile fazlaydı sanki.

“Bugün çok fazlaydı,” dedim fısıltıyla. “Her şey…” Ağabeyim derin bir nefes verdi.

“Biliyorum. Haklısın. O yüzden hiçbir şey için acele etmiyoruz. Bugün konuşmak zorunda değiliz, tamam mı?” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamayı çoktan aşmıştım. Yorgunluktan mı, duygudan mı bilmiyorum, başımı yastığa bırakırken tek söylediğim şuydu:

“Yanımda kalır mısın?”

“Tabii ki,” dedi, başımı okşayarak. Sandalyeyi çekti, yanı başıma oturdu. Gözlerimi kapattım. İçimdeki fırtına, yerini hafif bir sızıya bırakmıştı. Ama en azından bu kez yalnız değildim.

(Ateş’in anlatımıyla)

Eve dönüş yolundaydım. Ama aklım hâlâ o bahsedilen nottaydı. Ben hiç not yazmamıştım. Ve o notu yazan her kimse, adımı kötüye çıkarmaya çalışıyordu. Gerçi bu da pek umurumda olmamalıydı, çünkü bana gram güvenmiyordu. Bana düşman gözüyle bakıyordu ve ben de ona o gözle bakıyordum. Ama düşman yerine sapık gözüyle bakmasını asla istemezdim. O yüzden evinin önüne gitmiştim ama beni dinlememişti bile. Üstüne üstlük dayak yedim! Sırf olay uzamasın diye karşılık vermemiştim. Bunları düşünürken eve gelmiştim. Banyoya girdim ve burnumdan akıp kuruyan kanı temizledim. Sonra mutfağa yöneldim. Su alıp salona gittiğimde koltukta oturan Açelya’yı gördüm. Telefona bakıyordu.

Arkasından sessizce neye baktığına baktım. O BOZUNTUNUN FOTOĞRAFLARI VARDI! Ne vardı bu bozuntuda da benim kardeşim ona bakıyordu? Elimdeki suyla göz göze geldik. O an aklımdaki planı yapmaya karar verdim. Ne mi? Tabii ki de elimdeki suyu Açelya’nın telefonuna dökmek. Hemen planımı devreye soktum ve elimdeki suyu telefonun üzerine boşalttım. Tabii Açelya da ıslanmıştı ve bunu beklemediği için küçük bir çığlık attı. Arkasını döndüğünde beni gördü.

‘’Ya ağabey ne yapıyorsun sen? Telefon bozulursa ne olacak?’’ diye çıkıştı.

‘’Zaten baktığın kişi bozuktu, telefon bozulsa ne fark edecek?’’

Açelya bir yandan tişörtüne telefonu silip diğer yandan da gözlerini kaçırdı ve odasına gitti. Son zamanlarda gerçekten bu kızı anlayamıyordum ben. Tekrardan evden çıktım. Canım kardeşime telefon alacaktım. O kadar suya sağlam kalmaz diye tahmin ediyordum.

Bir tane teknoloji mağazasına gelmiştim. Telefonlara bakıyordum ve bir tanesi dikkatimi çekmişti. Fiyatına baktım, benim için bir şey değildi. Hemen telefonu aldım ve eve doğru yola koyuldum.

Eve gelmiştim ve Açelya’nın odasının kapısına tıklattım. Ve cevap vermesine izin vermeden daldım.

‘’Ağabey neden dalıyorsun odaya Allah aşkına!’’ diye isyan etti.

‘’Ben tıklattım mı tıklattım gerisi beni ilgilendirmez.’’ diyerek odaya girdim ve yanına oturdum. Bakışlarında merak vardı. Ona hediye paketi yaptırdığım telefonu verdim. Çünkü tahmin ettiğim gibi diğer telefon açılmıyordu. Açelya’nın gözleri açıldı.

‘’Ağabey, bu ne?’’

‘’Açta gör.’’ dedim ve hediye paketini Açelya’ya verdim. Açelya paketi açarken ben de onu izledim. O bozuntu kesinlikle kardeşimi unutabilir, çünkü ben vermem.

Paketi açtığında şaşkın görünüyordu. Elinde öyle bir telefon tutmayı beklemiyordu sanırım.

‘’Ağabey… Kaç para verdin sen buna? Başka telefon mu yoktu?’’

‘’Neden? Sevmedin mi?’’dedim sorgulayıcı bir tonla

‘’Ya sevdim de çok pahalıdır bu. Kaç TL’ye aldın?’’

‘’Çok bir şey değil ya. 100.000 TL’cik bir şey.’’ dediğim an Açelya şaşkınlığını gizleyemedi. Şaşkınlığı kısa sürmüştü, çünkü gözlerini devirmişti.

‘’Neden övünüyorsun verdiğin parayla? İyi bir şey mi bir telefona o kadar para vermek?’’ dediğinde ne diyeceğime şaşırdım. Gerçekten tanıyamıyordum bu kızı.

(Gece’nin anlatımıyla)

Yine bir film gecesiydi, ama bu sefer Yusuf amcalardaydık. Filmi ise her zamanki gibi Bora ağabey geçiyordu. Sanırım ona bu sefer engel olmalıydık. Çünkü SİCCİN 7 AÇACAĞINI SÖYLÜYOR! Kimseden ses çıkmayınca ben müdahale etmek zorunda kaldım.

‘’Bora ağabey, acaba neden her film gecesi yaptığımızda korku filmi açıyorsun? Açtığın film de Siccin 7!’’ Cevap vermedi.

Yine Bora ağabeyin gazabına uğruyorduk. Adam inadına, ısrarla ve gururla korku filmi açıyor. Üstelik bu seferki seçimi ise Siccin 7!

Koskoca evin salonu loştu. Televizyon karşısında yere serilen battaniyelerin üzerine dizilmiş, patlamış mısırlarla hayatta kalmaya çalışıyorduk. Bora ağabey sırıta sırıta kumandaya bastığında, ben gözlerini devirdim, Nisa ise iç geçirdi.

“Ciddi misin Bora ağabey?” dedim, geriye yaslanırken. “Siccin 7 mi ya? Daha 6’dan kendimize gelemedik!”

“Bunlar gerçek olaylara dayalı, biliyorsunuz değil mi?” dedi Bora ağabey, mısırdan bir avuç ağzına atarak. “Geceleri izlemek ayrı keyif.”

“Seninle terapiye falan gitmemiz lazım,” diye mırıldandı Nisa. Sesini sadece ben duydum.

Film başladı. O klasik tıslamalar, çatırdayan tahta sesleri, kadının arkasında yürüyen gölgeler… Hepsi birleşince ortam bir anda mezarlık kadar sessizleşti. Nisa battaniyeyi burnuna kadar çekmişti. Bora ağabey sahnelere kahkaha atıyor, bizse tırnaklarımızı yiyorduk. Bir sahnede karakter aynaya bakarken arkasında bir varlık belirdiğinde Nisa'yla beraber çığlık attık. Tam o sırada kapı çaldı. Hepimiz zıpladık. Gerçekten, filmde kapı çalınsa bu kadar tırsamazdım. Salon bir anda sessizliğe büründü. Herkes birbirine baktı. Bora ağabey ayağa kalktı.

“Kim acaba bu saatte gene?”

“Saat 23.41, Bora ağabey,” dedim, saate bakarak. “Ve korku filmi izliyoruz. Sen şimdi oraya gideceksin, kapıyı açacaksın ve arkamızdan biri geçecek.”

“Çok film izliyorsun sen,” dedi gülerek. Ama biz o kadar emin değildik. Kapıya doğru yürüdü. Her adımı salondaki sessizliği biraz daha gerdi. Biz de Nisa’yla birbirimize yapıştık. Bora ağabey kapıyı araladı. Ve sonra… Bir sessizlik.

“Kimse yok,” dediği anda içim ürperdi. Aklıma geçen seneki olay geldiğinde Nisa fısıldadı:

“Filmin içinde miyiz acaba?” Nisa cümlesini bitirdiği an yine kapı çaldı. Ve şaşırtıcı bir şekilde dejavu yaşıyordum sanki.

Bu kez temkinliydi. Her adımı gıcırdayan parkelere yankı gibi çarpıyordu. Hepimiz salonun ortasında, ekrana değil, kapıya kilitlenmiştik. Kapıyı araladı.

“Kimse yok,” dedi fısıltıyla.

Elini kapıya götürüp kapatmak üzereydi ki, kapı hızla açıldı ve biri içeri daldı. Bora ağabey refleks gösteremedi bile. Adam, omzundan itip onu yere serdi. Üzerinde kapüşonlu bir mont vardı, elinde ise parlak bir bıçak! Donup kalmıştık. Her şey birkaç saniyede olmuştu. Adam gözünü bana dikti. Bıçağı hızla bana doğru savurdu. Geriye çekildim, kollarımın arasına aldığı yastığı savunma olarak kaldırdım. Ama onun gücü ciddiydi. Üzerime abanmıştı. Nefesim kesilmişti ama aklım hâlâ yerindeydi.

“GECE!” diye bağırdı Nisa. Yanıma koştu. Elindeki sehpayı kaptı ve adama vurdu. Adam sendeledi ama bu sefer Nisa’ya yöneldi.

“NİSA HAYIR!” dedim ama çok geçti. Bıçağı savurdu, Nisa geri çekildi ama dengeyi kaybedip yere düştü.

İşte o anda ağabeyim devreye girdi. Salonun köşesinden hızla fırladı ve adamın üzerine atladı. İkisi yerde boğuşmaya başladılar. Bora ağabey ise çoktan kendini toplamıştı. Ceketinin altından elektroşok cihazını çıkardı. Sessizce katile yaklaştı.

Ve tam doğru anda katile dokundurdu. Adam yere yığıldı. Bıçağı elinden düştü. Herkes bir an dondu. Nefes sesleri salonun tek müziği gibiydi. Herkes orada öylece duruyordu. Nisa bana baktı, ben ağabeyime. Sonra Bora ağabeye… Kurtulmuştuk, şimdilik.

Hemen ağabeyim ve Bora ağabey, adamı bir sandalyeye bağladılar ve geçen sene yapmaları gerekeni şimdi yapıyorlardı, sorgulama.

Düşüncelere daldığım sırada, katil uyanmaya başlamıştı. Bora ağabey silahını hazırladı, önlem amaçlıydı. Katil yavaş yavaş kendine gelmeye başladığında, Bora ağabey hemen sorgusuna başladı.

‘’ Sen kimsin? Neden ikide bir gelip saldırıyorsun? Kimin adamısın?’’ Bu soruları tek solukta sormuştu. Katil ise gergindi ve yüzünden anladığım kadarıyla korkuyordu.

‘’Benim patronum yolladı, benim bir suçum yok!’’ Nisa’yla kısa bir anlığına göz göze geldik. Adamın bu kadar kolay konuşmasını beklemiyorduk. Bora ağabey gözlerini kısmıştı.

“Kim senin patronun?”Silahını indirmemişti. Katilin gözleri sağa sola kaçıyordu. Terliyordu. Yutkundu. Bir süre cevap vermedi. Sanki ağzından çıkacak isim onu sonsuza dek susturacakmış gibi korkuyordu.

“Konuş!” dedi Bora ağabey, bu kez daha sert. Katil sonunda pes etti.

“Fırat... Fırat Kılıç!”Bir sessizlik çöktü. İsim, salonda yankılandı ama kimse tanımamıştı. Atlas, Nisa, Bora, ben… Hepimiz birbirimize baktık.

“Fırat Kılıç da kim?” dedim istemsizce. Katil başını salladı.

“Gerçek ismi bu mu bilmiyorum. Bize bu isimle tanıtıldı. Onun için çalışıyoruz, ama yüzünü hiç görmedik. Sadece emirler, sadece tehditler…” Ağabeyim ellerini yumruk yapmıştı.

“Yani bir hayaletin peşindeyiz?”

“Hayaletse bile sizden çok daha gerçek…’’ dedi katil fısıltıyla. “Ve çok daha tehlikeli.” Tam o anda Nisa’nın telefonu çaldı.

“Alo? Evet… Burada bir saldırı oldu. Lütfen hemen gelin.” Telefonu kapattığında yüzü solgundu. “Polis yolda.”

Ben hâlâ aynı yerde, koltuğun kenarında oturuyordum. Kalbim küt küt atıyordu.

Fırat Kılıç.

İlk kez duyduğum bu isim, boğazıma oturmuştu. Bilinmezliğin içindeki en karanlık gölge gibiydi.

Bölüm : 23.07.2025 20:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...