
Dışarıdaydım, gece vaktiydi ve yürüyüş yapıyordum. Hava ise kasvetliydi ve kapalıydı, severdim. Bunun ruh hâlimde alakası yoktu. Bu havanın kendisini seviyordum. Ve bu havada yürümekte hoşuma gidiyordu. Ağabeyimlere falan haber vermişlerdim ki merak etmesinler ve ya arayıp mesaj atmasınlar. Çünkü şuan kimse tarafından meşgul edilmek istemiyordum. Bana en yakın olan banka oturdum ve gökyüzünü izlemeye başladım. Hava yağmur yağacak gibi değildi, o yüzden istediğim kadar oturabilirdim.
Esen rüzgâr beni serinletirken, sürekli salık bıraktığım saçlarımı hareketlendirmişti. Ama rüzgâr öyle iyi gelmişti ki… Sanki bundan önceki zamanlar bir ateşin içindeydim...
Bazen ise şunu düşünmeden edemiyordum. O, o gün benim ağabeyimle çalıştığım kafeye gelmeseydi, hayatım nasıl olurdu? Çok güzel olacağından emin olabilirdim sanırım. Çünkü o günden sonra başımdan bela eksik olmamıştı. Derin bir nefes aldım. Bütün bu olanlar nasıl beni bulmuştu? Benim yüzümden ailem üzülüyordu ve bu hayatta isteyeceğim en son şey ise buydu.
Keşke kulaklığımı alsaydım, müzik dinlerdim.
Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, telefondan rahatsız eden ve not gönderen bir eleman vardı. Yazı tarzı kime benziyor, hâlâ şüpheli benim için. Notlar desek, yazı stilini tanıyamıyordum kimin diye. Bora ağabeyden her an haber bekleyebilirdik, çünkü o adam her an plan yapabilirdi. Yani, son iki senemin geneline bakacak olursam, başıma gelmeyen olay kalmamıştı. Az kalsın boğulmadığım mı kaldı, bir yerde kilitli kalmadığım mı yoksa yanan bir mekânın içinde kalmadığım mı? Tabii beyin kanamasını da unutmayalım. Ama şu iki senenin tek iyi yanı annemdi, ona kavuşmuştum. Onun dışında hiçbir artısı yoktu bu iki yılın. Sadece tek bir isteğim vardı;
Bütün sıkıntılardan kurtulmak. Başka hiçbir isteğim yoktu. Ama içimden bir ses bunun çok uzak olduğunu söylüyordu, o sesi dinlemek istemiyordum. Sessiz kalmayacaktım, kalamazdım. Artık değil. Olmazdı. Bundan sonra susmayacaktım! Susturmak isteyenler de susturamayacaktı! İzin vermezdim.
Belki başkalarına göre hiçbir şey yaşamamıştım, ama bu işin psikolojik kısmını bilmiyorlardı ve bilemezlerdi. Benim ne hissettiğimi kimse anlayamazdı. Ben susar, en son nadir de olsa günlüğüme yazardım ama o da ağabeyim olmadığı zamanlardı. Beni anlayan tek insan ağabeyimdi. Onun dışında beni kimse ondan daha iyi anlayamazdı. Bir süre gözlerim boşluğa daldı. Neyi düşünüyordum ben? Onu bende bilmiyordum. Belki kendime biraz zaman ayırmalıydım, ağabeyimin yaptığı gibi. Ama bunu yaparsam da haber vererek yapmalıydım. Artık kendimi toparlamam lazımdı. Çoğu zaman panik atağım yüzünden zayıf düşebiliyordum. Bu durum da hem ruhsal hem de bedenen beni yoruyordu. Çevremdekiler için oldubitti olabiliyordu, benim için ise zorlu bir toparlanma süreci başlıyordu. Çünkü panik atağım sırasında o kadar zor nefes alıyordum ki alamıyor gibi hissediyordum. Ellerim ayaklarım boşalıyordu, taşıyamıyorlardı beni. Ve dışarı ne kadar güler yüz görünmeye çalışsam da bu benim iç dünyam ve iç dünyama hoş geldiniz. Burası son zamanlarda uğradığım en sık yer. Eskiden burası çok farklıydı ama zaman bunu değiştirdi, maalesef. Mutlu muyum diye sorarsanız, asla mutlu olmadım. Ve eski günleri özlüyordum, olaysız günlerime. Ama eski günlerime dönsem, annem olmayabilirdi. Sonuçta onu bu olayların arasında buldum ve tekrardan kaybetmek istemiyordum.
Aslında ağabeyim gibi bir hafta kafamı dinlesem bana yeterdi. Ama buna cesaret edemiyordum. Panik atağım yüzünden korkuyordum ve… Bilmiyorum. İçimde kelimelere dökemediğim bir his var ama ona uygun kelimeyi bulamıyordum. Çok zordu. Düşünüyordum ama yok. Bulamıyordum. Belki de bu hissin adı yoktu. Tarifsizdi bu his. Tam o sırada bir ses duydum.
“Gece?” Başımı yavaşça çevirdim. Sokak lambasının altında biri duruyordu. Yüzü gölgede kalmıştı ama sesi… Tanıdık gibiydi. Adımı nasıl biliyordu? Ayağa kalktım. Sesim hafif titredi.
“Sen kimsin?” Adam birkaç adım yaklaştı. Siyah bir mont giymişti, elleri cebindeydi. Ama herhangi bir tehdit havası yoktu üzerinde.
“Sadece konuşmak istedim. Merak etme, uzaktan izliyordum seni. Sakin görünüyordun... İlk defa.” Yutkundum.
“Beni izliyordun mu?”
“Koruyordum,” dedi. “Şimdilik.” Tüm vücudum gerildi.
“Şimdilik mi?” Yüzüne biraz daha ışık vurduğunda tanıyamadım. Tanıdık değildi. Ama gözleri… Gözleri sanki daha önce bir kâbusun içinden çıkıp bana bakmıştı. Kendimi toparlayıp bir adım geri attım.
“Ne istiyorsun?”
“Sen değil,” dedi, sesi bu sefer soğuktu. “Asıl seni isteyen başkası.” Yine içime o boğucu his çöreklendi. Ama bu kez bir panik atağın değil, yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi.
“Kim?” dedim. Gülümsedi.
“Bunu yakında öğrenirsin.” Ve arkasını dönüp, geldiği gibi sessizce gitti. Olduğum yerde kalmıştım. Ne olmuştu az önce? Kimdi o ve kimin adamıydı? Ya da birinin adamı mıydı? Onları şuan bilemezdim ama eve gitmem gerektiğini biliyordum. O adamın gittiği yere baktım. Gittiği yönde ilerlemeye devam ediyordu. Ama ya takip edilirsem? O zaman ne yapacaktım? Bizimkileri arasam panik olurlardı. En iyisi bütün yolları uzatarak ve kalabalık yerlerden eve gitmekti.
…
Eve geldiğim gibi her zaman olduğu gibi odama kapanmıştım. Birkaç kez ağabeyim yanıma gelip sohbet etmek, konuşmak istemişti ve ben onu ilk kez reddetmiştim. Çünkü yalnızlığa ihtiyacım vardı. Kendi sesime kulak vermem için mükemmeldi yalnızlık. O yüzden odamın kapısına kim gelirse onu geri çeviriyordum. Ama bu sefer kulaklığım vardı ve bu da müzik demekti! Hemen çalma listemin en üstündeki şarkıyı açtım;
maNga – Cevapsız Sorular
Bu şarkıyı seviyordum. Hiçbir sebebim yoktu sevmemem için. Ve bu şarkı altında düşünmeyi de çok seviyordum. Sanki hangi konu hakkında düşünüyorsam, onun hakkında daha derin düşünmemi sağlıyordu. Kulağımda şarkı çalarken, gözlerimi tavana diktim. Manga’nın sesi odayı doldururken, kafamda o adamın sözleri dönmeye devam etti:
“Bunu yakında öğrenirsin.”
Ne öğrenecektim? Ne bilmem gerekiyordu? Ve en önemlisi, neden? Bazen içimden geçenleri kelimelere döksem, anlamlı olur mu bilmiyorum. Ama şu an sadece bir şey hissediyordum: izleniyor olmak. O adamın gelişi, söyledikleri, sonra kayboluşu... Sanki biri bana yaklaşmaya çalışıyor ama bunu gölgelerden yapıyordu. Açık oynamıyordu. Ve bu, işte beni asıl tedirgin eden şeydi. Şarkının nakaratı çalmaya başladığında, içimdeki boşluk daha da büyüdü.
“Yoksa hiç mi, hiç mi sevmedin?” Kalbim sıkıştı bir an. Hayır, bu şarkı bir aşk şarkısı değildi şu an benim için. Bu, hayata sorduğum bir soruydu:
“Hiç mi sevmedin beni hayat? Bir kez bile mi yanımda olmadın?”
Kulaklığımı çıkarıp yatağın kenarına bıraktım. Kafamın içindeki uğultu, müzik susunca bile kesilmedi. Hatta daha da arttı. Yatağın ucuna çekildim, dizlerimi karnıma çektim. Annemin sesi aklımda yankılandı birden:
“Ne olursa olsun, kimseye körü körüne güvenme, Gece.”
O adam… Her şeyin başladığı gün… Ve bu notlar. Hepsi bir oyunun parçasıydı. Ve bu sefer oyunun merkezine beni koymuşlardı.
…
(Ateş’in Anlatımıyla)
Masanın üzerinde yarısı buruşturulmuş bir kâğıt vardı. Diğer belgelerin arasında sanki özellikle saklanmış gibiydi ama gözden kaçmıştı. Başta önemsemedim. Ama sonra... Bir isim dikkatimi çekti.
"Gece Akkurt."
Boğazımda düğümlenen bir şey oldu. Kalbim, göğüs kafesimi yumruklamaya başladı. Kâğıdı elime aldım. Kenarları buruğuydu, bazı yerleri aceleyle çizilmişti. Ama plan netti.
"Kız gözetlenecek. Dışarı çıktığı bir gün taksi ayarlanacak. Şoför talimatla onu uçuruma sürecek. Araç kazası gibi gösterilecek."
Gözlerim o satırlara saplandı. Kalem hâlâ elimdeymiş gibi, içimde bir titreme dolaştı. Bu bir plan değildi. Bu bir infazdı. Birden kapı açıldı.
Babam içeri girdi, elindeki dosyaları koltuğa fırlattı. Beni görünce durdu. Bakışları hızla elimdeki kâğıda kaydı. Yüzü gerildi.
"Ne yapıyorsun sen?" dedi. Sesi sakindi ama alt metni bıçak gibiydi. Ben kâğıdı yavaşça yere bıraktım. Sanki dokunsam, patlayacak bir bomba tutuyormuşum gibi.
"Bu ne, baba?" dedim. "Ne yapmayı planlıyorsun?" Gözlerim onun gözlerine kilitlendi.
“Gece’ye ne yapacaksın?” Bir anlık sessizlik. Ardından hafif bir gülümseme belirdi yüzünde. Alaycıydı. Soğuktu.
"Sadece iş," dedi.
"Gece kim? Neden onu istiyorsun? Sana ne yaptı?" O an kelimeler ağzımdan döküldü.
"Senin derdin ne onunla? Kim o senin için? Ya da... Neyi temsil ediyor?" Cevap vermedi. Sadece yaklaştı, kâğıdı elimden aldı.
"Senin için fazla bilgi o."
“Ben artık çocuksu oyunlarını yutacak yaşta değilim!” dedim, sesim yükseldi. “Eğer onun canına kastedersen…”
“Ne yaparsın?” dedi.
Gözlerindeki tehdit pusuya yatmış bir yılan gibiydi. Ben sustum. Çünkü ne yapacağımı bilmiyordum. Ama içimde bir şey kıpırdamıştı.
Korumak.
Gece artık yalnız değildi. Odadaki havayı kesip biçebilirdin. Fırat gitmişti ama arkasında bıraktığı şey sessizlik değil, lanetli bir soruydu:
"Gece'ye neden?"
Bu sorunun cevabını verebilecek tek kişi vardı; Annem.
Koridordan geçip merdivenleri hızla indim. Ayak seslerim yankılanıyordu. Salona geldiğimde annem pencerenin önünde, kahvesinden bir yudum almıştı. Sanki olacakları hissetmiş gibi başını bana çevirdi.
“Ne oldu Ateş?” dedi, gözleriyle yüzümü yokladı. “Bir şey olmuş.” Duraksadım. İçim karmakarışıktı. Sesim boğazıma takılmıştı ama yine de sordum:
“Gece kim?” O an annemin yüzü soldu. Gerçekten… Gözlerinin içi soldu. Kahve fincanı elinde titredi ama bırakmadı.
“Ne demek istiyorsun?” dedi, zaman kazanmaya çalışırcasına.
“Babam, onun ölmesini planlıyor,” dedim. “Detaylı bir planla. Uçurumdan atacaklar. Bir taksi ayarlanmış. Bu işin şakası yok anne.” Bir adım attım.
“Sen de biliyorsun. Saklama.” Sustu. Derin bir nefes aldı, sonra gözlerini kaçırmadan konuştu:
“Ben… Onun kim olduğunu ilk gördüğümde anladım. Ama o zaman bile hiçbir şey yapamadım.”
“Kim o?”
“Sadece bir kız değil, Ateş. Bir hata. Senin babanın geçmişte yaptığı… Affedilmez bir şeyin sonucu.” Dünya başıma yıkıldı sandım. Kalbim, içimde bir fırtına gibi döndü.
“Gece onun kızı mı?” diye fısıldadım. Kader başını iki yana salladı.
“Hayır. Ama…” Gözleri buğulandı.
“Ama onun yüzünden baban, bir zamanlar her şeyini kaybettiğini düşünüyor. Bir hayat, bir sır, bir isim. Ve o şimdi sadece intikam almak istiyor.”
“Peki, bu kızın ne suçu var?” diye bağırdım. Annem gözlerini yere indirdi.
“Hiçbir suçu yok. Sadece yaşamak.”
O an kararımı verdim. Gece’yi kimseye yedirmeyecektim. Hele de kendi babama.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
İşten çıkmıştım. Hava geceye dönmüştü, hafif serinlik vardı. Kalabalığın arasından geçerek yavaşça yolun kenarına ilerledim. Taksi çağırmak için telefonumu çıkardım. Ama bir ses, tanıdık ve sinir bozucu bir ses, arkamdan geldi:
“Gerçekten mi? Taksi mi çağırıyorsun?” Kafamı çevirmeme gerek yoktu. O sesin sahibini artık ezberlemiştim: Ateş. İç çekerek arkamı döndüm. Karşımda, her zamanki kendinden emin hâliyle duruyordu. Gözlerinde o hafif alaycı bakış vardı, dudaklarının kenarıysa gıcık bir sırıtışla kıvrılmıştı.
“Benim arabam var, birlikte gidelim,” dedi, sanki teklif ettiği şey çok mantıklıymış gibi.
“Hayır, teşekkür ederim,” dedim kısa ve net. Ama tabii ki bu, onun pes etmesi için yeterli olmadı.
“Yahu neden bu kadar inatçısın? Hem daha eğlenceli olur. Hem de hızlı gideriz.” Yüzüne bakmadan, sadece omuz silktim.
“Seninle bir şey yapmak hiçbir zaman eğlenceli olmadı Ateş.”
Gülmeye başladı. Kendi sözüm bana yeterince sert gelmişti ama onu hâlâ caydırmıyordu. Tam taksiye binmek üzereydim ki, bir şey oldu. Soğuk. Ani. Şok edici.
Arkamdan üzerime bir bardak su fırlattı. Üstelik güle güle yaptı bunu. Bir an neye uğradığımı şaşırdım. Sırtımdan süzülen su, tişörtümün kumaşını bedenime yapıştırırken içimdeki öfke barajı çatırdamaya başladı. Döndüm, yüzüne baktım. Gülüyordu. Dalga geçer gibi, utanmazca.
“Ne yapıyorsun sen?” dedim sesimi yükselterek.
“Islanınca daha hızlı gidersin belki,” dedi ve yine o gıcık kahkahayı attı. Sinirim tavan yapmıştı.
“Seninle aynı araca binmek istemiyorum. Gerçekten anlamıyor musun?”
“Anlıyorum. Ama umursamıyorum,” dedi. Bir adım attı, ben geri çekildim. Aramızdaki mesafeyi korumak istiyordum ama o buna izin vermeyecek gibiydi.
Artık sınırdaydım. Bu böyle olmazdı. Üstümü değiştirmem gerekiyordu, hem fiziksel hem ruhsal olarak bu hâlde yola devam edemezdim. Onu orada bırakarak hızla uzaklaştım. Kalbim gerginlikten deli gibi atıyordu.
Ne zaman karşıma çıksa içimdeki tüm duygular altüst oluyordu. Sinir, öfke, nefret... Ve anlamlandıramadığım başka bir şey daha. Sanki ondan nefret etmeye çalıştıkça, ona daha çok takılı kalıyordum.
Ateş hâlâ yanımdaydı, gitmiyordu! Gözlerindeki ciddiyet, onun da kafasında bir şeyler döndüğünü gösteriyordu.
“O notu ben atmadım,” dedi, kelimeleri tane tane ve vurgulu.
Birkaç saniye sessiz kaldım. Ona baktım. Gerçekten mi? Neden bu kadar inandırmaya çalışıyordu beni? İçimdeki bir ses hâlâ ona güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Ama bir diğer ses... Duraksıyordu.
“Peki ya serum?” dedim aniden. “Zaheyn’in serumuna ilaç karıştırılmıştı. Senin olmadığın tek andı. Sen mi koydun o ilacı?”
Sözlerim dudaklarımdan dökülürken, sesimde öfkeyle karışık bir titreme vardı. Kendimi tutamıyordum. Olaylar o kadar üst üste gelmişti ki artık hangisine inanacağımı bilemiyordum. Gözlerimi kaçırdım.
Ateş şaşkınca bir adım attı. “Beni neden sürekli suçluyorsun?”
Sorusunda sitem vardı ama ben cevap vermeye yeltenmeden başımı çevirdim. Sokak lambaları yavaşça yanıyordu. Gecenin karanlığına doğru bir adım attığımda, bir motor sesi yaklaştı. Tedirginlik içimi sardı. Sanki içgüdüsel olarak bir şeyler olacağını hissediyordum. Arabanın sesi yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Ateş’in sesi kulaklarımda yankılandı:
“Gece, dikkat et!”
Bir anda refleksle kendimi geri çektim. Hızla gelen araba, birkaç santimle yanımdan geçti. Kalbim boğazımda atıyordu. Her şey birkaç saniyelikti ama sanki zaman yavaşlamıştı.
Ateş’in, "Dikkat et!" demesiyle birlikte, her şey bir anda hızlandı. Kendimi kaldırıma atarken, yaşadığım korku ve belirsizlik iç içe geçmişti. O an, sadece hayatta kalmak istiyordum. Ateş’in yanında olmanın verdiği güven, bir anlığına bile olsa, beni rahatlatıyordu. Ama hemen ardından gelen düşünceler, bu güvenin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyordu.
Kaldırımı çarparken, kafamda dönen düşünceler birbiriyle çelişiyordu. Ateş’in beni korumaya çalışması, ona duyduğum güveni sorgulamama neden oluyordu. Ama bir şey biliyordum ki güvenilebilecek biri değildi.
Gözlerim fal taşı gibi açılmış, nefesim kesilmişti. Kulaklarımda uğultular, beynimde ise o korkunç anın yankıları çınlıyordu. Bir araba... Hızla üzerimize gelen, ölümcül bir canavar gibi. Ateş'in çığlığı, o uğultunun arasında kaybolmuştu sanki. Sonra, her şey bulanıklaştı. Bir saniyede hayatım gözlerimin önünden geçti.
Neyse ki, mucizevî bir şekilde kurtulmuştuk. Ama o anın dehşeti, zihnime kazınmıştı. Vücudum titriyor, kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Nefes almakta zorlanıyordum. Göğsüm sıkışıyor, sanki bir fil oturmuş gibi hissediyordum. Etrafımdaki her şey, bulanıklaşıyor, gerçeklikten uzaklaşıyordu. Panik, tüm hücrelerime yayılmıştı. Kontrolümü kaybediyordum. Ateş, telaşla yanıma geldi.
"Gece, iyi misin? Sakin ol, geçti artık," diyordu. Sesindeki endişeyi duyabiliyordum. Ama onun varlığı, beni daha da geriyordu. Çünkü biliyordum.
Ateş, o karanlık anlarda yanımda gibi görünse de, aslında benim en büyük düşmanımdı. O, içimdeki korkuyu, endişeyi ve karanlığı besleyen kişiydi. Ama yinede beni az da olsa sakinleştirebiliyordu. Kafamı tutup kendi göğsüne yasladı.
"Kurtulduk, merak etme." dedi sakinleştirici bir tonla.
En sonunda rahat bir nefes alabilmiştim. Beni hem sinirlendiriyor, hem sakinleştiriyor, hem kurtarıyor, hem kurtarmıyor. Ne garip biriydi bu? Onun yanında bazen güvende hissediyordum ama bazen ve çoğu zaman da güvende hissetmiyordum. Bunu nasıl beceriyordu. Ondan ayrıldım. Taksiye baktığımda beklemeye dayanamayıp gittiğini gördüm. Evim de buraya çok uzaktı. Hafta sonları için bir iş bulmuştum ve dediğim gibi çok uzaktı. Telefonumdan tekrar taksi çağıracakken Ateş elimden telefonumu aldı. Şaşırmıştım, işte bunu beklemiyordum.
‘’Ne yapıyorsun Ateş? Versene telefonumu!’’ dedim ama vermedi tabii. Telefonumu almak için uzandım ama telefonu yukarı kaldırdığı için alamıyordum.
‘’Ateş!’’
‘’Ne?’’
‘’Ver şu telefonu!’’
‘’Hayır.’’ dedi ve telefonumdan saate baktı. Tekrardan bana döndü. ‘’Hem saat geç olmuş, ben de kalsana.’’ Beynimden vurulmuşa döndüm.
‘’Ne? Dalga mı geçiyorsun sen benimde?’’ dediğimde hava bir anda bozdu ve yağmur yağmaya başladı. İkimizde ıslanmaya başlamıştık.
‘’Neden dalga geçecekmişim?’’ Kaşlarım çatıldı.
‘’Senin kafana taş falan mı düştü? Hafızanı mı yitirdin? Hani arkadaş falan değiliz ya, düşmanız ya. Ondan dedim. Şimdi telefonumu alayım.’’ diyip avucumu açtım. Telefonumu avucuma bıraktı.
Telefonumdan haritalar uygulamasına girdim ve evimin adresini yazdım. Gerçekten de bayağı yol vardı. Keşke şemsiye falan alsaydım. Tam arkamı dönüp gideceğim sırada Ateş kolumdan tutup beni durdurdu.
‘’O kadar yolu bu yağmurda, bu saatte yürümeyeceksin, değil mi?’’ Ona döndüm.
‘’Senin evinde kalmaktan iyidir.’’ Biraz ters bakıyordu, sanki korkacağım!
‘’Olmaz öyle şey.’’
‘’Nedenmiş Bay Arizona kertenkelesi? Artık adamların yetmedi, bana da mı emir vereceksin?’’ Derin bir nefes aldı. Sanırım ne kadar damarına basarsam o kadar vazgeçtirirdim o fikirden. Diye düşünürken Ateş’in eli, kolumdan elime indi ve beni arabasına doğru götürmeye başladı. Deli mi bu!
‘’Ateş, ne yapıyorsun?’’ Elimi kurtarmaya çalıştım. ‘’Bıraksana!’’ Deliliğin yanında da sağır olmuştu bence. İkimizde arabaya binmiştik.
‘’Evime bırak bari.’’ Bana baktı.
‘’Orası yolumuza ters.’’ Bu sefer derin nefes alma sırası bendeydi.
‘’Neden bu kadar inatçısın acaba?’’
‘’İnatçı değilim, sadece bir an önce eve gitmek istiyorum.’’ dedi.
‘’İyi sen git o zaman, ben yürüyerek giderim evime.’’ dediğim anda aracın kapılarını kilitledi. ‘’Ateş! Aç şu kapıyı!’’
‘’Açmayacağım.’’
‘’O nedenmiş?’’
‘’Anlamıyor musun? Seni korumaya çalışıyorum.’’ Ufak bir şok yaşamıştım yalan yok.
‘’Neden peki? Bana bir şey olsa sen mutlu bile olursun. Ne değişti?’’
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |