
(Gece’nin anlatımıyla)
Nefes almaya çalışıyordum ama olmuyordu. Ciğerlerime hava girmiyordu. Göğsüm gitgide daha da daralıyordu. Boğuluyordum. Terliyordum. Titriyordum. Zaheyn ise bu durumu fırsat bilerek bana daha da yaklaşıyordu. Sesimi çıkartsam çıkaramıyordum, kalkıp koşsam dizlerim beni taşımıyordu. Kendimi çaresiz hissettiğim anlar nadirdir ve bu an, o anlardan biri… Tam bunları düşündüğüm sırada Zaheyn’in acı içinde inleyip yere yığıldığını gördüm. Zoraki bir şekilde bunu kimin yaptığına baktığımda Ateş’i gördüm.
“Gece!” dediğinde hemen yanıma geldi. Ateş’in sesi, boğulmak üzereyken yüzeye çıkan birine oksijen maskesi uzatılması gibi geldi.
“Gece!” Başımı kaldırmaya çalıştım ama gözlerim hâlâ bulanık, kulaklarım uğulduyordu. Ateş’in elleri omuzlarımdaydı. Nefesim hızlanmış, boğazımda keskin bir acı oluşmuştu.
“Beni duyuyor musun?” dedi, sesi kararlı ama yumuşaktı. Başımı hafifçe salladım, ama kelimeler dilime gelmiyordu. O an, arkamdan gelen o tanıdık, uğursuz sesle irkildim.
“Onu bırak, Ateş.”
Zaheyn’in sesi… Tonu öyle sakindi ki, sanki beni az önce kaçıran, bağlayan, fotoğraflarımla dolu bir odaya hapseden o değildi. Ama kelimelerin altındaki tehdit, iliklerime kadar işliyordu. Ateş, bir an bile duraksamadan beni kendine doğru çekti, vücudunu benimle Zaheyn arasına siper yaptı.
“Gece, bana bak,” dedi. Ama bakamıyordum. Gözlerim, Ateş’in omzunun üzerinden Zaheyn’e takılmıştı. Siyah maskesi yoktu, yüzünde yarım bir gülümseme vardı. O gülümseme… Bana bildiğim tüm güven duygularını unutturdu. Ateş, iki eliyle yüzümü kavradı, başımı hafifçe yukarı kaldırdı.
“Burada değilsin, Gece. O adama bakma. Bana bak.” Dudaklarım titriyordu.
“O… O buradayken nefes alamıyorum…”
“Tamam,” dedi, sesi daha da yumuşadı. “Şimdi sadece bana odaklan. Nefes al.”
Kendi nefesini abartılı şekilde alıp vererek bana ritim tutturmaya çalıştı. İlk başta yapamadım, ama elleri hâlâ yüzümde, parmaklarının sıcaklığı tenime işlemişti. Derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha… Yavaş yavaş göğsümdeki baskı azalmaya başladı. Ama Zaheyn yerinde durmuyordu. Birkaç adım attı.
“Ateş, onu senden daha iyi koruyabilirim. Bunu biliyorsun.” Ateş’in bakışları sertleşti.
“Senin koruma anlayışın, zincir ve kilitlerden ibaret.” Zaheyn gülümsedi.
“Bazen en güvenli yer kafestir.” Bedenim ürperdi. Ateş bunu fark etti, kolunu belime sardı.
“Yürüyoruz,” dedi, beni yavaşça ayağa kaldırdı.
“Gitmesine izin veremezsin!” diye bağırdı Zaheyn. Artık sesindeki sakinlik yoktu, öfke kabarmıştı. Arkamı dönmek istemiyordum ama gözlerim kendi kendine onu aradı. Zaheyn, ileri atıldı. Ayak sesleri kuru yaprakları ezerek geldi. Ateş, beni anında arkasına aldı. Sert bir itmeyle beni bir ağacın arkasına yönlendirdi.
“Koş, Gece!” Ama ayaklarım hâlâ tereddüt ediyordu. Arkamdan boğuşma sesleri geldi; nefesler hızlandı, dallar kırıldı.
“Onu bırak!”
“Asla!” Kalbim boğazıma kadar çıkmıştı. Karanlıkta sadece hareket eden siluetler görebiliyordum. Ay ışığı, yaprakların arasından süzülerek yüzlerini aydınlatıyordu. Ateş, Zaheyn’i yere itip bana baktı.
“Şimdi!” dedi. Adımlarım hızlandı, yapraklar ayaklarımın altında çıtırdıyordu. Orman sonsuzmuş gibi geliyordu, her gölge başka bir tehditti. Ama arkada hâlâ Zaheyn’in sesi vardı:
“Gece! Bu bitmedi!” Ateş birkaç saniye sonra yanıma yetişti, kolumdan tutarak beni sürüklercesine ilerletti.
“Nefes al, buradan çıkıyoruz.”
“Beni bırakmayacak…” dedim titrek bir sesle. Ateş durdu, gözlerimin içine baktı.
“Belki bırakmayacak. Ama yakalayamayacak da.” O an fark ettim ki, hâlâ korkuyordum… Ama karanlığın içinde yalnız değildim. Ateş, kolumdan tuttuğu gibi beni tekrar ileri itti.
“Koşmaya devam et, Gece. Sakın arkana bakma!” Ama arkama bakmamak imkânsızdı. Çünkü hissettiğim şey, nefesimin hemen ardında bir nefesti. Zaheyn’in sesi, neredeyse kulağımın dibinden geliyordu.
“Beni sonsuza kadar saklayamazsın…” Adımlarım hızlandı, ama kalbim o kadar sert çarpıyordu ki, sanki her vuruşuyla ayaklarımın altındaki toprağı titretiyordu. Ay ışığı, ormanın dalları arasından parçalı şekilde düşüyor, önümü görmemi zorlaştırıyordu. Her adımda ayağım köklerin arasına takılıyor, düşmemek için Ateş’in koluna asılıyordum. Ateş, sert bir dönüş yaptı ve beni iri bir meşe ağacının gövdesine itti.
“Şşşt… Sessiz ol.” Nefesimi tuttum. Yaprakların arasında rüzgâr vardı ama onun dışında… O adımlar. Ağır, emin, kararlı… Ağaçların gölgelerinin arasında bir siluet belirdi. Ay ışığı, yüzüne değil ama omuzlarının ve ellerinin şeklini net gösteriyordu. Zaheyn durdu. Başını hafifçe yana eğdi. Sanki bizi göremediğinden emin olmak ister gibi… Dinliyordu. Ateş, hafifçe eğilip kulağıma fısıldadı:
“Hazır ol, sağa kaçacağız.” Ama o anda, kuru bir dalın üzerinde dengemi kaybettim ve dal kırıldı. Ses, ormanda bir silah patlaması kadar yankılandı. Zaheyn’in başı anında o yöne döndü.
“Buldum sizi…” Ateş, beni çektiği gibi sağa koşmaya başladı. Arkadan gelen ayak sesleri, hızla bize yaklaşıyordu.
“Koş, Gece! Sakın yavaşlama!” Ağaçlar birbirine o kadar yakındı ki, omuzlarım kabuklara çarpıyordu. Birkaç adım sonra küçük bir açıklığa çıktık. Ama bu iyi değildi. Açıklıkta saklanamazdık. Ateş, etrafa bakındı, gözleri bir çalılık yığınına takıldı. Hiç düşünmeden beni oraya doğru sürükledi. İkimiz de kendimizi dikenli dalların arasına attık. Yüzüm çizildi, kollarım yanıyordu ama ses çıkarmadım. Zaheyn açıklığa geldi. Ay ışığı bu kez yüzünü aydınlatmıştı. O tanıdık, saplantılı bakış… Gözleri karanlıktan daha karanlıktı.
“Gece… Seni hissediyorum.” Sesi fısıltıdan ibaretti ama sanki tam kulaklarımın içindeydi. O anda Ateş, elini hafifçe omzuma koydu. Bu dokunuş “Buradayım,” diyordu. Sessizce bekledik. Zaheyn birkaç adım daha attı, başını sağa sola çevirdi. Sonra… Gülümsedi.
“Yakında…” dedi ve yavaş adımlarla ağaçların arasına kayboldu. Ateş, derin bir nefes aldı, sonra fısıldadı:
“Şimdi gitmemiz lazım. Burada fazla kalamayız. O bizi takip edecek.” Ben başımı salladım. Ama biliyordum… Zaheyn vazgeçmeyecekti. Ateş beni çalılıklardan çektiği gibi tekrar koşmaya başladık. Ay ışığı yolumuzu zor gösterse de, artık durma şansımız yoktu. Her adımda kuru dallar çatırdıyor, yapraklar ayaklarımızın altında eziliyordu. Kalbim hâlâ göğsümden fırlayacak gibiydi ama bir yandan da, kaçmaya devam ettikçe hayatta kaldığımı hissediyordum. Uzakta, yol kenarına yakın bir ışık gördüm. Muhtemelen ormanın çıkışıydı.
“Ateş… Işık var…” dedim nefes nefese.
“Gördüm. Hadi, az kaldı.” Adımlarımız hızlandı. Ciğerlerim yanıyordu ama buna değerdi. Az sonra, ormanın gölgelerinden çıkıp toprak yoldan asfalt zemine adım attık. Sokak lambasının solgun ışığı üzerimize düştü. Ateş, hızlıca etrafı kontrol etti, sonra beni bir bankın üzerine oturttu.
“Derin nefes al, Gece. Tamam, artık güvendesin.” Ama öyle hissetmiyordum. Çünkü rüzgârın uğultusuna karışan o ayak sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Başımı kaldırıp ormana baktım. Ağaçların karanlık siluetleri hareketsizdi, ama… Bir gölge diğerlerinden farklıydı. Çok hafif, çok belli belirsiz… Ama oradaydı.
“Ateş…” dedim fısıltıyla.
O da bakışlarını aynı yöne çevirdi. Ve gördü. Gölge, sanki bizi izlediğini belli etmek ister gibi bir adım öne çıktı. Ay ışığı yüzüne değdiğinde, Zaheyn’in ifadesi netleşti: O hâlâ gülümsüyordu. Ateş ayağa kalktı, vücudunu kalkan gibi önüme koydu.
“Burada bitmeyecek,” dedi kararlı bir sesle. “Ama seni ona bırakmayacağım.” Zaheyn, tek kelime etmeden, ağır adımlarla karanlığa geri çekildi. Gövdesi tamamen gölgelerin içine karıştığında, sanki orada hiç olmamış gibi sessizlik çöktü. O an anladım… Bu gece ormandan çıkmış olabilirdim, ama onun gölgesinden kurtulmak çok daha zor olacaktı.
…
Ateş, ormanın çıkışında biraz durdu.
“Gece… Ayakların kanıyor,” dedi. Sesindeki sertlik endişesini gizleyemiyordu. O ana kadar hissetmemiştim bile. Adrenalinden uyuşmuş olmalıydım. Ama aşağıya baktığımda, ayakkabılarımın kenarlarından sızan kanı ve çamurla karışmış izleri gördüm. Her adımda canım acımaya başlayınca, yüzümü buruşturdum.
“Yürüyecek durumda değilsin,” dedi Ateş ve itiraz etmemi beklemeden kolumun altına girdi.
“Nereye?”
“Evime. Yakında. Evde kimse yok, seni toparlayacağım.”
Protesto edecek hâlim yoktu. Yol boyunca sessiz kaldık, sadece ayak seslerimiz ve nefes alışlarımız vardı. Eve vardığımızda, sade ama düzenli bir salona girdik. Ateş hemen banyoya gidip küçük bir ilkyardım çantasıyla döndü.
“Otur,” dedi kısa bir tonla. Sehpanın kenarına iliştim. Ateş, eline aldığı ıslak bir bezle önce ayaklarımı temizlemeye başladı. Yüzünü eğmişti, bakışları konsantre, elleri ise şaşırtıcı şekilde nazikti.
“Biraz acıyacak,” dedi, kremi sürdüğünde yanan derilerim zonkladı. Dişlerimi sıktım ama ses etmedim. Ardından dikkatle bandajladı, sargıları bile simetrikti.
“Tamam. Şimdi seni evine bırakacağım.” Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kafam hâlâ ormandaki gölgeyle, Zaheyn’in o sapıkça gülüşüyle doluydu. Ama evimin önüne geldiğimizde, o sessizlik aniden bozuldu. Kapının hemen önünde ağabeyim vardı. Bizi görür görmez yüzü karardı, gözleri Ateş’e kilitlendi. Bir anda üzerimize yürüdü.
“Sen!” dedi ve yakasına yapıştı. “Kardeşime ne yaptın sen, pis sapık!" Ateş, sarsılan bedenine rağmen tek kılını bile kıpırdatmadı. Bakışlarını ağabeyimden kaçırmadan, buz gibi bir sakinlikle konuştu:
“Çek elini. Bir şey yapmadım.”
“Yalan söyleme!” diye bağırdı ağabeyim, öfkeden damarları belirginleşmişti. Onu durdurmak için araya atıldım.
“Ağabey!” dedim, iki elimle ağabeyimin kollarını tuttum. “Bekle. Anlatacağım sana her şeyi.” Sesim titriyordu ama kararlıydım. Ağabeyimin nefesi sertti, gözleri hâlâ Ateş’in üzerinde öfkeyle yanıyordu. Ama bakışlarını bana çevirdiğinde, o öfkenin altında bir endişe gördüm.
“Gece… Emin misin?”
“Evet. Önce beni dinle.”
O an üçümüzün arasındaki hava ağırdı. Bir yanda Ateş’in taş gibi soğuk ifadesi, bir yanda Atlas’ın yanmak üzere olan öfkesi… Ve ben, ikisini de durdurmaya çalışan, ama asıl kime güvenebileceğini bilemeyen kişi…
“Gece, bana doğruyu söyle. Bu adam sana dokundu mu?” dedi, Ateş’i işaret ederek.
“Hayır!” diye keskin bir şekilde söyledim. “O… O beni kurtardı.” Ağabeyimin bakışları bir anlığına karışık bir hâl aldı ama hemen sonra tekrar Ateş’e döndü.
“Neden kurtarsın ki? Ne işin var kardeşimle?”
“Çünkü…” dedim, kelimeler boğazıma düğümlenerek, “Bugün kaçırıldım.” Ağabeyimin yüzündeki renk çekildi. Parmakları Ateş’in yakasından yavaşça çözüldü ama hâlâ tedirgindi.
“Ne demek kaçırıldın?” Derin bir nefes aldım. Yağmurun soğuk kokusu hâlâ üzerimdeydi, ayaklarımdaki sargı acıyordu.
“Bilinmeyen bir numara konum attı. Önce önemsemedim… Ama içimde bir his vardı. Anneme yalan söyledim, arkadaşla buluşacağım dedim. Sonra… Oraya gittim.” Ağabeyimin kaşları çatıldı. Ateş sessizce dinliyordu, omuzları dimdik, bakışları ifadesizdi.
“Orası terk edilmiş bir yerdi,” dedim. “Seslendim ama kimse yoktu. Arkadan biri yaklaştı. Boynuma bir bez bastırdı… Kokusunu hâlâ hissediyorum. Sonra her şey karardı.” Ağabeyimin elleri yumruk oldu.
“O kimdi?” Yutkundum. O ismi söylemek boğazımı yaktı.
“Zaheyn.” Ağabeyimin yüzü taş kesildi.
“Arkadaşın dediğin çocuk mu?”
“Arkadaş…” dedim, kelime dudaklarımda acı bir tat bıraktı.
“Arkadaş sandığım kişiden tamamen farklı biriymiş. Beni bir odaya kapatmıştı. Duvarlarda… Yüzlerce fotoğrafım. Yürürken, gülümserken, hatta uyurken çekilmiş. Hepsinin üzerine notlar yazmış. Takip etmiş… Aylarca.” Ağabeyim sessizleşti. Ateş ise tek kaşını hafifçe kaldırdı, ama yorum yapmadı.
“Sonra geldi… Bana kendince ‘koruduğunu’ söyledi. Takıntısını saklamadı bile. Kaçmaya çalıştım, kapı kilitliydi. Ona bağırdım, her şeyi yıktım… Ama o hâlâ beni dinlemeye zorluyordu.” Ağabeyimin sesi sertti.
“Sana dokundu mu?”
“Hayır,” dedim hızlıca. “Ama gözlerindeki o… Delilik… Sanki nefesimi boğazımda tutuyordu. Sonra…” Gözüm Ateş’e kaydı.
“Ateş geldi. Onu yere düşürdü. Beni ormandan çıkardı.” Ağabeyim, Ateş’e kısa bir bakış attı. O bakışta hâlâ şüphe vardı ama öfke biraz azalmıştı.
“Neden sen?” diye sordu Ateş’e. “Orada ne işin vardı?”
"Ormandaydım, bir anda Gece'nin sesini duydum. Oraya gittim ve yardım ettim." Kısa bir sessizlikten sonra araya girdim.
“Ağabey, hata yaptım. Biliyorum, özür dilerim.” Ağabeyim derin bir nefes aldı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi.
“Seni böyle görmeye dayanamıyorum, Gece. Bir gün geri gelmeyecekmişsin gibi hissediyorum.” Onun bu sözleri göğsümde ağır bir taş gibi oturdu.
“Ama geri geldim. Ve bir daha o hatayı yapmayacağım.” Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sessizce bizi izliyordu. Konuşmaya pek niyeti yok gibiydi. Ama bakışlarındaki keskinlik, söylediklerimden çok daha fazlasını bildiğini hissettiriyordu. Ağabeyim, bir adım geri çekilip derin bir nefes aldı.
“Tamam… Ateş, Gece'yi buraya getirdiğin için teşekkür ederim. Ama unutma…” diye ekledi, sesi sertleşerek, “Benim kardeşime zarar veren herkes, bunun bedelini öder.” Ateş’in dudaklarında hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir tebessüm belirdi.
“Beni yanlış tanıyorsun. Zararı veren ben değilim. Ama eğer o çocuğu tekrar görürsen… Önce bana haber ver.” Ağabeyim, sessizce başını salladı. Ama hâlâ rahatlamış görünmüyordu. Ben aralarına bir kez daha girdim.
“Artık eve girebilir miyiz? Bu gece daha fazla tartışmak istemiyorum.” Ağabeyim bana baktı, sonra Ateş’e.
“Tamam,” dedi. “Ama sabah, her detayı bana anlatacaksın.”
Başımı salladım. Ateş ise arkasını dönüp sessizce uzaklaştı. Yürürken omuzlarının gerilimi hâlâ görünüyordu. Kapıyı kapattığımızda ağabeyim ellerini omuzlarıma koydu.
“Gece, bana her şeyi anlattın ama… Hissediyorum, hâlâ bana söylemediğin bir şey var.” Gözlerimi yere indirdim. İçimde, Zaheyn’in o uğursuz bakışlarının gölgesi hâlâ tazeydi.
“Belki… Ama bazı şeyleri bilmemek, bilmekten daha güvenlidir, ağabey.” Ağabeyimin gözleri sertleşti.
“O zaman bu iş bitmedi.” Haklıydı. Bitmemişti. Ve biliyordum… Asıl fırtına daha yeni başlıyordu.
…
Sabah, pencerenin aralığından süzülen ışık göz kapaklarıma dokunduğunda uyanmak istemedim. Uyandığımda, hâlâ dün gece yaşadıklarımın ağırlığı omuzlarımdaydı. Gözlerimi açtığımda tavana uzun uzun baktım. O an, hâlâ ormandaymışım gibi hissettim… Ayaklarımda acı, boğazımda Zaheyn’in sesi. Yatağın kenarına oturdum. Ağabeyim mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu; kahve kokusu tüm eve yayılmıştı. Normalde bu koku içimi rahatlatırdı ama bugün sadece midemi bulandırıyordu. Ağabeyim beni gördüğünde elindeki bardağı tezgâha bıraktı.
“Otur,” dedi kısa bir tonla. Sandalyeye oturduğumda karşıma geçti, gözlerini gözlerime kilitledi. “Artık konuşma zamanı, Gece. Her şeyi. En ince ayrıntısına kadar.” Bir yudum su aldım. Ellerim terliyordu.
“Dün…” dedim, sesim kısık çıkıyordu. “Bilinmeyen bir numara bana mesaj attı. Konum gönderdi. Anneme yalan söyledim… Arkadaşla buluşacağımı söyledim. Ama içimde tuhaf bir his vardı.” Ağabeyim başını salladı, sabırlı olmaya çalışıyordu.
“O konuma gittim. Orası… Terk edilmiş bir depoydu. Etrafta kimse yoktu. Tam geri dönecekken arkadan biri geldi. Boynuma kimyasal kokan bir bez bastırdı. Kendimi savunamadım. Sonrası… Karanlık.” Ağabeyimin çenesi gerildi, ama sustu.
“Uyandığımda, duvarlarda yüzlerce fotoğrafım vardı. Gülümserken, yürürken, hatta uyurken… Üzerlerine notlar yazmış. Kiminle konuştuğum, nereye gittiğim… Hepsini biliyordu. O… Zaheyn’di.” Ağabeyim, bu ismi duyduğunda sandalyesinde öne doğru eğildi.
“Arkadaşım dediğin çocuk.”
“Evet. Ama artık arkadaş değil. Sadece takıntılı bir yabancı.” Yutkundum. “Beni koruduğunu söyledi. Oysa beni kafeslemişti. Kaçmaya çalıştım, her şeyi yıktım. Kapı kilitliydi. O hâlâ beni dinlemeye zorluyordu.” Ağabeyim ellerini yumruk yaptı.
“Sonra Ateş geldi,” dedim. “Onu yere düşürdü. Beni ormandan çıkardı. Ayaklarım yaralıydı, evine götürdü, sardı. Sonra beni eve getirdi.” Ağabeyim, “Ateş’e hâlâ güvenmiyorum,” dedi.
“Güvenmek zorunda değilsin. Ama o gece beni kurtardı,” diye karşılık verdim. O sırada kapı çaldı. Ağabeyim, kapıya gidip açtığında Bora ağabey içeri girdi. Üzerinde ince bir mont, elinde tablet çantası vardı. Gözleri ciddiyetle ağabeyimden bana geçti.
“Ne olduğunu duydum. Oturup konuşmamız lazım.” Ağabeyim kısa bir bakışla onu mutfağa davet etti. Bora ağabey de sandalyeye oturdu, tabletini masaya koydu.
“Gece, bana o yeri tarif et. Ormandaki yolu biliyor musun?”
“Biliyorum,” dedim tereddütsüz. “Kıvrımlı bir toprak yol var. Sağ tarafta eski bir tabela, neredeyse paslanmış. Oradan giriliyor.” Bora ağabey, tablete hızlıca not aldı.
“Depoya giden rota büyük ihtimalle iz bırakmıştır. Yağmur sonrası toprak yumuşak olur, lastik izleri ve ayak izleri kalır. Sabahın bu saatinde hâlâ bulunabilir.” Ağabeyim de ciddiyetle ekledi:
“Ama önce polise haber verelim. İnsan kaçırma, hatta taciz girişimi söz konusu.”
“Evet,” dedi Bora ağabey. “Bu resmi bir dosya olacak. Gece’nin ifadeleri, olay yeri inceleme, hepsi belgelenmeli. Bu kadar delil varken Zaheyn kolay kolay kaçamaz.” Ağabey gözlerini kısarak,
“Senin bu kadar hızlı organize olman biraz tuhaf,” dedi. Bora ağabey gülümsedi ama gözleri sertti.
“Ben işimi biliyorum. Ve bu işte zaman kaybedemeyiz. O çocuk hâlâ dışarıda. Belki başka birini de hedef alabilir.” O an, omuzlarımda görünmez bir ağırlık hissettim.
“Başka birinin başına gelmesin,” dedim fısıltıyla. Bora ağabey bana döndü.
“O yüzden her ayrıntıyı hatırlaman lazım. Konum, duvarlardaki fotoğraflar, yazılar, kokular… Her şey.” Gözlerimi kapattım. Depodaki loş ışık, duvarlarda kendi görüntülerim… Zaheyn’in bakışları zihnimde tekrar canlandı.
“Bir notta ‘Ateş yakında öğrenecek’ yazıyordu,” dedim. Ağabeyim hemen Ateş’in adını duyunca sertleşti.
“Bu işte onun da adı geçiyor. Yani tamamen temiz olmayabilir.” Bora ağabey başını salladı.
“O detayı kaydedeceğim. Ama şu an hedef Zaheyn.” Ağabeyim,
“Polise birlikte gideceğiz,” dedi. “Oradan sonra Bora, sen bizimle gel. O yolu birlikte göstereceğiz.”
...
-Olay Yeri-
Bir saat içinde polisle birlikte ormana gittik. Yağmurdan ıslanan toprak yumuşaktı; Bora ağabeyin dediği gibi izler hâlâ belliydi. Lastik izleri, ağır bot izleri… Hepsi depoya kadar uzanıyordu. Depoya girdiğimizde içimde bir ürperti dolaştı. Duvarlardaki fotoğraflar hâlâ oradaydı, bazıları yere düşmüş, camları kırılmıştı. Mantar pano duvarda asılıydı; üzerinde harfler ve tarihlerin olduğu notlar. Polisler hepsini fotoğrafladı. Bora ağabey dikkatle panoyu inceledi.
“Bakın,” dedi. “Tarihler son iki aya ait. Demek ki planlı bir şekilde takip etmiş.” Ağabeyim duvardaki bir fotoğrafı aldı, çerçevesini sıktı. Fotoğraf benim marketten çıkarken çekilmişti.
“Bunu evinde asarsın artık,” dedi alayla ama sesindeki öfke açıkça hissediliyordu. Polislerden biri, “Burada parmak izi var,” dedi. Bora ağabey hemen ekledi:
“O izleri toplayın. Zaheyn’in kimliğiyle eşleştirilirse, dava çok hızlı ilerler.” Ağabeyim bana yaklaştı.
“İyi misin?” diye sordu. Başımı salladım.
“Burada kalmak… Nefesimi kesiyor. Gidelim.”
...
-Plan-
Dışarı çıktığımızda Bora ağabey, ağabeyime döndü.
“Polis arama izni çıkarırsa, Zaheyn’in evi ve özel alanları da incelenecek. Bu, onun son şansı olabilir.” Ağabeyim, “Yani bugün içinde yakalanabilir mi?” diye sordu.
“İhtimal yüksek,” dedi Bora ağabey. “Ama saklanıyorsa işler uzayabilir.” Ben araya girdim.
“O saklanmaz. O beni izlemekten vazgeçmez. Nerede olduğumu öğrenmeye çalışır. Ve belki de… Geri gelir.” Ağabeyimin bakışları sertleşti.
“Eğer geri gelirse…” Bora ağabey onu durdurdu. “O zaman bu kez elimizde daha çok kanıt olur. Sakin ol.”
O sırada telefonum titredi. Ekranda yine, “Bilinmeyen Numara” yazıyordu. Elim soğudu. Bora ağabey hemen telefonu aldı, numarayı kaydetti.
“Artık bu numara izleniyor,” dedi. “Bizi kendi ayağıyla ele vermiş olabilir.” Ağabeyim bana baktı.
“Bu iş bugün bitecek, Gece.”
Ben, göğsümdeki sıkışmayı yavaşça bastırmaya çalışarak, “Umarım,” dedim. Ama içten içe biliyordum… Bu, sadece ilk round’du. Zaheyn kolay kolay pes etmeyecekti. Ve biz de, onu durdurmak için daha sert oynamak zorundaydık.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |