
(Yazarın anlatımıyla)
Paslı konteynerlerin arasındaki rüzgâr, keskin bir metal kokusunu taşıyordu. Ateş, siyah kapüşonunu başına çekmiş, sessizce etrafı tarıyordu. Karşısında beş adam, elleri tetikte, Rusça sert cümleler fısıldıyordu. En iri olanı, belindeki silahı yarım çıkarıp yerine tıkarken dişlerinin arasından konuştu:
“Bize ait olanı aldın, Ateş. Şimdi ya geri verirsin… Ya da buradan çıkamazsın.” Ateş gülümsedi. Bu gülümseme dostane değildi; ölümün soğuk tarafına yakışan bir gülümsemeydi.
“Çaldığım şey sadece metal parçası değildi. O silahlar… Sizi zayıf düşürecek.” Adamın eli silaha giderken, konteynerlerin arkasından ağır adımlar duyuldu. Hepsi refleksle silahını doğrulttu. Gölgelerden biri çıktı. Uzun ve ince yapılıydı. Ateş’in bakışları keskinleşti.
“Sen…” Adam alaycı bir şekilde başını salladı.
“Uzun zaman oldu, Ateş.” Ruslardan biri, “Sen de kimsin?” diye sorduğunda, gölge ellerini cebine soktu, hiç telaşsızdı.
“Onu öldürmek istiyorsunuz, biliyorum. Ama… İzin vermeyeceğim.” Lider sinirle güldü.
“Senin iznine ihtiyacımız yok.” Gölge bu sefer silahını çıkardı, namluyu doğrudan Rus liderin göğsüne dayadı.
“Yanılıyorsun. Çünkü bu adamı öldürmek… Bana ait bir iş. Onun ölümü, benim hakkım.” Ateş, bir anlık sessizlikte, sadece kendi nefesini duydu. Onun burada olmasının tek bir anlamı vardı: Bu bir kurtarma değildi. Bu, ertelenmiş bir idam cezasıydı. Gölge, Ruslara göz kırptı.
“Bu gece buradan sağ çıkacak. Ama bir dahaki sefer… Aramızda kimse olmayacak.” Adamlar geriye çekildi, homurdanarak silahlarını indirdiler. Ateş, gölgeye doğru bir adım attı.
“Beni kurtardığını mı sanıyorsun?” Gölge, hafifçe gülerek yanından geçti.
“Hayır, Ateş. Sadece seni öldürme zevkini kimseye bırakmıyorum.”
Ve kayboldu. Karanlık, tekrar konteynerlerin arasına çekildi. Ateş, yalnız kaldı. Ama bu yalnızlık, kurşundan daha ağırdı. Tam bu sırada Ateş’in telefonu titredi. Mesaj gelmişti.
Bilinmeyen Numara: Sana adresini göndereceğim depoya gel.
Ateş ilk başta mesajı garipsemişti. Kimdi bu? Ve neden onu depoya çağırıyordu? İlk başta Rus adamlardan olduğunu düşündü Ateş. Belki de gitmemeliydi. Ama bir dürtü onu o depoya götürmeye yönlendirdi. Ve öyle de yaptı.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra bir depo görmüştü. Araçtan indi ve yürümeye başladı. Ne vardı bu depoda? Ne bekliyordu Ateş’i. Silahını çıkardı. Tetiği çekti ve hazırda tuttu silahını. İçinde garip bir his vardı, sanki… Buraya gelmesi hataydı. Depo çok uzağında değildi. Ama çok yakın da değildi. Yürümeye başladı. Ve o his git gide büyüyordu ve beklenmedik anda, beklenmedik bir şey oldu; Depo patladı.
Ateş olduğu yere eğildi ve kafasını korudu. Kulaklarında uğultu, ağzında yanık barut tadı vardı. Depodan yükselen alevler, gökyüzünü kan kırmızısına boyuyordu. Çevreden siren sesleri hızla yaklaşmaya başladı. Önce bir, sonra birkaç polis aracı… Ardından itfaiye. Gürültü, Ateş’in kulaklarındaki uğultuyla yarışıyordu. Dumanın arasından koşuşturan polislerin arasında, iki tanıdık siluet gördü. Atlas ve… Gece. Atlas bir şeyler anlatıyor, polisleri yönlendiriyordu ama Gece… Gece tamamen başka bir yerdeydi. Ateş’in bakışları istemsizce ona kilitlendi. Gece’nin nefesi düzensizdi, gözleri büyümüş, omuzları hızlı hızlı inip kalkıyordu. Bir adım geri attı, sanki dünya üstüne geliyordu. Elleri boğazına gitti, nefes almaya çalışıyor ama hava yetmiyordu. Atlas hemen yanına koştu.
“Gece! Bana bak, buradayım! Sakin ol!”
Sesinde hem panik hem de koruma içgüdüsü vardı. Ateş, gölgelerin arasından izlerken yumruklarını sıktı. Onu böyle görmek… Öfkesini daha da derinleştirdi. Kim yapmıştı bunu? Kim onu bu hâle getirmişti? Gece dizlerinin üzerine çöktü, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Dünya bir uğultuya dönüşmüştü onun için. Alevler, sirenler, insanların koşuşturması… Hepsi tek bir boğuk ses hâlindeydi. Atlas, onu kollarının arasına aldı.
“Tamam… Tamam, geçti. Ben buradayım.” Ama Ateş biliyordu, hiçbir şey geçmiş değildi.
Gece gözlerini depodan ayıramıyordu. Beklide o numarayı polise verdi diye olmuştu. Belki de o deponun içinde insanlar vardı, masum insanlar… Gece bu düşüncelere dayanamıyordu. Çünkü o depo, onun yüzünden patladıysa ve içeriden masum insanlar çıkarsa kendisini asla affetmezdi. O yüzdendi onun panik atağı. Atlas’ı duymuyordu bile. Tek duyduğu şey depoyu yakan alevlerin sesiydi. Atlas, Gece’ye bir şeyler söylüyordu ama Gece onları uğultu olarak duyuyordu. Atlas, kardeşinin onu duymadığını anladığında daha da sıkı sardı. Ve konuşmayı bıraktı. Gece biraz daha yanan depoya baktıktan sonra ağabeyine döndü. Bu Atlas’ı biraz da olsa umutlandırmıştı, çünkü onu acilen sakinleştirmesi gerekiyordu yoksa sonu hayır gibi görünmüyordu.
“Ağabey… Depo, benim yüzümden patlatılmış olabilir mi?” Atlas böyle bir soru beklemiyordu.
“Tabii ki de hayır, Gece. Sen ne yapmış olabilirsin ki?” Gece bu sefer başka bir soru yöneltti.
“Peki, içeride… Masum insanlar var mıdır?” Atlas, Gece’nin sorduğu her soruyu algılamaya ve anlamaya çalışıyordu. Ama şuan yalanda olsa iyi cevaplar vermeliydi.
“Yoktur. Saat kaç oldu? İçeride insan yoktur, merak etme.” Gece başını çevirip ağabeyine baktı.
“Ağabey,” dediğinde tekrardan gözleri dolmuştu. “Ben bir şey yaptım. Ve benim yüzümden patladı burası! İçeriden bir kişi bile çıkarsa affetmem kendimi!” dediğinde sesi hafiften yükselmişti Gece’nin. Ateş, onlara kulak misafiriydi ve olayları anlamaya çalışıyordu. Atlas ise kardeşinin bu çıkışmalarına şaşırmıştı. Ne yaptığını elbet soracaktı ama mekân kesinlikle uygun değildi, eve gitmeleri lazımdı, Gece’nin iyiliği için.
“Eve gidelim mi? Hem sana o sevdiğin kahveden yaparım,” dediğinde tekrar Atlas’a döndü.
“Ama-“ derken Atlas Gece’nin sözünü kesti.
“Aması maması yok. Hem Nisa da gelmiş bize, o kurabiyelerini bitirmeden eve gitsek iyi olur.” dediğinde, Gece’nin yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Bakışlarını son bir kez daha söndürülmeye başlanmış depoya baktı ve ağabeyinin desteğiyle ayağa kalktı. Ateş ise arkalarından izliyordu. O kafede onu gördüğü ilk günkü kızdan eser kalmamıştı. Evet, hiç görüşmüyor olabilirler. Ama Ateş bu değişimi fark etmişti.
…
Evdelerdi. Atlas dediği gibi Gece’ye sevdiği kahveyi yapmıştı ona. Kahveyi odasına götürdü, kapıyı çaldı ve içeri girdi. Gece bıraktığı gibiydi, yatağın üzerinde ve dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. Elindeki içeceği yatağın yanındaki komodine bıraktı ve Gece’ye döndü.
“Ne düşünüyorsunuz Bayan Karamsar?” dedi gülmeye çalışarak. Derin bir nefes aldı Gece. Ve Atlas’a döndü.
“Ağabey, hani ben demiştim ya bir şey yaptım diye,” dedi ve anlatmaya devam etti.
“Bana bir numara yazıyordu, sürekli. Hatta sen kiminle konuşuyorsun dediğinde onu aradığımı söylemiştim.” Atlas, kardeşini can kulağıyla dinliyordu.
“Ben o numarayı polise verdim, kurtulurum sanmıştım. Yanılmışım… Numarayı polise verdiğim akşam, yani bu akşam orası patladı ve şu mesajlar geldi.” diyip Atlas’a mesajları gösterdi. Ondan sonra sustu. Başka diyecek bir şey bulamıyordu. Atlas ise Gece’nin panik atağının nedenini daha iyi anlamıştı. Yanına geçti ve kardeşini sardı.
“Ama bak, kimseye bir şey olmamış. Boşuna harap ettin kendini.”
“Ya olsaydı diye düşünmeden edemiyorum…” Atlas oluşan hüzün ortamını dağıtmak için yaptığı kahveye döndü.
“Al bakalım, kahven hazır. Bekle bir dakika kurabiye de getireceğim ve bunları unutacağız, tamam mı?” Gece ise buna gülümseyerek cevap verdi.
…
Ateş, kapıyı arkasından kapattığında evin sessizliği üzerine çöktü. Koridordan geçerken hâlâ kulaklarında patlamanın uğultusu, burnunda yanık barutun keskin kokusu vardı. Ayakkabılarını çıkarırken bile zihni hâlâ konteynerlerin arasında, gölgelerin içindeydi. Rus adamlar… Onlardan kurtulmuştu. Ama asıl mesele onlar değildi. Asıl mesele, o değişik tipti. O uzun, ince yapılı, gölgelerden çıkan adam.
Soğukkanlılığı, söylediği cümleler… Kimdi o? Ateş’in bilinen düşman listesinde böyle biri yoktu. Ne adı geçmişti daha önce, ne yüzünü görmüştü. Ama hissettiği şey… Tanıdıklık gibiydi. Sanki geçmişten silinmiş, unutturulmuş bir parçaydı. Ve sonra aklına Gece geldi. Gece’nin panik atak geçirerek dizlerinin üzerine çöküşü, boğazını tutup nefes alamayışı. O anı zihninden atamıyordu.
Peki… Gece orada ne arıyordu? Tesadüf müydü? Yoksa… Biri onu özellikle mi oraya getirmişti? Daha da kötüsü… O adamla bir bağı olabilir miydi? Ateş’in kaşları çatıldı. Gece’nin tanıdığı biri mi bu? Onu buraya çağıran kişi olabilir mi? Bilinmezlik beynini kemiriyordu. Odasına girdi, montunu bir kenara fırlatıp kendini yatağa bıraktı. Tavanı izlerken zihninde aynı sorular dönüp duruyordu. Yastığa sağa döndü, olmadı sola döndü. Birkaç dakika içinde üçüncü kez pozisyon değiştirdi. Tekerlenip durdukça siniri artıyordu. Her cevap arayışı yeni bir soruya açılıyordu. Bir noktada alnına bastırdı. Böyle giderse kafayı yiyeceğim. Kapı yavaşça aralandı, içeri kafasını uzatan Açelya oldu.
“Ağabey… Sana yemek yaptım.” Ateş, yattığı yerden kalkmadan ona baktı. Kaşları hafif kalkmıştı. Açelya mı yemek yaptı? Kardeşinin yemekle en fazla ilişkisi, hazır noodle’ın içine yanlışlıkla ketçap dökmekti.
“Neyin deneyimini kazanıyorsun sen?” dedi, şüpheyle gülerek. Açelya, elindeki tabağı masanın üzerine bıraktı, sonra ciddi bir ifadeyle yanına yaklaştı. Burnunu kırıştırıp başını ona doğru eğdi.
“Ağabey… Yanık kokuyorsun.” Ateş, kaşlarını kaldırdı.
“Maşallah, polis köpeğinden eksiğin yok.”
“Cidden diyorum, bir yerin mi yandı? Elin falan?” diye sordu Açelya, sesinde belli belirsiz endişe vardı.
“Bir şeyim yok,” dedi Ateş, konuyu kapatmak istercesine. Tabağı eline aldı. Ortada tuzlu olması gereken bir yemek duruyordu. Kaşıkla bir lokma aldı… Ve anında dili tatlıya boğuldu. Gözleri hafifçe büyüdü. Bu… Tuz değil, şeker. Yine de kaşığı bırakmadı, dudaklarının kenarıyla hafif bir gülümseme oynadı.
“Oh… Çok tatlı geldi,” dedi sakin bir tonla. Açelya’nın gözleri parladı.
“O kadar güzel mi?” Ateş başını salladı.
“Evet evet, baya tatlı.” Açelya, memnun bir ifadeyle kendi yaptığı yemeği tatmak için kaşığa uzandı. Ama ilk lokmada yüzündeki ifade dondu, ardından ekşi bir şekilde buruşturdu.
“Tatlı derken… Gerçekten tatlı olmuş bu!” Sonra kaşığı bırakıp koşar adım odadan çıktı. Koridordan, “Yanlış kavanozu almışım!” diye bir ses yankılandı.
Ateş, yatağında tek başına kalınca istemsizce güldü. Gerginliği, patlamanın uğultusu ve o esrarengiz adamın gölgesi bile bu anlık komik sahneyle hafiflemişti. Ama gülüşü uzun sürmedi. Yatağa geri uzandı. Tavana bakarken düşünceleri tekrar aynı noktaya geldi. O adam… O gözler… Onun kim olduğunu öğrenmeden içi rahat etmeyecekti. Taktı bir kere kafaya.
…
Atlas, kafedeki köşeye çekilmişti. Önünde dizüstü bilgisayarı, ekranda açık onlarca sekme… Hepsinde farklı düğün mekânları vardı. Kimi deniz kenarında beyaz çardaklı, kimi orman içinde ışıklarla süslenmiş… Ama hiçbiri kafasında kurduğu o görüntüyle tam olarak örtüşmüyordu. Bir elini çenesine dayamış, diğer eliyle farenin tekerini çevirip duruyordu. Bu iş düşündüğümden daha zor. Kendi kendine iç geçirdi. Düğün dediğin, sadece bir gün… Ama o günün kusursuz olması gerekiyordu. Hem kendisi için hem Nisa için. Hele Nisa’nın gözlerinde o mutluluk ifadesini görebilmek için, gerekirse aylarca arardı. Kafede hafif bir kahve kokusu ve arka planda çalan yumuşak bir caz müziği vardı. Atlas, gözlerini ekrandan ayırmadan, parmağının ucuyla kahve fincanını çekti. Bir yudum aldı, tam o sırada kapıdan içeri giren birini fark etti.
Nisa.
Üzerinde açık krem rengi bir ceket, elinde ise küçük bir çanta vardı. Saçları rüzgârda hafifçe dağılmış, yanakları dışarının serinliğinden pembemsi olmuştu. Göz göze geldiklerinde, dudaklarının kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Nisa da gülümseyerek ona doğru yürüdü.
“Yine mi gizli toplantı?” dedi, yanına otururken. Atlas bilgisayar ekranını ona çevirdi.
“Toplantı değil. Mekân arıyorum.” Nisa kaşlarını kaldırdı.
“Mekân mı?”
“Düğün mekânı,” dedi Atlas, sanki bunu söylerken bile kalbi hızlanıyormuş gibi. Nisa hafifçe gülümsedi.
“Beni çağırmadan mı bakıyorsun?” Atlas omuz silkti.
“Sana sürpriz yapmak istedim. Ama… Sanırım fikirlerin olmadan olmuyor.” Nisa, ekrana eğilip fotoğraflara bakmaya başladı. Orman içindeki bir mekânın fotoğrafına tıkladı. Ağaçlar arasına asılmış beyaz tüller, yere serpilen çiçek yaprakları, ortada sade bir nikâh masası…
“Burası güzelmiş,” dedi, sesi yumuşak bir tonda. “Ama yağmur yağarsa?” Atlas hafifçe güldü.
“Yağarsa, çamur içinde dans ederiz. Hem sen bana kızmazsan, sorun yok.” Nisa başını iki yana salladı ama gülümsemesini saklayamadı.
“Seninle çamurda dans edebileceğim tek gün belki de düğün günümüz olur.”O an göz göze geldiler. İkisinin de dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Atlas’ın içinden geçen, o anı bir fotoğraf gibi saklamak istemesiydi. Atlas, başka bir sekmeyi açtı. Bu sefer deniz kenarında, kumsalın hemen bitiminde beyaz çadırlarla süslenmiş bir mekân çıktı ekrana. Gün batımında çekilmiş fotoğraf, gökyüzünü pembe ve turuncu tonlara boyamıştı.
“Peki burası?” diye sordu. Nisa fotoğrafa uzun uzun baktı.
“Burası… Masal gibi.”
“Senin için istiyorum işte,” dedi Atlas, ciddiyetle. Nisa, bu söz üzerine bakışlarını ondan kaçırdı, ama gülümsemesi derinleşti.
“Atlas, seninle zaten her yer masal gibi.”
Atlas’ın boğazında hafif bir düğüm oluştu. “İşte bu yüzden…” diye düşündü. Bu yüzden mükemmel olmalı. Bir süre birlikte fotoğraflara baktılar. Nisa, beğendiklerinde hafifçe başını sallıyor, beğenmediklerinde burun kıvırıyordu. Atlas ise onu izlemekten kendini alamıyordu. Gözleri parladığında, başını eğip saçlarını düzelttiğinde… Onun bu hâlleri, bilgisayar ekranındaki bütün mekânlardan daha güzeldi.
“Şunu beğendim,” dedi Nisa, parmağıyla dağ manzaralı, ahşap detaylı bir mekânı işaret ederek. “Hem romantik, hem sıcak bir havası var.” Atlas başını salladı.
“Orası kış düğünleri için idealmiş.” Nisa merakla sordu:
“Kış mı istiyorsun?”
“Mevsim önemli değil,” dedi Atlas, onun elini tutarak. “Önemli olan… Senin yürüdüğün o an.” Nisa’nın yanakları hafifçe kızardı.
“Bunu hep böyle mi söylüyorsun, yoksa sadece beni mi etkiliyorsun?” Atlas gülümsedi.
“Sadece seni.”O an dışarıda yağmur damlaları camı hafifçe tıklatmaya başladı. Nisa, pencereye bakıp sonra ona döndü.
“Çamurda dans fikri belki de gerçek olacak.” Atlas kahvesinden bir yudum aldı.
“Eğer yanımda sen olursan… Çamur da, yağmur da, kar da problem değil.” Nisa gülerek başını omzuna yasladı. Bilgisayar ekranındaki düğün mekânları artık ikisi için arka planda kalmıştı. Orada, o küçük kafenin köşesinde, birbirlerinin yanında olmaları yeterliydi. Atlas, onun elini sımsıkı tuttu. İçinden bir söz geçti:
"Neresi olursa olsun… Seninle başlamak istiyorum."
…
Atlas’ın elinde hâlâ Nisa’nın bıraktığı hafif parfüm kokusu vardı. Kafeden çıkalı on dakika olmuştu, hafif yağmurun altında yavaş adımlarla yürüyordu. Sokak lambalarının turuncu ışıkları, yağmur damlalarıyla parıldıyordu. Şehir, bu saatlerde daha sessizdi. Tam köşeyi dönecekti ki, gözleri istemsizce karşı kaldırıma takıldı. Bir adam… Siyah montunun kapüşonunu başına geçirmişti. Sigara dumanı, yüzünün yarısını bulanıklaştırıyordu. Ama o gözler… Atlas bir an nefesini tuttu. Göz bebekleri büyüdü, kalbi hızlandı. Zihni, saniyeler içinde yıllar öncesine, en karanlık gecesine gitti. O gece… Yangın kokusu, siren sesleri, boğazına dolan keskin duman… Bir siluet, karanlığın içinde ağır adımlarla uzaklaşıyordu. O silueti o zaman tam seçememişti ama… Gözler, evet… Aynı gözlerdi. Atlas’ın midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Dizlerinin bağı çözüldü. Gözlerini kırpmadan, karşı kaldırımdaki adama bakıyordu. Sigara dumanı çekildiğinde yüzü daha netleşti.
Fırat.
Atlas’ın boğazından neredeyse fısıltıya benzeyen, ama içinde nefret ve korku dolu bir kelime çıktı:
“Bu… Ailemi öldüren kişi…”
Göğsü daralmaya başladı. Nefesi hızlandı. Ellerini yumruk yaptı, ama titremesini durduramadı. Panik atak, bir fırtına gibi ansızın bastırmıştı. Gözleri, kaçacak bir yol arar gibi etrafı taradı ama ayakları yere mıhlanmıştı. Zihni, anılarla dolup taşıyordu. O geceki çığlıklar, patlayan camlar, annesinin son bakışı… Ve o adamın yürüyüşü. Şimdi, burada… Sadece birkaç metre ötede duruyordu. Atlas’ın kulakları uğuldamaya başladı. Dünya, bulanık bir perde arkasından izleniyormuş gibi hissettiriyordu. Dudakları kurudu. Nefes alıp verişi boğuklaşırken, kendi kendine mırıldandı:
“Aslında… En başından beri dibimizdeymiş.”
Fırat, başını kaldırdı. Bakışları kısa bir an Atlas’a takıldı. O an, Atlas’ın tüm kasları kasıldı. Sanki vücudu, “kaç” ve “saldır” komutlarını aynı anda alıyordu. Ama o bakış… Soğuk. Tanır gibi. Sanki “Evet, ben buyum,” der gibi. Sonra Fırat, sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi ve yürümeye devam etti. Atlas’ın zihninden başka yüzler geçti. Alev… Onun sert bakışları. Furkan… Gölge gibi hareket edişi. Hepsinin ortak bir yanı vardı. Hepsi, Fırat’a benziyordu. Aynı damar… Aynı soğukluk… Aynı tehdit. Atlas’ın nefesi hızlandı. Omuzları kalkıp iniyor, göğsü sanki bir mengeneyle sıkıştırılıyordu. Ellerini dizlerine bastırarak, yere hafifçe eğildi.
“Hayır… Hayır…” diye fısıldadı. Yanından geçen birkaç insan, ona kısa bakışlar attı ama kimse durmadı. Atlas’ın zihni ise bağırıyordu: Bu adam yaşıyor! Burada! Ve biz… Biz fark etmedik bile. Yağmur, daha sert yağmaya başlamıştı. Soğuk damlalar saçlarının arasından süzülüp yüzünü ıslatıyordu ama Atlas’ın hissettiği sıcaklık, içindeki öfke ve korkunun birleşimindendi. Bir an, karşıya geçip onun yakasına yapışmak istedi. “Senin ne halt ettiğini biliyorum,” demek istedi. Ama nefesi, kelimelere izin vermiyordu. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, göğsünden çıkacak sandı. Fırat, köşeyi dönüp kaybolduğunda, Atlas olduğu yere çömeldi. Yumruklarını betona vurdu. Bir damla gözyaşı, yağmur damlasına karışarak yere düştü. Telefonu cebinde titredi. Zorlukla çıkardı. Ekranda Nisa’nın adı vardı.
“Atlas, neredesin? Sesin kötü geliyor.” Atlas konuşmaya çalıştı ama sesi titriyordu.
“Nisa… Onu gördüm. Fırat’ı gördüm.” Karşıdan sessizlik geldi. Sonra Nisa’nın sesi fısıltı gibi ulaştı:
“Emin misin?” Atlas başını kaldırıp, boş sokak köşesine baktı.
“O gözleri… O yürüyüşü… Asla unutmam. Eminim. O… ailemi öldüren kişi.” Nisa derin bir nefes aldı.
“Atlas, oradan uzaklaş. Lütfen.”
Atlas, yavaşça ayağa kalktı. Ama zihninde tek bir cümle dönüp duruyordu:
En başından beri… Dibimizdeymiş.
O an anladı ki, bu sadece bir tesadüf değildi. Fırat, buralardaysa… Bu, yakında olacakların habercisiydi. Ve bu sefer, Atlas ne pahasına olursa olsun hazırlıklı olacaktı. Yağmur, sokakları yıkarken Atlas, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Panik atağın etkisi hâlâ damarlarında dolaşıyordu. Ama bunun içinde, tehlikeli bir kararlılık da vardı.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
Ellerim hareket etmekte zorlanıyordu. Ayaklarım da. Bu tahta sandalyeye kısıtlı kalmış gibiydim. Kafamı yukarı kaldırdım. Gözlerim daha yeni açılıyorken, gördüğüm tek şey benim her taraftan çekilmiş fotoğraflarımın önünde oturmuş o kişiydi;
"Zaheyn..."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |