
(Gece’nin anlatımıyla)
Her şeyin üst üste gelmesi yetmiyormuş gibi, şimdi de kimsenin tanımadığı biri evimize kadar girip saldırdı. Kimse onu tanımıyordu ama o bizi tanıyordu. Hem de fazlasıyla iyi.
Bu şehirde güvenilecek tek bir köşe bile kalmamış gibiydi. Ne duvarlara yaslanabiliyordum ne de insanların bakışlarına. Her şey ya üstü kapalı bir tehdit ya da tetikte bir pusuydu.
Ama bir gerçek daha vardı: biri bizimle oyun oynuyordu. Ve artık bu oyunu tersine çevirmek istiyordum.
…
(Bora’nın anlatımıyla)
Sorgu odasında önümüzde elleri kelepçeli hâlde oturan adama baktım. Adam gözlerini kaçırıyor, ama titriyordu. Bu sefer korkusunun gerçek olduğunu biliyordum. Dosyayı masaya koydum.
“Tutuklusun. Saldırı, izinsiz silah bulundurma ve izinsiz konuta girişten.” Adam yutkundu.
“Ben sadece emirleri uyguladım… Vallahi ben bir şey planlamadım.”
“O zaman anlat. Kim verdi o emirleri?” Adam derin bir nefes aldı.
“Tamam... Her şeyi anlatacağım. Hatta... Planladıkları bir şey daha var. Size her şeyi anlatırım. Ama beni koruyacağınıza söz verin. Çünkü bu adamlar... Sıradan değil.” Kaşlarımı çattım.
“Kim bu adamlar? Adını ver.” Adam gözlerini bana kaldırdı.
“Sadece bey diye hitap ediyorlar ona. Ama herkes Fırat diyor.” İçimdeki her şey o an bir taş gibi oturdu. Fırat. Bu isim yıllardır kimsenin önünde konuşulmamıştı.
“Ne planlıyor?”
‘’Aslında en başından beridir bize tembihlediği tek bir şey var. Atlas ve Gece diye birileri varmış, onları öldürmek.’’
Ne dedi o? Atlas ve Gece’yi öldürmek mi? Böyle bir şey asla olmayacaktı. Kısa bir süre düşündüm. Yani, Gece’nin başına gelenleri bu Fırat denen adam mı yaptırmıştı? O an içimde bir şey düğümlendi.
“Ne dedin sen?” Sesim kararlıydı ama içim buz kesmişti.
“Onları... Gece’yi ve Atlas’ı mı öldürmek istiyor?”
Adam, “Evet,” dedi kısık bir sesle. “Onları tanımam ama... Patronum Fırat, onların yaşamasını istemiyor. Nedenini bilmiyorum. Ama bu konuda saplantılı.’’ Birkaç saniye konuşmadım. Sadece düşündüm. Gece’nin başına gelenler… Bu Fırat’ın işi olabilir mi? Cevap netti: Olabilirdi.
“Planı ne?” Adam başını iki yana salladı.
‘’Benim tek bildiğim şey, benim görevimin ne olduğuydu.’’
…
(Gece’nin anlatımıyla)
Bora ağabey, karanlık bir köşede duruyordu. Gözleri, soğuk ve hesaplayıcı bir şekilde katilin üzerine odaklanmıştı. O an, her şeyin sona erip ermediğini merak ediyordum. Katil, korkuyla titreyen bir hâldeydi; korkusunun gözlerinde parladığını görebiliyordum. Bora ağabey, soğukkanlılığını koruyarak katilin yanına yaklaştı. Bora ağabey, katilin omzuna elini koydu ve bir çip uzattı.
“Bunu patronuna takacaksın,” dedi. Sesinde bir tehdit barındırıyordu, ama aynı zamanda bir emir gibiydi. “Takmazsan hapishaneyi boylarsın,” diye ekledi. Katilin gözlerinde korku daha da belirginleşti. O an, Bora ağabeyin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. Onun yanında, herkesin bir yerlerde bir korkusu vardı. Katil, titreyerek “Tamam,” dedi.
Bora ağabey, çipi katilin eline sıkıca yerleştirirken, yüzündeki ifade değişmedi. Sanki bu, onun için sıradan bir işti. Gerçi polisti.
…
(Yazar’ın anlatımıyla)
Katil, patronunun malikânesine geri döndüğünde, içindeki gerginlik ve endişe yoğun bir şekilde hissediliyordu. Gece karanlığı, evin etrafını sarmalamış, yalnızca ayın soluk ışığıyla aydınlanan bahçede, katilin adımları yankılanıyordu. Kapıyı açtığında, patronunun yüzündeki öfke ifadesini hemen fark etti. Bu, katilin beklediği bir karşılaşmaydı, ama yine de içindeki korku duygusunu bastıramıyordu.
Patron, katilin gözlerinin içine bakarak, "Neredeydin? Onları öldürebildin mi?" diye sordu. Sesindeki sert ton, katilin kalbini hızla çarptırıyordu. Katil, derin bir nefes alarak, "Hayır efendim," diye yanıtladı. Bu kısa yanıt, patronun öfkesini daha da artırdı. Katilin başarısızlığı, patronun planlarını alt üst etmişti ve bu durum, ikisi arasında bir çatışma yaratmak için yeterliydi. Patron, katilin gözlerindeki korkuyu gördüğünde daha da sinirlendi.
"Nasıl beceremezsin?" diye bağırdı ve aniden katilin yüzüne bir tokat attı. Tokat, katilin kafasını çevirmişti ama bu, patronun öfkesini dindirmeye yetmedi. Katil, patronun karşısında dururken, içindeki korkunun yanı sıra bir tür çaresizlik de hissetmeye başladı. Bütün bunların sonunda ne olacağını bilmiyordu.
Tam bu sırada, katil, patronunun ensesinde bir şeyin hareket ettiğini fark etti. Dikkatini toplayarak, "Ensenizde böcek var," dedi. Patron, bu beklenmedik açıklamaya şaşırmıştı. Katil, patronun ensesine doğru yaklaştı ve böceği almak için elini uzattı. Ancak bu, onun için bir fırsat yaratmak anlamına geliyordu. Patronun dikkatini böceğe vermesi, katilin planının bir parçasıydı.
Katil, patronun dikkatini dağıtırken, cebinden polisin verdiği çipi çıkardı. Bu çip, Fırat’ın ensesine takılmak üzere tasarlanmıştı. Katil, böceği alırken, çipi patronun ensesine yerleştirdi. Bu hareket, hem akıllıca hem de riskliydi. Patron, katilin ne yaptığını anlamamıştı bile. Katil, çipi yerleştirirken kalbinin hızla çarptığını hissediyordu. Bu, onun için bir dönüm noktası olabilirdi.
Patron, katilin elindeki böceği fark edince, "Ne yapıyorsun?" diye bağırdı. Ama iş işten geçmişti. Katil, patronun ensesindeki çipin yerleştiğini biliyordu ve bu, ona bir avantaj sağlayacaktı. Patron, katilin yüzündeki soğukkanlılığı gördüğünde, bir şeylerin ters gittiğini anladı. Ancak artık çok geçti; katil, patronun dikkatini başka bir yere çekmişti. Katil, şimdi patronun öfkesini kontrol altına almıştı.
"Beni affedin, efendim. Bir sonraki sefer daha dikkatli olacağım," dedi. Patron, katilin bu sözlerine şaşırmıştı.
"Beni kandırmaya mı çalışıyorsun?" diye sordu ama katil, yüzündeki soğukkanlılığı koruyarak, "Hayır efendim, sadece işimi daha iyi yapmaya çalışıyorum," yanıtını verdi. Patron, katilin bu soğukkanlı tavrına bir süre daha dayanamadı.
"Seni bir daha görmek istemiyorum," dedi ve katili dışarı çıkarmak için elini kaldırdı. Katil, patronun öfkesinin altında yatan korkuyu hissedebiliyordu. Patron, katilin başarısızlığından dolayı endişeliydi ve bu durum, patronun otoritesini tehdit ediyordu.
Katil, dışarı çıkarken, içindeki tatmin duygusunu bastırmaya çalıştı. Planı başarıyla uygulanmıştı ama bu, onun için tehlikeli bir oyundu.
…
Gece hâlâ Bora’ya inanamıyordu. Nasıl o katile güvenebilmişti? Neler konuşmuşlardı? Ne anlaşmışlardı? Bunların hepsini merak ediyordu. Ama sessiz kalmak da istemiyordu. Artık olmazdı sessiz kalması.
‘’Bora ağabey, sen o adama nasıl güvendin? O adam bizi öldürmeye çalıştı! Ve sen ona güvenip bir çip verdin!’’ diye çıkıştı. Bora, Gece’ye döndü.
‘’Ona öylesine bir çip vermedim, Gece. Ses kayıt özelliği var o çipin. Ve su geçirmez, hiçbir şekilde.’’ dediğinde Gece biraz da olsa şaşkındı.
‘’Yani, çipi alıp gitse bile biz onun her dediğini duyacağız.’’ Diyerek cümlesini bitirdi.
‘’Nereden dinleyeceğiz?’’ diye sordu Atlas. Bora bu sefer ona doğru döndü ve elindeki telefonu kaldırdı.
‘’Buradan. Ve dinlediğim kadarıyla çipi taktı.’’ O an Gece, ‘Acaba o Fırat denen adama yaklaşıyor muyuz?’ diye düşündü. Çünkü o ortadan kalkarsa, kendi hayatı da eskisi gibi olabilirdi. Öyle düşünüyordu.
‘’Peki, şimdi ne olacak?’’ diye sordu Gece.
‘’Bekleyeceğiz, elbet plan yapacaktır.’’
Bora cümlesini bitirdikten sonra salonda sessizlik oluştu. Hepsi ‘Sonraki planı ne olacak?’’diye düşünüyordu. Nisa salondakilerin geneline baktı, zaten her zamanki gibi dört kişiydiler; Gece, Nisa, Atlas ve Bora. Onlar ayrılmaz dörtlüydü. Birlikteyken hep en güçlü onlardı, ama Nisa salonun geneline bakınca herkesin biraz da olsa bu olaylar yüzünden solduğunu gördü, özellikle de Gece’nin. Ortamı neşelendirmek istiyordu ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.
“Ben açım.” Nisa’nın bu cümlesi, bombanın ortasına bırakılmış pamuk şeker gibiydi. Herkes ona döndü.
“Şu an mı?” dedi Atlas.
“Evet? Açlık zaman tanımaz.” Sonra kalktı, dolaba yöneldi.
“Bir dakika,” dedi, içeriden. “Gece, geçen ki kurabiyeleri nereye sakladın? Şu çikolatalı olanlar.” Gece, ilk defa yüzünde hafif bir gülümsemeyle başını salladı.
“Alt rafta, sağdalar. Ama hepsini yeme!”
‘’Yiyeceğim!’’ dedi Nisa gülerek.
‘’Nisa!’’ Gece, bir yandan gülerek Nisa’nın yanına gitti.‘’Ben de yiyeceğim, bir tabağa koysana. Ağabeyimlerde yerler.’’ Nisa zafer kazanmış gibi hissetti. Hedefine ulaşmıştı. Hemen bir tabak çıkardı ve çikolatalı kurabiyeleri tabağa koydu. Gece de ortaya bir sehpa çekmişti. Nisa tabağı sehpaya koyunca kurabiyeler yavaş yavaş yenmeye başlandı ve sohbet uzayıp gitti.
…
(Ateş’in anlatımıyla)
Bütün gece kafamın içinde aynı soru dönüp durdu: O notu kim yazdı? Ben değildim. Açık ve net. Ama birileri, bunu ben yazmışım gibi göstermek istemişti.
Gece bana güvenmiyordu, evet. Ama bu… Bu güven meselesinden çok daha fazlasıydı. Bu, açık bir sabotajdı.
Biri beni hedefe oturtmaya çalışıyordu. O not… O ev… Sonra Gece’nin ağabeyinin bana dalması… Planlı olabilirdi bu. Beni oyuna getirdiler. Ama ben de oyunu tersine çevirirdim. Her zaman çevirmiştim. Telefonumun ekranına baktım. Gelen mesaj kısa ve netti:
“Toplantı. Bu gece. Aynı yer.”
Ceketimi giydim. Tabancamı kemerimin arkasına sıkıştırdım. Her ihtimale karşı. Mafyayla iş yapıyorsan, ihtimallerin hiç bitmez.
…
Loş ışıklı, sigara dumanının tavanla flört ettiği odada, masanın başındaki yerimi aldım. Amerikan mafyasının temsilcisi çoktan gelmişti.
Adı sözde Daniel’dı ama ben onun ismini değil, tarzını ezbere biliyordum. Dili sivriydi. Tipi de… Sapığın teki gibi zaten. Gözlerini bana dikti ve baştan aşağı süzdü. Ağzındaki puroyu yana kaydırarak alaycı bir şekilde konuştu:
“Senin gibi tiplerin hep gizli bodrum katları olur, değil mi? Şu masum suratın altına bakınca diyorum ki… Eminim orada tutsak bir kızın vardır. Yoksa çok şaşırırım.” Gözlerimi kıstım. Yumruğum parmaklarımda çatladı.
“Bodrumumda tuttuklarım olur,” dedim sakin ama keskin bir tonda. “Ama onlar senin gibi geveze ve işe yaramaz adamları barındırmak için.”
Salondaki hava bir anda buz kesti. Türk mafyasından birkaç kişi gülümsedi. Daniel gülümsedi ama o gülümsemede bir tehdit gizliydi. Benim gülümsememdeyse sabırsızlık vardı. O notu kim yazdıysa, bu adamlardan biri biliyordu. Ya da biri onların taşeronuydu. Daniel gözünü kırpmadan devam etti.
“Bu şehirde olanlardan biri bize de yansıdı. Adını bilmediğim bir kız, size bela olmuş. Kim o?” Donakaldım. Adını bilmediğim bir kız mı?
“Ne diyorsun sen?” dedim.
“Güzel yüzlü, ama bela… Birine çok benziyor.”
Gözlerini gözlerime diktiğinde, içimde bir şeyler yerinden oynadı. Gece'den mi bahsediyordu? Kafamda milyonlarca ses çınlamaya başladı. Biri o notu benmişim gibi yazmıştı. Biri Gece’yi hedef gösteriyordu. Ve biri… Geçmişten bir bağlantı kurmaya çalışıyordu.
Bu şehir, sırlarını saklayamazdı. Ben de kimsenin ardına saklanmasına izin vermezdim.
Daniel’ın sözlerinden sonra ortamın nabzı iyice yükselmişti. O anda biri, masanın diğer ucundan ayağa kalktı. Türk mafyasından tanıdığım biri; adı Cemal’di. Sertti, sabırsızdı, patlamaya hazır bir barut gibiydi.
“Bela kız mı dedin?” dedi Cemal. “Bizim bölgeye yeni gelen biri vardı… Eğer o kız oysa hepimizi tehlikeye atar. Bize işimizi yaparken bile gözdağı verir oldu.”
Daniel yavaşça koltuğuna yaslandı. Gülümsemesi artık maskesini düşürmüştü. Gözlerinde sinsi bir ışık yandı.
“Ben sadece uyarıyorum,” dedi. “Ama eğer o kızla uğraşmak istiyorsanız… Size karışmam. Yeter ki temiz çalışın. Amerikanlar bu konuda hassastır.”
“Ne demek istiyorsun?” dedim, sesim soğuk ve netti.
“Senin tarafındaki açıklardan biri sızdırıyor,” dedi. “Not meselesi de bundan çıktı. Biri, içeriden bilgi veriyor. Ve ben... Böyle durumlarda önce içeriyi temizlerim.”
Herkes birbirine bakmaya başlamıştı. Güvensizlik, ağır bir sis gibi odaya çökmüştü. Masadakilerden biri, beline götürdü elini. Tabancasının kabzası görünmüştü. Ben anında harekete geçtim. Ceketimi hafifçe araladım, tabancamı belimden çekip masaya doğru kaldırdım.
“Kimse kımıldamasın,” dedim. “Bir kurşun sıkarım, gerisini siz bilirsiniz.” Ama o an, Daniel de ayağa kalktı. Yavaşça purosunu küllüğe bastırdı ve belinden bir revolver çıkardı.
“Sakince oturalım, Kılıç,” dedi. “Ama yine de... Kimseye güvenmemen gerektiğini söylemiştim.” Diğer Türk mafyaları da ellerini silahlarına götürünce, salon bir anda silahların gölgesine büründü. Nefesler tutulmuştu. Herkes tetiğe bir parmak mesafedeydi.
“Bunu yapmayın,” dedim, sesim bir çelik kadar kararlıydı. “Bu gece kimse ölmeyecek. Ama biri bilgi sızdırdıysa… Onu ben bulacağım.” Cemal, masaya sertçe vurdu.
“Senin adamların aramızda dolaşıyor Ateş! Güya barış toplantısı, ama her köşede senin gölgen var!”
“Gölge mi?” dedim, kaşlarımı çatıp ona döndüm. “Ben gölge değilim, Cemal. Ben karanlığın ta kendisiyim. Ve bu şehirde bir kurşun sıkılırsa, o kurşunun yankısı ilk sana çarpar.” Daniel kahkaha attı. Ama gözleri dikkatliydi.
“İyi. O zaman sızanı bul. Ama eğer o kız meselesi büyürse, ben ellerimi yıkar çıkarım. Amerikan mafyası karışmaz, infaz eder.”
Silahlar yavaşça indi. Ama kimsenin güveni yerinde değildi. Herkes bir diğerinin kurşununa hedef olabilirdi artık.
Toplantı bitmişti. Ama savaş yeni başlıyordu.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
Nisa’yla mutfağı ele geçirmiştik. Resmen darbe yapar gibi, Bora ağabeyin, "Bıçaklara dikkat edin!" uyarısını duymazdan gelip önlüğü kaptığımız gibi girdik mutfağa.
“Ben soğanları doğrayacağım,” dedi Nisa, gözlüklerini burnunun ucuna indirerek.
“İyi de... Yemek tarifinde soğan yok ki?”
“Artistik duruyor işte. Bırak da şefliğimi yaşayayım.”
Bir süre sonra mutfağın içi duman altı olmuştu. Tencere fokur fokur kaynıyor ama ne kaynadığına dair ikimizde de net bir fikir yoktu. Tek bildiğimiz: Karınları doyuracaktık. Nasıl olduğu sonra tartışılırdı. Nisa, yaptığımız şeyi tabağa alıp ağabeyime uzattı. Ben de Bora ağabeye verdim. İkisi de bakıştı. Ardından çatalı alıp aynı anda tattılar. Yüzleri... İşte o an her şey belli oldu. Ağabeyim çiğnemeden önce bir saniye durdu.
“Mmm... Şey... Çok... Dokulu olmuş.”
“Dokulu mu?” dedim gözlerimi kısıp.
“Yani... Çeşitli katmanları var,” dedi Bora boğazını temizleyerek.
“Biraz daha dürüst olabilir misiniz?” dedim kollarımı kavuşturup. Ağabeyim tebessüm etti.
“Kötü değil. Sadece... Dişim kırıldı galiba.”
“Ne?” dedik aynı anda. Nisa hemen mutfağa koştu, “Ben o makarna sosuna kaşık düşürmüştüm ama...”
Bir an durduk. Sonra hepimiz gülmeye başladık. Evin içi ilk defa böyle kahkaha dolmuştu. Belki her şey karmakarışıktı. Ama en azından... Bu an sağlamdı.
Kahkahalar dinince, hepimiz kendimizi toparladık. Bora ağabey dişine ne olduğunu anlamak için banyoya gitti. Nisa ve ben, mutfakta kalmış, ne olduğuna anlam veremediğimiz o "dokulu" yemeğe bakıyorduk.
"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Nisa, ellerini peçeteye silerek.
"Bilmiyorum," diye cevap verdim, "Ama sanırım açız." O an, Nisa'nın gözleri parladı.
"Bence pizzayı deneyebiliriz!"
Pizzayı kim sevmezdi ki? Özellikle de kendi yaptığımız bir pizzayı. Hemen kolları sıvadık. Hamur işinden pek anlamazdık ama internet sağ olsun, bir sürü tarif bulduk. Hamuru yoğurmaya başladık. İlk denemelerimizde hamur, taş gibi oldu. Ama pes etmedik. Defalarca denedik, sonunda yumuşacık, ele yapışan bir hamur elde ettik.
Hamuru hazırladıktan sonra sıra geldi soslara. Domates sosu, pesto sosu, acı sos... Ne kadar çok sos, o kadar çok lezzet! Sonra peynirleri rendeledik. Mozzarella, cheddar, parmesan... Her birini ayrı ayrı denedik.
Ve tabii ki, pizzanın olmazsa olmazı: Topping'ler! Mantar, zeytin, sucuk, biber... Buzdolabında ne varsa, hepsini kullandık. Pizzalarımızı fırına verdik. Fırından gelen o mis gibi kokular... İşte o an, her şeyin yolunda olduğunu hissettik.
Pizzalar pişerken, Bora ağabey banyodan çıktı.
Pizzalarda Bora ağabeyle beraber fırından çıktı. Üzerleri kızarmış, peynirleri erimiş, kokuları buram buram... Hepimiz birer dilim kaptık ve afiyetle yemeye başladık.
"Mmm... İşte bu!" dedi Bora ağabey, ağzı dolu bir şekilde.
"Gerçekten harika olmuş!" diye ekledi Nisa.
Ben de katılıyordum. O ilk "dokulu" yemekten sonra, bu pizza adeta bir şölen gibiydi.
O akşam, mutfakta başlayan macera, tüm eve yayıldı. Kahkahalar, sohbetler, lezzetli yemekler... Bora ağabey pizzayı yedikten sonra Nisa'ya baktı.
"Pekte güzel olmamış ama neyse," dedi. Nisa göz devirdi.
"Öf ağabey!"
Nisa, ikinci pizzayı bıçakla dilimlemeye çalışırken, dikkatsiz bir hareket yapmıştı. Bıçak, pizzanın üzerinde kayarken birden eline kaydı ve derisini kesiverdi. O an, Nisa'nın yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu; önce bir şok, ardından acı. Kısa bir süre için ne yapacağını bilemedi, sadece eline baktı. Kestiği yerden kan fışkırıyordu, bu da onu daha da panikletmişti.
Ağabeyim, mutfaktan gelen çığlıkları duyduğunda hemen içeri girdi. Nisa'nın eline baktığında, kanın akışını görünce ne yapacağını bilemedi.
“İyi misin Nisa?” diye sordu, sesi endişeli ama sakin kalmaya çalışıyordu. Hızla yanına yaklaştı, elini üfleyerek kanamayı durdurmaya çalıştı. Sonra hemen odadan bir krem alıp geldi.
“Bu, yarayı temizleyecek ve iyileşmesine yardımcı olacak,” dedi, elleri titreyerek kremi Nisa'nın eline sürdü. Ağabeyim, Nisa'nın elini sararken, Bora ağabeyde mutfağa girdi. Olayın ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Ne oldu eline Nisa?” diye sordu, gözleri büyük bir merakla parlıyordu. Ağabeyim, “Sadece küçük bir kaza, ama dikkatli olmalısın,” dedi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |