13. Bölüm

12. Bölüm

Rainy
therainy52

(Gece’nin anlatımıyla)

Okuldan çıkmış eve gelmiştim. Okul, sadece son sınıflar yani bizim için bir gezi daha olacaktı. Bu sene okul bizi şaşırtıyordu. Çünkü bizim okulumuz çok gezi düzenleyen bir okul değildi. Ama bu sene bizi gezilerden gezilere sokuyorlardı. Bazen sadece belli bir sınıf grubunu götürüyorlardı şimdiki gibi ya da bütün okul gidiyorduk. Bu seferki gezi çok iyiydi. Çünkü bu gezide bizi Heybeliada’ya götüreceklerdi! Ve bu geziye ağabeyim gelebilecekti, o yüzden bende gidebilecektim! Hemen anneme bunu anlatmak için tam salona gireceğimde Yusuf amcamla annemin bir şey konuştuğunu fark ettim. Seda teyzem de oradaydı. Onlara görünmeden onları dinlemeye başladım.

Neden, merak çünkü ne yapayım.

‘’Duygu, hatırlarsan biz size yemeğe geldiğimiz akşam bir şey sormuştum. İşim olduğu için soramıyordum ve artık o sorunun cevabını almak istiyorum.’’ Ne soracaktı? Yine dolap dönüyordu arkamdan? Niye kimse bana bir şey söylemiyordu?

‘’Sen o kazadan nasıl kurtuldun?’’ dedi Yusuf amcam. Annem biraz düşündü.

‘’Ben… Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım. Başımda da bir hemşire vardı. Bana, kazada eşimi ve oğlumu, doğumda ise kızımı kaybettiğimi söylemişti…’’ Ne? Yani annem ağabeyimle beni ölü mü biliyordu? Derin bir nefes alıp devam etti.

‘’Aklımı yitirmiştim, yıllarca tedavi gördüm. Yapayalnızdım. Hastaneden çıkınca eski bir arkadaşımın annesinin yanına sığınmıştım. İşime geri dönmüştüm. Ama bir gün, bir kampa gittim. Orada gördüm Gece’yi… Zehirlenmişti ve ona yanlış bir iğne vurmam söylenmişti. Tabii bunu yapamazdım. Bunu beni o kampa getiren kişiye söylemedim ve o da bilmiyor zaten. O olaydan sonra gitmem gerekirdi ama gidememiştim. Sanki Gece’nin benim kızım olduğunu o ilk gördüğüm an anlamıştım…’’

‘’Peki, o kişinin yüzünü gördün mü?’’

‘’Hayır. Şapkası ve maskesinden göremedim.’’

Bacaklarımın titrediğini hissettim. Az önceye kadar vapur, ada, kuşlar diye hayal kuruyordum… Şimdi ise geçmiş, kayıplar ve bir maskeli yabancı vardı kulaklarımda.

Annem… Annem bizi ölü sanmıştı. Bu yüzden terk etmişti. Bu yüzden yıllarca yoktu.

Kalbim hem sıkıştı hem serbest kaldı. Hani olur ya, ağlamakla bağırmak arasında sıkışır kalırsın… İşte öyle bir andı. Bir adım geri çekildim. Ama ayağım halıya takıldı, küçük bir gıcırtı çıkardım. Annem döndü. Göz göze geldik. Gözlerinde öyle bir şey vardı ki… Bir anneye ait olabilecek en yalın, en çıplak şey: Suçluluk.

“Gece…” dedi kısık sesle. Yusuf amcam ve Seda teyzem başlarını çevirip bana baktılar. Ben bir şey demedim. Sadece içeri girdim.

“Ben sadece... Bir şey almak için gelmiştim.”

Yalan.

Ama yutkundular. Kitaplığın yanına yürüdüm, elimle rastgele bir dergiyi aldım. Dönüp giderken annemin sesi arkamdan geldi:

“Her şeyi anlatacağım. Söz veriyorum.” Durmadım. Sadece omzumun üstünden şöyle dedim:

“Gerek yok.”

Odama kapanmıştım. Hâlâ inanamıyordum. Neden anneme bizi ölü göstermişlerdi ki? Kim söylemişti onu anneme? Ve sanırım aynı kişi de bize annemin öldüğünü söylemişti, bilemiyordum. Bilemezdim de çünkü ben daha yeni doğmuştum o gün.

Pencereyi açtım. Rüzgâr içeri doldu. Odamın içinde daralıyordum, ama aslında burası benim güvenli alanımdı. Gökyüzüne baktım, çok güzel bir gün batımı vardı. Küçüklüğümden beridir severdim gökyüzüne bakıp düşünmeyi. Ve şimdi yine yapıyordum. Gökyüzü pembeyle mora çalıyordu. Güneş, binaların arkasına doğru yavaşça eğiliyordu. Bir yanım huzuru hissetti. Ama içimde… Hiç tanımadığım bir huzursuzluk kıpır kıpırdı. Bir sandalye çektim pencerenin önüne. Dizlerimi karnıma çektim.

Güneş iyice alçalmıştı. Gökyüzü sanki benim içim gibiydi. Güzel… Ama kırık. Sessiz… Ama dalgalı. Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Sonra açıldı. Ağabeyimdi. Göz göze gelmedik. O da biliyordu... Bazı bakışlar, konuşmaktan daha fazlasını söylerdi. Sessizce odama girdi. Hiçbir şey demedi. Sadece karşımdaki yere oturdu, sırtını duvara yasladı. İkimiz de konuşmuyorduk. Ama ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk. Kaybolmuş bir geçmiş. Eksik bir parça. Geri gelen ama yerine oturmayan bir anne. Bir süre sonra o konuştu.

“Annemiz değilmiş gibi geliyor değil mi?” Baktım ona. Şaşırmadım. Çünkü evet… Öyle geliyordu. Yabancıydı. Adı ‘anne’ olan bir yabancı.

“Ben onu hatırlıyorum,” dedi Atlas. “Biraz… Çok değil. Sesi mesela. Bazen rüyamda hâlâ duyuyorum. Ama o sesle gerçek hayat arasında dağlar var Gece. Dağlar... Ve on üç yıl.” Başımı eğdim. O devam etti.

“Ben seni büyütürken hep onun eksikliğini hissettim. Ama seni o eksikliğe alıştırmamaya çalıştım. Seda Teyze elinden geleni yaptı. Yusuf Amca da... Ama bir anne yokluğu… Onu kimse tam dolduramaz. Bunu biliyorum. Ama Gece... Şunu da biliyorum: Biz onsuz da büyüdük. Dimdik. Yalnızdık, evet. Ama kaybolmadık.”

Dudaklarımı ısırdım. Söz söylemek istedim ama içim düğüm düğümdü. Sonunda fısıldadım:

“Ben hiç ‘anne’ demedim biliyor musun?”

Ağabeyim başını yavaşça salladı. Gülümsedi. Ama o, gülümseyişlerden değildi. Acının içinden süzülen bir kabullenişti.

“Belki de biz ‘anne’ kelimesini değil, onun yerini dolduran insanları sevdik.” Birlikte pencereye döndük. Güneş tamamen batmak üzereydi. O sırada, ağabeyim usulca konuştu:

“Yarın gezi varmış. Hazır ol, seni vapurdan denize falan atmam.”

Bir kahkaha koyuverdim. Gerçekten güldüm. O an... İçimdeki buzun bir kısmı çözülmüş gibiydi. Kırgındım evet. Ama yalnız değildim. Ağabeyimle olduğum sürece... Değildim.

Bugün çok heyecanlıydım. Heybeliada’ya gezimiz vardı ve o muhteşem dörtlü olarak gidecektik son okul gezisine. Yolculuğumuz ise bir saat olacaktı. Okul bahçesindeydik ve araçları bekliyorduk. Umarım sorunsuz bir gezi olurdu. Araçlar geldiğinde sırasıyla bindik. Ben ağabeyimle oturmuştum. Nisa ise Bora ağabeyle oturdu.

Yaklaşık iki saat sonra geminin önüne gelmiştik. Güzel bi gemiydi ve rahatça sığardık. Otobüslerden inip tek sıra şeklinde gemiye bindik ve dördümüz de güverteye çıktık. Güneş, tenime hafifçe dokunurken, geminin güvertesinde etrafıma bakındım. Deniz kokusu, burnuma dolan tuzlu hava ve martıların çığlıkları... Her şey çok güzeldi. Ve sevdiklerimde yanımdaydı. Ta ki, o kül'ü görene kadar. Onun burada ne işi vardı? Her taraftan mağarasından çıkan ayı gibi çıkmasa olmuyor zaten. Hayır yani, gemide ne işi vardı burası sadece öğrencilere özel değil mi?

Arkamı döndüm. Onun suratına bakmaya devam edemiyordum. Hayır yani, neden şimdi çıktı ki böyle? Deniz'in ortasından çıkan solucan kadar alakasızdı. Ağabeyim tuvalete gitmese, görürdü o.

"Ooo, Turunçgil! "

Sesini duydum. Ses tonu, sanki dünyadaki tüm nefretini kusuyordu. Yavaşça ona döndüm. Gözleri, her zamanki gibi, zehir gibiydi. Dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrılmıştı.

"Ne işin var burada?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı ve somurtkanlığı gizleyemeyerek.

"Senin ne işin var? Benim ba- " derken, Alev Bey, yani müdür bey, üstünde kocaman bir çuvalla Ateş malını yere ittirdi.

"Ayy, pardon önümü göremiyorum bu çuvaldan. İyi misin? " dedi. Ateş'in sülük gibi yere yapışması komiğime gitmedi değildi yani. Ama gülmemi tutmaya çalışıyordum. Ama bir yandan da, onun yanımda olmasını istemediğim gerçeği, bu anı daha da karmaşık hâle getiriyordu. Alev Bey, durumu toparlamaya çalışarak, “Hadi, Ateş, kalk!” dedi.

“Sakın bir daha bu kadar dikkatsiz olma. Bu gemide herkesin güvenliği önemli.” Ateş, başını kaldırarak, “Tamam, tamam,” diye mırıldandı. Gözleri, Alev Bey’in ciddiyetine karşılık vermektense, benimle buluştu. O an, aramızda bir gerilim oluştu. Ne de olsa, bu anı paylaşmak istemediğim bir kişiyle yan yana duruyordum.

Güvertede, denizin dalgalarıyla birlikte bir hareketlilik başladı. Güneş, yavaş yavaş batmaya yüz tutarken, gökyüzü turuncu ve pembe renklere büründü. Bu manzara, içimde bir huzur yaratırken, Ateş’in varlığı ise tam tersine bir sıkıntı kaynağıydı. Ağabeyim, yanımıza geldiğinde, yüzündeki ifadeyi hemen fark ettim. Sinirli ve kararlıydı. Ateş ise, her zamanki gibi kışkırtıcı bir tavırla duruyordu.

"Yine burada mısın, Ateş?" dedi ağabeyim, sesinde alaycı bir ton vardı. "Bize daha fazla sorun çıkarmadan gitmeni öneririm." Ateş, alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

"Sorun mu? Buradaki tek soru n ben miyim? Özür dilediğim hâlde sorun çıkartan sensin" dedi. Ağabeyim her an Ateş'i boğazlayacakmış gibi duruyordu. Ben ise, bir kenarda, bu gerilimi soluk soluğa izliyordum. Sanki nefes almak bile yasaktı, o anın büyüsünü bozmamak için.

Kısaca çekirdek lazımdı.

Tam o sırada, Nisa belirdi. Yumuşak bir sesle, "Atlas ağabey, yemekler gelmiş sanırım," dedi. Sanki bir sihirli değnek değmiş gibi, Ağabeyimin yüzündeki o sert ifade yerini yumuşak bir ifadeye bıraktı. Gözlerindeki o buz gibi parıltı kayboldu, yerini sıcak bir ifade aldı. O an, sanki dünyadaki tüm savaşlar sona ermiş, barış rüzgârları esmeye başlamıştı.

"Tamam, gidelim," dedi ağabeyim sesi bir fısıltı gibiydi. Sanki o da bu gergin atmosferden kurtulmak istiyordu. Ben de peşlerinden gitmeye karar verdim. Aç olmasam bile, o atmosferden uzaklaşmak, biraz olsun rahatlamak istiyordum.

Yemeklerin olduğu yere doğru ilerlerken, ağabeyimin adımları daha yavaş, daha sakindi. Nisa'ya doğru hafifçe eğilmiş, onunla konuşuyordu. İkisi arasındaki o ince bağ, gözle görülür bir şekilde belirgindi. Sanki birbirlerini tamamlıyorlardı.

Yemeklerin olduğu yere vardığımızda, masanın etrafında toplanmış, neşeyle sohbet eden insanları gördüm. Ortam, az önceki gerginliğin tam zıttıydı. Alev Bey, sırtında kocaman bir çuval ile her zaman olduğu gibi etrafta dolanıyordu. Onunla karşılaşmak, çoğu zaman tatsız sürprizlere gebeydi. Yine de, onun varlığı, bu gemideki monotonluğa bir renk katıyordu. Ta ki o günkü talihsiz olaya kadar. Gemideki rutin işlerimi yaparken, Alev Bey'in aceleci adımları ve telaşlı hareketleri dikkatimi çekti. Her zamanki gibi bir şeyler saklıyor, bir şeyler çeviriyordu. Merakla onu takip ettim. O, güvertenin kenarında durmuş, etrafına şüpheyle bakınıyordu. Tam o sırada, dengesini kaybederek bana çarptı.

Çarpmanın etkisiyle dengemi kaybettim ve bir anlık şaşkınlıkla geriye doğru savruldum. Çuvalın ağırlığı altında kalan Alev Bey de sendeledi. O karmaşada, ben denize düşerken, Alev Bey çuvalıyla birlikte yere yığıldı. Soğuk suyun vücuduma temasıyla irkildim. Saniyeler içinde, denizin derinliklerine doğru çekildiğimi hissettim. Çırpınmaya başladım, ancak nafile. Yüzmeyi bilmiyordum. Boğulmak, ölümün en acımasız yüzüydü. Gözlerim kararmaya, nefesim kesilmeye başladı. Etrafımda dönen balıkların siluetleri, son anlarımın sessiz tanıkları gibiydi. Yaşamım, bir anlık dikkatsizliğin bedeli olarak son bulacaktı.

Kurtulmak için çabaladım, ancak vücudum gitgide zayıflıyordu. Derinlere indikçe, deniz beni daha da kucaklıyordu. O sırada, Alev Bey'in çığlıklarını duydum.

"Kızım, burada yüzme balıklar var orda! "

" Çık, çık oradan piranha falan vardır ısırır şimdi!"

Karanlık, her şeyi yutmuştu. İçimdeki korku, vücudumu esir almış, beynimi kemiriyordu. Ağabeyimin sesi, o an, bir umut ışığı gibi çınladı kulaklarımda.

"Atla!" dedi, sesi endişeyle karışmıştı. Gözlerim kararmadan, son bir hamleyle kendimi boşluğa bıraktım.

Soğuk su, bedenimi buz gibi sardı. Nefesim kesildi, ciğerlerim yanmaya başladı. Karanlık, daha da koyulaştı. Bilincim kaybolmaya yüz tuttuğu an, son bir çabayla yüzeye çıkmaya çalıştım. Ama nafile. Karanlık beni içine çekiyordu. Sonra, bir el hissettim. Güçlü, güven veren bir el. Beni yukarı çekti, kurtardı. Ağabeyimdi. Gözlerim kapalıydı ama onun varlığını hissediyordum. Beni kucağına aldı, sıkıca sardı.

"Korkma," dedi, sesi fısıltı gibiydi. "Her şey yoluna girecek."

Gözlerimi açmaya çalıştım ama başaramadım. Vücudum uyuşmuş, hissizleşmişti. Sadece Ağabeyimin kalp atışlarını duyabiliyordum. O an, dünyanın en güvenli yerindeydim. Bir süre sonra, Ağabeyimin ayak seslerini duydum. Kumsala ulaşmıştık. Beni yere yatırdı. Karnıma bastırdı, suyu çıkarmaya çalıştı. Öksürdüm, kustum. Ama hâlâ kendime gelemiyordum. Gözlerim kapalı, bilincim bulanıktı.

Sonra, bir ışık gördüm. Uzaktan, küçücük bir ışık vardı. Bir tekne miydi? Gözlerimi açmaya çalıştım. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı ama başardım. Bulanık bir görüntüyle de olsa, etrafı görebiliyordum. Uzakta, bir tekne belirmişti. Küçük, minicik bir tekne. Umut gibiydi. Kurtuluş gibiydi. Tekne yaklaştı. Ağabeyimle birlikte tekneye bindirildik. Beni battaniyelerle sardılar. Sıcak bir şeyler içirdiler. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladım. Gözlerimi açtığımda, kendimi bir otel odasında buldum. Yumuşak bir yatakta uzanıyordum. Üzerimde temiz, pamuklu bir çarşaf vardı. Odanın penceresinden içeri sızan güneş ışığı, gözlerimi kamaştırdı.

Doğrulmaya çalıştım. Başım dönüyordu ama sonunda başardım. Etrafıma baktım. Odanın sade ama şık bir dekorasyonu vardı. Duvarlarda tablolar, yerde halılar, her şey özenle seçilmiş gibiydi. Ayağa kalktım. Pencereye yürüdüm. Dışarı baktım. Manzara muhteşemdi. Masmavi bir deniz ve yemyeşil bir orman. Sanki bir rüyanın içindeydim.

Kapı çaldı. İçeri Ağabeyim girdi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. "İyi misin?" diye sordu.

"İyiyim," dedim. "Nasıl kurtardın beni?" Ağabeyim gülümsedi.

"Olayları hatırlamıyor musun?" dedi. Başımı salladım.

"Gemiden atladıktan sonra seni sudan çıkardım. Seni karaya çıkardım. Karnına bastırarak suyu çıkardım. Sonra bir tekne geldi ve bizi kurtardı."

Nisa’nın sesi, sanki derinlerden yankılanıyordu. "Gece, iyi misin?" diye sordu. Onun sesinde bir sıcaklık, bir samimiyet vardı.

(Atlas’ın anlatımıyla)

Nisa içeri girdiğinde, ben hâlâ suyun etkisinden kurtulmaya çalışıyordum. Saçlarım ıslak ve ağırdı, su damlaları yüzümde kayarken, Nisa’nın havluyla saçlarımı silmesi beni bir nebze olsun rahatlattı. Gözlerimiz buluştuğunda, onun endişeli bakışlarında kaybolmak istedim. Ama o an, Bora içeri girdi. Gözleri, Nisa’yla benim aramdaki o anı gördüğünde, bir anlığına duraksadı. Bora, Nisa ve beni iki farklı kenara iterek, "Gece, iyi misin?" diye sordu. Sesi, kaygılı ama bir o kadar da koruyucuydu.

(Gece’nin anlatımıyla)

Bora ağabey ise, tam bir karmaşa içindeydi. Önce ağabeyimin arkasına saklanıp, Nisa'yı görmesini engelledi. Sonra, sevmiş taklidi yapmaya başladı.

"Ayy canım kardeşim benim! Sen bir kahramansın falan," diye bağırıyordu. Bu durum, hem komik hem de tuhaf geliyordu. Bir yandan Bora ağabeyin bu hâline gülüyor, bir yandan da neden böyle davrandığını anlamaya çalışıyordum. Belki de Nisa ve ağabeyimi birlikte görmeyi sevmiyordu.

Gerçi ben niye şaşırdım ki? O film günü daha kötüydü.

Yatağımda otururken, pencerenin perdesi hafifçe kıpırdadı. Denizden gelen meltem hâlâ içeri süzülüyordu. Her şey, olması gerektiği gibi görünüyordu ama içimde bir şey huzursuzdu.

Kurtulmuştum evet... Ama bu sadece şans mıydı? Yoksa... Biri gerçekten beni oradan atmak mı istemişti? Bora ağabey hâlâ kendi şovunu yaparken, gözüm komodine kaydı. Orada... Küçük bir not vardı. Kim koymuştu bilmiyorum. Ama o yazı tanıdıktı.

“Suda kaybolmadın... Ama gölgemde kaybolacaksın.”

Kâğıdı titreyen ellerimle katladım. Gözlerimi kapadım. Ve içimden şu cümle geçti:

"Bu iş burada bitmedi."

Yemeğe inmiştik. Boş masa bakıyorduk. Biz masa bakarken, Bora ağabey birini gördü ve onun yanına gitti. Kim olduğuna baktığımda tanımadığım bir kadının yanına gittiğini gördüm. Bora ağabeyim ne dediyse kadının yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Aslında şöyle bir baktığımda yakışıyorlardı. Kadın da güzeldi. Sapsarı saçları vardı ve gözleri benimkilerinden bir tık açıktı. Bora ağabeyim ise Nisa’nın kız versiyonu diyebilirim. Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü. Tam onu düşünürken aralarına Kül dediğim şahıs daldı. Bir şeyler söyledi ve kızı alıp gitti.

Yemeğe geri döndüğümde, yerime oturdum ve Bora ağabey ile o kadının ne konuştuğunu merak ettim. Acaba Bora ağabey o kadını seviyor muydu?

Yemeğime döndüm, ama iştahım kaçmıştı. Çatalımı ağzıma götürürken, bir an için göz göze geldiğimiz o kötü an geldi. Kül, yani Ateş, bana bakıyordu. Bakışları, sanki içimdeki yangını körükler gibiydi. Dudaklarında alaycı bir ifade vardı ve bu, sinirlerimi daha da gerdi. Ona cevap vermemek için gözlerimi kaçırdım ve yemeğime odaklanmaya çalıştım.

Ateş’in bakışları hâlâ üzerimdeydi. Onunla karşılaşmak, içimdeki duyguları daha da alevlendiriyordu. İkimizin arasında oluşan gerilim, havayı yoğunlaştırıyordu. Artık daha fazla dayanamayacağımı anladım. Bir an için derin bir nefes aldım ve Bora ağabeyin yanına doğru ilerledim.

"O kadın kimdi?" diye sordum. "Sevgilin falan mı?" diye ekledim, içimdeki merakla ve onları yakıştırarak. Bora ağabey, yüzünde sakin bir ifade ile bana baktı.

"O, senin Kül dediğin adamın kardeşi," dedi. Bu cümle, içimde bir soğuk rüzgâr gibi esti. Beklemediğim bir yanıt almıştım. Sinirlenmiştim, ama nedenini tam olarak anlayamıyordum.

"Ne?" diye bağırdım, sesim biraz yükseldi. Bora ağabeyin gözleri, beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

"Bekle, anlatacağım," dedi. "O, ondan daha iyi biri. Seni o kurtardı." Bu sözler, beni bir nebze olsun rahatlattı. İçimdeki öfke yavaş yavaş yerini meraka bırakıyordu. Bora ağabeyin bu konuda daha fazla bilgi vereceğini umuyordum.

"Neden bahsediyorsun? Ne oldu?" diye sordum, sesimi kontrol etmeye çalışarak. Bora ağabey, derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

"Sen boğulmuş nerdeyse nefes alamazken seni tekne ile kurtaran oydu" dedi. Bu açıklama, kafamdaki birçok soruyu yanıtlamıştı.

 

"Yani, ona teşekkür ettin öyle mi?" dedim, biraz daha sakinleşerek. Bora ağabey başını salladı.

"Evet, ona teşekkür ettim. Gerçekten iyi birisi. Senin için de iyi bir arkadaş olabilir," diye ekledi. Bora ağabeyin, o kadını bu kadar övmesi, belki de ona bir şeyler hissettiği anlamına geliyordur? Shipledim gitti.

"Hiç öyle bakma, aramızda öyle bir şey yok," dediğinde, ben o bakışları hâlâ atıyordum.

"Senle uğraşılmaz valla," diyerek gittiğinde, arkasında bıraktığı ship dalgası beni keyiflendiriyordu. Tam o sırada, kulağımda tanıdık ama bir o kadar da gıcık bir ses yankılandı. Ateş.

"Ben kardeşimi o polis bozuntusuna verir miyim zannediyorsun?" dedi. Sesinin tonundaki sertlik, beni irkiltti. Ateş'in aniden ortaya çıkması, beni hem şaşırtmıştı hem de sinirlendirmişti. İrkilmemden dolayı ayağım gerideki bir sandalyeye takıldığında, dengesizliğim bir an için beni korkuttu.

Ama bir anda, Ateş belimden tuttu. O an, zaman sanki durdu. Göz göze geldik. Onun gözlerindeki ciddiyet, içimdeki kaygıyı bir nebze olsun hafifletti. Ama o anın tadını çıkaramadan, Ateş beni bırakınca dengesizliğim geri döndü ve yere düşmekten son anda kurtuldum.

"Ben tutmasam düşecektin," dediğinde, içimde alaycı bir gülümseme belirdi. Bu, onun tarzıydı; her zaman bir şekilde beni zor durumda bırakmayı başarıyordu.

"Şu an uçtum zaten, teşekkürler ya," dedim gülümseyerek. O an, yaşadığım düşüşün verdiği şoku bir kenara atıp, onunla dalga geçme fırsatını değerlendirdim. Ateş’e omuz atıp yanından geçerken, içimdeki gerilim tamamen dolmuş gibiydi. Ateş'in yanından uzaklaştıktan sonra, Ateş'in kardeşinin yanına gittim.

"Beni kurtardığın için teşekkürler ama sen kendini kurtaramamışsın," dedim. Kardeşi, merakla, "Neden ki?" diye sordu.

"Sen bu mala nasıl dayanıyorsun ki, ben iki dakika bana baksa darlanıyorum," diye cevap verdim. Ateş'in kardeşi kahkahalarla güldü.

"O kadar da can sıkıcı değil. Ama bazen jumpscare atabiliyor," dedi.

"Adın neydi senin?" diye sordum.

"Açelya," dedi.

"Açelya-Bora... Oha, uyumlu oldu bekle, Boraçelya!" dedim, içimdeki eğlenceyle.

Açelya, "Aslında aramızda bir şey..." diye söze başlamıştı ki, lafını kestim.

"Abine bakma sen, çok şey var biliyorum ben."

Tam o sırada Bora ağabey geldi ve beni alıp uzaklaştı. Bir şey gizledikleri kesin dedektif olma zamanı geldi galiba.

-İki Saat Sonra-

Odamdaki tuvaletteydim. Aynada kendime baktım; yüzümde beyaz bir maske, saçım yukarıda bir topuz. Geceliğimi giymiştim, bu gece biraz farklı olacaktı. Herkes uyumuştu, otel'in sessizliği içinde kalbim hızla atıyordu. Bora ağabey ile Açelya buluşacak mıydı? Bu düşünce aklımı meşgul ediyordu.

Kapının köşesine doğru ilerledim ve orada durdum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Bora ağabey, her zaman koruyucu, her zaman güçlüydü. Onun yanında Açelya olması, Açelya'nın kendini güvende hissetmesi demekti.

İçimde bir heyecan vardı ama aynı zamanda bir korku da. Ya gelmezse? Ya beni fark ederlerse? Bu düşünceler aklımı kurcalarken, derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Sanki dizideki iki ship favori karakterim yan yana gelecekmiş gibi heyecan vardı içimde.

Kapının köşesinde beklerken, odanın sessizliği içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Her an, her ses beni irkiltiyor, kalbimin hızını artırıyordu. Dışarıda bir rüzgâr esiyordu ve bu, bana Bora ağabey'in kapısının Açelya tarafından çalınması için bir işaret gibi geliyordu.

Ama beklemeye devam ettim. Kapı yavaşça açıldı ve karşımda Bora ağabey belirdi. Jumpscare yemiştim.

"Ne yapıyorsun burada?" diye sordu,

"Bekliyordum," dedim, sesim titreyerek.

"Neden bu kadar heyecanlısın?" diye sordu.

"Şey ya..." Ne uydurmalıydım? "Bir ses duydum da. Onun için…" dedim.

Bora ağabey odama gitmemi söyleyip kendi odasına gitti. Fakat bir şeyler beni durdurdu. Kapının köşesinde bir gölge belirdi. Gözlerimi kısarak dikkatle baktım. O an, kalbimin hızlandığını hissettim. O gölgeyi tanıyordum. Ateş.

Ateş’in gözlerini araladığını gördüm. Korkmuştu. Beni görünce irkilip, "Hortlak!" diye haykırdı.

Bu kelime, sanki bir bıçak gibi ruhuma saplandı. Hortlak. Beni böyle tanımlaması, onu nasıl gördüğümü sorgulamama neden oldu. Ama ben de ona karşılık vermek için bir an tereddüt etmedim.

"Sensin hortlak," dedim. Sesimdeki kararlılığı hissedebiliyordum. İçimdeki korku, bir cesaretle yer değiştirmişti. Ateş'in gözlerinde beliren şaşkınlık, beni daha da cesaretlendirdi. Ateş, yavaşça geri çekildi. Gözleri hala bende, ama yüzündeki ifade belirsizdi.

"Sen... Sen neden buradasın?" diye sordu. Onun bu sorusu, benim için bir kapı aralamıştı.

"Sen niye buradasın," dedim. Ateş'in o alaycı ve küçümseyici sesi kulaklarımda yankılanırken, içimdeki öfke bir volkan gibi patlamaya hazırdı.

"Açelyayla polis bozuntusu buluşacak mı merak ettim, iyi ki buluşmadılar, buluşsalardı benim elim kana bulaşacaktı," demişti. Bu sözler, sadece beni değil, aynı zamanda Açelya'yı da hedef alıyordu. Onun bu küstahlığına daha fazla tahammül edemezdim.

"Senin elin hortlağa bulansın, yakışıyorlar bir kere seni kül!" diye bağırdım, sesim öfkeden titriyordu. Ona duyduğum nefreti, küçümsemeyi ve öfkeyi bir çırpıda kustum. Arkamı döndüm ve oradan uzaklaştım. Onun varlığına daha fazla katlanamazdım.

Odamın kapısından içeri girdim, sertçe kapıyı kapattım. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Ama öfkem hala dinmemişti. Ateş'e içimden sövmeye başladım. Onun kibirli tavırlarını, acımasız sözlerini ve her zaman haklıymış gibi davranmasını zihnimde canlandırdım. Ona duyduğum nefret, içimde büyüyen bir yangın gibiydi.

Ancak, o anda garip bir koku aldım. Keskin, rahatsız edici bir koku... Yanık kokusuydu bu. Başımı çevirip baktığımda, odamın perdelerinin alevler içinde olduğunu gördüm. Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Rüzgârın etkisiyle alevler hızla yayılıyordu. Hava zaten sıcaktı, cam açıktı ve dışarıdaki rüzgâr içeri girerek alevleri körüklüyordu. Alevler, koltuğa sıçradı ve koltuk da yanmaya başladı.

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Korku tüm vücudumu sardı. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Kapıya doğru koştum, çıkış yolu aradım. Ama kapı... Kilitliydi! Kilitlenmişti!

Panik içinde kapıyı yumruklamaya başladım. Bağırıyordum, çığlık atıyordum. Etrafım alevlerle çevrilmişti. Duman boğazımı yakıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Her taraf yanıyordu. Ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim. Bu yangından kurtulma şansım yok gibiydi.

Gözlerim yaşlarla doldu. Hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. Sevdiğim insanlar, anılarım, hayallerim... Hepsi birer birer yok oluyordu. Umutsuzluğa kapıldım. Öleceğimi biliyordum.

Gözlerim kapanırken, son bir çabayla kapıya yüklendim. Ama nafile... Kapı hala kilitliydi. Sonra, bir gürültü duydum. Kapı kırılıyordu!

Gözlerimi açtım. Dumanın ve alevlerin arasından bir siluet belirdi. Ateş... Ateş, kapıyı kırmış ve içeri girmişti. Son gördüğüm şey, onun endişeli yüzü oldu. Gözleri, alevlerin parıltısıyla parlıyordu. Bana doğru uzanıyordu...

Sonra her şey karardı.

Bölüm : 11.07.2025 23:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...