
Şükür bugün buradan gidiyoruz ama hâlâ tedirginim. Akşam 100 kere ağabeyim aramıştı ama açamamıştım. Kesinlikle çok kızacaktı bana. Bir daha tek başına okul gezilerine tek başına gitmeyeceğim Nisa olsun olmasın. Bizi götürecek olan servis geldi. Furkan Bey;
‘’Çocuklar şimdi herkes gelirken nerede oturduysa orada oturacak tamam mı?’’herkes hep bir ağızdan;
‘’Tamam, Furkan Bey.’’
Hepimiz geldiğimiz yere oturduk. Ağabeyim uyumuştu herhalde çünkü ne arıyordu ne de yazıyordu. Telefonu açmaya çalıştım ama şarjım bitmişti, Nisa’nın telefonundan arayacaktım ama onun telefonu da kapanmanın eşiğindeydi. Her neyse zaten eve gelince görüşecektik. Yanımda şarj aletim alsaydı arardım ama yoktu. Nisa’ya döndüm.
‘’Şarj aletin var mı?’’ Nisa çantasına baktı ama sanırım onunki de yanında yoktu.
‘’Yok…’’ dedi.
Bu Furkan Bey servis yerinin üstündeki demire tutunmuş bize bakıyordu. Nisa da bana sessizce fısıldadı.
‘’Bu adam sapık gibi görünüyor, ayrıca maske ve şapkasını da hiç çıkarmadı hasta olduğunu söylemişti ama sesi hiç hasta gibi gelmiyor o kadar gün geçti iyileşmesi lazımdı.’’
‘’Evet, hasta olsaydı şimdiye kadar iyileşmişti.’’
Biz bunları konuşurken çoktan 15 dakika geçmiş bile servis yavaş yavaş gidiyordu ve bu benim uykumu getiriyordu. Ben yavaşça uykuya daldım ama rüyada olmalıydım ki evde sözdeki annem ve babamı gördüm. Kadın yani sözde annem o hep gördüğüm hemşireye benziyordu, sözde babam ise ağabeyime sadece tip olarak benziyordu.
Ağabeyimle saç ve göz rengi olarak rüyamdaki annemize benziyorduk. Bir yemek masasındaydık, bir anda bana döndüler.
‘’18 yıl önce…’’dediler.
‘’Evet?’’
‘’Bir adam geldi. Adı da f-‘’ derlerken rüyam yarıda kaldı. Yanımdaki cam aniden içeri doğru patladı ve camlar üstüme düştü. Nefes nefese kaldığımı fark ettim. Panik atağım tutmuştu! Nisa, nefesimi kontrol edemediğimi görünce beni sakinleştirmeye çalıştı. O sırada sınıf arkadaşlarım etrafımızda toplanmaya geldiğinde ve iyice bunalmaya başlamıştım. İyi de bu cam nasıl patladı ki? Ve neden sadece benim camım patladı da diğer camlar patlamadı? Bunun tesadüf olacağını sanmıyorum. Bence Furkan denen adamın işiydi bu. Şüphesiz en iyi 4 günüm olmuştu. Ağabeyim bu 4 günümü duyunca ne yapardı acaba? Sadece Furkan Bey yanımda değildi. Kalbim hızla sıkışırken gözlerim onu bulduğunda şoförle kavga ettiğini gördüm.
‘’Sen yorulmuşsundur, bana ver direksiyonu!’’
‘’Ne münasebet işim bu benim!’’
‘’Yardım etmek istiyorum sadece!’’
‘’Bırak direksiyonu, bir yere çarpacağız!’’dediğinde önümüze siyah bir araba çıktı. Benim burada kalbimin durmadan çarptığı yetmezmiş gibi şimdi de arabaya mı çarpacaktık? Bu işin tesadüf olmadığını artık kesin olarak emindim. Neden herkes benim yanımdayken benim tarafıma doğru çarpacaktı ki? Rahatlayayım diye Nisa etrafımızdaki sınıf arkadaşlarımızı dağıtmaya çalışıyordu. Sonunda herkes başımdan dağılınca az da olsa rahatlamıştım.
…
Sonunda okulun bahçesine yaklaşmıştık, az kalsın o adam yüzünden servisle araba çarpışacaktı ama son anda şoför arabayı başka bir yöne çevirebildi ve bu olanların hepsi neden hep sadece benim başıma geldi? Okul bahçesine girmeden önce panik atağım geçmişti ama tek sorun camımın kırık olmasıydı. Ağabeyim bugün biliyor olmalıydı ki okul bahçesine girerken onu gördüm. Bora ağabey ile sohbet ediyorlardı. Ağabeyimi 4 gün olsa bile çok özlemiştim. Ama ağabeylerimin aklı başka bir yerdeydi, camımın kırık olmasında. Servis durduğunda herkes sırayla inmeye başladı. Nisayla ben indiğimizde hemen ağabeyime sarıldım, Nisa da Bora ağabeye. İkisini de çok özlemişim. Ayrıldıktan sonra ağabeyim bana camı işaret ederek;
‘’Gece senin oturduğun yerin camı neden kırık?’’
Hepimizin bakışları önce kırık olan cama sonra ise bana döndü.
‘’Ağabey eve bir gidelim anlatacağım her şeyi.’’Okulun bahçesinden çıkıp evin yolunu tuttuk.
Aradan 5 ya da 10 dakika geçmişti ama bahçeden çıktığımızdan beridir sürekli takip ediliyormuş gibi hissediyordum. Adım sesleri çok sertti. Birinin bizi takip ettiği çok netti. Bora ağabey de şakayla karışık;
‘’Galiba dinozor devrine ışınlandık, bir t-rex yürüyor herhalde.’’dedi ve adım sesleri durdu. Adım sesleri uzaklaşırken Nisa arkasına baktı. Ben de merak edip arkamı döndüm. Bu Furkan Beydi! Nisa gülerek;
‘’Ağabey bak işte t-rex orada.’’dedi. Ağabeyim;
‘’İyi de bizi neden takip ediyordu ki? Ayrıca eve çok yaklaştık Gece, anlat hadi!’’
Evet, zurnanın zırt ettiği yere gelmiştik ve yine her olay için şahidim olan Nisayla göz göze geldik. Ağabeyim ve Bora ağabey olayların sadece o zehirlenme ve yangınla sınırlı olmadığını anladılar. Ağabeyim;
‘’Gece bize anlatmadığın daha neler var? Anlat hadi!’’dedi.
‘’Ama hâlâ sokaktayız değil mi? Evde demiştim. Eve girelim, oturalım anlatacağım ağabey.’’
3 dakika sonra evdeydik. Ağabeyim;
‘’Dışarıda olmaz dedin, he geldik eve. Anlat hadi.’’
‘’O zaman yangından sonra olan olayları mı anlatayım?’’
‘’En baştan anlat Gece.’’
‘’Biz kamp alanına gittiğimizde ilk olarak Furkan Bey herkesin ismini sormuştu. En son Nisa ve bana gelince Nisa ‘Şunu söylerseniz cevaplayacağım. Sizin adınız ne? İsimlerimizi ne yapacaksınız ve neden maske ve şapka takıyorsunuz?’ diye sorunca bunu beklemiyor gibiydi. Ama sonradan cevapladı. Bize hasta olduğunu, gözüne güneş gelmesin diye şapka taktığını ve bizlerle samimi olmak istediğini söyledi. Sıra bana gelince adımı söyledim ama o zamandan beridir hep garip bakıyordu bana, sonra yemek saati gelmişti. Biz yemekleri yedikten sonra herkese çadır dağıtmışlardı. Çadırı kurduktan sonra çok geç olmadan uyumuştuk Nisayla. Yangını ilk başta rüya zannetmiştim ama değilmiş. Nisayı uyandırmak için yanıma baktığımda onu göremedim, dışarıdan bana sesleniyordu. Sonra Furkan Bey gelip çadıra su dökünce alev daha da arttı.’’
O an Nisayla göz göze geldik.
‘’Baktı ki ben çıkamayacağım oradan, o kadar alevin içinde beni alıp dışarı çıkardı… ‘’
Ağabeyim Nisaya etkilenmiş gibi bir bakış atıp bana döndü. Anlatmaya devam ettim.
‘’Sonra bize yeni çadır verdiler ve o an bir halsizleşmiş gibiydim, bize hemşire getirmelerini söylemiş Furkan Bey. Beni iyileştirdi. Zaten o olaydan 40 dakika sonra siz geldiniz. Siz gittikten sonra Nisayla uyumaya gittik çadıra. Sabah olunca bize balık tutmaya gideceğimiz söylendi, eşyaları toplayıp arabaya koyduk ve 10 dakika sonra gölün olduğu bir yere geldik. Sadece göle bakıyordum, ama Furkan Beyin omzuna aldığı odunla göle düştüm.’’
Ağabeyim o kadar şaşırmıştı ki.
‘’Gece sen yüzme bilmiyorsun ki!’’
‘’Ağabey bir dinle, evet bilmiyorum ama bir dinle. Şansıma da gölde akıntı vardı ama biraz uzaktı bana. Ben göle düştüğüm için bir yandan Nisayla Furkan Bey laf kavgası ederken çalıların arasında birini gördüm. O hemşire kadını. Benim olduğum yere doğru bir odun uzattı, bende o su sayesinde çıktım. Sonra Nisa uzun bir sopa bulup seni yukarı çekti ve belki soğuk olur diye aldığı hırkasını üzerime koydu, ama kurtulmama Furkan Bey sevinmemiş gibiydi ama gülümsemişti. Yine yemek saati gelince senin hazırladığın yemeklerden yedim. Sonra kamp alanına dönünce çadıra girip saçlarımı kuruttum sonra uyumuşum sanırım çünkü 60 aramanı duymamıştım. Uyanınca yine Nisayı göremeyince çadırın fermuarını açıp bakınca gene Furkan Beyle tartışırken gördüm onu. Onları ayırıp Nisayla 5 dakika konuştuktan sonra ortadan kaybolmuştu. O an adamda gariplikler olduğuna artık emin olmuştum. 2 dakikalığına çadıra girip fermuarı çekince bir anda içeri 1000 tane böcek dolmaya başladı. Fermuarı açmaya çalışınca da açamadım. Çantamdan böcek ilacını alacaktım ki korkudan bayılmışım. Uyandığımda yine o hemşire kadını gördüm. Hemen kalkıp Nisanın yanına gittim. Yine çadır değiştirmek zorunda kaldık. Yolda gelirken de Furkan Bey gelirken nerede oturduysak orada oturmamızı söyledi. Seni arayacaktım ama ikimizin de şarjı bitmişti. 15 dakika sonra klimalar çalışmış ve camım patladı, patladığı gibi de panik atağım tuttu… Nisa beni sakinleştirdiğinde okulun bahçesine girmiştik zaten.’’
‘’Gece, bu kadar şey olmuş ve bana söylemedin mi ağabeyim ha!’’
‘’Ağabey şarjımız bitti dedim, nasıl arayayım seni?’’
‘’Arkadaşlarından aramak aklına gelmedi mi?’’ Bora ağabey araya girdi.
‘’Benim bu kamp alanına bir el atmam lazım.’’
…
(Fırat’ın anlatımıyla)
Ben eve daha yeni geldiğimde herkes beni karşılamıştı. Hah! Kimin umurunda ki? Benim hiçbir planım güzel gitmiyor. Ufacık bir karşılamanın nesine sevineceğim? Gerçekten çok sinirliydim.
‘’Ayy! Canım ailem beni bu günümde karşılamanıza çok sevindim, bana destek oldunuz. Canım kızım, canım oğlum, canım karım!’’dememi beklemiyorlar herhalde. Onları geçip odama gittim… Ah! Hiçbir planım yaver gitmedi! Aynaya baktım.
‘’Heh Furkan’mış!’’diyerek sinirken maskemi ve şapkamı çıkarıp yere fırlattım.
Eskiden her şeyim, planlarım güzel gidiyordu! İstediğim her şeyi elde edebilirdim. Mesela karımı, onun sevdiği adam umurumda bile değildi, ben onu seviyorsam o benimdir. Bir başkasının değil. O adamı vurdum ama o hâlâ farkında bile değil. Sonra onu kaçırdım ve evlendirmeye zorladım. Sonuç olarak evlendik ve çocuklarımız var. İkinci olarak, bu kızın annesiyle babasından verdiğim borç parayı alma planım da yaver gitmedi! Çok sinirliyim. Bu kızın daha yeni oluşumundan ve bu yaşa gelmesinden bu yana onunla ilgili hiçbir olanım olması gibi gitmiyordu. Ayrıca o yanındaki kızda hiç hoşuma gitmedi. Onu da mahvedeceğim ama zamanı gelince… Daha iyi planlarım olacak. Her şeyi geçtim de bu kız nasıl oldu da benim elimden kurtulabildi? O kadar organizasyon ve plan kurmuştum. Yemeklerine zehir kattım ama zehir yeteri kadar etkisini göstermedi. O çadıra bağladığım ipin üstüne çakmak attım, yandı. Tamam peki. Bu kızın zehirlenip oracıkta gitmesi gerekiyordu ama o kızın arkadaşı… Ah! Düşündükçe sinirlerim bozuluyor!
Sinirden yumruğumu sıkıp masaya vurdum. Bu sesi duyan Açelya da bana sakinleşeyim diye meyve getirmiş olmalı. Bu meyve ne işime yarar ki, keşke dövmem için bana adam getirseydi, daha çok rahatlardım.
Mesela ikinci günde onu suya attım, boğulacaktı. Hadi, bu sefer o kız da yardım edemedi. O ODUN NEREDEN GELDİ? Üçüncü günde böcek saldım, böcek fobisi olduğunu duymuştum. Kader söylemişti. Ben orada o salak kızla kavga ederken, onun orada korkudan gitmesi gerekiyordu ama bir de ne göreyim! Kız uzanmış, yerde bulutları izliyor. Hayır, fermuarı da bozdum sen oradan nasıl çıktın be! Dördüncü günkü planım inanılmaz güzeldi. Camın üstüne dondurulmuş şeffaf buz yerleştirmiştim. Oradaki sıcak klimayı açınca da o içeri doğru patladı ve bu ani patlama onun panik atak geçirmesini sağlayacaktı. Ah! Cam yeteri kadar patlamadı ve o da bunu yapamadı. Cam neden yeteri kadar patlamadı? Ben onu en dondurulmuş yerden almıştım, o yerden bir daha da cam almam.
Çok sinirliyim ama… Ama vazgeçmeyeceğim! Atlas ve Gece ölene kadar! Ben sözümde duran biriyim ve işlerini bitiririm dediysem bitirirdim. Ah! Aklıma bir fikir geldi…
Ahahahahahahah!
Eh. İyi de Açelya buradan hiç gitmemişti ki, sanırım sesli söylemiştim bunları ve hepsini duymuş olmalıydı ki ağzı açık kalmıştı.
‘’Baba a-al sana meyve getirdim…’’dedi korkmuş bir ifadeyle.
İyi de benim bu kadar korkunç olduğumu bilmiyor muydu? Her neyse öğrenmiş oldu işte. Planlarımı bozacak değil ya, sonuçta benim kızım değil mi?
…
(Bora’nın anlatımıyla)
Bu olayı araştırmak için o kamp yaptıkları alana gittim, bu Furkan’ı da araştırmalıydım. Bekçinin önüne geldim.
‘’Araştırma yapmaya geldim, emrim var.’’
‘’Bir saniye bekleteceğim.’’dedi ve birini aradı.
‘’Alo?’’
‘’Alo?’’
Konuşmaları alo diye devam edecek zannettim ama hemen sonra;
‘’Fır- Ah! Furkan Bey bir polis geldi, arama yapmak istiyor.’’
‘’İzin vermiyorum, söyle gitsin.’’
‘’İzin vermiyor- ‘’derken sözünü kestim.
‘’Duyabiliyorum çok şükür Allah’ıma, iki kulağım var.’’dedim ve arkamı dönüp gittim.
Ama ben vazgeçer miyim? Hayır. Kamp alanının arka tarafına geçip tel örgülerin üzerinden atladım ve içeri girdim. İçerisi çok sessizdi, içeri baktım ve incelemeye başladım. Her tarafı gezdim. Önde bir araba yolu vardı. O tarafa doğru gittim ve bir ağacın yanında bozulmuş ve parçalanmış araba parçaları vardı ve onlarla beraber lastik izleri… Ben de o izleri fenerle takip ettim ve göle ulaştım. Gölün içine feneri doğrulttum ve orada bir karartı gördüm. Tam aşağı eğilecektim ki kafamın tam arka yerinde bir silah hissettim. İyi de buraya kimse giremiyorsa bu adam Furkan Bey miydi? Arkam dönükken;
‘’Kimsin?’’dedim tabii cevap yerine tetiği çekme sesi geldi.
Ben de hızlıca cebimdeki elektro şok cihazını çıkarıp bacağına değdirdim. Tam beni vuracakken arkadan yığılma sesi geldiğinde hemen arkamı döndüm. Ah! Yine mi bu adam benimle derdi ne anlamıyorum. Zaten kafede de dövmüştü beni -1000 aura yemiştim ama şu an yerdeydi ve baygındı, onu tutuklamak için en iyi zaman diyerek kelepçeyi çıkarttım. Tam eline takacakken gözlerini açıp bana kafa attı. Evet, bayılmamış. O sırada ayağa kalktı.
‘’Beni yakalamak o kadar kolay değil polis bozuntusu.’’dedi.
‘’Sen nereden çıktın mafya bozuntusu?’’
Sonra aniden üstüme gelip beni göle itti. Gölde yüzmeyi bilsem bile kendi halime bıraktım. Çünkü o karaltının ne olduğunu bilmeliydim.
Tam aşağı doğru inecekken iki el beni omuzlarımdan tutup karaya çıkarttı. Hay bu adamın… Yine mi?
‘’Aptal! Öleceksin, sonra suç bana kalacaktı değil mi?’’
‘’Ölmem için attıysan niye çıkardın be adam!’’
…
(Ateş’in anlatımıyla)
Evde oturuyordum ama bugün toplantı var. Zaten o silahları çaldığım yerin patronu da nasıl biriyse silahlarına çocuğu gibi bakıyor olmalı ki, her tarafa lazerler ve kameralar yerleştirmişti. Her neyse bugün toplantı da o değerli ve keskin silahları göstereceğim. Çünkü artık onlar benim ve neden olmasın? Ve şimdi de hazırlanmam lazım. 1 saat sonra orada olmalıydım.
İlk önce duş aldım, siyah takım elbiselerimi giydim ve arabaya bindim. Araba da toplantı yerine giderken aklıma o polis bozuntusu geldi. Ben orada babamın kamp yerini geziyordum, senin orada ne işin var geri zekâlı? Neyse şimdi onun asabımı bozmasına izin veremezdim. Toplantı yerine yaklaşmıştım. Arabamı park edip silahları da aldıktan sonra toplantının olacağı salona girdim.
‘’Ateş o elindekiler ne? Biz ne zamandan beri toplantılarımızda belimizdekiler dışında silah getiriyoruz? Bize de söyle biz de bilelim.’’
‘’Rus mafyalarından çaldığım silahlardan bir kaçını göstermek için getirdim. Yoksa ben de biliyorum toplantılarımızda belimizdekiler dışında getirmediğimizi.’’ Masa bu yaptığıma baya şaşırmıştı.
‘’Ne? Ateş sen ciddi misin? Rus mafya lideri kim sen biliyor musun?’’
‘’Hayır bilmiyorum. Hem o bana ne yapabilir ki? O Rus mafya lideri bana tıs gelir tıs gider.’’
‘’Of Ateş of! Kaç tane silah çaldın?’’
‘’1000 tane.’’
‘’Ateş sen bizim başımızı mı yakmak istiyorsun! O adamı tanımıyorsun bile!’’
‘’Aman neyse, olan olmuş zaten ben gidiyorum.’’
‘’Nereye?’’
‘’Silahlarımı kendi bölgeme koymaya.’’dedim ve çıkıp gittim. Eve gider gitmez uykum olduğu için uyudum.
…
(Açelya’nın anlatımıyla)
Babam aniden evden çıkmak için hazırlanmaya başladı. Merakıma dayanamayıp sordum.
‘’Baba nereye bu kadar acelecisin?’’dedim ama altığım tek cevap;
‘’Sen kahvaltıyı hazırla Açelya.’’oldu. Merakım yine kursağımda kaldı.
Ben kahvaltı hazırladım ama o kahvaltıyı yiyen sadece bendim. Annem nerede bilmiyorum, o da erken çıkmıştı. Ağabeyim dünü toplantıdan yorulmuş olmalıydı ki saat 14.00 olmuştu ama hâlâ uyanmamıştı. Kahvaltımı yemeye devam ederken ağabeyimin telefonunun sesini duydum. Ama uyanık değil ki açsın. Umursamadım, umursamadım ama merakıma yenik düşüp arayan kişi kimmiş diye baktım. Yabancı bir numaraydı. Dolandırıcılardır diye düşünmüştüm ama tam olarak 30 kere aramış bir de Rusya’nın telefon numarası Rusya’ya aitti. Yani ağabeyimi tanıyan biri olmalıydı. Tam gidecekken telefonu tekrardan çaldı. Ağabeyim de uykusunda sayıklıyordu, anlamadım gitti. Sesi alarm sesiyle birleşmiş, kulağa müzik gibi geliyordu.
Telefonu açtım ve hiçbir ses vermeden öylece dinlemeye başladım. Bir tane Rus adam;
‘’Ateş Kılıç sensin değil mi?’’dedi.
Ya adam Ateş Kılıç olup olmadığını bilmiyorsan neden 30 kere aradın? Her neyse, Rusça konuşuyordu. Cevap vermeden onu dinlemeye devam ettim.
‘’Ateş Kılıç, bizden çaldığın 1000 silah yüzünden 1000 canı da çalmış oldun. Bununla gurur duyuyor musun?’’dedi.
Ne! Ağabeyim 1000 kişiyi 1000 silah çalarak nasıl öldürecek? İmkânsız. Bunun için bu adamların kalplerine silah atması gerekiyordu. Ama sanırım ‘’Ne!’’ derken fazla bağırmışım ki beni duymuştu.
‘’Ateş Kılıç’ın neyisin sen! Beni ona bağla hemen!’’
‘’Nah bağlarım.’’dedim ve telefonu yüzüne kapatıp engelledim. Bana ne ya sen kim oluyorsun da hem ağabeyimi tehdit edercesine konuşup hem de emir veriyorsun! Her neyse, dışarı çıkıp kafa dağıtmam lazım.
‘’Umarım şu polis bozuntusunu yine görmem.’’diyerek dışarı çıktım.
Harbi gıcık adam ha… Ben onu ağabeyimin dayağından kurtarayım. O bana teşekkür olarak beni tutuklasın oh! Ne keyfime! Kafeye gittim ama kafe baya doluydu. Sadece iki kişilik yer boştu. Ben de birini hemen kaptım ve bir latte sipariş ettim. Latteyi çok seviyorum. Keşke o gün de latteyi bu kafede o polis bozuntusu için harcamasaydım.
Polis bozuntusu mu? İyice ağabeyim gibi oldum. Ama cidden o poliste bir bozukluk var ama anlayamadım. Ağabeyim bir şey diyorsa haklıdır. Aniden bir adam geldi. Sapık gibi bir tipi vardı, hemen karşıma oturmuştu.
‘’Sevgilin var mı güzellik?’’dedi.
‘’Sevgilim yok ama asabiliğim var. Görmek ister misin?’’ adam yüzüme yaklaştı.
‘’Çok güzelsin.’’diyince adama tam alnımın ortasıyla, en sert şekilde, kırmızı görmüş öküz, siyah görmüş kaplumbağa gibi yapıştırdım. Adam sandalyeden düştü ve ayağa kalkamadı. Bunu yaptıktan sonra o polisi gördüm. Bir bana bir de yerdeki adama baktı.
‘’Siz ağabey kardeş aynı mısınız? Öküz gibi kafa atmayı ne çok seviyormuşsunuz!’’dedi. Alnına baktım, onun da alnında bir kızarıklık vardı. Güldüm.
‘’Hahaha. Bunu ağabeyim mi yaptı!’’
Sonra o kafa attığım adam kalktı. Ve bana;
‘’Sen bana bunu nasıl yaparsın?’’diye elini kaldırdı. Ama o an dikkatim çok dağınık olduğu için bir anlığına ne yapacağımı düşünemedim derken adam bana hızlıca tokat attı diye düşündüm. Ama önüme baktığımda o polis bozuntusu vardı. Adamın elini bileğinden tutmuştu.
‘’Bırak elimi! Senden yaşlı bir adamın bileğini böyle tutamazsın!’’dedi.
‘’Bir kadına el kaldırırken kendini adamlıktan sayıyor musun sen? Andavallı.’’dedi ve adamın bileğini sertçe büktü.
Adam bileğini tutarken diğer eliyle polis bozuntusuna yumruk atacaktı. Polis bozuntusu beni geriye ittirdi ve kendisi de aşağı eğildi. Eğer beni ittirmeseydi yumruk bana geliyordu anlaşılan. Her ne kadar bozuntu olsa da havalı bir bozuntuydu. Sonra adamı teklemedi ve onu yere yatırıp ellerini kelepçeledi.
Bütün kafe onu alkışladı. Ama ben alkışlayamadım. Kurtarılan bendim oysaki. Sonra bir tane adam geldi, garsondu. Sanırım şu polis bozuntusuna latte attığım gün bana latte vermişti. Ben buradan sıyrılarak gitmeliydim, yoksa bu adamdan sonraki tutuklu ben olacaktım çünkü. Diye küçük küçük adımlarla ilerlemeye çalıştım ama… Olmadı. O polis bozuntusu aniden ayağa kalktı.
‘’Hey sen.’’dedi.
Ve ben hiç arkama bakmadan koşarak gittim. Ama umurumda değil, ona teşekkür etmem gerekmiyor. Zaten yapması gereken şey değil mi? Desem de yüzümde bir tebessüm vardı. Ama o tebessümü yok etmeliyim. Çünkü o polis BO-ZUN-TU-SU
Evet. Öyle…
Eve geldiğimde kapıyı açtığım an ağabeyimden jumpscare yedim. Yani aniden karşıma çıktı. Korku filmlerinde olan terk edilmiş samara kadar korkunçtu ya da ben abarttım.
‘’Sen, ben uyurken kiminle konuştun?’’dedi.
Ama o uyumuyor muydu? Nereden duydu ki? Adamda köstebek bulağı var, cidden.
‘’Bilmiyorum, bir Rus adamdı ben de ona haddini bildirdim ve kapattım. Bir de şey diyor ‘SÖN KİMSÖN ONUN NEYOSÖN BENO HEMÖN ONO BOĞLO’ yok ya!’’ ben onun sekreteri miyim? Hemen kapattım yüzüne. Ağabeyim güldü.
‘’Her neyse bir daha yapma sana bir şey olabilirdi.’’dedi. Sonra kahvaltı hazırladı ve onları yedi. Tam da bu sırada kapı çaldı. Ben açacaktım ama ağabeyim;
‘’Sen bekle Açelya ben açarım.’’dedi ve kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtı ve kapıda 10 tane Rus adam vardı. Ağabeyim kapıyı geri kapatacaktı ama adamlardan biri ayağını kapı aralığına soktu.
‘’Korkak gibi kaçacak mısın? Seninle daha işimiz bitmedi.’’dedi Rusça. Ve içeri girip ağabeyimin saçından tutup dışarı çekti. Tam arkalarından gidecektim ki bir Rus adam;
‘’Senin işin yok burada küçük hanım. Patronumuz seni değil ağabeyini istiyor.’’dedi ve kapıyı suratıma hızlıca çarptı. İyi de patron benimle ağabeyimi nasıl tanıyordu ki?
…
(Ateş’in anlatımıyla)
O adamlar beni sürükleyerek bir sokak arasına götürdüler. Ben de o adamın elini tutup büktükten sonra elini beline koydurup yere attım. Hepsi şık takım elbiseliydi. Ama bundan bana ne? Adamlardan biri;
‘’Aldığın silahlarının bedelini, çaldığın canların bedenini ödeceyeksin!’’dedi.
İyi de o kadar silah vardı, ben oradan sadece 1000 tanecik çaldım diye o kadar adam nasıl öldü? Her neyse kocaman silahlarını çıkardılar. Belimdeki silahımı kontrol ettim. Hassiktir! Yoktu! Evet, artık kaçmaktan başka seçeneğim yoktu. Koş Ateş koş! Kaçarken hepsi o silahlarla ateş etmeye başladılar. En sonda karken gözlüklü bir adam geldi ve beni vurdu. O an her şeyin sona ereceğini zannettim. Ayağa kalkmak istedim ama tekrar düştüm. Gözlerim kararıyordu ve artık bilincimi kaybediyordum. Uyandığımda ilk duyduğum şey;
‘’Ambulans çağırın! Sanırım adam öldü!’’ başka bir adam ise;
‘’Öldüyse ambulansa değil, mezara koymalılar.’’sonra kız;
‘’Ne saçmalıyorsun dayı? Belki yaşama ihtimali vardır.’’dedi.
Gözlerimi açmaya çalıştım, çünkü bu kızın kim olduğunu merak ediyordum. Gördüğüm kişi ise beni polise şikâyet eden kızdı. Gece olmalıydı. Sırtımdan vurulmuştum. Sırtıma elimi koydum orada kan olması gerekiyordu ama peçete vardı. Sanırım bana pansuman yapmıştı. Ona baktım ve o da benim kim olduğuma baktı. Ama beni gördüğü an yüzü ekşidi. Kurtardığına pişman gibiydi. Gerçi ben de ondan beni kurtarmasını istememiştim. Hastaneye gitmeyecektim. Kesin bu kız gideceğim hastaneyi öğrenir, sonra da o polisi çağırırdı. Yerden kalkmaya çalıştığım ve kalktığım anda acı gitgide artıyordu. Görünüşe bakılırsa teşekkür etmemi bekliyordu.
‘’T-ş-k’’dedim ve ona arkamı göndüm. Gece aniden sinirlendi.
‘’Hayatını kurtardım sayılır, bu ne biçim bir teşekkür? Hiç etmeseydin daha iyiydi, pislik!’’dedi ve sırtımdaki peçeteleri alıp kafama attı.
‘’Keşke o adamın dediği gibi yapsaydım.’’dedi. Ama bilmiyordu ki ben kolay sinirlenen biriyim.
‘’Bak sen…’’dedim.
‘’Ne ben!’’
‘’Yok, bir şey sadece kes sesini!’’
Ama sırtımın acısı daha da artmaya başlamıştı. Arkamı dönüp gidecekken o adamları gördüm. İnsanlara beni soruyorlardı. O sırada benim olduğum yere doğru baktılar. Hemen arkasını dönmüş giden Geceyi gördüm. Ve onun önüne geçip, sırtını adamlara döndürüp fark edilmemek için sarıldım. Kafamı da omzuna yüzümü kapatacak şekilde koydum. Anlaşılan bu çokta uzun sürmeyecekti. Adamlar tam da buraya gelmeye başladığında ise Gece beni ittirmekle meşguldü. Hiç yapmak istemezdim ama bunu yapmak zorundaydım.
‘’Özür dilerim canım. Seni bir daha kırmayacağım, beni affet.’’dedim sesimi değiştirerek. Adamlara göz ucuyla baktım. Gülümseyerek gittiler ama Gece hiç öyle değildi. Bana uzaylıymışım gibi bakıyordu.
‘’Iy ne diyorsun sen be adam! Ne canımı! Artık polisi değil deliler hastanesini arayacağım.’’dedi. O adamlar gidince onu bıraktım.
‘’Zorunda olmasaydım sarılmazdım zaten.’’
‘’Ne zorunluluğu?’’
‘’Adamlar görüp de öldürse daha mı iyiydi!’’
‘’Bunun için beni mi kullanman daha iyi? Çıkarcı pislik!’’
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |