7. Bölüm

6. Bölüm

Rainy
therainy52

Sinirlenmiştim tam oraya gidecekken. Kafamdan biri tuttu ve kafamı üç kere falan duvarın sivri yerine çarptı. Sonuç olarak gözlerim karardı ve yere düştüm. Sonra bende onun bacağını tutup yere çektim. Yanıma düşünce bir kere daha yumrukladı. Ve sonra gitti. Bugünden beri ne oluyor lan? Kafama dokundum, kanıyordu. İçeri kafamın sarsıldığı ve kanadığı hâlde geldim. Açelya hızla yanıma geldi.

‘’Ağabey! Ne oldu sana?’’ dedi. Gece de baktı. Ama umursamadı, kafamdaki kana baktı ve garip bir bakış attı. İnsan bir yardım eder. Neyse insan olmadığı için yardım etmesine de gerek yok.

Amerikan adama bir dakika bekle işareti yaptı. Adam da kafasını tamam der gibi salladı ve ayağa kalktı. Annem yanıma geldi.

‘’Ateş, kafana ne oldu oğlum?’’ dedi.

‘’Bilmiyorum ama kanıyor.’’ dedim. Gece de baktı.

‘’Ayy ne kadar kötü kanamış, midem kalkacak neredeyse.’’ dedi. Bu kız hâlâ midesinin kalmasını mı düşünüyor? Baran mıydı neydi o da baktı.

‘’Nasıl oldu ki bu? Saat kaçta oldu?’’ dediği zaman Gece ona şaşkınlıkla döndü. Baran da ona döndü.

‘’Bor-‘’diyecekken Baran Gece’yi onu susturdu.

‘’Ya benim adımı çoğu kişi Boran zannediyor! Yok, borazan Allah Allah!’’ dedi. Gece de sustu. O doktor babamın elini sarmıştı. Geldi ve kafama baktı. O sırada annem geldi.

‘’Hay Allah! Size ne oluyor böyle bugün?’’ dedi. O sırada Baran, Rus adama baktı ve şaşkın bir suratla, ‘’Alo anne? He bir yerdeyim balo gibi bir yer.’’diyerek dışarı çıktı. Sonra da konuşmaya devam etti. O sırada babam geldi.

‘’Al sana meyve suyu iyi gelir ama bu şeftali meyve suyu.’’ dedi ve elime verecekken Gece’nin üstüne döktü. Gece’nin elbisesi saçı gibi turuncumsu bir renk olmuştu.

‘’Ah! Bu ne şimdi böyle?’’ dedi.

‘’Yanlışlıkla oldu, pardon.’’ dedi babam. Gece babama şaşkın şaşkın baktı.

‘’Sen… Sen Furkan Bey?’’ dedi. Babamın gözleri patladı.

‘’Ne münasebet? Benim adım Furkan falan değil!’’ dedi. Gece

‘’Hayır, sen kesinlikle o’sun.’’ dedi.

‘’Ne saçmalıyorsun sen?’’ dedi. Ve oradan geçip gidecekken şeftali meyve suyu döküldüğü yerde Gece’ye omuz attı, onu o meyve sulu yere düşürdü.

‘’Ah! Yeter ama ha!’’ dedi. Babam arkaya doğru baktı.

‘’Yanlışlıkla olmuştur.’’ dedi ve gitti. O sırada babam bir meyve suyu içti. Ama midesini tuttu. Sonra da tekrar lavaboya gitti. O Rus adamda arkasından gitti.

(Fırat’ın anlatımıyla)

Midem bulanmıştı ve karışmıştı. Bunun ne olduğunu bilmiyorum, öğk! Diye kusmaya çalıştım ama midemden çıkmıyordu. Arkamda yine o Rus adamı gördüm.

‘’Madem karınla ilişkilerde toxicliği oynuyorsun. Ben de sana karnınla bir zehirlilik hamlesi yapayım dedim, nasıl olmuş?’’dedi.

‘’Seni var ya!’’ dedim ve biraz kustum. En azından geçmişti. Lavabodan çıkıp Kader’in yanına oturdum. Bana baktı.

‘’İyi misin?’’

‘’İyiyim.’’ dedim.

Bir yanık kokusu gelmeye başladı. Nereden geldiğini bilmiyordum o yüzden her tarafa baktım. Ve yukarı baktığımda benim üstümdeki lamba yanıyordu. Yanmak derken ışık olarak değil, alevli alevli yanmak! Ve lambanın ipi yandığı için benim kafama düşecekti. Hemen oradan çekildim. Çekilir çekilmez oraya düştü. Kader’i de yanıma çektim. Ve bütün salon yanmaya başladı.

(Gece’nin anlatımıyla)

Ateş’in kafasına buz bastırıyordum çünkü şişmişti. Ben bununla uğraşırken bütün salonun yandığını gördüm! Hay ben böyle işin… Benim gittiğim her yer neden yanıyor? Ateş’e baktım.

‘’Kesin sen yapmışsındır.’’ dedim.

‘’Ne alaka?’’

‘’Çünkü adın Ateş!’’ dedim ve kahkaha attım.

‘’Kafama tuttuğun buz bile bu kadar üşütmemişti.’’ dedi.

Birisi itfaiyeyi aramış olmalıydı ki siren sesleri gelmeye başlamıştı. Ama içerisi cayır cayırdı. Siren sesleri kesildi. Dışarı baktım ama bunlar itfaiye değil polisti! Kalabalığın arasından biri oraya doğru gitti.

‘’Bunların hepsi mafya! Ben değilim, beni kurtarın buradan!’’ dedi. Diğer mafyalarda silah çıkarttı ve birini vurdu. Onun karısı da silah çıkarttı ve o adamı vurdu. Sonra o adamın karısı silah çıkarttı derken burada katliam çıktı. Polisler ‘’Durun!’’diye bağırdı ama pek bir etki etmedi. Sonra bir tane polis araya girdi.

‘’Zalfha çık dışarı!’’ dedi.

Zalfha kim be? O kadar mafya arasından sadece bu mu keşke bunu da alıp götürselerdi. Ama bu kadar kan görmek içime elvermiyor. Ve yangın kokusu da beni etkiliyordu, hem de ikisi de baya etkiliyordu. ‘’Bayılacağım sanırım.’’ dedim ve daha hiçbir şey hatırlamıyorum.

(Açelya’nın anlatımıyla)

Ben Baran nerede diye arıyorum! Ayrıca ağabeyimde annemde babamda kayboldu. Ateşin kokusu benim olduğum yere daha yakın bu yüzden boğuluyorum ama önümdeki halı yanıyordu ve bu yüzden basamıyordum. Ve arkamda boş bir duvar vardı. Buradan nasıl çıkabilirim diye düşünüyordum. Derken Baran’ı gördüm ve polislerin arasındaydı. Maskesini çıkarttı. Ne! Bu gerçekten o polis bozuntusu muydu? Ah! Ah benim kafam! Nasıl da kandım. Aptalım işte ya. Ben böyle olacağını bilsem hiç getirir miydim onu buraya. Öh! Boğuluyordum… Ama dayanmaya çalışıyordum. Burayı boşalttıklarını gördüm. Polisler bazı mafyaları tutuklarken diğerleri kaçıyordu. Ağabeyimi salonun arka kapısından Gece’yi kucağına almış dışarı götürürken gördüm. Bu romantikti. Ağabeyimi ilk kez böyle gördüm. Ama benimki… Benim nefesim daralıyor. Daha fazla nefes alamayacağım… Derken polis bozuntusunun bana doğru koştuğunu gördüm. Halıya bastı sanırım ama halı yanıyordu. Beni sırtına aldı ve dışarı çıkarttı. Sonunda nefes alabiliyordum, ama gördüğüm her şey bulanıklaşıyordu ve kararıyordu. Daha sonra iyice karanlık çöktü.

(Fırat’ın anlatımıyla)

Buradan çıkmak için yer arıyordum. Hatta bir yol bulmuştum. Ben Selim’in kızını mahvetmeye çalışırken, bu Rus beni mahvetti. Çok sinirliyim, tam oradan çıkacakken kapı kapandı. Yine mi bu? Kader çıktıktan sonra kapıyı kapattı. Gaz maskesi vardı, ama zehir içimden çıkmadı. Zaten bayılacak gibiydim, bana sertçe kafa attı.

(Kader’in anlatımıyla)

Fırlamıştım oradan. Ne olduğunu hiç anlamadım. Arkama baktığımda Fırat orada değildi. Gerçekten ne olduğuna bakmak için içeri baktım. Ama ışıklar kesilmişti. İçerisi çok karanlıktı ama alevler içindeydi. Her şeyi anca seçiyordum dumanlardan. O Açelya’nın yanındaki adamın yanına gittim. Açelya yerde yatıyordu. O polisin, ‘’Nefes almıyor!’’ dediğini duydum.

‘’Nasıl?’’diye yanına koştum. Açelya neredeyse mosmor olacaktı. O poliste ona suni teneffüs yaptı ve Açelya uyandı. O polis,‘’Seni pekte sevmiyorum ama ölmene de izin veremezdim.’’ dedi.

Başka bir polisin yangın söndürücüyle içeri girdiğini gördüm. Fırat’ı çıkartıyordu. Ama Fırat’ın gözü kanıyordu ve boğazı yine sıkılmıştı. Yanağında da kızarıklıklar vardı. Yanına gittim.

‘’Fırat? İyi misin? ‘’

‘’Çok iyi görünüyorum değil mi?’’ dedi ve beni kenara itti. Bir polis takımı tekrar içeri girdi.

‘’Zalfha çık dışarı! Çıkmazsan her tarafa ateş edeceğiz. Hatta burayı patlatacağız!’’ dedi. Ama içeriden ne gelen biri ne de sesi vardı. Polisler içeri girdi, içeri girer girmez balo yeri patladı. Bir dakika Açelya burada, Fırat burada, ben neredeyim? Bende buradayım, Ateş nerede? Onun yanındaki sevgilisi nerede? Polislere ne oldu hiç bilmiyorum ama birilerinin ciddi anlamda yaralandığına emindim. O sırada polisler, ‘’Polislerimiz yaralandı, koşun!’’diye içeri girdiler. Bir diğer poliste, ‘’Zalfha da ölmüştür umarım 9.476 suç kaydı olan biri yaşamamalı.’’ dedi.

O zaman işte zaman durdu. 9.476 suç kaydı mı? Yuh! O Rus adam mı bu? Hiç öyle görünmüyordu. Polisler bizi oradan çıkarttı ve ambulanslar geldi. İçeride ne olduğunu net göremiyordum.

(Gece’nin anlatımıyla)

Kafam ağırdı. Her yerim uyuşmuştu ve bir uğultu kulağımı tırmalıyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım ama sanki karanlık beni içine çekmeye çalışıyordu. Nihayet gözlerimi açtığımda yüzümdeki soğuk zemini hissettim.

‘’Sonunda kendine geldin,’’ dedi sert bir ses.

Bu sesi tanıyordum, Ateş. Kalbim bir anda hızlandı, ama korkudan mı yoksa öfkeden mi emin olamadım. Gözlerim bulanık bir silueti seçmeye çalışırken, onun soğuk kahverengi gözlerini fark ettim. Diz çökmüş, bana tepeden bakıyordu.

‘’Ne oldu? Dünyayı kurtaracak numaraların ters mi tepti?’’diye alay etti. Sesindeki küçümseme tüylerimi diken diken etti. Nefes almaya çalıştım. Göğsümde bir ağırlık vardı, ama bu ağrılığın fiziksel değil de onun varlığıyla ilgili olduğunu düşünüyordum.

‘’Beni… Buraya sen mi getirdin?’’diye sordum her kelime boğazımı tırmalarken. Alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi.

‘’Sanırım beni başka biriyle karıştırıyorsun. Eğer seni buradan kaldırmasaydım, hâlâ yerde yatıyor olurdun.’’

Gücümü toplayıp doğrulmaya çalıştım ama dizlerim titriyordu. O an bile beni izleyişindeki küçümsemeyi görebiliyordum.

‘’Bana yardım mı ettin? Yoksa bu da mı bir oyun?’’ Hafifçe güldü. Gülüşü buz gibi soğuktu.

‘’Sana yardım ettiğimi kim söyledi? Seni baygın hâlde bırakmak istedim ama o kadar zavallı görünüyordun ki, buna bile değmezdi.’’

Ona karşılık verecek bir şeyler aradım ama zihnim karmakarışıktı. Onun bu kadar yakın olması sinirlerimi altüst ediyordu.

‘’Senin gibi birinden yardım bekleyecek kadar düşmedim, merak etme.’’ Gözlerini devirip ayağa kalktı.

‘’Harika. O zaman bir dahaki sefere bu kadar savunmasız kalmamaya çalış. Yoksa seni kurtaracak birini bulamayabilirsin.’’

Arkasını dönüp uzaklaşırken, içimdeki öfke yerini garip bir meraka bırakıyordu. Onun neden burada olduğuna, neden beni bırakmadığına dair bir açıklama arıyordum. Ama tek bulduğum şey, Ateş’in sessiz bir tehdit gibi uzaklaşan adımlarıydı. Bir süre sonra gözden kayboldu. Dizlerimin titremesine rağmen ayağa kalkmaya çalıştım ve bir ağaca tutundum. Nefesimi düzenlemeye çalıştım. Biraz da olsa düzeltebilmiştim. Biraz doğrulup etrafıma bakındım da nereye gidecektim ki. Ormanın ortasındaydım. Hay elim kırılaydı da o taşı atmasaydım ama atmasaydım da içimde kalırdı. Önüme ilk gelen yerden yürümeye başladım.

Ne kadar yürüdüğümü bilmesem de uzakta bir yapı gördüm. Minik bir kulübeye benziyordu. Oraya doğru yaklaştım ama ya biri varsa orada? O yüzden minik adımlarla gittim. Bir ağacın yanına geldiğimde kulübe tam karşımdaydı. Etrafa bakınırken birini gördüm, Ateş’i. Ya koca ormanda neden karşılaşırız ki? Muhatap olmamak için sessizce geri dönüp gidecekken arkamdan yine o sesi duydum.

‘’Hiç gözükmediğini mi zannediyorsun?’’

Sesin geldiği yere baktım. Bana bakıyordu. Valla hiç çekemem onu şimdi. Önüme dönüp gidecekken tekrar konuştu.

‘’Nereye?’’ Gözlerimi devirip tekrar ona döndüm.

‘’Senin olmadığın bir yere gidiyorum. En azından kafamı dinlerim bulunana kadar.’’ dedim ve ilerledim.

Bir süre yürüdükten sonra karşıma mükemmel bir Ay manzarası çıktı. O kadar güzeldi ki anlatamam… Derin bir nefes verip o manzaranın karşısına oturdum.

O manzarayı izlerken aklımda bir türkü çalmaya başladı. Cengiz Özkan’dan Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden. Özellikle şu parçası tam olarak manzaraya uyuyor gibiydi.

‘’Bir ay doğar ilk akşamdan geceden, neydem neydem geceden
Şavkı vurur pencereden bacadan
Dağlar kışımış yolcum üşümüş nasıl edem ben
Uykusuz mu kaldın dünkü geceden neydem neydem geceden
.’’

Bu kısmı ağzımda mırıldanırken gölü fark ettim. Gölde Ay’ın yansıması vardı. Etrafa bakındım. Tekrar bakındım ama burası bizim kamp yeri değil miydi? Burası da benim düştüğüm göl. Yok ya ben benzettim herhâlde. Yani benzetmediysem de burası kaderim falan oldu artık.

Ayrıca tamam Ay güzel falan da buradan çıkış yolu var mı? Telefonum… Telefonum da baloda kaldı! Ağabeyim beni merak etmiştir. Kamp yerinden önce ilk önce buna bakmam lazım, ben bir gezineyim burada. Dedim, gezindim ama hiçbir şey bulamadım ıssız adaya düşmüş gibiydim. Araba sesleri bile gelmiyordu. Gezindim ama çıkış yolunu bulamıyordum. Gezinirken tekrar o Ateş malıyla karşılaştım.

‘’Ya of şimdi iki yerde olmak ne kadar zordur.’’

‘’Niye? Ne iki yeri?’’ Kahkaha attı.

‘’Ya işte şu an sabah değil gece, birde sen Gece!’’

Komik miydi bu şimdi? Bir kulübe gördüm. O da kulübeye baktı. İkimizde aynı anda o kulübeye koştuk. İlk kulübeye ulaşan o mal olmuştu, sadece bir, iki saniyeyle bende geldim.

‘’Sen ne yapıyorsun burada ilk ben geldim.’’

‘’Kusura bakma da kurtlar yesin mi beni?’’

‘’Valla hiç umurumda değil.’’

Kapıyı açıp içeri girdik. Kulübe küçük ama sıcak bir atmosfere sahipti. İçeride sadece bir oda vardı; ortada bir yatak, eski ama rahat görünen iki tekli koltuk, bir masa ve duvarın köşesinde bir şömine. Odanın içine sinmiş hafif odun kokusu, dışarıdaki soğuk havadan sonra insana garip bir huzur veriyordu. Yorgunluktan bacaklarım titriyordu. Sessizce gidip tekli koltuklardan birine oturdum ve başımı yasladım. Ateş hiçbir şey söylemeden şöminenin önüne geçti, birkaç odun ekledi ve ateşi yaktı. Titreyen ellerimi fark edince usulca birbirine kenetledim. Bugün fazlasıyla yorulmuştum. Zihnim uğuldayan düşüncelerle doluydu ama gözlerim, alevlerin dansını izlerken ağırlaşmaya başladı.

Yanımda oturan Ateş’e göz ucuyla baktım. O da ateşi izliyordu. Alevlerin turuncu ışığı yüz hatlarını daha belirgin hâle getiriyordu. Normalde bu anı fırsat bilip bir espri patlatırdım ama sessizlik iyi geliyordu ve o da konuşmuyordu... Belki de ikimiz de ilk defa gerçekten huzur bulduğumuz bir anı kaçırmak istemiyorduk. Göz kapaklarım giderek ağırlaşırken uyku yavaş yavaş bedenimi ele geçirdi. Uyuyakalmadan önce duyduğum son şey odunların çıtırtısıydı.

Ne kadar geçti bilmiyordum ama bir süre sonra hafif bir hareket hissettim. Biri beni kollarının arasına almıştı. Yarı uykulu hâlde gözlerimi aralamaya çalıştım ama başaramadım. Çok yorgundum, tepki verecek hâlim bile yoktu. Sırtım yumuşak bir zemine değdiğinde bunun yatak olduğunu anladım.

Üzerime bir şey örtüldü. Sıcaklık bedenimi sardığında istemsizce rahatladım. Derin bir nefes alıp uykuya geri dönerken, başucumda alçak bir ses duydum.

“Mal,” diye mırıldandı Ateş. Ardından hafifçe iç çektiğini hissettim.

Bunu gerçekten söyledi mi, yoksa rüyamda mı duydum emin değildim. Ama sormaya fırsatım bile olmadan, sıcaklığın ve yorgunluğun etkisiyle derin bir uykuya daldım.

 

Uyandığımda etrafıma bakındım. Bir gaz lambası yanıyordu, o yüzden etraf az da olsa gözüküyordu. Ve bakınırken koltukta uyuyan Ateş’i gördüm. E normalde tam tersi olurdu. Biraz daha bakınırken bir saat gördüm. Saat 03.25’ti. A benim telefonum balodaydı ve ağabeyim bana ulaşamadığı için Allah bilir ne yapıyordur şu an.

Birden kapı çalmaya başladı ama ne çalmak! Kıracak kapıyı! Ne yapayım ki şimdi? Ateş malına baktım. Hâlâ uyuyordu. Bir insan nasıl bu sesi duymaz? İnsan değil gerçi de, neyse. Yine de dürttüm.

‘’Kül! Kül!’’

‘’Ne külü lan?’’diye cevap verdi uykulu sesiyle.

‘’Sen kapıya bakmazsan burası kapı yüzünden patlayacak, ateşten kül olacaksın!’’

Boş boş bakmaya uykulu bir şekilde başladı. Bakmaya devam ederken bu sefer çok şükür kırılacak kapıyı duydu.

‘’Bekle burada, bakarım ben.’’diyip hemen koltuktan kalkıp kapının deliğine yöneldi. Delikten baktı ve ağzının içinde bir küfür savurdu. Ne oluyordu ki? Bu niye bu kadar şaşırdı? Etrafına bakındı ve bir çakmak çıkardı.

‘’Ne yapıyorsun sen? Eğer odunu yakacaksan sadece kendini yaksan yeter Ateş.’’ dedim fısıldayarak. Gözlerini devirdi.

‘’Şu an seninle uğraşacak zamanım yok, şunlardan kurtulmamız lazım.’’ dedi ve kapıyı açtığı gibi üç adamın bir tanesinin üstüne yaptığı odunu attı. Elimi tuttu ve kulübeden koşarak çıktık. Ve bütün bu olanlar sadece beş dakikadan bile az bir sürede olmuştu! O yüzden ağaçların aralarından geçerken az önce ne oldu diye düşünüyordum. Arkamdan bir ses duydum.

‘’ Идите сюда, черт возьми мы с вами еще не закончили, трусливые крысы!’’ E bunlar hangi dilde konuşuyorlar. Belki bu mal biliyordur ama neyse soracağım.

‘’Bunlar hangi dilde konuşuyorlar?’’

‘’Rusça.’’

‘’Peki, ne dediler?’’

‘’Ne yapacaksın Gece? Şu an tek derdimiz ne dedikleri mi?’’

‘’Merak etmiştim be tamam, söylemedim var say.’’ Derin bir nefes verdi.

‘’Dediler ki ‘Buraya gelin, kahretsin daha sizinle işimiz bitmedi, korkak fareler!’ mutlu oldun mu şimdi?’’

Ne kadar koştuk bilmiyorum ama sanırım izimizi kaybettirdik. Otoyola çıktığımızda adımlarımız yavaşladı. Ateş hâlâ etrafına bakınıyordu, ama yüzündeki gerginlik biraz azalmış gibiydi. Gerçekten de kurtulmuş muyduk? Ama içimde hâlâ bir şeyler ters gidiyordu. Bedenim kaçmanın bitmesine rağmen rahatlamıyordu. Göğsüm sıkıştı, nefesim bir anda hızlandı. Sanki ciğerlerim dolmuyor, hava almaya çalıştıkça daha da boğuluyordum. Ellerim titremeye başladı, bacaklarımın altımdan çekildiğini hissettim. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Sesler, görüntüler… Hepsi bulanıklaşmıştı.

Ateş’in sesi uzaktan gelen bir yankı gibiydi.

“Gece? Gece, ne oldu? İyi misin?”

Beni kolumdan çekiştirdi ama bacaklarım artık beni taşımıyordu. Bir an sonra terk edilmiş bir apartmana sürüklendiğimi fark ettim. Merdivenlere oturduğumda başımı dizlerimin arasına aldım, ama bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Göğsüm sıkışmaya devam ediyordu.

Ateş karşımda diz çöktü, hâlâ anlamamıştı.

“Burada bizi bulamazlar. O adamlardan mı korktun yoksa? Onlar her taraftan çıkıyor, bu kadar korkak olma! Hem benim peşimde gibiler.”

Cevap veremedim. Dilim ağzıma yapışmıştı. Gözlerim bulanıktı, ama göz devirdiğimi hissettim. O da anlamış olmalı ki ifadesi ciddileşti.

“Lan Gece? Harbi bu ne hâl?” dedi, sonra gözleri kısıldı. “Senin panik atağın falan mı var?”

Kafamı zar zor salladım. Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sonra aniden yanımda belirdi.

Ve bir anda kolları etrafıma dolandı…

İlk başta ne olduğunu bile anlayamadım. Beynim hâlâ tehlike modundaydı, ama Ateş’in vücut sıcaklığı, sabit kalp atışları, her şeyi yavaşlattı. Nefesim düzensizdi ama derinleşmeye başladı. Birkaç saniye içinde fark ettim. Kalbim biraz olsun yavaşlamıştı. Ellerimdeki titreme azaldı.

O da bunu fark etti, çünkü hızla geri çekildi.

“Sadece sakinleş diye yaptım. Hiç öyle bakma bana.” dedi ve kalktı. Ben ise hâlâ donakalmış, ona bakıyordum.

Apartmanın kapısına gidip o adamlar geliyor mu diye kontrol etti. Ama haberler iyi değildi anlaşılan. Çünkü yüzü düştü ve hemen beni elimden tutup kaldırdı ve hızla merdivenleri çıkmaya başladık.

‘’Ne oluyor Ateş?’’

‘’Geliyorlar.’’

Tahmin etmiştim zaten bunu ama neyse. Çekiştirerek bir daireye soktu bizi ve saklanacak yerler buldu. Ama şimdi hakkını yemeyeyim ben arasam bulamazdım, o kadar yani.

‘’Sen burada bekle, bulamazlar hem burada seni. Ben gelmeden sakın ses çıkarma.’’dedi. Ve saklanmaya gitti.

Normalde olsa susmazdım ama şu an başka bir seçeneğim yoktu. Adamların koşma sesi ta buralardan duyuluyordu ve tek tek dairelere girip bakıyorlardı. Ve sıra en son bizim saklandığımız daireye geldi. Sakin ol kızım Gece, şu an tek yapman gereken bu.

‘’Nerede o Ateş Kılıç! Çık ortaya, geberteceğim seni!’’

Böyle yaklaşık yarım saat geçti. Sonra adamlardan biri sanırım liderleri konuştu. Artık Ateş bizi nasıl sakladıysa adamlar bulamadı.

‘’Kimse yok, kahretsin. Dönüyoruz!’’ dedi. Ve adım sesleri uzaklaşmaya başladı. Artık adım sesleri gelmeyince Ateş geldi.

‘’İyi misin?’’

‘’İyiyim de başına taş mı düştü bu akşam, yoksa panik atağım var diye mi böyle davranıyorsun?’’

‘’Ne alaka şimdi? Hem şu an ölsen bana patlayacak.’’ dedi. Sinirlendim ama şu an niyeyse ev çok dikkatimi çekmişti. O yüzden gezinmeye başladım. Çekmecelere bakarken Ateş bana garip garip bakıyordu. Derken bir tane fotoğraf buldum. Ama çok değişik bir fotoğraftı. Fotoğrafta bir adam, tahminen altı ya da yedi aylık hamile bir kadın ve beş yaşındaki ağabeyim vardı… Nereden mi çıkardım birebir aynılar çünkü ve o kadında kampta beni kurtaran hemşire kadına benziyordu hem de baya…

‘’Gece, sen evli miydin ya?’’ dedi hamile kadını göstererek. Ateş sessizce gelmiş ve haberim yok!

‘’Ne saçmalıyorsun sen şimdi?’’

‘’E bu kadın birebir sana benziyor, senin olmaman imkânsız. Hem sen değilsen ikizin falandır herhâlde.’’ dedi.

Niyeyse bu sefer ona hak verdim. Çünkü kadın gerçekten bana çok benziyordu. Acaba başka fotoğraf var mıydı? O yüzden diğer çekmecelere bakmaya başladım. Ve evet, son çekmecede bir resim daha bulmuştum. Bu resimde sadece daha yeni doğmuş bir bebek ve o kadının kucağında bir bebek vardı. Ve bu sefer bir tarih vardı. 17 Ekim 2000… E bu benim ağabeyimin doğum günü. Sanırım bu da ağabeyim olduğunun kanıtıydı, bir dakika. Yani bu kadın benim annem ve bu adam da benim babam mı? Ağabeyim bana hiç anne ve babamdan bahsetmemişti. Ve yine Ateş’i duydum.

‘’Gece? E senin çocuğun varmış ya!’’dedi eğlenerek. Ona baktım. Baya eğleniyor gibiydi.

‘’Şu an sabır çekiyorum biliyor musun? Sabrımı zorlama Ateş.’’ dedim ve resme döndüm. Ve bu resmi de yanıma aldım. Ayağa kalkıp evi gezmeye devam ettim. Artık ağabeyime bunları sormam lazım. Annemize ve babamıza ne olmuştu da yoklardı. Yani biliyorum öldüler ama nasıl… Derin bir nefes verip daireden çıktım ve aşağı doğru inmeye başladım.

‘’Neden aldın o resimleri?’’

Sorusunu cevapsız bıraktım. Çünkü aklımda bin tane soru vardı. Mesela ağabeyim neden bana geçmişiyle ilgili bir şey anlatmadı? Neden bana anne ve babamdan bahsetmedi? Ve daha niceleri… Apartmandan çıkmıştık ama nereye gidecektik ki? Sağa sola bakındım ama bir şey göremedim. Tek gördüğüm şey Rus adamların hâlâ gitmediğiydi…

Bölüm : 07.02.2025 21:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...