
Gözlerimi dikip, karanlığın derinliklerine doğru ilerledim. Artık geri dönüş yoktu. Tam tünele girecekken Bora’nın telefonu çaldı. Kim arıyor diye baktığındaysa Nisa’nın aradığını gördü. Hemen açtı.
''Alo bir şey mi oldu?'' dedi.
''Hoparlöre al.'' dedim fısıldayarak. Hoparlörü açtığında Nisa'nın sesi çok endişeli geliyordu.
''Evet ağabey! Gece'ye kalp masajı yapmaya başladılar çünkü...'' dedi gerisini getiremedi. Sonra derin bir nefes alarak devam etti.
''Çünkü kalbi çok yavaşladı, durma noktasında!''
Kalbi mi yavaşladı? Lan ben bu pisliği kovalarken Gece'yi unuttum! Hemen hastaneye doğru koşmaya başladım. Bora da arkamdan geliyordu. Hastaneye girdiğimde iki üç doktor oradaydı. Doktorlardan birinin yanına gittim.
''Doktor, durumu nasıl?'' dediğimde Nisa hemen yanımıza geldi ve bana baktı.
''Atlas ağabey sakin ol! Gece burada, her şey yoluna girecek.'' dedi ama içimde bir endişe vardı ve bu giderek büyüyordu. Ya onu da kaybedersem?
''Ama kalbi yavaşlamış hatta durma noktasındaymış!'' Doktor bana baktı.
''Gece'nin durumu kritik ama elimizden geleni yapıyoruz. Lütfen sakin olun ve bekleyin.'' Deli olacağım artık! Çaresizce doktora baktım.
''Doktor, lütfen kardeşimi kurtarın. Ona bir şey olursa ne yaparım ben...'' Nisa'nın elini omzumda hissettim.
''Atlas ağabey, lütfen biraz sakin ol. Gece seni çok seviyor, bırakmaz bizi. Seni böyle görseydi çok üzülürdü, o yüzden güçlü olman lazım.'' dedi. Nisa'ya baktım.
''Biliyorum ama onu kaybetmekten korkuyorum!'' O sırada doktor yoğun bakım odasına girdi ve bir tane hemşire geldi.
''Birazdan doktor gelecek ve size bilgi verecektir. Lütfen sabırlı olun.'' dedi.
Olamıyorum! Olamıyorum işte. Ya Gece'yi de kaybedersem? Benim bu annem ve babamın katilinden anladığım tek şey, bana bütün acıları yükleyim çaresizliğimi görmek... İyi de ben ona ne yaptım ki? Hiçbir şey yapmadım. Benden ve ailemden ne istiyor ki bu kadar? O sırada Gece'nin saçları gibi kızılımsı, turuncumsu renklerde saçları olan bir hemşire girdi. Diğer hemşireye baktı.
''Durun! Ne yapıyorsunuz? O yanlış iğne.'' dedi. Hemşire iğneyi sahte bir gülüşle bıraktı.
''Öyle mi?'' dedi.
Hemşire eline başka bir iğne aldı ve Gece'ye baktı. O sırada ona bakarken şaşırmış gibiydi. Elindeki iğne yere düşünce, bir doktor ona baktı.
''E hadi yapsana iğneyi!'' dedi.
Arkasını döndü ve bana baktı. Gözleri dolmuştu ve gülümsedi. Sonra yere düşen iğneyi aldı, iğnenin kapağını açtı ve Gece'ye enjekte etti. Gece'nin kalp atışları düzelmeye başlamıştı. Bir süre sonra kalp atışları düzeldiğinde hemşirenin yüzündeki gülümseme bir nebze de olsa rahatlama getirmişti. Ancak, diğer hemşireler ve doktorlar, yaşanan olaylardan etkilenmiş gibi görünüyorlardı. Bir an için herkes duraksadı, sanki o an için zaman durmuştu... O sırada odaya başka bir doktor girdi.
''Neden bu kadar uzun sürdü işiniz?'' diye sordu. Hemşire yaşanan kargaşayı açıklamakta zorlanıyordu.
''Yanlış iğne... Ama şimdi her şey yolunda.'' dedi sessi titrek bir şekilde. Doktor, hemşirenin gözlerindeki korkuyu fark etmiş olacak ki ona hiç kızmamıştı.
''Hepimiz insanız. Hatalar olabilir, önemli olan şey bunlardan ders almaktır.'' dedi.
Bu sözler, hemşirenin üzerindeki baskıyı bir nebze olsun hafifleşmiş gibiydi. Gece, sonunda gözlerini açmıştı. Hemen yanına, içeri girdim.
''Gece!'' dedim. Gece bana daha tam açamamış gözleriyle baktı.
''Ağabey...'' O sırada Nisa ve Bora da içeri girdiler. Gece ise onlara endişeli bakışlar atıyordu. Sanki onları hiç tanımamış gibi... Hemşire, Gece'nin yüzündeki endişeyi gördüğünde ona bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ama sanırım vazgeçmişti. Sadece baktı, ikimize baktı. Hemşire bana bir yerden tanıdık geliyordu ama nereden? Hemşire hâlâ bize bakıyordu. Aniden gelip Gece'ye ve bana sarıldı ve hızlıca koşarak gitti. Kim olduğunu sormak istedim ama o sırada Gece bana baktı.
''Ağabey, bana kim sarıldı ve bu odadakiler kim?'' dedi Nisa ve Bora'yı göstererek. Hafızasını mı kaybetti? Yok ya, olamaz herhâlde. Seda teyzem ve Yusuf amcamda girdiler içeri. Ama onlara da sanki yabancıymış gibi baktı. O sırada Ateş'in kardeşi Açelya da kapıdaki kalabalıktan bakmaya çalışıyordu. Bora ise burnundan soluyordu ve ona döndü.
''Eğer ağabeyin kendini Gece'ye affettiremezse onu gebertirim!'' dedi.
''Kız hafızasını mı kaybetti?'' dedi Ateş’in kardeşi. Nisa baya sessizdi.
''Galiba...'' dedi çok kısık bir sesle.
‘’Gece?’’ dedim. Onu daha yakından görmek için yanına yaklaştım. Gözlerini yavaş yavaş açıyordu. Nisa ve Bora, Gece’nin yanına yaklaşırken onun endişeli bakışlarıyla karşılaştılar.
‘’Gece, biz de buradayız.’’ dedi Nisa sakinleştirici bir ses tonuyla. Ama Gece, sanki onları tanımıyormuş gibi bakmaya devam etti. Bu durum hepimizi daha da endişelendirmişti. Hemşire tekrar odaya girdiğinde, Gece’nin hâlini görünce bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama sonrasında vazgeçti. Bir an hemşirenin bana bir yerden tanıdık olabileceği geldi aklıma. Belki geçmişten bir anı ya da görmüş olabileceğim biridir. Ama bu düşünceler, Gece’nin aniden bana sarılmasıyla kesildi.
‘’Ağabey, lütfen beni bırakma…’’ dedi.
Sarılması, içimdeki korkuyu biraz olsun hafifletti ama aynı zamanda Gece’nin yaşadığı endişeyi hissetmeme neden oldu. Hemşirenin hâlâ bize bakıyor olması, benim kafamı daha da karıştırıyordu. Bora hemşireye baktı.
‘’Hafızasını mı kaybetti?’’ dedi. Hemşire Bora’ya baktı.
‘’Evet, ama muhtemelen geçicidir.’’ dedi ve hızla odadan çıktı. Dışarıda derin bir nefes alıp doktor odasına gittiğini gördüm. Gece’ye döndüm.
‘’Bir dakika bekle tamam mı? Hemen geleceğim.’’ dedim. Kafasını yukarı aşağı salladı. Odadan çıktım.
‘’Bekle!’’ dedim ama adımları daha da hızlanmıştı. O sırada bende hızlandım. Koridordaki insanları aldırmadan koşuyorduk. Yaklaşık birkaç dakika sonra nihayet onu yakalamıştım.
‘’Kimsin sen?’’ dedim. Kadının yüzünde paniklemiş bir ifade vardı. Hâlâ nereye gideceğine bakınıyor gibiydi. Tekrar sordum.
‘’Seni tanıyor muyum peki?’’ dedi. Yine cevap vermedi ama bir süre sessiz kaldıktan sonra derin bir nefes aldı.
‘’Sanırım artık anlatmamın zamanı geldi...’’ dedi. Neyi anlatacaktı ki?
‘’Ben aslında on sekiz yıl önce ölmedim,’’ dedi. Ortama derin bir sessizlik çöktü. Bu kadın… Annem mi? Ama doktorlar öyle söylememişti. Nereden bilebilirdim ki?
‘’Sana nasıl güvenebilirim? Annem olduğunu nereden anlayacağım?’’ Maskesini açtı. Artık kaçmak için etrafına bakınmıyordu, sadece bana bakıyordu. Yüzünde buruk bir gülüş belirdi.
‘’Kardeşinin adı Gece, çünkü biz babanla o akşam kardeşine isim koyamadığımız için ben, Gece olsun demiştim.’’ dedi. Evet, on sekiz yıl önce böyle bir şey yaşanmıştı. Ama neden on sekiz yıl boyunca bizi hiç aramamıştı? Neden on sekiz yıl boyunca ortadan kaybolmuştu?
‘’Neden bizi hiç aramadın?’’
‘’Aramaz olur muyum ben sizi? Çok aradım, ama bulamadım… Çünkü kazada senin ve babanın öldüğünü, doğumda da Gece’nin öldüğünü söylediler! O an aklımı yitirmiştim! Yıllarca tedavi gördüm, hiç kimsem yoktu. Yapayalnızdım. Hastaneden çıktıktan sonra ne kalacak yerim, ne de yiyecek ekmeğim vardı.’’
‘’Eski bir dostumun annesinin yanına sığınmıştım. Ta ki sizi o kampta görene kadar. Tanımıyordum sizi, sadece içimde bir sıcaklık oluşmuştu size karşı. Ondan sonra sizi uzaktan uzağa takip etmeye başladım. Kaybettiğim sandığım evlatlarımın hasretini sizde bulacağıma çok emindim. Sizin yaşadığınızı bilseydim, ne yapar eder sizi bulurdum.’’
Sustu. Sözlerini bitirdiğinde, gözleri hâlâ benden bir parça arıyor gibiydi. Ama ben sadece yere bakıyordum. Ellerimi yumruk yapmıştım fark etmeden. Dişlerimi de sıkmıştım. İçimde, kelimelere sığmayan bir fırtına vardı.
“Sıcaklık mı?” dedim, sesim çatallıydı.
“İçinde bir sıcaklık oluşmuş. Peki ya bizim içimizde ne oldu anne? Bizim içimizde ne yandı da hâlâ sönmedi, biliyor musun?” Kelimeler ağzımdan çıkarken canımı acıtıyordu. Ama sustukça içim çürüyordu.
“Gece… Onu büyütürken ben daha çocuktum. Babasız. Annesiz. Yalnız.” Gözümün ucuyla ona baktım. Başını eğmişti. Yüzünde pişmanlık vardı, evet. Ama pişmanlık bazen geç gelen bir misafir gibiydi:
Kapıyı çalıyor, ama girecek yer bulamıyor.
“Yusuf amcam olmasaydı, belki bu konuşmayı bile yapıyor olmazdık. Belki ben de... Gece de…” Yutkundum.
“Yok olurduk.”
Sustum. Kendi sesim bile ağır geliyordu artık.
“Bizi sevdiğini söylüyorsun. Ama sevgini bizimle değil, yokluğunla yaşattın.” Başını kaldırdı.
“Bunu isteyerek yapmadım. İnandım… Gerçekten sizi kaybettiğime inandım.”
İnandım… İnandım kelimesi beni gafil avladı. Çünkü ben de yıllarca kendimi buna inandırmıştım:
Annem bizi istemedi.
Ama şimdi önümde oturuyordu işte. Yıpranmış, bitkin, özlemle bakan biri olarak. Derin bir nefes aldım. İçimde öfke duruyor, ama biraz geri çekilmişti.
“Kırgınım,” dedim.
“Hâlâ çok kırgınım. Ama ben seni hiç tanımadan özledim.”
Bu cümle dudaklarımdan döküldüğünde gözleri doldu. Sarılmak için ellerini kaldırdı, ama ben bir adım geri çekildim.
“Henüz değil,” dedim.
“Gece seni tanımıyor. Ben seni unuttum sanıyordum. Zaman lazım. Hem sana… Hem bize.”
İçimdeki o küçük çocuk hâlâ güvenmek istiyordu. Ama büyümüş Atlas… Sadece temkinliydi…
(Gece’nin anlatımıyla)
Sabaha müthiş bir baş ağrısıyla uyanmıştım. Ama bir sorun vardı, ben hastanedeydim! Sağıma baktığımda ağabeyim vardı, uyuyordu. Solumda ise Nisa ve Bora ağabey ve kolumda da bir serum vardı. Kafamda sarılıydı. Tamam da bana ne olmuştu ki hastanelik olmuştum? En son o adamlar bizi bir yere getirmişti, sonrası yok zaten bende. Ne kadar zorlasam da oralar hep kesik kesik vardı.
Ha şimdi hatırladım! Benim ayağım kaymıştı ve kafamı çarpmıştım! Ama sanırım arada bilincim açılmış olmalıydı, çünkü Bora ağabeyimi ve ağabeyimi duymuş ve görmüştüm. Sonrası yine karanlıktı benim için… O sırada bunları düşünürken Nisa uyanmıştı. Ona baktım ama biraz morali bozuk gibiydi.
‘’Günaydın…’’ dedi ama sesi biraz hüzünlüydü. Nedenini merak etmiştim.
‘’Günaydın da ne oldu?’’ dediğimde daha da hüzünlenmişti sanki. Bakışlarından görebiliyordum. O yüzden tekrar soracaktım.
‘’Nisa, ne olduğunu bana söyleyecek misin?’’ dediğimde yüzünde güller açmıştı. Çok mutlu ve heyecanlı gözüküyordu.
‘’Ağabey! Gece’nin hafızası geri gelmiş!’’ dedi. Bora ağabey ve ağabeyim bunu duyunca gözlerini irice açtılar. Ne hafızası, ne geri geldi? Ama ikisi de aynı tepkiyi verdi.
‘’NE?’’
‘’NE?’’
Ben ise etrafımda olan bitene şaşkınlıkla bakıyordum. Çünkü bu olanlara ve bu tepkilere anlam veremiyordum. Ağabeyim ve Bora ağabeyim hızlıca uyudukları yerden kalkıp yanıma geldiler.
‘’Gece! İyi misin kardeşim?’’ diyerek sarılmıştı ağabeyim. Şu an burada neler olduğunu sormam lazımdı artık!
‘’Ya iyiyim, iyiyim de biri bana neler olduğunu söyleyebilir mi?’’ diyerek sitem ettim. İlk başta tereddüt ettiler ama sonra Nisa anlatmaya başladı.
‘’Aslında hafızanı kaybetmiştin… Hemşire geçici olabilir demişti ama bu kadarını biz bile beklemiyorduk.’’ Ben hafızamı mı kaybetmişim? Şimdi anlaşıldı niye bu kadar sevindikleri. O Ateş malı da benim gibi hastanelik olmuş mudur acaba? İnşallah olmuştur! Adamların derdi onunlaydı çünkü.
Ayağa kalkacaktım ama bir sorun vardı. Ayağa kalkamıyordum. Neden ki? Neden kalkamıyordum? Bacaklarıma dokundum. Bacaklarımı hissetmiyordum! Hayır! Yoksa felç mi kaldım? Olamaz ya, herhâlde değildir yani… Ağabeyime baktım.
‘’Ağabey…’’ Ağabeyim bana baktı.
‘’Ben de sana bir şey söyleyecektim Gece.’’ Tekrar çaresizce ona baktım.
‘’Ağabey benim-‘’ derken ağabeyim odadan çıktı. İçimdeki endişe giderek büyüyordu. Nisa ile göz göze geldik. Gözlerimdeki endişeyi görmüş olmalıydı.
‘’Gece? Bir sorun mu var?’’ Artık ağlama noktasına gelmiştim. Nisa yatağın yanına oturunca ona sarıldım ve iyice ağlamaya başlamıştım. Bora ağabey ve Nisa, bana anlamayan gözlerle bakıyorlardı. Nisa’nın kolları beni sarınca biraz olsun kendimi iyi hissetmiştim. O sırada Bora ağabeyin sesini duydum.
‘’Gece? Ne oluyor, korkutma bizi!’’ Nisa’dan ayrılıp Bora ağabeye baktım. Derin bir nefes aldım.
‘’Bora ağabey… Ben ayaklarımı hissetmiyorum!’’ İkisini de buz kesti. Nisa şaşkınlıkla bakarken, Bora ağabey sinirle bakıyordu. Ama Bora ağabey de odadan çıkınca Nisa’yla tek kaldık. İkimizde tek kelime etmemiştik. Edememiştik. Ne diyebilirdik ki o an birbirimize?
O bana moral verse ne değişecekti mesela? O sırada içeri bir hemşire ve ağabeyim girdi. Ama bu hemşire, beni kampta kurtaran hemşire değil miydi? Yok, oydu. Bu hastanede mi çalışıyordu yani? Sanırım evet. Ağabeyim beni ağlarken görünce hemşirenin yanından, benim yanıma geldi.
‘’Gece! Ne oldu?’’
‘’Ağabey keşke beni dinleyip çıksaydın şu odadan…’’ dedim. Derin bir nefes alarak devam ettim.
‘’Ağabey, ben ayaklarımı hissetmiyorum…’’
Ortama ikinci kez bir sessizlik çöktü. Ben ise hâlâ ağlıyordum ve odadaki tek ses buydu, benim ağlama sesim. Ağabeyim, yüzündeki endişe ifadesiyle bana yaklaştı.
‘’Bu başını çarpmanla ilgili olabilir bence. O adamı bulursam, Ateş midir nedir ona kimin daha çok alevleneceğini göstereceğim!’’ dedi. Sesindeki sıcaklık, içimdeki endişeyi az da olsa hafifletti. Hemşire yanımızda durarak bana nazikçe gülümsedi.
‘’Merak etme, her şey yoluna girecek. Öncelikle sana yardım edeceğiz,’’ dedi. Ağabeyim elimi tuttu ve sıkıca kavradı. Ona baktım.
‘’Beni dinle Gece. Ayaklarını hissetmemen kötü ama bu geçici olabilir. Yani umarım…’’ Onun sesi beni biraz daha rahatlattı ama yine de endişeliydim. Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım ve kendimi ağabeyimin yanında güvende hissetmeye çalıştım. Ama o sırada ağabeyimin söylediği geldi. Daha doğrusu söyleyeceği de söylemediği şey geldi. Gözlerimi açıp ağabeyime baktım.
‘’Ağabey, sen bana ne söyleyecektin?’’ Ağabeyim ve hemşirenin bakışları kesişti. Ne oluyor yine ya? Allah aşkına olaysız bir günüm olsun! Söze ağabeyim girdi.
‘’Gece, hani sen bana soruyordun ya. Annemiz nerede, babamız nerede diye.’’ Başımı salladım. Sonra ağabeyim devam etti.
‘’İşte, annemiz…’’ diyerek hemşire kadını gösterdi.
‘’Ne?’’ diyerek hemşire kadına baktım. O da bunu doğrularcasına kafasını salladı… İnanamıyorum! Bu kadın benim annem miydi? Ama nereden bilecektim? Ben annemi hiç görmemiştim. İster istemez gözlerim bir daha doldu.
‘’Sen… Annemiz misin?’’ diyebildim. Kafasını salladı. Onun da gözleri dolmuştu.
‘’Sen nasıl bırakabildin bizi?’’ Çünkü aklım gerçekten almıyordu. Okulun başlarında benimle dalga geçerlerdi annesizsin, babasızsın diye… Ama zamanla yapmamaya başlamışlardı neyse ki. Yanımdaki koltuğa oturup bana yaklaştı.
‘’İnan bende sizi bırakmak istemezdim Gece, ama mecbur kaldım…’’
‘’Neden?’’ Derin bir nefes aldı.
‘’Sonra anlatırım, şu an sırası değil-‘’ derken sözünü kestim.
‘’Ne zamanmış bunun sırası? Burada annesiz geçen on sekiz yıldan bahsediyoruz! Ne zamanmış sırası?’’ Yanağımdan süzülen yaşı hissettim ama onu elimin tersiyle sertçe sildim.
‘’Gece, yapma böyle kızım… Ben sizi çok aradım.’’ Yalandan güldüm.
‘’Aradın? Nerede aradın mesela? Çünkü polise gidip arasaydın bizi çoktan bulmuştun da o yüzden sorayım dedim.’’
Benim gibi o da üzülmüştü, bunun farkındaydım ama şu an kimse benden daha üzgün olamazdı. Ağabeyim onu affedebilir ama ben pek de affedebileceğimi zannetmiyorum.
‘’Gece… Güzel kızım…’’ Kafamı başka yöne çevirdim. Ağabeyimi gördüm. Sanki istediği tepkiyi vermemişim gibi bakıyordu. Ne yapacaktım? Bizi on sekiz yıl önce bırakan ve on sekiz yıl sonra pişman olan birini mi affedecektim? Arkamdan bir kapı kapanma sesi duydum. Döndüğümde onun odadan çıktığını gördüm.
‘’Yaptığın oldu mu şimdi Gece?’’ dedi ağabeyim. Ona baktım.
‘’Ne yapacaktım ağabey? Oo annecim bizi bırakıp on sekiz yıl sonra tekrar geldiğin için teşekkür ederim diyip boynuna mı atlayacaktım!’’
Nisa arada kalmış gibi hissetmiş olmalıydı ki kalkıp uzun koltuğa oturdu. Ağabeyim ise bana hem kızgın hem de kırgın bakıyordu. Ama kızgınlık duygusu ağır basıyordu.
‘’Hayır. Anlıyorum neden böyle davrandığını ama bu da çok fazla oldu Gece.’’ dedi.
‘’Ya ağabey, sen en azından beş yıl görmüşsün, tanırsın, affedersin. Ama ben ömrümde bir kere bile görmediğim birini nasıl affedeyim? Bir de bu kişinin annem olduğunu söylüyorsun. Şimdi sen söyle ağabey, ben nasıl affedeyim?’’ Derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. Kapıya doğru giderken arkadan gelen bir ses onu durdurdu.
‘’Nereye?’’ dedi Nisa. Ağabeyim Nisa’dan bunu beklemiyordu ama kendince çaktırmıyordu.
‘’Hava almaya çıkacağım. Bora nerede?’’
‘’Bilmem, Gece ayaklarımı hissetmiyorum dediğinde bir hışımla odadan çıktı.’’ Ağabeyim kafasını sallayıp odadan çıktığında odada sadece Nisa ve ben kalmıştık.
‘’Gece, sence de biraz ağır olmadı mı?’’
‘’Ağır mı? Şu an az bile dedim! Senin annen aynısını yapsaydı ne derdin?’’
…
-3 Hafta Sonra-
Bugün taburcu olacaktım, o yüzden çok mutluyum. Kafamdaki bandajları çok şükür çıkarmışlardı. Eve giderken bizi Yusuf amcam bırakacakmış. Bu üç hafta hemşire annem benimle konuşmaya çalıştı, affettirmeye çalıştı ama kendisini kolay kolay affedebileceğimi zannetmiyordum.
Ağabeyim odaya bir tekerlekli sandalyeyle geldi. Sanırım bir süre bu olmadan başka bir yere gidemeyeceğim… Ağabeyim sandalyeyi yatağın yanına getirdi ve beni sandalyeye oturtturdu. Bunu yaparken de ne kadar üzüldüğünü görebiliyordum. Benim için kesinlikle endişeleniyordu. Hastanede üç hafta boyunca egzersiz yaptırmışlardı, bu yüzden az da olsa iyi hissediyordum. Çünkü hafiften yürütmüşlerdi beni. Yusuf amca bizi arabayla eve bırakmıştı. Ağabeyimle annemle beraber eve girdik. Ağabeyim önce saate ve sonra ise bana baktı.
‘’Gece, ben şimdi işe gidiyorum,’’ dedi ve kulağıma eğildi.
‘’Kadını üzme bari tamam mı?’’ dedikten sonra geri çekildi.
Annem bunu duymadı çünkü eve girince ellerini yıkamak için banyoyu arıyordu. Ağabeyim de gitmeden önce banyonun yerini söyledi ve çıktı. Ne yapabilirim ki? Annem ama tanımıyorum, ne kadar komik! Bugün Pazar olduğu için Nisa’ya mesaj atacakken telefonum yere düştü. Ama eğilip onu alamıyordum. Annem banyodan çıkınca yanıma gelip telefonu yerden aldı ve bana verdi.
‘’Teşekkür ederim.’’ dedim gözlerimi kaçırarak. Ama bu onu huzursuz ediyordu sanki.
‘’Gece, daha ne kadar böyle yapmayı planlıyorsun?’’ dedikten sonra önümde diz çöktü ve bana baktı.
‘’Kızım ama böyle yaparsan aramızı düzeltemeyiz ki. Lütfen yapma böyle…’’ Aslında bende bunu yapmaktan hoşlanmıyordum ama… Bilemiyorum! Cevap vermediğimi görünce umutsuz bir şekilde ayağa kalktı.
‘’Odan nerede?’’ Elimde bir odayı gösterdim. İçeri girdiğimizde etrafa bakındı.
‘’Odan çok güzelmiş… Eğer o olaylar olmasaydı, sana böyle bir odayı daha erken verebilirdim…’’ Hangi olaylar? Yine bana neler anlatılmıyordu acaba? Şu üç haftada öğrendiğim tek şey şuydu: Annemin adı Duygu. Bu kadar.
Annem tekrar bana döndü. Böyle, onunla konuşmamam onu üzüyordu ama ne diyebilirdim? Aslında birbirimizi tanıyabilirdik ama bunu yapmaya çekiniyordum. Çünkü onu şu ana kadar hiç görmedim, buna inanmakta zorlanıyordum. Bu yüzden onunla konuşmak bana zor geliyordu. Onunla konuşmadığımı fark edince odamdan çıktı ve kapısını kapattı. O sırada aklıma Nisa’ya mesaj atacağım geldi. Hemen telefonumu açtım ve mesaj attım.
Gece: Nisa, müsait misin?
Nisa: Evet, müsaidim. Sen iyi misin?
Gece: İyiyim, bize gelebilir misin? Otururuz.
Nisa: Olurr, sıkılıyordum zaten bende. Size gelmeyi planlıyordum.
Gece: Heh, tamam o zaman. Bekliyorum.
Telefonu kapattım ve kendimi, sandalyeden yatağıma atmaya çalıştım. Ve başarılı da oldum. Kendimi rahat edebileceğim bir pozisyona soktum.
Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum ama içerideki seslerden anladığım kadarıyla Nisa gelmişti. Annemle konuştuktan sonra odama gelmişti.
…
(Bora’nın anlatımıyla)
Evet, şu anda bu kahvehane patlamıştı. Kahvehane dediğimde kumarhane ve mafyaların bulunduğu bir yer. O pislik mafya bozuntusunun bulunduğu yer yani. Burası neden patlamıştı bilmiyorum ama ben de burada kurunun yanına yaş gittim yani. Hâlâ onu arıyordum, ona özür diletmeden peşini asla bırakmayacağım. Bulduğum gibi tutuklayacağım onu! Onun kardeşini de tutuklayacağım, bir suçu olmasa bile kanun öyle söylüyor. Mafya ailesinden biri olduğu için onun da tutuklanması lazımdı. Mafyalar ateşin içinde kalmıştı. Herkes yerde yatıyordu, ama hiçbiri o bozuntu değildi. İçeri uzun boylu biri girdi. Hemen bir yere saklandım belli olmamak için. Aralarında gizlenmiş olabilmek için siyah takım elbise giymiştim. O sırada yanımda başka biri olduğunu daha yeni fark etmiştim. Yanıma yavaşça baktığımda ikinci mafya bozuntusu ama mafya olmayan bir mafya bozuntusunun kız kardeşini gördüm. Tam çığlık atacaktı ki ağzını elimle kapattım. İçeri giren adama baktım. Yanlardan uzun siyah bir şapkası ve maskesi vardı. Rus gibi duruyordu. Yerde yatan adamlara bakıyordu. Ama sanki başka birini arıyordu. O sırada yerde yatan, Atlas’la beraber kovaladığımız adama doğru yürüdü. Onun kafasını tuttu.
‘’Yine karşılaştık.’’ dedi.
Önündeki adam onu itmeye çalışıyordu. Rus adam silahını çıkarttı ve ona karşı silahın tetiğini çekti. Bu… Bu Zalfha’ydı! Önündeki adam benim davamdı ve yanımdaki kız mafya çetesindendi. Şimdi bir taşla üç kuş vurmuştum, gerçi onların yanında bir kuşla üç taş vurdum oldu ama neyse. Yanımdaki kız aniden fırladı.
‘’Baba!’’ dedi. İki adam da ona döndü. Benim üzerime de biri atladı ve silahının tetiğini çekti. Bu mafya bozuntusuydu!
‘’Yerinden kıpırdama polis bozuntusu!’’ Kıpırdamayayım mı? Ben senin aklını bir kıpırdatacağım!
‘’Özür dileyeceksin seni mafya bozuntusu!’’ diye fısıldadım. Çünkü dikkat çekmek istemedim. Silahla kafasına vurdum ve onu sürükleyerek dışarı çıkarttım. O sırada içeridekiler çıkmasın diye kapının arasına bir şeyler sıkıştırdım. Ama onlar kendi dertlerindeydi. Bu yüzden görmediler. Oraya tekrar geldiğimde hepsini tutuklayacağım, şu anda elimde olan mafya bozuntusu da dâhil. Hızla yürüyerek, onu bir arka sokağa doğru sürüklemeye devam ettim. Mafya bozuntusunun ayakları geri geri gitse de onu bırakmaya niyetim yoktu. İçimdeki öfke ve intikam arzusu her adımımda daha da artıyordu. Sokağın köşesine geldiğimizde bir an durup nefes aldım. Bana bakıyordu.
‘’Beni bırak, ne istiyorsun benden?’’ dedi. Ama bu sözlere aldırmadım.
‘’Senin gibi birinin bu dünya da yeri yok! Önce kendini affettireceksin, sonra da hapse düşeceksin!’’ dedim.
Tam cümlemi bitirdiğim esnada tekrar o yerden bir patlama sesi daha geldi. Oraya doğru baktım. Sadece o kız dışarıdaydı ve onu bayıltmışlardı. Demek o, bu mafya bozuntularının babası, Atlas’ın babasının ölmesinin ve Gece’nin bu duruma düşmesinin sebebi bu adamdı. Peki Zalfha’nın onunla derdi neydi? Bunu düşünürken Ateş’in ellerini kelepçeleyip bir yere götürdüm. Onu Gece’nin evine götürsem olmazdı, bunun yerine Atlas’ın çalıştığı kafeye getirdim. Buraya bu bozuntunun geldiğini görünce birden heybetlendi ve ayağa kalktı.
‘’İşte şimdi seni öldüreceğim pislik!’’ dedi ve Ateş’in üzerine geldi. Onu durdurdum.
‘’Özür dilemek için burada.’’ dedim. Ateş’in elindeki kelepçelere baktı.
‘’Tamam, bir kere olsun döveyim bari. Baksana kendi isteğiyle geldiği ne kadar belli.’’ dedi.
Benim de ona döv tamam diyecek hâlim yoktu herhâlde. Ateş, Atlas’a doğru adım adım yaklaşırken, ortama gergin bir sessizlik hâkim oldu. Herkes nefesini tutmuş, olan biteni izliyordu. Ateş, kelepçelere bağlı olduğu için savunmasız görünüyordu ama gözlerinde bir cesaret parıltısı parlıyordu.
‘’Beni dövsen bile bu hiçbir işine yaramayacak.’’ dedi Ateş sesi titremeden. O sırada, kafenin diğer köşesinden bir ses yükseldi.
‘’Ateş, dur!’’ diye bağırdı bir adam. Bu kafenin sahibiydi. Kafe sahibi, bu mafya bozuntusunu nereden tanıyordu?
‘’Burada böyle şeyler yapamazsın. İnsanlar burada eğlenmek için geliyor, senin yüzünden bir kavga çıkarsa, tüm işimiz kaybederiz!’’ Ateş, kafe sahibinin sözlerine aldırmadan Atlas’a yaklaştı.
‘’Beni dövmen sadece senin zayıflığını gösterir,’’ dedi ve devam etti.
‘’Gerçek bir adam, kavga etmeden de kendisini kanıtlayabilir.’’ Bu sözler Atlas’ın sinirini daha da arttırmıştı. Ateş tekrar kafenin sahibin sesiyle irkildi.
‘’Dur Ateş!’’
Gözleri, Atlas’ın sert bakışlarıyla birleştiğinde içerideki gerilim daha da artmıştı. Atlas, kollarını iki yana açarak gülümsedi ama bu gülümseme dostça değildi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |