15. Bölüm

14.Bölüm

Rainy
therainy52

(Gece’nin anlatımıyla)

Rüyamda kendimi boş bir odada buldum. Dört duvar. Hiç pencere yok. Hiç çıkış yok. Orta yerde bir mantar pano asılıydı. Üzerinde yüzlerce fotoğraf… Hepsi bendim. Uyurken. Gülerken. Ağlarken. Koşarken. Panik içinde nefes almaya çalışırken. Ve biri arkadan yaklaştı. Ayak sesleri yoktu ama nefesi vardı. Soğuk, kesik kesik bir nefes. Sonra bir fısıltı:

“Seni hep izledim.”

Tüylerim diken diken oldu. Dönemedim. Sesin sahibini göremedim. Ama bildiğim tek şey vardı: O kişi, yıllardır oradaydı. Gözlerimi açtım. Yorganımın altı sıcaktı ama tenimde buz gibi bir ürperti vardı. Tavanı izledim bir süre.

“Rüya,” dedim kendi kendime. “Sadece rüya.”

Ama içimdeki o his… O hiç uyanmamıştı. Başımı çevirip odama göz gezdirdim. Kitaplığım. Perdem. Çalışma masam. Ve… Yatağımın ucunda bir şey. Yere düşmüş gibi duran bir not. Kalbim bir anda hızlı hızlı atmaya başladı. Yavaşça doğruldum, elim titreyerek o kâğıda uzandı. Katlanmıştı. Açtım. O yazı… Bildiğim bir el yazısı değildi ama tanıdık geliyordu. Tedirgin edecek kadar tanıdık. Notta sadece bir cümle vardı:

“Uykuda bile güzelsin.”

Yutkundum. O rüya sadece rüya değildi. Biri… Gerçekten odamdaydı. Dün akşamki gibi camlara ve kapıya baktım. Kapalıydı. Nereden giriyor bu? Bu notu da saklamalıydım, henüz kimseye gösteremezdim. Yatağımın yanındaki komodinin çekmecesini açtım ve en dip köşesine sakladım. Tam çekmeceyi kapattığımda ise kapım çaldı. Gelen ağabeyimdi.

‘’Günaydın Gece. Hadi kahvaltı hazır.’’

‘’Tamam ağabey, geliyorum.’’

Kendimi toparlamam lazımdı. İçeri böyle gidemezdim, çünkü direkt anlarlardı bir sorun olduğunu. Odamdan çıkıp banyoya gittim. Yüzümü yıkadım ama içimde hâlâ bir gerginlik vardı. Aklımdan ise sadece şu cümle geçiyordu:

‘’Seni hep izledim.’’

Rüya olduğunun farkındaydım ama bazı rüyaların etkisinden çıkmak kolay olmuyordu maalesef. Gözlerimi kapatıp derin nefes alıp verdim. Birkaç kere daha tekrar ettikten sonra gözlerimi açtım ve annemlerin yanına gittim. Yüzüme zor da olsa bir gülümseme kondurmuştum.

‘’Günaydın herkese.’’ dedim enerjik bir şekilde. Onlar da günaydın dedikten sonra kahvaltıya başlamıştık.

Kahvaltıdan sonra odama çekilmiştim, ağabeyim de işe gitmişti annemle beraber. Hafta sonu günleri için iş bakacaktım. Hafta içi kafede çalışacaktım. Neden diye soracak olursanız, ağabeyim ve Nisa daha fazla zaman geçirsin istiyordum. Dolabımı açtım. Hemen kendime bir kot pantolon ve beyaz bir tişört çıkardım. Onları giydikten sonra saçlarımı taradım ve evden çıktım.

Birkaç yer gezmiştim ama iş bulamamıştım. İş olmasa da sıkılırdım evde. Telefonumu çıkardım. Belki oradan iş bulurdum. Derken bir numaradan mesaj gelmişti. Umarım o psikopat değildir.

Bilinmeyen Numara: Sword Holding’e katılmak ister misiniz? Bize katılmak isterseniz aşağıdaki adrese gelin.

Mesajın altına baktığımda gerçekten de bir adres vardı. Ama ya kandırılıyorsam? Hemen internete şirketin adını yazdım. Gerçekten öyle bir yer vardı. Biraz daha bakındım. Ve gerçekten de eleman aradıklarını gördüm. Sanırım şansımı denemeliydim. Haritalardan konumu yazdım. Biraz uzaktı. Yanımdan geçen taksiyi durdurdum ve taksiciye adresi söyledikten sonra yola koyuldum.

Bir süre sonra bir yerin önüne gelip durmuştuk. Taksiciye ücretini ödeyip indim ve şirkete baktım. Burası olmalıydı. İçeri adımımı attığım anda, biri arkamdan yaklaştı.

“Affedersin,” dedi biri.

Dönmemle birlikte burnuma sert bir koku çarptı. Elimde olmadan sendeledim. Gözlerim karardı. Ağzımı ve burnumu saklayacak şekilde bir bez vardı. Ve sonra hiçbir şey hatırlayamadım.

Başım ağrıyordu. Gözlerimi açabilmek için savaş veriyordum. En sonunda gözlerimi açabilmiştim. Kafamı kaldırdım. Neredeydim ben? Ama o bir yılın huzurunun neden olduğunu biliyorum! Kendi kendime söylenirken karşımda duran mantar pano ağzımı açık bırakmaya yetmişti.

Mantar panonun her yerinde benim resimlerim vardı. Uyurken, kafedeyken, ağlarken, gülerken, yemek yerken, panik atak geçirirken… Göğsümün daraldığını hissettim. Bu fotoğrafların hepsi benden habersiz çekilmiş resimlerdi! Resimde yanımda olan kişilerin ya üstü çizilmişti ya da kesilmişti. Demek ki o psikopat manyak bu bir yılda tüm anlarımda beni hem izlemiş hem de çekmişti! O sırada rüyam aklıma gelince titrek bir nefes aldım. Resimlerin bir tanesi dikkatimi çekmişti. Diğerleri gibi uzaktan çekilmemişti. Yakından çekilmişti ama her kimse bu panoyu yapan kişi, kendisini göstermemişti.

Tam o sırada kapı açıldı. Gelenin kim olduğunu görmek için başımı çevirdim. Ateş’ti. Şaşkındı. Beni öyle, bu hâlde, ellerim bağlı ve o panonun önünde görünce... Dondu kaldı. Sanki ben değil de kendi suçüstü yakalanmış gibiydi.

Gözlerim doldu. Kalbim çırpınıyordu. Ama ağlamadım. Hayır. Artık ağlamak yerine, kabuk tutmuş yaralarımdan tırnakla geçiyordum.

“Gece?” dedi şaşkınlıkla. Sonra koşar adım yanıma geldi. “Sana ne oldu? Bunu kim yaptı?”

“Dokunma!” diye haykırdım. Sesimle duvarlar bile sarsıldı. Ateş irkildi. Geri çekildi.

“Önce bir sakin ol-”

“Sakın!” Gözlerim panoyu gösteriyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi. “Sakın bana, sakin ol deme. Bu senin işi değil mi?” Ateş gözlerine inanamıyormuş gibi panoya baktı.

“Ne? Hayır! Ben daha yeni geldim!” dedi, sesi titriyordu. Gerçekten şaşkın gibiydi ama artık hiçbir şeye güvenim kalmamıştı.

‘’Nereden bileyim ben senin gerçekten yeni geldiğini? Belki yalan söylüyorsun bana.’’ Derin bir nefes aldı.

‘’Bak, Gece. Ben bunu yapacak kadar alçalmam.’’ Bu sefer derin nefes veren ben olmuştum.

‘’Madem yapmam diyorsun, ben neden buradayım Ateş? Kim çekti bu fotoğrafları!’’ Gözleri bir panodaydı, bir de bende.

‘’Hiçbir fikrim yok! Ama benim bu işle de alakam yok Gece anla bunu artık!’’ Arkamdan bağlı olan ellerime uzantı ve ipleri çözdü. İkimizde ayağa kalktık.

‘’Bana bunu kanıtlamadıkça ben sana inanmam Ateş. O yüzden sakın bir daha karşıma çıkma!’’ diyip yanından geçip gittim. Merdivenleri çıktığımda buranın bodrum olduğunu anladım. Şirketten çıkmıştım, ama telefonum yoktu. Telefonum olmadan nasıl gidecektim ben eve? Kara kara düşünürken Zaheyn geldi yanıma.

‘’Gece?’’ Kaşlarım hafif çatıldı.

‘’Zaheyn? Sen ne yapıyorsun burada?’’

‘’Beni boş ver de sana ne oldu?’’ Bileklerime bakıyordu, kızarıktı. Derin bir nefes verdim.

‘’Buradayken, buranın bodrumuna kaçırıldım!’’

‘’Ne?’’ Yüzünde gerçek bir şaşkınlık vardı. Kaşları çatıldı. ‘’Kim yaptı sana bunu? Bir şey oldu mu sana?’’

‘’Hayır, olmadı. Ama telefonum yok!’’ Bunu dediğim an cebinden bir şey çıkardı, benim telefonumdu!

‘’Yerdeydi, polise götürürüm diye yanıma almıştım.’’ Sorgulamadan elinden telefonumu aldım. Rehberimden ağabeyime girdim ve Zaheyn’e baktım.

‘’Teşekkürler, ben eve gideyim artık. Bugün yeterince olaylı bir gün oldu.’’ diyip yürümeye başladığımda Zaheyn yeniden yanıma geldi.

‘’Beraber gidelim. Daha fazla olay olmasına izin vermem, merak etme.’’ dedi. Tam ağabeyimi aramak için butona basacağım sırada Zaheyn kolumdan tuttu.

‘’Gece!’’ Ne oldu diye bakındığımda arkamızdan araba geldiğini gördüm. Bana doğru geliyordu ama Zaheyn kolumdan tutup kendisiyle yer değiştirdi ve araba ona çarpıp gitti.

Zaheyn yere düştüğü an, kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacaktı. Ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi, ama bir şekilde ona doğru koşmaya başladım.

“Zaheyn!” diye haykırdım. Sesi duyan herkes döndü ama dünya sadece onun etrafında dönüyordu artık. Yüzü solgundu. Gözleri yarı açıktı. Nefesi vardı ama zayıftı. Diz çöküp yanına eğildiğimde, kanayan alnına dokundum.

“Bunu neden yaptın?” dedim, sesim titrek. O ise solgun bir gülümsemeyle, fısıltıya benzeyen bir sesle cevapladı:

“Çünkü... Sana bir şey olmasına dayanamazdım.”

Ve işte o an, bir şeyler daha kırıldı içimde. Kalbimin bir kısmı, farkında olmadan ona geçmişti belki de. Ama şimdi, onun yere düşen bedeniyle birlikte ben de sarsılmıştım. Titreyen parmaklarımla 112’yi çevirdim. Sesi duyduğum anda boğazıma düğüm atılmıştı.

“112 Acil Servis, buyurun?” Nefesim titreyerek çıktı.

“Bir… Birine araba çarptı! Yanımda! Bilinci açık ama durumu iyi değil, lütfen ambulans gönderin!”

“Adresinizi alabilir miyim?” Mesajda yazan adresi söyledim.

“Ambulans yolda. Lütfen sakin olun ve yanında kalın. Bilincini açık tutmaya çalışın.”

“Tamam… Tamam…” dedim ama hiç de sakin değildim. Telefon elimdeydi ama kalbim Zaheyn’in vücudunda atıyordu sanki. Her nefes alışında ben de yeniden nefes alıyor, her göz kıpırdayışında içim eziliyordu.

Ambulansın gelmesini beklerken zaman donmuş gibiydi. Elim hâlâ titriyordu, ama bir yandan Zaheyn’in başının altına montumu yerleştirmiştim. Göz kapakları ağırdı, ama hâlâ açık.

“Dayan Zaheyn, ne olur dayan... Ambulans geliyor, tamam mı? Gidemezsin şimdi, bana bunu yapamazsın,” dedim, sesi boğazımda düğümlenerek. Gözleri kısıktı, ama hâlâ bana bakıyordu. Dudakları hafifçe kıpırdadı.

“İyiyim... Sen... Sen iyi misin?”

Böyle bir anda bile onu düşünen birine ne denirdi? Nefesim kesildi bir anlığına. O sırada siren sesi yaklaştı. Umut gibi. Nefes gibi. Ambulans sokağın başında belirdiğinde, yoldan geçen birkaç kişi koşup yardım etti. Sağlık görevlileri hızla sedyeyi çıkardı.

“Hayati bulguları zayıf, ama bilinç açık. Hemen hastaneye götürmemiz lazım,” dedi biri.

“Onunla birlikte binebilir miyim?” dedim hızlıca. Gözümden yaş süzülmüştü ama farkında bile değildim. Başımı salladılar. Sedyeye dikkatlice yerleştirip araca aldılar. Ben de peşlerinden bindim. Yanına oturdum. Serum takıyorlardı. Nabzı hâlâ zayıftı ama vardı. Başını yavaşça çevirdi. Göz göze geldik. Elini tuttum. Soğuktu. Ama hâlâ hayattaydı.

“Sakın gözlerini kapatma, tamam mı?” dedim fısıltıyla. “Sakın bırakma kendini. Daha bana çok şey anlatacaksın, Zaheyn...” Ambulans sirenlerini çalarak uzaklaşırken, içimde hem bir korku hem de anlamlandıramadığım bir kırılma vardı.

Hastaneye geleli çok olmuştu ve Zaheyn çok şükür ki iyiydi. Ağabeyimlerle de konuşmuştum. Şimdi ise Zaheyn’in yanındaydım. Uyuyordu. Saate baktığımda 21.27 olduğunu görmüştüm. Bugün gerçekten, hiç istemeyeceğim bir gün olmuştu. Bir bodruma kaçırılmıştım ve en yakın arkadaşım beni korumak için kendi canını tehlikeye atmıştı. Daha ne olabilirdi ki. Saat daha uyumam için erkendi ama bugün çok yorulmuştum. Ne kadar istemesem de kendimi uykunun kollarında buldum.

Uykuya yenik düşmüştüm. Bedenim hâlâ günün ağırlığını taşıyordu. Rüyalar bile yorgunluk gibiydi, bulanıktı. Ama bir anda bir sarsıntı hissettim. Bilinçaltımda bir kıpırtı… Ama uyanamadım.

Hastane odasının kapısı sessizce açıldı. İçeriye ağır adımlarla biri girdi. Loş ışıkta gölgesi duvarda büyüyordu. Elindeki çanta sessizce komodinin üzerine kondu.

Adam, göz ucuyla bana baktı. Uyuduğumdan emin olunca cebinden küçük bir şişe ve enjektör çıkardı.

Zaheyn’in kolundaki damar yolunu bulmakta hiç zorlanmadı. Sanki daha önce defalarca yapmış gibi… Parmakları titremiyordu. Kalbi bile hızlanmıyordu.

İğneyi yavaşça damara itti. Ardından sessizce çıkardı ve bir mendille silip, enjektörü cebine koydu. Ama küçük bir detayı odada bıraktı…

Küçük bir şırınga. Komodinin üzerine değil, benim elimle yorgan arasına yerleştirdi.

Sanki ben tutmuşum gibi.

Kapıya yöneldi. Son bir kez bana baktı. Gözlerinde o tanıdık karanlık vardı. Sonra da çıkıp gitti.

Uyandığımda başımda hem polisler vardı, hem de doktorlar. Doktorlar kendi aralarında konuşurlarken onlara kulak misafiri oldum.

‘’Neyi var hastanın?’’

‘’Zehirlenmiş, hocam.’’ Duyduklarım karşısında beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl zehirlenmişti? Hafızamı zorladım. Dünkü adam… O zehirlemişti arkadaşımı. Ama o şırınga benim elimdeydi. Ve bu da beni baş şüpheli yapıyordu. Polislere baktığımda bana ters ters bakıyorlardı. Oysaki ben hiçbir şey yapmamıştım. Sadece arkadaşım tek kalmasın diye hastanede uyumuştum. Polislerden biri bana yaklaşmaya başladı.

‘’Ben bir şey yapmadım!’’ Bir polis elimdeki şırıngayı bir poşete koydu.

‘’Onu mahkemede hâkime hanıma söylersin.’’ Mahkeme mi? Ama ben hiçbir şey yapmadım! Şırıngadan sonra beni tutup adliyeye götürdüler, mahkeme için…

Mahkeme salonuna girdiğimizde ilk hâkime hanımı gördüm ve gördüğüm ilk kadın hâkimdi. Filmlerde görüyordum ama canlı olarak ilkti. Salona baktığımda ağabeyim, Nisa, annem… Herkes buradaydı! Ama ben suçsuzdum! Haksızlıktı bu! Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, kendi sesimi bastırıyordu. Nefes alamıyordum. Ellerim kelepçeliydi. Bileklerim yanıyordu ama içimdeki yangının yanında hiçbir şeydi.

“Ağabey!” diye bağırmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Gözlerim ağabeyime kaydı. Ayağa kalkmıştı. Kıpkırmızıydı yüzü. Yerinde duramıyordu.

“Gece bir şey yapmaz!” dedi yüksek sesle. “Kardeşim o! Böyle bir şeyi yapmaz!” Ama görevliler onu yerinde oturması için uyardı. Sesler, görüntüler… Her şey üzerime yığılıyordu.

Hâkime hanım, dosyaları inceliyordu. Sonra başını kaldırdı ve bana baktı. Gözlerinde bir tereddüt yoktu. Yorgun bir adalet hissiyle konuşuyordu sanki.

“Gece Akkurt… Hakkınızda, birinci derece arkadaşınız olan Zaheyn Renowned’i kasıtlı olarak zehirlemekten dolayı geçici tutuklama talebiyle işlem yapılmıştır.” Tutuklama. Kelimeler kafama çarptı.

Hayır.

Hayır.

Ben… Sadece yanındaydım. Sadece onu korumak istedim.

“O şırınga bana ait değildi!” dedim yüksek sesle. “Ben… O an sadece uyuyordum. Onu oraya başkası koydu!”

Sesimdeki çaresizlik salonda yankılandı ama kimse bana acımıyordu. Herkes bana bakıyordu ama kimse beni görmüyordu. Ateş bile oradaydı. Arka sıralarda. Göz göze geldik. Onun bile gözlerinde bir şüphe vardı. Beni… O bile suçluyor muydu?

Beni en iyi tanıyanlar bile sessizdi. Yalnızdım.

Nezarethanedeydim. Artık başıma en kötü ne gelebilir diye sorgulamayacaktım. Çünkü bunu ne zaman desem başıma daha beteri geliyordu. Demir parmaklıkların ardında ilk gece nasıl olabilirdi peki? Zemin soğuktu, yatak yoktu. Sadece duvarda dökülmüş boyalar, bir de köşede paslı bir lavabonun sesi yankılanıyordu. Her şey loştu. Her şey yorgundu. Ben de öyleydim.

Dizlerimi karnıma çekip, duvara yaslandım. Başımı dizlerime koydum. Artık ağlamıyordum. Gözyaşlarım bile benden vazgeçmiş gibiydi. Her şey bitmişti. Herkes gitmişti.

Kapı aralandı.

Bir gardiyan elinde küçük bir notla içeri girdi. Bir şey söylemedi, sadece notu parmaklıkların altından itti. Sonra yine aynı sessizlikle gitti. Yavaşça notu aldım. Küçük bir kâğıttı.

"Hapishaneye düşmüşsün, zaten herkesin gözü dışında bir tek düşmediğin yer orası kalmıştı… Ne olacağını düşündün? Bana o sözleri söyledin diye batacağımı falan mı? Burada tek batan sensin ve sana elini uzatan da yok. Ne kadar acınası değil mi? Üzülüyorum bazen sana, ailen de yok. Ağabeyin desen... Kendi dertleriyle meşgul. Kendi kendine bu gölgelerle savaşsan da en sonunda içlerinde boğulacaksın Gece, hem de çok. Daha çok boğulacak yerin var... "

Gözlerim dolmuştu ama dolmamalıydı. Kesin bunu Ateş yazmıştır. Çünkü daha sabah konuşmuştuk, daha doğrusu atışmıştık. Salonda da benden şüphelendiğini belli eden bakışlar atıyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Kesinlikle karşıma çıkmamalıydı.

-Duruşma Günü-

Korkuyordum. Tek kelimeyle korkuyordum. Çünkü Zaheyn’i zehirleyenin ben olmadığımı gösteren hiçbir kanıt yoktu. Üç gün orada kalmak bana yetmişti, tekrar oraya dönmek istemiyordum. Yine mahkeme salonunun kapısından giriş yapmıştık. Dünkü kadro aynıydı ama artı olarak avukatım vardı, ağabeyim bulmuştu çıkmam için. Ağabeyim, annem, Nisa, Bora ağabey... Hepsi oradaydı. Ama gözleri umuttan çok endişeyle doluydu. Avukatım yanıma eğildi.

"Ne olursa olsun sakin kal, tamam mı?" Sadece başımı sallayabildim.

Hâkime hanım dosyalara bakıyordu. Savcı, iddiasını yüksek sesle tekrar etti:

"Gece Akkurt, kasıtlı olarak Zaheyn Renowned'i zehirlemekten yargılanmaktadır. Delil olarak olay yerinde bulunan iğne, zanlının elinde bulunmuştur."

Salonda fısıltılar yükseldi. Boğazım kuruydu, kalbim deli gibi atıyordu. Tam her şeyin üstüme çökeceği anda… Kapı açıldı. İçeri beyaz önlüklü bir kadın girdi. Adımları kararlıydı. Elinde telefonunu tutuyordu. Hâkime hanımın önünde durdu.

"Hâkime hanım… Ben, o gün hastanede görevli hemşireydim. Şimdiye kadar sessiz kaldım çünkü tehdit edildim. Ama artık içim el vermiyor." Tüm gözler ona çevrilmişti. Devam etti:

"Bu iğneyi o kıza biri zorla vermedi. Ben şahidim. Hastanenin güvenlik kamerası o odayı görmüyordu ama ben… Ben fark ettim ve içim rahat etmediği için o anı gizlice videoya aldım."

Salondan bir uğultu yükseldi. Hâkime hanım gözlüklerini düzeltti.

"Ne diyorsunuz siz? Videoda ne var?" Hemşire telefonu verdi. Görüntü açıldı.

‘’Bir adam, odaya gizlice giriyor, orada uyuyan kızın başucuna geliyor, onun uyuduğundan emin olduktan sonra şırıngayı eline yerleştiriyor ve sonra hızla çıkıyor.’’

Ses kaydı yoktu, ama görüntü her şeyi anlatıyordu. Hâkime hanım yüzünü ekşitti. Savcı başını öne eğdi. Avukatım hemen atıldı:

"Hâkime hanım, bu görüntü açıkça göstermektedir ki müvekkilim Gece Akkurt bu olayda bir mağdurdur, sanık değil." Hâkime hanım, dosyaya bir kez daha baktı. Sonra gözlüklerini çıkardı.

“Bu durumda Gece Akkurt hakkında verilen geçici tutuklama kararı kaldırılmıştır. Dava, gerçek suçlunun tespiti için ileri tarihe ertelenmiştir. Mahkemeyi burada sonlandırıyorum.”

Her şey… Bitmişti. Ya da en azından bu kâbus.

Ayağa kalktığımda ağabeyim kolumdaydı. Nisa gözyaşlarını tutamıyordu. Bora ağabey bile arkasını dönmüştü. Sadece bir kişi yoktu…

Zaheyn. O yoktu.

Ve o görüntülerdeki adam hâlâ yakalanmamıştı. Ama en azından artık yalnız değildim. Ve belki de, o gölgelerin içindeki eli bu kez ben yakalayacaktım.

Tekrardan hastanedeydim. Zaheyn’i görmem lazımdı. Beni götürdüklerinde zehirlendiğini öğrenmiştim ve iyi olduğundan emin olmalıydım. Odasına girdim. Göz göze geldik. Beni gördüğü an gülümsedi. O gülümseme… Garip bir güven gibi geldi bana. Yanına gittim. Sessizce oturdum.

“Nasıl oldun?” dedim, biraz kısılan sesimle.

“Seni gördüm, daha iyi oldum,” dedi hiç tereddüt etmeden. Bir şeyler söyleyecektim ama boğazıma oturan şey engel oldu. Başımı hafifçe eğdim, ellerim birbirine kenetlendi.

“Üzgünüm…” dedim sonunda. “Böyle bir şeyin yaşanmasına sebep oldum sanırım.” O hemen başını iki yana salladı.

“Hayır, Gece. Senin suçun değil. Bunu sen bile bile yapmazsın. Üstelik hâlâ buradasın. Gitmemişsin.”

“Gitmedim çünkü…” Nefesim daraldı. “Çünkü senden başka kimse inanmadı bana.”

Gözlerime baktı. Bir şey söyledi mi bilmiyorum ama gözlerindeki o ifade… O güven… İçimde kırılan parçaları yerinden oynattı. Elini uzattı. O an hafif bir tereddüt yaşadım. Ama sonra… Elimi onun avucuna bıraktım. Sıcak, güvenli, biraz da suçlu bir dokunuştu bu.

“Beni… Arabanın önünden ittin. Neden yaptın?” dedim. Sesim o kadar kısıktı ki, neredeyse kendim bile duyamadım. Gözlerinde bir parıltı belirdi. Ama gülümsemeye devam etti.

“Çünkü senin başına bir şey gelsin istemem. Gerekirse… Yine yaparım.”

Sanki biri içimi sıktı. Bu kadar… Bu kadar neden değer veriyordu bana? Hak etmiş miydim ki?

“Sen…” dedim, gözlerim dolmadan. “Sen çok iyi birisin, Zaheyn.” O an bakışlarını kaçırdı. Sadece başını salladı. Sustu.

Ama ben sustuğu yerde ne kadar çok şey söylediğini duydum sanki. Kalbim kıpırdadı. Şüpheyle değil… Minnetle değil… Tam olarak adını koyamadığım bir hisle. Ama bilmediği şey şu ki... O bana değer verdikçe içimdeki korkular büyüyordu. Çünkü insanlar hep en çok, iyilere güvenerek düşmüştü.

Bölüm : 17.07.2025 22:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...