
(Yazar’ın anlatımıyla)
Arabanın içini sessizlik kaplamıştı. Gece’nin lafından sonra ikisi de konuşmamıştı. O an Ateş kendini sorguladı. Neden onu korumaya çalışıyordu. Neden babasının planını bozup o taksinin gitmesini sağlamıştı? O an şunu da düşündü. Eğer Gece’yi evinde ağırlarsa bu babası bakımından iyi olmazdı. Peki neden böyle bir teklifte bulunmuştu, onu da anlamıyordu. Gece’nin evi gerçekten de ters olsa da onu evine bırakacaktı. Bu, onun için daha güvenli olacaktı.
‘’Konumu aç, evine bırakacağım seni.’’ diyerek sessizliği bozan kişi Ateş oldu.
Gece başta şaşırsa da telefonundan konumu açıp Ateş’in görebileceği bir yere koydu. Ne vazgeçirmişti Ateş’i? Aklında sadece bir cümle dönüyordu;
‘’Anlamıyor musun? Seni korumaya çalışıyorum.’’
Neden bu onun umurundaydı? Neden taksiyle gitmesine izin vermemişti Ateş? Bu soruların cevaplarını merak ediyordu ama sormadı. Arabanın içindeki sessizliği bozmak istemiyordu.
Ateş, Gece’nin evinin olduğu sokağa gelmişti. İkisinin de kafasında soru işaretleri vardı ama sormuyorlardı. Araç durduğunda Gece, ‘’Teşekkür ederim, Ateş. Evime getirdiğin için.’’ demişti. Normalde olsa demezdi, ama o an demek istemişti. Çünkü yağmur şiddetini arttırmıştı ve hava da iyice kararmıştı. Arabanın kapılarının kilidi açıldı ve Gece arabadan inip apartmanına girmişti.
İkisi de bir an durdu. Gece, Ateş’e teşekkür mü etmişti? İşte bu pek te beklendik değildi. Gece nezaketen demişti, ama bir yandan da tuhaf hissetmişti. Ateş ise arabadaydı o da beklemiyordu. Gece’den bir teşekkür… Kesinlikle beklemiyordu. Biraz daha öyle kaldıktan sonra o da evine gitti.
…
Gece, montunu çıkarıp yere attı. Ayakkabılarını çıkardı ama elleri titriyordu. Ne soğuktandı bu, ne de yorgunluktan. O an sadece... Kendini garip hissediyordu.
Ona teşekkür etmişti. Ateş’e.
Duvarına yaslandı, ardından pencereye yürüdü. Yağmur hâlâ yağıyordu. Damlalar, camda izler bırakıyordu. Parmak ucuyla bir tanesini takip etti. İçinden geçenler kelimeye dökülmüyordu ama sanki biri duysa rahatlayacaktı. Ateş... Neden böyle olmuştu? İlk tanıdığı hâliyle uyuşmuyordu artık. Onu susturmuştu, evine getirmişti, korumuştu…
Ama neden?
Başını cama yasladı. “Korumak” kelimesi boğazına düğümlendi. Kimse onu korumazdı. Kimse bugüne kadar böyle bir şey yapmamıştı. Atlas dışında.
Ve şimdi o... Onu hiç tanımayan bir çocuk, geçmişi kapkaranlık, ailesi onunkine düşmandı...
Tam o sırada, davetsiz bir misafir belirmişti. Yine bir mesaj ve yine kimden geldiği belli değil.
Bilinmeyen Numara: Seni koruyabileceğini sanıyor ama seni benim sevgimden kimse koruyamaz ve saklayamaz.
Gece’nin içinden bir ürperti geçti. Nereden çıkmıştı bu gene? O an içinde deli cesaret birikti ve o deli cesaretiyle aklına bir fikir geldi. Kendini biraz sorguladıktan sonra aklındakini uygulamaya karar verdi. Ne mi yapacaktı?
Numarayı arayacaktı.
Başta yapmama kararı alsa da sonradan yapma kararı aldı ve arama butonuna bastı. Bir defa çaldı… İkinci defa çaldı… Üçüncü çalış derken telefon açıldı. Gece başta çok gerilmişti. Neden ne söyleyeceğini planlamadan aramıştı? Karşıdan ses yoktu ama Gece’nin deli cesareti yerindeydi ve aklına ne gelirse söylemeye başladı.
''Bak şimdi beni iyi dinle, Bilinmeyen. Sen kim olduğunu saklarsın, çünkü karanlıksın. Çünkü korkaksın. Çünkü suratın bile söylemek istediklerinden daha boş. Saklandığın o pis köşeden beni tehdit ettiğini sanıyorsun ya… Ben seni yakalarsam, o köşeyi mezarın yaparım.”
Durmadı.
“Sevgi mi? Hah! Senin sevgin diye adlandırdığın şey, benim tiksindiğim en hastalıklı duygu olabilir. Takıntına romantizm deme. Beni tanımıyorsun. Tanıdığını sanıyorsun. Ama ben seni tanıyorum. Sen boşluktan ibaretsin. Ve ben artık o boşlukta kaybolmam. Sana yer yok.”
Telefonun diğer ucundan yine bir nefes sesi geldi. Bu kez Gece korkmadı. Sadece tiksindi.
“Son bir şey daha. Bir daha mesaj atarsan, yerini bulurum. Ve o zaman sadece sesimi değil, adımı da ezberlersin.”
Tık.
Telefonu kapattı. Eline baktı. Titremiyordu. Yalnızca parmak uçlarında hafif bir yanma vardı. Bu sefer korkudan değil. Kontrolden çıkan gücünden. Gece aynaya baktı. Gözleri karanlıkta parlıyordu.
Artık gölgeler onundu. Ve biri onunla oyun oynamaya kalkarsa… Yanardı. Gece, telefonu komodinin üstüne bıraktı. Bir anlık sessizlik… Sonra kapı açıldı, Atlas. Üzerinde hâlâ montu vardı. Sırılsıklam olmuştu. Ama yüzündeki ifade yağmurdan değil… Endişeden ağırdı.
“Az önce biriyle mi konuştun?” Sesi ani ve kontrolsüzdü. Gece bakışlarını kaçırmadı.
“Evet.” Ne sakladı, ne yumuşattı. Atlas içeri girdi, kapıyı kapattı. Adımları sertti, gözleri Gece’nin yüzünü didikliyordu.
“Kimdi o? Yüzün kıpkırmızı, nefesin değişmiş. Biri mi tehdit etti seni?” Gece omuzlarını silkti.
“Bilinmeyen numara. Alıştım artık.” Atlas durdu. Bu cevabı beklemiyordu. Beklediği şey... Panik, korku, ağlamaydı. Ama karşısındaki kişi buz gibiydi.
“Ne demek alıştım? Gece, sen ne diyorsun!”
“Diyorum ki artık susmuyorum. Bir şey olursa karşılık veriyorum. Korkmuyorum, ağabey.” Atlas’ın yüzü karardı.
“Karşılık veriyorsun derken? Ne yaptın sen?” Gece gözlerini kaçırmadı.
“Aradım.”
“NE?” Bu iki kelime Atlas’ın üzerine bir kova benzin gibi döküldü.
“Evet, aradım. Konuştum. Saydırdım. Ve kapattım.” Atlas duyduklarına inanamadı.
“Gece! Delirdin mi? Ya seni izliyorsa? Yerini tespit ettiyse?”
“İzliyorsa izlesin.” Sesi bu kez soğuk ama sakin çıktı. “Ben zaten nereye gitsem gölge gibi peşimde. En azından artık ben de gölgeme sesimi duyuruyorum.”
Atlas bir adım geri attı. Kardeşine baktı. Aynı çocuk değildi bu. Artık korkan, saklanan, ağlayan Gece gitmişti. Yerine gözlerinde fırtına taşıyan biri gelmişti.
“Gece…” dedi daha yumuşak. “Ben seni korumaya çalışıyorum.”
“Ve ben artık kendimi koruyabiliyorum.” dedi sesindeki duygulardan yoksun bir şekilde.
O an aralarında bir boşluk oluştu. Ne geçmiş, ne gelecek… Sadece şu an. Ve o anın içinde Atlas, kız kardeşinin büyüdüğünü fark etti.
Acıyla, öfkeyle ve kendi yolunu çize çize.
…
Camdan dışarıyı izliyordu. Yağmurun damlaları sokak lambasında yansıyordu. Ama onun gözü başka yerdeydi.
O pencerede. O odada. O kızda. Gece'de.
Telefonu elinde, gözleri öfkeli ama elleri hâlâ kırılgan. Onu izlemek… Onu anlamaktan daha kolaydı.
"Yine kendini güçlü sanıyor."
İnce bir tebessümle başını yana eğdi. Bu gece konuşmuşlardı. Kendi sesini duymamıştı belki ama nefesini duymuştu. Ve seslerden çok, nefesler yalan söyleyemezdi. Bilgisayar ekranına döndü. Açık olan programın başlığı şuydu:
GÖZETLENEN DOSYA – GECE AKKURT
Altında bir video oynuyordu. Gece'nin az önceki telefon konuşması. Kelimesi kelimesine dökülmüş.
“Sen kim olduğunu saklarsın, çünkü karanlıksın. Çünkü korkaksın. Çünkü suratın bile söylemek istediklerinden daha boş. Sevgi mi? Hah! Senin sevgin diye adlandırdığın şey, benim tiksindiğim en hastalıklı duygu olabilir. Yerini bulurum.”
Bu son cümlede videoyu durdurdu. Başını eğdi. Ellerini masaya koydu. Sakince konuştu.
“Bulamazsın.”
Arkasında duvarda bir mantar pano vardı. Kırmızı iplerle bağlanmış onlarca görsel. Kafe. Çadır. Kurabiye kutusu. Bir çift ayakkabı. Gece'nin yüzünün farklı açılardan çekilmiş fotoğrafları. Bir tanesinin üstüne not düşülmüş:
“Dün sabah: Saçları ıslaktı.” Altındaki başka bir fotoğraf: Ateş. Üstünde de kocaman bir çarpı.
“O, seni benden çalıyor.” Bir başka kartta yazan cümle:
“O seni koruyamaz. Çünkü seni ilk gören bendim.” Masanın üstünde bir şey vardı. Telefon çipi. Aynı Atlas’ın Bora’dan aldığı çip modelinden. Yanına dikkatle iliştirilmiş bir not:
“Yedek plan hazır.”
Son olarak, gözleri tekrar penceredeki siluete döndü. Gece odasında yürüyordu. Belli ki konuşma hâlâ etkisini bırakmıştı. Ama bilmediği bir şey vardı.
“Sana bakan herkes, seni parça parça görecek. Ama ben… Tamamını göreceğim.” Ve sonra ışıklar söndü. Ekran karardı. Ama o oradaydı.
Bekliyordu.
…
(Gece’nin anlatımıyla)
Güneş doğuyordu, bu gece uyuyamamıştım. Gözüme uyku girmemişti ve hâlâ da girmiyordu. Ve bu sabah için bir karar almıştım: O numarayı polise vermek.
Evet, belki de bunu en başında yapmam lazımdı ama yeni gelmişti aklıma. Gökyüzünde güneş biraz daha çıktığında, hemen ev kıyafetlerimi değiştim. Bugün hava iyi gibi görünüyordu ve yaz mevsimine giriyorduk. O yüzden dizlerime kadar uzanan beyaz bir elbise giydim ve onun rengine uyan babet ayakkabımı giydim. Evden çıktım. Karakola doğru yürümeye başladım. Peki bunu yapınca hayatımda neler değişecekti? Polislerden kurtulacak mıydı, yoksa yakalanacak mıydı? Tüm bunları düşünürken karakolun önüne gelmiş ve içeri girmiştim. Bu karakol buraya biraz yakındı, o yüzden çabuk gelmiştim.
‘’Merhabalar, ben bir şikâyette bulunacaktım.’’ dedim. Önümdeki polis bakışlarını bana döndürdü.
‘’Buyurun hanımefendi şikâyetiniz nedir?’’ dediğinde her şeyi eksiksiz anlatmaya başladım. İlk mesajından şimdiye kadar ne yoksa. Ve en son polis numarayı isteyince hemen verdim.
“Şikâyetiniz alındı, hanımefendi. En ufak bir gelişme olursa size haber vereceğiz.’’
“Teşekkürler, iyi günler.” diyip karakoldan çıktım. Bugün kafe sırası Nisa’daydı, çünkü hafta sonuydu. Hafta içleri de ben bakıyordum. O yüzden ne yapacağımı bilememiştim. Eve gitsem, gitmek istemiyordum. Biraz düşündüm. Nereye gidecektim ben? Sanırım bugünü kendime ayırmalıydım. Mesela ne yapabilirdim? Şu anlık aklıma bir şey gelmiyor ama ilerleyen zamanlarda yapabilirim. Şimdi ise biraz huzurlu bir yere gitmek istiyordum. Bu yüzden sabahın erken saatlerini ve hafta sonunu fırsat bilerek kendimi denizin kenarı, kayalık bir yere attım. Maalesef kombinim uyumlu olmadığı için kayalık yerine bir banka oturdum. Denizin kokusunu içime çekince yüzümde bir tebessüm oluşmuştu. Bu koku… Benim mutlu olmam için yeterliydi. Tam o sırada omzumda bir el hissettim. Tırsmıştım. Diğer elim refleks olarak omzumu tutan eli bileğinden tuttu ve omzuma kim dokunmuş ona baktım. Bu Zaheyn’di! Korkumun yerini mutluluk kapmıştı.
“Reflekslerin iyiymiş Mavi Göz.” dedi gülerek. O gülünce bende gülmeden edemedim.
“Mavi Göz ne ya? Yeni mi buldun?” dediğimde ayağa kalktım ve ona sarıldım. Hastanede kaldığı süreçte onu çok özlemiştim.
“Evet, yeni buldum. Ve yakıştı. Artık sen Mavi Göz’sün.” Ondan uzaklaştım ve banka oturduk.
“Sen ne zaman çıktın hastaneden? İnsan çıkınca haber vermez mi?”
“Kusura bakma, biraz ailemle zaman geçirdim. Sana da haber veremedim.” Yüzümde buruk bir gülümseme vardı.
“Olsun bir şey olmaz. Sen iyisin ya yeter.” dedikten sonra beni süzdü.
“Çok mu güzel olmuşsunuz siz?” dedi. Zaheyn’in varlığı huzur vericiydi, ama bir o kadar da yorucuydu. Sanki beynimde sessizlikle fısıldayan bir ses gibiydi; orada olduğunu biliyordum ama hiçbir zaman tam olarak yakalayamıyordum.
“Sen de iyi görünüyorsun,” dedim, nezaketen. Küçük bir tebessüm belirdi yüzünde.
“İçim iyi değil ama dışıma yansıması seni güldürüyorsa... Ne mutlu bana.”
Sesi öyle sakindi ki… Bir anda durdu zaman. O anı düşünmeden edemedim. Kaç kişiye böyle bakmıştı? Kaç kişiye böyle içten konuşmuştu? Ya da… Sadece bana mıydı bu? Kısa bir sessizlik oldu. Denizin sesi konuştu bizim yerimize. Sonra, birden başını kaldırdı.
“Gece.”
“Efendim?”
“Hiç düşündün mü… Bazı insanlar neden hep yanlış zamanda karşılaşır?” Gözlerimi kaçırdım.
“Evet. Çok düşündüm. Ama sonra... Kaderin kronometresi bozulmuş diye düşündüm.” Gülümsedi ama o gülümsemenin ardında çok daha derin bir şey vardı.
“Bozuk olan kader değil bazen. İnsanlardır. Bozuk, eksik, tamir edilmemiş...” İçim ürperdi.
“Ben de eksik miyim?” Sustu. Sonra gözlerini kıstı, başını eğdi.
“Bilmiyorum. Ama seni gördüğümde... Tamamlanmak istiyorum.”
Boğazım düğümlendi. Öylece baktım ona. Gözlerinde ne vardı? Gerçek mi, oyun mu? Ama bir şeyden emindim. Bu anı beynimden silemeyecektim. Aklımda Zaheyn’in sözleri dolaşıyordu. Bunlar ne anlama geliyordu peki? Zaheyn bizi dost olarak görmek istemiyor muydu? Aramızda yine bir sessizlik oluşmuştu. Zaheyn’in gözlerinde anlayamadığım bir duygu vardı. Yoksa bana mı öyle geliyordu? Derken telefonumun çalması beni bu andan kurtarmıştı. Telefonumun ekranına baktığımda ağabeyimin aradığını gördüm. Hemen telefonu açtım ve kulağıma götürdüm.
“Efendim, ağabey.”
“Gece, neredesin sen sabah sabah.” Evden kimseye haber vermeden çıkmıştım değil mi ben. Ah kafam, ah.
“Dışarıdayım ağabey.”
“Şaka yapıyorsun. Yemin et, dışarıda mısın sen?” Dalga geçiyordu ama gülmemek için zor duruyordum.
“Arkadaşımla deniz kenarındayız. Gelirim iki dakikaya.”
“Hangi arkadaş?” Evet, kemerlerinizi bağlayın sayın seyirciler. Çünkü başlıyoruz.
“Zaheyn, ağabey.” Telefonun ardından derin bir nefes sesi geldi.
“Gece, bak demiyim diyorum. Ama onu gözüm hiç tutmuyor ben diyeyim. Şimdi eve gelir misin canım kardeşim? Yoksa ben geleceğim seni almaya.” Bu sefer ben derin nefes aldım.
“Tamam ağabey, geliyorum.” dediğim gibi telefonu kapattım ve çantama attım. Zaheyn’e döndüm.
“Benim kalkmam lazım, ağabeyim çağırıyor.” dediğimde banktan kalktım ve hemen eve gitmeye başladım. Kesinlikle bugünün bu anını asla unutamayacaktım.
…
Gece vaktiydi ve odamdaydım, güvenli alanımda. Canım sıkıldığı için resim yapıyordum. Bir tane kuş çiziyordum. O da canım sıkıldığı içindi. Yoksa nadir resim yapan insanımdır. Resmim bittikten sonra da bilgisayarın başına geçtim ve bir oyun videosu açıp onu izlemeye başladım. Videonun bilmem kaçıncı saatinde ağabeyim odaya daldı.
“Ağabey ne oldu, sende Nisa gibi şafak baskını mı yapıyorsun!” dedim sesimi hafif yükselterek. Çünkü video izlerken daldığı için ufaktan tırsmıştım.
''Gece, sana bir şey söylemem lazım." dedi ve derken yüzünde güller açmıştı.
"Söyle ağabey, ne oldu ki?" Gece gece bismillahirahmanirahim.
"Biz Nisa'yla sevgili olduk."
"Ne!" O kadar çok bağırmıştım ki odaya annem geldi.
"Ne oluyor burada!" Anneme döndüm.
"Anne, ahiretlik bacım yengem oluyor anne!" Annem başını iki yana sallayıp odadan çıkarken ağabeyim hâlâ gülüyordu.
“Ne oldu, çok mu şok oldun?” dedi.
“Ağabeyim, senin normalde böyle şeyler yapman için evrende bir yerlerin kayması lazım.”
“Eh, kaydı demek ki.” Gözlerimi devirdim.
“Hayırlı olsun ama bak, Nisa’ya yanlış yaparsan seni kendi ellerimle gömerim.” Ağabeyim gülmeye devam etti.
“Merak etme, niyetim ciddi.”
O an odamın havası daha hafifti. Sanki üzerimdeki günün yorgunluğu biraz olsun kalkmıştı. Ama bu hafiflik uzun sürmedi. Çünkü telefonum, yatağın kenarındaki sehpanın üzerinde titredi. Ekrana baktığımda kalbim sıkıştı. Bilinmeyen Numara. Ağabeyimin yanında açmamaya karar verdim. Telefonu elime alıp ekranı kapattım. Ama titremesi durmadı. Üst üste üç kez aradı. Ağabeyim kaşlarını çattı.
“Kim o?”
“Yanlış numara.” dedim ama sesimden inanmadığı belliydi. Telefon susunca rahatladım sandım. Ta ki ekrana yeni mesaj düşene kadar.
Bilinmeyen Numara: Polis… Güzel hamleydi. Ama geç kaldın.
Boğazım kurudu. Mesajın devamı vardı:
Bilinmeyen Numara: Depo sabaha çıkmaz. Ve o depoda… Cevaplarını bulabilirdin.
Kalbim deli gibi atmaya başladı. Ağabeyim hâlâ bana bakıyordu, şüpheli bir ifadeyle.
“Ne oldu Gece?”
“Hiç,” dedim ama ayağa kalkmıştım bile. “Biraz hava alacağım.” Koridora çıktığımda ellerim titriyordu. Polisler bugün o numarayı takip etmişti. Eğer gerçekten bir depo buldularsa… Ve o depo sabaha çıkmayacaksa… Montumu alıp ayakkabılarımı giymeye başladım. Kapıyı açtığım anda arkamdan bir ses geldi.
“Beni beklemeyeceksin, değil mi?” Atlas’tı. Ses tonu ciddiydi.
“Gerek yok.” dedim.
“Tamam.” dedi, ama botlarını giymeye başladı. “Çünkü seni tek başına bırakmayacağım.” Sokak lambalarının ışığı altında yürürken telefonuma tekrar bir mesaj geldi.
Bilinmen Numara: Bakışlarını seviyorum. Hele korkmadığında…
Adımlarım hızlandı. Hava serin, gece sessizdi. Ama içimde fırtına kopuyordu. Karakolun köşesini dönmeden önce ağabeyimle göz göze geldik.
“Bu iş… Normal bir tehdit değil, değil mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Bu, oyunun son hamlesi olabilir.” Ve o anda, şehrin öteki ucunda, bir patlama sesi duyuldu.
Ekran karardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |