
1. Bölüm: Mucize
"günün mucizesi gibiydi"

●●●
Telefonu sinirle kenara fırlattım. Dedikleri beni, tabiri caizse, deliye çevirmişti. Hadsizce ileri geri konuşmuş, yalan söylemişti. Üstüne bir de tehdit etmiş, birazdan çıkacağım programı -az önceki gibi-sabote edeceğini söylemişti.
Delilerin hepsi beni buluyordu resmen!
Psikolog olduğunu hatırlatırım, Ateş.
"Şampiyon? Ne oluyor burada?!" diye sordu Dalya. Gözlerini bana dikmişti.
Öylece yüzüne bakarken, "Ne oldu?" der gibi başını salladı.
"Yok bir şey. Hazır mıyız? Gidelim hadi," dedim ve hızla dışarıya yöneldim.
Dalya önüme geçti. "Kiminle konuşuyordun? Sesiniz dışarıdan bile duyuluyordu. Bir sorun mu var Ateş? Zaten dışarıda bir sürü sorun var, birine daha ihtiyaç yok," dedi.
"Önemli biri değil, manyağın tekiydi. Boş ver," dedim ve hızlıca yanından geçip kendimi dışarı attım. Nede olsa en iyi bildiğimiz şeydi: sorunu görmezden gelmek ve kaçmak.
Holde yürürken Dalya arkamdan geldi. Bu saçma olay moralimi bozmuştu ama ne isterse yapsın, ben sakin kalacaktım. Neden bu kadar ciddiye aldım, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, hadsizce konuştuğuydu.
"Her şey bildiğin gibi," dedi Dalya. "Hiçbir tekrara gerek yok çünkü sen doğaçlama kadınısın. Ne demen gerektiğini zaten biliyorsun, o yüzden tam yol ileri!"
Sesi beni kendime getirmişti. Altan alttan moral veriyordu.
"Öz güven tavan maşallah, tü tü tü," diyerek göz kırptı.
Sahneye vardığımızda durakladım, Dalya'ya döndüm. "Nasıl görünüyorum?"
"Harika!" diye yanıtladı.
Gülümsedim. Ona öpücük yolladım ve bir kaç basamak çıkarak sahneye çıktım.
Her ne kadar Dalya'nın yanında kendimi rahat hissetsem de, sahneye çıktığımda içimde bir ürperti olurdu. Hele az önceki olay gibi bir şey yaşadıysam, etkisi kolay kolay geçmezdi.
Kalbimin derinlerinde bir yerde o antifanın hâlâ beni durdurabileceği hissi vardı. Ama durmasına izin vermeyecektim. Onunla nasıl başa çıkacağımı biliyordum-en azından öyle umuyordum.
Perdenin açılmasına sadece bir kaç saniye kalmıştı. Sahnedeki yerime geçtim. Derin bir nefes aldım, iş sesimle defalarca kendimi telkin ettim
Sakin ol kızım, sakin.
Mikrofonumu düzelttim. Dalya'nın kulisten gelen sesi duyuldu:
"Son üç... son iki... son bir... Perde!"
Perde açıldığında salon sessizdi. Keşke alkış kopsaydı diyordum içimden, ama bunun yerine sorgulayan bakışlarla karşılaştım. Işıklar üzerime çevrilmişti. Karanlığın içinden parıldayan gözlere bakarak başladım:
“Bugün burada bulunmamızın tek bir nedeni var.”
Işıklar aniden söndü.
“Vazgeçmek.”
Sadece sesim duyuluyordu. Üst kattaki seyircilere kadar ulaştı ve bana geri döndü.
Işıklar yeniden açıldı, rastgele birinin üzerine yöneldi. “Aldığın yarayı kabul ettin ama yarayı açandan vazgeçemedin,” dedim. Sonra başka bir kişiye döndü: “Şimdi, ‘senden vazgeçiyorum’ demeniz gereken ama diyemediğiniz o konuşma için buradayız.”
Işık yeniden bana döndü.
Kalbim ağzımda atıyordu. O
antifanın burada olabileceği düşüncesi elim ayağımı bağlıyordu. Daha önce buraya çıkarken, beni seven insanların olduğunu bilerek gelmiştim. Ama bu sefer, sevmeyenlerin varlığını bilmek korkutuyordu. Bakışlar sanki tek bir hatamı arıyormuş gibiydi. Kulağımda onunla yaptığım konuşmalar yankılanıyordu, ama gösteri başlamıştı ve devam etmek zorundaydım.
Derin bir nefes alarak birkaç adım attım. “Hepimizin yarası vardır elbet,” dedim ve sağa doğru yürüdüm. “Ama önemli olan yara değil, yaranın derinliği ve önemi açan kişiye bağlıdır,” diyerek başlangıç noktasına geri döndüm.
“Ama kendine dürüst olanın iyileştiremeyeceği yara yoktur,” dedim, sevdiğim bir psikologun sözünü hatırlayarak. Sesimle uyumlu hareket eden ışıklar, sahnedeki atmosferi tamamlıyordu.
“Sesini çıkaramıyorsa, hayır diyemiyorsa, hayalleri için yola çıkamıyorsa…” Durakladım. Işıklar bir kez daha kapandı ve açıldığında “Başlayalım. Yeniden, hoş geldiniz!” dediğimde alkışlar yükseldi.
“Çok yara aldınız, çok yaralandınız. Sesinizi duyurmak için bağırdınız, sesiniz kısıldı. Çabalamak için anlattınız ama olayları büyüten siz oldunuz. Öfkenizi, kırgınlığınızı göz yaşlarınıza sakladınız, sulu göz oldunuz. Vazgeçmeniz gereken yerde affettiniz, afettiğinizin altında kaldınız,” dediğimde gözlerim seyircide geziniyordu.
Az önce programımı sabote etmeye çalışan güvenliklerin gelmesi ve tehditler yüzünden “o benimle beraber” demek zorunda kalmam içimi daha çok karıştırıyordu. Bu durum, hatasız olmam gereken bir anda beni daha çok strese sokuyordu.
Hata yapma lüksüm kalmamıştı ama yapacağımı da biliyordum. İnsan olmak böyleydi; hata yapabilirdim, elim titrerdi ya da sesim. Ama yine de devam etmeliydim.
Yutkundum ve devam ettim.
“Üstünüzden attığınız ne varsa, çıkardınız ama sesinizi duyuramadınız. O kadar çabaladınız ki sesiniz kısılmıştı, duyulmadı,” diyerek seyircilere yaklaştım.
“Sizden bugün kimse bir şey istemeyecek, ben de istemiyorum. Tek istediğim gözlerinizi kapatmanız,” dedim.
Gözlerimi kapattım, herkes de beni izleyerek yavaş yavaş kapadı. “O küçük çocuğunuzu düşünün. Affetmek ve vazgeçmek arasında sıkışmış olan o çocuğu,” diyerek gözlerimi araladım. Salonun çoğu gözlerini kapatmıştı. İçim mutlulukla doldu.
“Ağlayın o küçük çocuk için. Bugün ağlamak serbest. Çünkü bugün, vazgeçmek ve affetmek arasındaki ince çizgiden düşmüş o çocuk için ağlayın. İçinizdeki çocuğun sesi olun,” dedim.
Her şey yolundaydı. Tek dileğim de böyle güzel başlaması ve bitmesiydi.
Gözlerimi tekrar kapattım. “Ve söyleyin, evet onu söyleyin. O küçük çocuğa yüklediğiniz o ağır yükü omuzlarından alın. Vazgeçmeniz gereken kişiden önce, kendinize bunu söyleyin,” dedim.
Gözlerimi açtığımda salonda gözleri açık olan tek kişiyle göz göze geldim.
Kalbim tekledi.
Gözlerinde hiçbir duygu yoktu; ne heyecan, ne üzüntü, ne inanç… Ama öfke, sinir ya da kibir de yoktu. Sadece boş boş bakıyordu.
Neşem yerini endişeye bıraktı. Acaba yanlış mı yaptım? Güven veremedim mi? Bu düşünceler kafamda dönüyordu.
Buraya gelen herkesin iç savaşlarının aynı olmamasını, bir şeyleri aşmış ve başarmış olarak ayrılmasını istiyordum. Herkesle tek tek seans yapmak mümkün değildi ama bu seminerlerde binlerce kişiye aynı anda ulaşmak çok farklı bir deneyimdi. İçime garip bir huzur veriyordu. Ve bu huzuru evime, insanların gözlerinden alarak götürmek istiyordum.
“Söyleyin, çok sevdiğim bir psikolog gibi,” dedim, “Defalarca denedim. İhtiyaç duyduğunda sana ulaşmaya çalıştım. Bana ben olduğum için kızdığın her şeyi bize uyumlamaya çalıştım.”
Gözlerimi yumdum. “Seninle birlikte kutlanacak iyi günlerin, dertleşecek kötü günlerin hayalini kurdum. Susarak, konuşarak, tartışarak denedim. Tamir ettiğim tekrar kırıldı. Hayal kırıklığım anlaşılmadı. Kendi içinde giderek büyüyen bir yalnızlık vardı.”
Gözlerim istemsizce açıkken, üzerimde gezinen bakışların sahibine kaydı.
O boş bakışların sahibi, Pamir’di.
Kalbim hızlıca çarptı. Pamir, benimle uğraşan o “antifan.”
Sinir kat sayım hızla yükseldi ama ne yapmaya çalıştığının farkındaydım. İlk sözleriyle beni gerdi:
“Hep vazgeçmek dedik, affetmenin altında kaldık. Ama ister affetmek ister vazgeçmek olsun, ikisinde de kendimizi görmedik,” dedi.
Gülümseyerek, “Ne yapıyorsun sen?” dedim, ama ağzımı kıpırdatmamaya çalıştım.
Pamir, beni umursamadan devam etti:
“Kendimize yaptığımız konuşma dedik ama o… kendimize değildi.”
Birkaç adım öne çıkarak seyirciye seslendi:
“Karşımızdakine söyleyemediğimiz bir konuşma oldu.”
Pamir ışığı da alıp sahnede ilerlerken, ben karanlıkta kaldım.
Programımı mahvetmek üzereydi.
Hızla yanına gittim, kolunu tuttum.
Bakışları bana kayarken diğer ışık da üzerime döndü.
“Şimdi rezil olmayayım,” diye düşündüm, “Ama her şey olabiliyor.”
Pamir, elimi sıyırdı ve seyirciye döndü:
“Deneme artık,” dedi. “Kendimizle yapmamız gereken konuşma böyle başlamalıdır:
"Ben seni hallettim. Aramızda çatışacak bir şey yok."
Bir adım geri çekildi ve karanlıkta bana yaklaştı.
“Sana çok saygı duyduğum birinin sözleriyle açıklayacağım: ‘Konu sen değilsin. Yaralanan benle iyileşen ben arasında.’”
Gözleri üzerimdeydi:
“Bu ilişkiyi bilmekten, yanılmaktan, düşünmekten halsiz düştüm. Derdim başımdan aşkın ama öznesi sen değilsin artık.”
Ela gözleri, kestane saçları ışıkta parıldıyordu.
Ben hâlâ şaşkındım.
Sabah, adımı bile bilmediğim biri, işimi baltalamak için burada dikiliyordu.
Sözleri her dediğimi çürütüyordu.
“Ben seni uyarmıştım,” dedi sessizce.
Ben yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdim:
“Nereden ezberledin bunları, hangi kitap?”
Pamir’in bu işleri böyle bilmesi imkansızdı.
Psikolog olmak kırk fırın ekmek yemek demekti, ve bu çocukta o zekayı görmüyordum.
Sonradan gelip çok bilmişlik yapmak yoktu.
Önüne geçtim, yönetimi tekrar ele almak istiyordum.
“Evet—” diye başlamamla kolunun tersiyle geriye savruldum.
Dengemi zar zor sağladım.
Bu hareket hiç iyi olmamıştı.
Ama onun amacı da tam olarak buydu.
Işıklar üzerimize dönerken, Pamir yüksek sesle konuştu:
“Ben senden kalanları, daha önce üzerime kalanlara katıp özüme yerleştirdim. Adın artık önemsiz. Gidişinle değil, kalakalışımla ilgileniyorum. Benden kopardığın, benim sustukça parçaladığım beklentilerimi artık toplamıyorum. Bana batırdığın ve yok saydıkça bastırdığın hayal kırıklığını taşıyorum. Sızladıkça seni anımsıyorum.”
İnsanlar konuşmamızın bittiğini fark edince rahatladım ama hâlâ ne diyeceklerini kestiremiyordum.
İkimiz o kadar zıt şeyler söylemiştik ki, kafaları karışmış olabilirdi.
Kafamıza topuklu ayakkabı yemezsek iyidir diye düşündüm.
Önceden bunları asla düşünmezdim.
Ama sevmeyen insanların varlığı, neye mâl oluyormuş meğer.
Birkaç saniye sonra herkes ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı.
Hayran dolu bakışlar üzerimizdeydi.
Herkes bunun planın bir parçası olduğunu sanıyordu.
Bugünün mucizesi gibiydi.
Derin bir nefes bıraktım, gözlerimi kapadım.
“Sakin, sakin,” diye fısıldadım kendime.
Salon boşalırken, Pamir dalga geçer gibi “Evet, sakin sakin,” dedi.
Gözlerimi sertçe açtım:
“Ne yaptığını sanıyorsun? Dua et bugün sıkıntı çıkmadı. Ya her şey kötü gitseydi, ne olurdu?”
Pamir’in duygusuz bakışları beni buldu.
“Aslında amacım oydu,” dedi. “Onları kandırdığını göstermekti. Ama senin kitlen kanmaya çok meraklı, anlamadılar,” diyerek gülümsedi.
Ayaklı sinir bozucuydu resmen.
🫧
Ne olacak acaba?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |