
4 Bölüm: Zor günler, kopan bağlar.
"Siz kendinizden vazgeçtiniz mi?"

●●●
Yutkundum, ardından arkamdaki kapıyı sertçe açıp dışarı fırladım. Ellerim titriyor, başımda keskin bir ağrı yükseliyordu. İçeriden yükselen sesler azalmıyor, aksine zihnimde yankılanıyordu.
Gözlerimin köşesindeki yaşlar sessizce süzülürken, karanlık koridorda hıçkırıklarım yankılanıyordu.
Telefonumun sesi, sessizliği bozan bir çan gibi çaldı. Cevap vermek için kendimi zorladım. “Sonunda açtın, Ateş,” dedi Dalya, sesi hem sert hem yumuşaktı. “Neredesin?”
“Sen neredesin?” diye fısıldadım.
“Dışardayım, arka kapıdan gel,” dedi.
Telefonu kapatıp karanlık koridorda yürüdüm. Dışarı adım attığımda soğuk hava yüzüme çarptı, içimdeki fırtına biraz olsun duruldu.
Dalya koşarak yanıma geldi, sarıldı. “Nereye kayboldun böyle?” dedi, gözlerindeki endişe saklanamıyordu.
“Sakinleşsinler diye gönderdiler,” dedim, kollarımı ona dolarken. Kolları sırtımı sıvazlarken, "Asıl seni sakinleştirmeleri gerekiyor, o adamı göndermeleri," dedi, sitemli sesiyle.
Yüzüme ufak bir gülümseme yerleştiyerleşti.
Geri çekilip, gözlerime baktı, "Halledeceğiz her şeyi," dedi, güven verircesine. Gülümsemem büyüdü.
Esen rüzgar, gözlerimi yakıyordu. "Gidelim mi?" dedim.
Kafasını onaylamak anlamadın sallayıp, "Hadi!" dedi ve yanımda yürümeye başladı.
Havada pembe bulutlar süzülüyordu. Sanki içimizdeki karanlığı görmüşlerde inadına rengarenk kalmaya karar vermişlerdi. Ama ne kadar uzun kalmak isteseler de, güneş yavaş yavaş batmak üzereydi.
Arabanın kapısını açarken Dalya, alaycı bir ses tonuyla "Bana sunduğun plan hâlâ geçerli mi?" diye sordu. İstemsizce kaşlarımı çattım.
Arabaya binerken, "Ne planı?" diye cevap verdim.
Kontağı çalıştırırken, ciddiyetle, "Sana B12 takviyesi mi alsak? Beş dakika öncesini unutmaya başlamışsın," dedi.
Beş dakika önce mi? Kafam karışmıştı. Sinirle, "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" dediğimde kahkahası arabayı doldurmuştu.
Gülüşü beni de esir aldı.
Gülümserken göz devirdim. "Şimdi hatırladın mı bari?" dedi, sesinde neşe vardı. Gülümsemem yüzüme yayıldı. "Kendimi sana davet ettim demiyor da hatırladın mı diyor bir de," diyerek yeniden göz devirdim ve ekledim, "İyi ki varsın, Dalya."
Göz ucuyla aynadan bana bakıp yeniden yola döndü. "Ne güne duruyoruz burada? Lafını bile etme."
İçine derin bir nefes çekip, "Halledeceğiz. Merak etme sen," dedi.
"Halletmemiz gereken şey abin olsa bile mi halledeceğiz?" diye karşılık verdim. Gülüşlerimiz yeniden arabayı doldurdu.
İçime huzur dolu bir hava çekerken, Dalya hayatımda olmasaydı zorluklarla nasıl başa çıkardım bilmiyordum. Her ne olursa olsun olaylara o kadar soğukkanlılıkla yaklaşıyor ki bazen ona imreniyor değilim.
"Ateş," diyen telaşlı sesine döndüm. "Sende benim gördüğümü görüyor musun?" diye sordu.
"Keşke görmüyor olsaydım," diye yanıt verdim. İğneleyici bir tonda, "Harika!" dedi ve arabayı park etti.
Kapının önüne, karınca yuvası gibi magazinciler toplanmıştı.
Kahretsin!
Ellerinde mikrofonlar, kameralar ve meraklı bakışlarla bizi bekliyorlardı. "Ne çabuk yayıldı," dedi kendi kendine, ardından bana döndü ve ekledi, "Hazır mısın?"
Hazır olmaktan başka çarem yoktu. "Hazırım," dedim ve arabadan indim.
Daha kapıyı kapatmadan, "Oradalar!" diyen ses kulaklarıma ilişti.
Yok yok, burada kimse yok! Sabır.
Hızla Dalya'nın yanına yürüdüm, koluna girdim. Üstümüze doğru koşan sürünün içine doğru yürümeye başladık.
Dalya sessizce, "Cevap vermek istemiyorsan, verme. Ben hallederim," dedi. "Seni bunların içine atamam, şunlara bak!" diye karşılık verdim. Tam o sırada ilk soru geldi: "Ateş Hanım, bu skandal hakkında ne diyeceksiniz? Kamuoyuna demek istediğin bir şey var mı?"
Hâlâ Dalya'nın üzerinde olan bakışlarım, "Asistanlar bu, günler için varlar," demesiyle soru sahibine kaydı. Soru sahibi adamın cesareti, diğerlerini de cesaretlendirmişti. Sorular yağmur gibi üzerimize yağmaya başladı. Etrafımızı sardılar, bir adım ileriye gitmemize izin vermediler.
Sonunda pes edip durdum ve yüksek sesle, "Arkadaşlar, bir bilgiyi araştırmadan inanmayın. Şu anda üzerime iftira atılmış durumda-" diyemeden bir başkası sözümü kesti. "Peki, Elif Hanım'ın ölümünden kim sorumlu?" diye sordu. Hayda!Neydi şimdi bu?
"Şuan için kimlerin sorumlu olduğunu bilmiyoruz ama biz sorumlu değiliz. Bunları öğrenip, sizlerle iletişime geçeceğiz," dedim.
Bir adım atmıştım ki olduğum yerde kaldım.
"Suçunuz varken yok mu sayıyorsunuz? Katil misiniz?" diyen bir kadın sesi ve hemen ardından, "Bu skandal, çok önem verdiğiniz itibarınızı nasıl etkiler?" diye soran bir erkek sesi eklendi.
O an, sanki ağır bir darbe almış gibi donup kaldım. İçimdeki duygular çatışıyor, ama hiçbirini dışa vuramıyordum. Sanki zaman durmuş, kalbim ve aklım arasında kalmıştı. Aklım, konuşmak için çırpınırken kalbim, cümlenin altında kalmıştı.
Dalya, beni kolumdan yakalayıp, bir adım gerisine aldı bağırarak, "Bir iftira atılıyor ve çözeceğiz," dedi.
Eliyle önümüzdeki kalabalığı delip, yol açıyordu. "Başka bir şey demeyecek misiniz?" diyen bir magazinci mikrofonu bana uzattı. Hâlâ yürürken kafamı çevirip, elimle mikrofonu uzatanı uzaklaştırdım.
Sonunda kapının yanına vardığımızda, Dalya kalabalığa dönüp bağırarak, "Evet, başka bir şey demeyeceğiz!" dedi.
Dalya'nın onları oyalamasını fırsat bilerek hızla kapıyı açtım. İçeri geçip, Dalya'yı da içeri çektim. Kapanan kapının ardından etraf sessizliğe gömülmüştü.
İkimizde nefes nefese kalmıştık. Dalya sinirle, "İnanamıyorum! Böyle konuşma cesaretini nereden alıyorlar?" dedi. Kafamı iki yana sallayarak, "Bilmiyorum, Dalya, bilmiyorum ama bu hiç iyi olmayacak," dedim ve yürürken cebimdeki telefonu çıkardım.
Merdivenleri çıkarken, "Umarım danışanlarımız bunları duymamıştır," dedi.
Telefonu açar açmaz önüme düşen bildirimler hiç iç açıcı değildi; ama sosyal medyaya da bakmam gerekiyordu. Fakat ben daha bakmadan Dalya, "Trend topic olmuşuz! Bırak danışanları, tüm Türkiye çalkalanıyor, Ateş. Bittik, bu sefer kesin bittik," dedi. Bu sözlerden sonra telefonu kapatıp, çantama attım.
Dairenin önünde durdum. Kapıyı açarken telefonun bildirim ışığı koridoru aydınlattı. Hızlıca çantadan geri çıkarıp baktım; Hasta Aysel Mengi yazıyordu.
"Kimmiş?" diye soran Dalya'ya cevap vermedim. Kapıyı açıp içeri girdik. Telefon yeniden çaldı. "Benimki de soru mu? Kesin hastalar arıyordur. Zaten yarın bir kaç randevu vardı," dedi. "Evet hastalar," diye cevapladım ve çantaları kenara koyup, içeri geçtik.
Koltuğa otururken stresle, "Ne yapacağız?" dedim. Dalya, hemen yanımdaki koltuğa oturdu ve telefonu göstererek, "Önce ne yapacağız değil, ne olduğunu öğrenmeliyiz," dedi. Telefonunu önümde sallayıp göz kırptı. "Aman ne güzel!" diyip arkama yaslandım ve, "Muşmula suratlı abinin sesini duymaya niyetim yok," dedim.
Kıkırdayıp, "İyi bari kalk o zaman, bize bir şeyler hazırla," dedi. Telefonu kurcalarken, kurulduğum yerden kalktım. Göz devirmeyi de unutmadım. Mutfağa geçip dolabı açtım. Ne yemeliydik? Bu ruh halimize iyi gelecek şey tabii ki çikolataydı! Elimi dolaba atıp, içindeki bütün çikolataları kaptım.
Bahar gelmişti, hava bugün ekstra sıcaktı. Bu sıcak, baharın efil efil sıcağı değildi. Kıştan gelip yaza geçmiştik. Ara mevsimler yok olmuştu. Çaydanlığa su koyup kaynamaya bıraktım. Dolaptan iki kupa bardağı çıkarıp sıcak çikolata poşetlerini içine döktüm.
Terden ve günün yorgunluğundan yapış yapış olmuştum. Yanımdaki balkon kapısını açtım ve o an sabah canlandı gözümde.
"Ayrıca nasıl geçtin sen?" dedim endişeyle. Resmen hırsızlara ön ayak olmuştu. Gözlerini açmadan hâlâ vurduğum yeri ovuyordu. "Balkon kapısını kim açık bırak dedi, bırakmasaydın," dedi bilmiş bilmiş.
"Hayır yani, balkon kapısını hava almak için açık tutmak suçta gizlice bir eve girmek değill. Öyle mi?!" dedim sesli ve sinirli bir şekilde.
Çaydanlıktaki suyun kaynağdını belli eden sesin çıkmasıyla, daldığım yerden geldim. Mutfak kapısında duran bakışlarım suya kaydı. Bardakları doldurup, tepsiye koydum ve salona geçtim.
Tepsiyi masaya koyarken, "Ee, öğrendin mi bir şeyler?" diye sordum. Tekrar eski yerime otururken Dalya sıkıntıyla, "Öğrenemedim. Abim bir şey yapmadığını söylüyor. Evet, gidip kadınla konuşmuş ama kadının böyle bir şey yapacağını düşünmemiş," dedi.
Göz devirdim. "Bıraksın yalanı. Ona kim inanır? İnanacak enayi yok." dedim sinirle.
Dalya hızla, "Ben!" dedi. Arkasındaki yastığı kaptıpı gibi kafama fırlattı. "Sen bana enayi mi diyorsun?" dedi, sahte bir sinirle.
Attığı yastığı, havada yakaladım. Neşeyle, "Evet! Abin salak, sende onun küçük salağı," dedim ve yastığı geri yollayıp, kafasına fırlattım. Dalya benim gibi kaçamamıştı ve kafasına çarpmıştı. Tam on ikiden isabet etti. "Üüüüff!" diye ses çıkarmayı da unutmamıştım.
Dalya ağır ağır bana dönüp, "Sen," dedi. Sahte bir ciddiyet takınarak, "Sen nasıl abime böyle dersin?" diyip üstüme atladı ve gıdıklamaya başladı.
Elleri karnımda dolaşıyor, ben ise kahkahalarla tepiniyordum. "Ha, nasıl söylersin? Nasıl?" diyordu sevinçle. Cümlemi bitirmeme izin vermeden, yeni bir kahkaha tufanına tutuluyordum. Koltukta tepinirken, ayaklarım bir sağa bir sola savruluyordu.
"Ahahahahah! Bıra- Ahahahaha. Yemin- Ahahahhaaha, seni uçu- ahahahah, rurum," diyebildim zar zor.
Dalya daha da hızlı gıdıklayıp, "Uçur, uçur hadii," diye meydan okuyordu. Sonunda ayağımdan biri Dalya'ya çarptı. "Ah!" diye bağırarak yeri boylamıştı. "Vuruldum!" diyen Dalya'yı görmem daha çok gülmeme sebep oldu. Tabii Dalya da kahkaha atıyordu.
...
Sabahın ilk ışıkları gözüme çarpıyor, yerimde kıpırdamama sebep oluyordu. Bu sefer baharın hafif, tatlı esintisi saçlarımızı nazikçe okşuyordu.
Gerinirken ayağımın yumuşak bir şeye değmesiyle irkildim: "Oha!" diye bağıran sesle yerimden fırladım. "Yanağımı çıkardın!" diye isyan ediyordu Dalya. Doğrulup koltuğun öbür ucunda yatan Dalya'ya baktım. Uyku sersemliğinde konuşuyordu. Boynuma giren ağrıyla, "Her yerim tutulmuş," dedim. Kolumla Dalya'yı dürtüp, "Kalk kalk uyan, hadi," dedim. "Hangi akılla burda uyuduysak," diye de ekledim. Dalya ağzını homurdata homurdata, "Senin fikrindi," dedi. Poposuna şaplağı yapıştırıp, "Sus be!" diye çemkirdim.
"Ah! Sabah sabah insan arkadaşını böyle mi uyandırır?" diye soru yöneltti, hâlâ yatarken.
Sorusunu göz ardı edip, dünden kalan neşemle ayaklandım. Dün gece Dalya'yla güzel güzel konuşmuş, eğlenmiş ve olduğumuz yerde uyuya kalmıştık. Daha doğrusu ben olduğum yere sızı vermiştim. Olabilirdi böyle şeyler.
Bacaklarım, kollarım ve boynumun tutulması dışında hiçbir sorun yoktu.
Elimi yüzümü yıkayıp odama geçtim. Dolabı açarak içine baktım, ne giyineceğimi düşünüyordum. Bugün zor bir gün olacaktı, her şeye hazırlıklı olmalıydım. Dolabın içine aval aval bakarken içeriden, "Yemekler hazır!" diye bağıran Dalya'nın sesi duyuldu. Harika! Karnımın acıktığını hissettim. Kıyafetler biraz daha bekleyecekti, çünkü açlığım her şeyin önündeydi.
Sallana sallana mis gibi kokuların olduğu mutfağa geçtim. Dalya'nın karşısındaki yerime geçerken, mis gibi kokuların sucuklu yumurtadan geldiğini fark ettim. Tabiri caizse salyalarım akarken, "Enfes duruyorlar!" dedim sabırsızca. Dalya, kıkırdayıp kahveleri doldurdu ve karşıma geçti, "Afiyet olsun!" dedi.
Midem sonunda yemekle buluşunca, içimde lezzet patlaması gerçekleşiyordu. Ama artık bu lezzetten ayrılıp gerçeklere dönmeliydim. Sanki evren beni duymuş gibi, çalan telefonumun sesi kulaklarıma ilişti.
"Alo!"
"Ateş Hanım, ben Begüm. Bugün randevum vardı, iptal etmek istiyorum," dedi aceleci bir kadın sesi. "Sekreterinize ulaşamadım," diye de ekledi.
Hoparlördeki telefona kaşlarını çatarak bakan Dalya, kafasını iki yana sallayıp sessizce, "Kimse aramadı," dedi.
"Anladım Begüm Hanım. Umarım önemli bir durum yoktur?" diye sorarcasına yanıt verdim. "Hayır, hayır, iyi günler!" diyerek telefonu hızlıca kapattı. Çatık kaşlarımla Dalya'ya baktım. Kesin dünkü olay yüzünden der gibi yüzüme bakıyordu.
Sakin olmaya çalışarak kahvemden bir yudum aldım. Çok geçmeden yeni bir numara arıyordu. "Hadi bakalım, bu sefer kim? Alo!"
"Merhabalar Ateş Hanım, ben İlker. Bugün gelemeyeceğimi haber vermek istedim," dedi kalın sesli bir adam. Sesi tanıdık geliyordu, adamı hatırlamıştım, önemli bir hastaydı.
"Tabii İlker Bey. Umarım kötü bir durum yoktur? Seanslarınızı aksatmamanız gerekiyordu," dedim. Ardından, "Açıkçası dün olanları duyduk Ateş Hanım, başka bir yerde randevu oluşturdum ben. Size yine de teşekkürler!" diyerek telefonu yüzüme kapattı. Kapanan telefonun ardından, "Rica ederim," diye geveledim.
İçime derin bir nefes çekerken, şakağımı ovuşturuyordum. Sakinim, sakin!
Dalya gözlerimin içine bakarak bu sefer susmayı tercih etti. Bir şey söylemek işe yaramıyordu zaten. Bu olaylar, ikimizin ilişkisini test ediyordu sanki. Bir yandan bizim bağlarımız güçleniyordu ama abisi Pamir'le ne olacağını bilmiyordum. Aralarını bozmak istemiyordum, ne yapacağımı da bilmiyordum!
Telefonun sesi yeniden odayı doldurdu. Hızla cevapladım. "Alo!"
Karşıdan kısık bir ses duyuldu, "Ateş Hanım?" Bu sesin sahibini biliyordum. Onun gibi sessizce,, "Alo? Pınar Hanım, buyurun," dedim.
"Ateş Hanım, doğru mu? Ben sizi seviyordum! Ve bugün her şeye rağmen geleceğim, onlara kanıtlayalım," dedi. Çocukluğu çalınan bu çocuk ruhlu kadının sözleri boğazıma dizilmişti. Gözlerimdeki yaşlar akmasın diye gözümü kırpmadan "Tabii ki, doğru değil Pınar Hanım. Lütfen, gelin!" dedim. Sesimin nereye kaçtığını bilmiyordum.
"Bir saate oradayım, Ateş Hanım.
Hoşça kalın!" diyerek telefonu kapattı. Boğazımda bir yumruyla yutkundum. Masadan kalkarken, "Hadi Dalya, gidelim," dedim. Çantamı hızla toparlayıp kendimi dışarı attım. Gözlerimin kenarında biriken yaşlar akmak istiyor, ben ise onları tutmak için çaresizce direniyordum.
Arabaya binip kemerimi takarken Dalya'da gelmişti. Normalde sürekli konuşan Dalya bugün sessizdi. Sanki o da benim gibi düşüncelere dalmış, dalgın dalgın önündeki yola bakıyordu. Pınar Hanım'ın sözleri yankılandı kafamda. İşte bana inanan biri. Ne olursa olsun onu kaybetmemeliyim.
Bazen yaşanılan şeyleri kabullenip önümüze bakmak gerekiyor. İşte o zaman, sorunlar sorun olmaktan çıkıyor, hayatın olağan akışına karışıyordu.
Sessizliği bozmaya karar verip, "Hazır mısın Dalya? Bugün bir şeylerin değişeceğini hissediyorum," dedim. Gözlerini yoldan ayırmadan, "Hazırım! Ne olursa olsun hazır ve yanında olacağım," diye yanıt verdi. O an etrafı saran bir huzur dalgası hissettim ve tebessüm ettim. İşte şimdi daha güçlüydüm.
Bakışlarımı yoldan alıp, aynaya yansıyan Dalya'ya baktım. "Abinle aramda kalmanı istemem," dedim. Histerik bir şekilde güldü, kendinden emin bir sesle "O, bir seçenek bile değil," dedi.
Bu, sözler hiç iyi değildi ama bunu daha sonra konuşmak için ertelemeliydim çünkü yetişmiştik.
Arabayı hızlıca ofisin önüne park ettim. Kapının yanına çömelmiş, düşünceli bakışlarıyla Pınar Hanım'ı görünce kalbim teklemişti. Kendimi arabadan atıp, hemen yanına koştum. Magazinciler her yerdeydi, ne de olsa.
Yanına çömeldiğimde, "Pınar Hanım, erken gelmişsiniz," dedim. Rüzgarın savurduğu, yüzüne yapışan bir tutam saçı nazikçe çekip, eliyle bana gel işareti yaptı. Kaşlarımı çatıp, daha da yaklaştım yanına. "Magazincilere yakalanmamak için," dedi fısıltıyla. Yutkundum. "Ha! Anladım," diyerek elimi uzattım ve ayağa kalktım, "Geçelim mi?" diye sordum.
Kafasını onaylarcasına sağa sola salladı, elimden destek alarak yavaşça ayağa kalktı. Dalya'nın bizden önce açtığı kapıdan geçip odama götürdüm. Kadın, her zaman ki gibi masamın önündeki sandalyeye değil, kapının yanındaki koltuğa oturmuştu. O sırada bende perdeyi aralıyordum.
Tebessüm ederek, sessizce "Nasılsınız Pınar Hanım? Nasıl hissediyorsunuz?" diye sordum ve masadan defterimi alıp yanına oturdum.
Gözleri hareketlerimi dikkatle takip ediyordu. İlk defa yanına oturmama ses çıkarmamıştı. Defterimde kendisine ayırdığım sayfayı açarken, "Teşekkürler Doktor Hanım," dedi. Bakışlarını yerden kaldırıp yüzüme neşeyle baktı, "Artık rahatsız olmuyorum. Ne yüksek sesten ne de yanıma yaklaşmanızdan," diye ekledi.
Yüzüme yayılan tebessüm giderek büyürken, "Bu çok güzel bir haber," dedim. Ama cümlemi bitirmeden yüzü asıldı, gözlerini yeniden yere dikti. Onun bu hali, bana daha da derinlere inmemiz gerektiğini söylüyordu. Defterimi kapattım ve ona dikkatle baktım.
"Pınar Hanım," dedim yumuşak bir sesle, "Sorunlar her zaman her yerde olabilir ve bu sorunları çözmek her zaman kolay değildir. Bazen bu sorunlar, attığımız adımları geri götürüyormuş gibi hissettirebilir. Bunlar çok normal ve doğaldır. Ama attığımız her adım, hiçbir zaman bizi geriye götürmez. Görüyorum ki bir sorununuz var; eğer hazırsanız, ben buradayım."
Tüm konuşmam boyunca bakışlarını yerden kaldırmadı. Bir heykeli andıran şekilde durdu. Etrafa kısa bir sessizlik hakim olduktan sonra, "Tedaviye baştan başlamıyoruz yani, öyle mi? Çünkü evet, bir şeyler oldu," diye fısıldadı.
Yüzüme bir tebessüm yerleştirip, kafamı sağa sola salladım. "Hayır, baştan başlamak yok," dedim.
Etrafını kolaçan edip yüzünü yüzüme yaklaştırdı, titreyen bir sesle, "En son buraya geldiğim günün ertesi, eşim anlamış," dedi. Kafasını yere eğip tırnağının kenarıyla oynamaya başladı.
Kaşlarım hafif çatılmış, anlamsız gözlerle ona baktım. "Neyi öğrenmiş?" diye sordum.
Yutkundu, göz ucuyla bana bakıp bakışlarını kaçırdı. "İşte," diyerek elini alnına koydu, "deli olduğumu öğrenmiş," dedi.
Kafamı olumsuzca iki yana sallayıp kıkırdadım. Sessiz olmaya özen göstererek elimi elinin üstüne koydum ve "Siz deli değilsiniz. Çocukluğunuzu yaşamamış genç bir kadınsınız," dedim.
Gözleri hâlâ yere sabitlenmiş, elimdeki eli gerilmişti. Bedeninin kaskatı kesildiğini hissedebiliyordum. Ancak öncekiler gibi tepki vermemişti, bu iyiye işaretti. Elimi elinden çekip defterimi açtım ve notlarımı almaya başladım.
Göz ucuyla bana bakarken, "Yine bir şeyler yazıyorsunuz," dedi. Ona baktığımı fark ettiği anda gözlerini kaçırıyor, göz teması kurmaktan çekiniyordu.
"Evet, yazmak iyidir. Unutmamızı engeller. Size verdiğim tavsiyeye uyup siz de yazdınız mı, Pınar Hanım?" diyerek defteri tekrar kapattım.
Kafasını onaylarcasına salladı ve geldiği andan beri ilk defa yüzüme baktı. "Yarın mahkememiz var, boşanıyoruz," dedi.
Çocukluğu elinden alınmış, zorla evlendirilmiş bir kadın. Yıllarca bastırılmış, susturulmuş. Çocukluğu elinden alınan herkes çocuk kalır; kimi ruhunda, kimi dışarıya yansıtır.
Bu yüzden suçlanmış ama kendisine bunu yaşatanlara asla kızmamış.
Sesimi biraz yükselttim, "Ne güzel artık özgürsünüz," dedim neşeyle. Cümlemi bitirene kadar yüksek sesle konuştuğumdan olsa gerek, gözlerini kırpıştırıyordu. "Aileniz de artık sizi çağırıyor. Boşandıktan sonra ne yapacaksınız?"
Gergin yüz hatları yavaş yavaş gevşemeye başladı, bakışları hâlâ benim hareketlerimi izliyordu. İçinde sakladığı fırtınayı bastırmaya çalışır gibiydi, yutkundu. "Ailem artık beni istiyor ama kocam benden vazgeçti," dedi, sesi kırılgan, neredeyse kırılacak bir cam gibi titriyordu. Elini kalbinin üstüne koyarak, "Ama o hâlâ burda," diye fısıldadı.
Gözleri dolmasına rağmen bakışlarını kaçırmıyor, her kelimesini biraz daha yüksek sesle söylüyordu. Zorla evlenmesine rağmen, sevmemek ne demek bilmiyordu.
Derin bir nefes çektim içime. Ben de elimi göğsüme götürdüm. "Bazıları hep burada kalır," dedim, sesim yumuşak ama kararlıydı. "Görevlerini bitirince giderler," deyip göğsünün üstündeki elini tuttum.
Bedeninin yeniden kaskatı kesildiğini, hafifçe titrediğini hissettim. Elimi nazikçe elinden çekip defterimi açtım, kalemimi kavradım. "Siz ilk günden beri buraya gelerek kendinizden vazgeçmediğinizi zaten kanıtladınız," diye yazarken gözlerim onun üzerindeydi.
Bakışları elime kaydı, hareketlerimi dikkatle takip ediyordu. "Yine bir şeyler yazıyorsunuz," dedi, sesi şaşkındı. Defterdeki elim durdu, gözlerim ona kaydı. "Evet," dedim, "İyileştiğinizi yazıyorum."
Hareleri bir anlığına parıldadı. Birdenbire kalemi elimden kaptı, koltuğa bıraktı. Ellerimi avcunun içine alarak, "Peki, yaz siz?" dedi. "Siz kendinizden vazgeçtiniz mi?"
Bu soru, hiç beklemediğim bir yerden gelmişti. Bir süre ertelediğim, sakladığım sorunlar yüzüme çarptı. Bakışlarım duvara kayarken, boğazımda düğümlenen kelimeleri bastırdım.
"Ben size inanıyorum, dolandırıcı değilsiniz," dedi, ellerini geri çekerek. "Bakın sizin gibi yaptım. Üzüldüğümde elimi tutardınız," dedi ve ekledi, "Ben gideyim Ateş Hanım, kendime yeni bir elbise aldım. Terzide provası var," diyerek ayağa kalktı. "Ah, ne güzel. Bir dahaki gelişinizde giyin, lütfen," diyerek ben de ayağa kalktım. Başını onaylarcasına salladı, kapıyı aralayıp bir hışımda odadan çıktı.
Defterimi alıp masama geçtim. Başım ağırıyor, kadının sözleri kafamda dönüyordu. Ağrıyan başımı sıvazladım. Kapı çalındı, "Ateş?" diyen Dalya'nın sesi duyuldu. Kapıyı açıp elinde kahvelerle yanıma geldi. Ellerimin arasındaki başımı kaldırmadan, "Efendim?" dedim.
Bardağımı masaya bırakıp bir elini omzuma koydu. "Ağrı kesici ister misin?" diye sordu.
Kahvenin mis gibi kokusu etrafa yayıldı. "Hayır, teşekkürler," diyerek bardağı alıp yudumladım. "Başka bir şey ister misin peki?" diye sorarken masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Kahveden bir yudum daha alıp, "Haberler nasıl? Sen onu söyle," dedim.
"Siz içerdeyken beş-altı kişi daha arayıp randevuyu iptal etti," dedi ve sinirle, "Zaten telefonlar susmuyor, magazinciler, haberciler..." diye ekledi.
Masada duran, ışığı yanıp sönen telefonu elime aldım. Saat beş buçuğa geliyordu. Telefon ekranında binlerce bildirim yığını oluşmuştu. Derin bir nefes verip telefonu ters çevirip masaya bıraktım.
Tam "Hall-" diyecekken Dalya'nın sözünü, kapının sertçe açılıp, Pamir'in silüetinin belirivermesi kesmişti.
Çatık kaşlarımla ona bakarken, sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. Dalya'da şaşkınlıkla, "Abi? Nasıl geçtin içeri?" dedi.
Pamir cevap vermeden sert ve sinirli, "Dalya, dışarı çık!" diye bağırdı. Dalya bardağını masaya bırakıp, "Sorumun cevabı bu değil," dedi, tıpkı onun gibi sertçe.
Pamir bir kaç adım atıp Dalya'nın kolundan tuttu. "Dışarı!" diye çekiştirmeye başladı. Olduğum yerden kalkıp Dalya'nın yanına giderken, Dalya kolunu kurtarıp, "Dışarı çıkması gereken tek kişi sensin!" diye bağırdı.
Pamir, alaycı bir kafa hareketiyle, "Ben senin abinim," dedi. Beni gösterip, "Sen ise hâlâ bu yalancının yanındasın," diye bağırdı. "Ben sana zarar gelmesin diye uğraşıyorum ama sen izin vermiyorsun."
Sesime hakim olmaya çalışarak, "Bağırma kıza!" dedim. Pamir'le göz göze gelmiştik. "Sana mı soracağım?!" dedi. Dalya beni göstererek, "Ona ne kadar zarar verirsen, beni korusan bile, iki mislini bana yapmış oluyorsun abi. Bunu aklından çıkarma," dedi ve kapıyı sertçe çarparak odadan çıktı.
"Benim ofisime gelip, asistanıma, kız kardeşime bağıracaksan evet, bana soracaksın," dedim sertçe. Kendini ne sanıyordu ki?! Dalya evet, onun öz kardeşi olabilirdi ama ben ona daha çok değer veriyordum resmen. Çünkü değer veren bir insan az önce Pamir'in yaptığı gibi yapmazdı, yapmamalıydı.
Pamir'den kaba bir kahkaha yükseldi. "Kız kardeşim," dedi, alaycı bir gülümsemeyle."Tam da bu konu için geldim," diye ekledi.
"Hadi bana bir şey bulursun da kardeşine neden bunu yapıyorsun? Bana verdiğin zarar, ona da veriyor, anlamıyor musun? Görmüyor musun?" diye fısıldadım, yorgun ve öfkeli.
Sinirle yüzüme baktı, yanıma yaklaştı. "Ben onu kurtarmak için yapıyorum. Senin gibi bir beladan kurtarmak için," dedi dişlerinin arasından. Nefesi yüzüme çarpıyordu, sert nefesi başımdan ayak uçlarıma kadar yayılıyordu. Tam cevap vereceğim sırada patlayan flaşla, aynı anda pencereye döndük.
Kahretsin!
Şaşkınlık ve öfkeyle Pamir'e baktım. "Bu da mı senin işin?!" dedim, parmağımla pencereye işaret ederek. Pamir cevap vermeden, boş boş cama bakıyordu.
Paparaziler camın önüne dizilmiş, fotoğraflarımızı çekiyordu. Burayı nasıl bulduklarını düşünmeme gerek yoktu sanırım, cevap ayaklı bir şekilde yanımda duruyordu. "Saçmalama!" dedi Pamir, bana dönerken.
"Sana gerçekten inanamıyorum!" diye bağırdım. Hızla pencereye yaklaşıp camı açtım. "Ne yapıyorsunuz?! Özel alan diye bir şey yok mu sizde?! Burası bir klinik!" diye haykırdım. Flaşlar gözüme gözüme patlıyordu, sinirimi kontrol etmeme yardımcı olmuyordu.
"Siz zaten gerçek bir psikolog olmadığınız için sorun yaşanacağını düşünmedik," diyen muhabir mikrofonu bana doğru uzattı. Şaka mıydı bu?!
Tüm hıncımı pencereden çıkarmak istercesine camı kapattım. "Al gör eserini!" dedim. Perdeyi kapatırken Pamir yanıma geldi. "Bunu ben yapmadım!" dedi, benim gibi bağırarak. Perdeyi kapatan elim durdu, inanamaz gözlerle yüzüne baktım.Yüzüme bakarak resmen dalga geçiyordu benimle. Karşıma geçmiş, hâlâ yalan atıyordu.
Şakaklarımı ovup, gözlerimi yumdum. Sakin kalmalıydım ama bana pişkin pişkin bakan Pamir hiç yardımcı olmuyordu. Yaptıklarının hesabını vermeliydi.
Tüm gücümle Pamir'i ittim, bağırarak, "Geçen günde senin eserin değildi!" dedim ima yaparak. Tekrar ittim. "Ne istiyorsun benden?! Ne?!" dedim. Tekrar itmek için kollarım Pamir'in omzuna yerleşmişti ki o benden hızlı davranıp kolumu yakaladı, kendine çekti. Gözlerimin içine bakıyordu.
Ve o an, tüm öfkemle fısıldadım, "Senden nefret ediyorum, Pamir Miran."
♣️
Ateş, bu öfkeyle neler neler yapar?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |