
17. Bölüm: Küller ve Aynalar
"Ama şah matı ben yapacağım."

●●●
Selin, topallayarak ve o paramparça olmuş gururuyla yanımızdan geçip giderken, omzu omzuma çarptı. Ama ben hissetmedim. Ben sadece tam karşımda duran o anti fanı görüyordum. Pamir, elleri ceketinin cebinde, yüzünde o okuması imkansız, mermer sessizliğiyle bana bakıyordu.
Koridor boşaldığında, sadece ikimizin nefes sesi kaldı. Öfkem, yetimhanedeki o yangın gibi yeniden alevlendi. Ama bu kez daha yakıcıydı; çünkü bu kez içinde güven denen o ince sızı da yanıyordu.
"Doğru mu?" dedim. Sesim, kendi kulaklarımda bile yabancı, çatlamış bir cam parçası gibi çıktı.
Pamir bir adım atmak istedi ama elimi kaldırarak onu durdurdum. Dokunmasını, o yalan kokan yakınlığını istemiyordum.
"Selin ve sen..." Kelimeler boğazıma diziliyordu. "Bir zamanlar beraberdiniz. Bu yüzden onu bu kadar iyi tanıyordun. Bu yüzden her hamlesini biliyordun!"
Pamir derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöktü ama gözlerini benden ayırmadı. "Geçmişte kaldı Ateş. Selin, benim hayatımın en büyük hatasıydı. Onu hayatımdan çıkardığım gün, kendimi de o karanlığa gömmüştüm."
"Hata mı?" Acı bir kahkaha attım, gözyaşlarım makyajımı bir savaş boyası gibi yüzüme dağıtırken ona doğru yürüdüm. "Sen beni piyon yaptın Pamir! Beni, eski sevgilinle olan o kirli hesabının tam ortasına attın! O videoyu, o ses kayıtlarını... Beni kurtarmak için mi hazırladın, yoksa Selin’den intikam almak için beni bir kalkan olarak mı kullandın?"
Pamir’in çenesi kasıldı. "Seni korumak istedim Ateş. Sadece seni."
"Beni korumak mı?" Göğsüne sert bir yumruk indirdim, o ise milim kıpırdamadı. "Sen beni bir laboratuvar faresi gibi kullandın! Selin’in bana saldırmasına izin verdin, kumpasına seyirci kaldın ki sonunda onu kendi silahıyla vurabilesin! Benim kariyerim, benim itibarım, benim akıl sağlığım... Hepsi senin o eski aşkınla olan savaşında birer mühimmattı, değil mi?"
Bir zamanlar beni yıkan adamın, beni kurtarırken bile aslında kendi geçmişini temizlediğini bilmek... Bu, yetimhanedeki o vazonun sadece toz duman olması değil, o tozların gözlerimi kör etmesiydi.
"Beni bir piyon gibi oynattın," diye fısıldadım, sesim hıçkırıklara karışırken. "Bana yardım etmek istemedin Pamir. Sen sadece Selin’i yakarken elin yanmasın diye beni maşa olarak kullandın. Aramızdaki o her neyse... O 'aynanın içinden geçme' masalı... Hepsi senin o intikam planının bir parçası mıydı?"
Pamir’in ela gözlerinde ilk kez bir acı parıltısı gördüm. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama ben duymak istemiyordum. Arka kapıya doğru koştum. Gümüş rengi elbisem ayaklarıma dolanıyor, o "kusursuz" topuzum dağılıyordu.
Balo salonunun devasa kapıları ardımdan gürültüyle kapandığında, içerideki o sahte alkış sesleri ve fısıltılar birer bıçak sırtı gibi kesildi. Kristal avizelerin göz kamaştıran ışığından, koridorun loş ve soğuk gerçekliğine savrulmuştum. Gümüş rengi ipek elbisem, az önce sahnede bir zırh gibi parıldarken şimdi vücuduma dolanan buzdan bir kefen gibi ağır geliyordu.
Merdivenleri inerken topuklarımın mermerde çıkardığı her ses, zihnimde Selin’in o zehirli cümlesini yankılatıyordu: "Sana borcunu, beni feda ederek ödüyor."
Otelin döner kapısından dışarı adım attığım an, İstanbul’un mart yağmuru bir infaz gibi üzerime boşaldı. Gökyüzü sanki benim için ağlıyordu ya da belki de içimdeki o devasa yangını söndürmeye çalışıyordu. Ama nafile... Dışarıdaki soğuğa rağmen iliklerime kadar yanıyordum. Taksi sırasını beklemedim, caddenin ortasına doğru şuursuzca yürüdüm. Sırılsıklam olan saçlarım yüzüme yapışıyor, makyajım bir mağlubiyetin izleri gibi yanaklarımdan aşağı süzülüyordu.
"Beni piyon yaptın Pamir," diye fısıldadım yağmurun uğultusuna doğru. Sesim kendi kulaklarımda bile bir yabancıya aitti. "Beni, kendi vicdan azabını dindirmek için kullandığın bir ilaç gibi tükettin."
Kurtarıldım sandığım her an, Pamir’in o tekinsiz ama güven veren gölgesine sığındığım her saniye aslında devasa bir temizlik operasyonunun parçasıydı. O, beni Selin’den korumamıştı; o, kendi geçmişindeki kirli izleri benim üzerimden silmişti. Ben onun için bir insan, bir kadın, hatta bir doktor bile değildim. Ben, Pamir’in kendi cehenneminden çıkmak için üzerine bastığı son basamaktım.
Caddenin köşesinde duran bir taksi acı bir frenle önümde durdu. Kapıyı açıp içeri kendimi attığımda şoförün dikiz aynasından bana bakışındaki o acıma ifadesini gördüm.
"Nereye kızım?" dedi yaşlı adam, sesinde babacan bir kaygı vardı.
"Depoya," dedim titreyen bir sesle. Adresi verirken sesimdeki kararlılık beni bile şaşırttı. Eve gidemezdim; oradaki her eşya, her anı artık bir yalanın parçasıydı. Kliniğe gidemezdim; orası artık o kusursuz Ateş İkra’nın mezarıydı. Gitmem gereken tek yer, her şeyin başladığı, o aynanın karşısında kendimi ilk kez çıplak hissettiğim sığınaktı.
Yol boyunca camdan dışarı süzülen yağmur damlalarını izlerken, Pamir’in ela gözlerini düşündüm. O gözlerde gördüğüm o canlılık, o iyileşme arzusu... Hepsi Selin’e karşı kazandığı zaferin hazırlığı mıydı? Parmak uçlarım hâlâ onun elinin sıcaklığını arıyordu ama ruhum o eli kökünden kesip atmak istiyordu.
Taksi deponun önünde durduğunda, çantamdan çıkardığım ıslanmış paraları şoföre uzattım. "Üstü kalsın," dedim ve arabadan indim.
Deponun metal kapısı ardımdan büyük bir gürültüyle kapandığında, içerideki rutubetli sessizlik yüzüme bir tokat gibi çarptı. Gümüş elbisem sırılsıklam, ruhum ise o yağmurdan daha soğuktu. Masanın üzerindeki o flash belleğe bakarken, zihnimde sadece Selin’in o zehirli fısıltısı dönüp duruyordu.
Adım seslerini duydum. Pamir gelmişti. Motorunun sesini kapıda susturduğu an, kalbimin ritmi hızlandı ama bu kez heyecandan değil, saf bir hiddettendi. İçeri girdiğinde, ışığı açmasına izin vermeden ona doğru döndüm.
"Beni piyon yaptın," dedim, sesim karanlığın içinde bir bıçak gibi parladı. "Beni, eski sevgilinle olan o kirli hesabının tam ortasına attın Pamir! Selin’in bana saldırmasına, kariyerimi yakmasına, o pirinç tabelamı kapıdan sökmesine seyirci kaldın! Sırf sonunda onu kendi silahıyla, benim üzerimden vurabilmek için!"
Pamir, loş ışıkta bir gölge gibi duruyordu. Aramızdaki o gergin çekim, odadaki oksijeni tüketiyordu. "Seni kurtardım Ateş," dedi, sesi her zamanki o boğuk ve baskın tonundaydı. "O kayıtları ele geçirmek için neler yaptığımı bilmiyorsun."
"Kurtarmak mı?" Acı bir kahkaha attım, belleği hırsla göğsüne fırlattım. "Sen beni bir laboratuvar faresi gibi kullandın! En başından beri... O 'Antifan' maskesinin arkasına saklanıp hayatımı darmadağın ettiğin o ilk günden beri! Sen Selin'i yakarken elin yanmasın diye beni maşa olarak kullandın. Söylesene, Selin'le arandaki o yarım kalmış hesap, benim haysiyetimden daha mı değerliydi?"
Pamir bir adım attı, ela gözleri karanlıkta parlıyordu. "Selin benim geçmişimdeki bir hataydı, doğru. Ama seni yıkan o yorumları yazarken, senin bu kadar dik duracağını tahmin etmemiştim. Seni tanımadan önce sadece bir hedeftin. Ama şimdi..."
"Şimdi ne?" diye bağırdım, ona doğru yürüyerek. "Şimdi vicdanın mı sızladı? Beni piyon olarak kullandığın bu oyunun sonunda, bir de kahramanlık madalyası mı bekliyorsun? Sen hâlâ o tabelayı söktüren adamsın Pamir. Benim için hiçbir şey değişmedi."
Tam o sırada kapı tekrar açıldı. Dalya, nefes nefese içeri daldı. Gözleri yaşlıydı, elleri titriyordu. "Ateş! Lütfen dur," dedi, yanıma gelmeye çalışarak. "Pamir abi... O kötü biri değil. O sadece Selin'in seni tamamen yok etmesini engellemeye çalıştı."
Dalya’ya döndüm. En yakın arkadaşım, sağ kolum, her şeyimi paylaştığım kadın... "Sen..." dedim, sesimdeki hayal kırıklığı öfkemden daha derindi. "Sen de mi biliyordun Dalya? Abinin Selin'le olan o geçmişini, bu kumpasın aslında bir intikam oyunu olduğunu benden sakladın mı?"
Dalya duraksadı, bakışlarını kaçırdı. "Ben sadece... İşlerin bu noktaya geleceğini düşünmemiştim Ateş. Seni koruyacağını söyledi."
"Korumak mı?" Dalya'nın kolunu tutmak için uzanan elini sertçe ittim. "Benim kliniğimde, benim asistanım olarak yanımdayken, arkamdan abinle bu piyon oyununu mu yönettiniz? Git buradan Dalya. İkiniz de gidin!"
Dalya hıçkırarak kapıya yöneldiğinde, Pamir olduğu yerde çakılı kalmıştı. Ona olan nefretim, o an aramızdaki o tuhaf çekimi bile baskıladı.
"Oyun bitti Pamir," dedim, masaya yaslanarak. "Beni yıkan antifandın, sonra kurtaran kahraman oldun, şimdi ise piyon yapan cellat. Ama unuttuğun bir şey var. Ben o koltukta oturan çaresiz hasta değilim artık. O tabelayı o kapıya kendi ellerimle tekrar asacağım. Ve sen..."
Gözlerimi onunkilere diktim, bakışlarımda artık tek bir zayıflık kırıntısı yoktu.
"Sen o koltuğa geri döneceksin. Ama bu kez iyileşmek için değil. Bu kez, bana yaşattığın her saniyenin hesabını o odada bizzat ben soracağım. Seans bitti Pamir. Şimdi dışarı çık."
Pamir, hiçbir şey söylemeden, sadece o karanlık ve derin bakışıyla beni süzerek geri çekildi. Kapı kapandığında, deponun içinde sadece benim hırslı nefesim ve yağmurun metal çatıdaki sesi kaldı.
Deponun o küf kokan karanlığında, Pamir ve Dalya’nın gidişinin ardından yankılanan sessizlik, az önceki feryatlarımdan daha sağırdı. Yağmur dışarıda hâlâ hınçla yağıyor, metal çatıya vuran her damla zihnimde sökülen o pirinç tabelanın paslı sesini canlandırıyordu. "Piyon," diye fısıldadım kendi kendime. Bu kelime zehirli bir sarmaşık gibi ruhuma dolanmıştı.
Ağır adımlarla deponun köşesindeki o eski, boy aynasının karşısına geçtim.
Aynadaki yansımam, bir zamanların kusursuz Ateş İkra’sından çok uzak bir enkaza benziyordu. Gümüş rengi ipek elbisem çamur ve yağmurla ağırlaşmış, vücuduma yapışmıştı. Saçlarım o asil topuzundan boşanmış, yüzüme inmişti. Gözlerimdeki kehribar rengi, ağlamaktan değil, içimdeki o devasa yangının dumanından kızarmıştı.
Elimi yavaşça aynanın soğuk yüzeyine koydum. Parmak uçlarım, Pamir’in az önce masaya dayandığı o hayali izleri siliyordu. O, beni Antifan olarak yıkan, sonra kurtarıcı maskesiyle hayatıma sızan ve en sonunda Selin ile olan kirli geçmişinin bedelini bana ödeten adamdı.
"Vazo toz oldu Pamir," dedim aynadaki o yabancı kadına bakarak. "Ama o tozlardan artık bir kalkan değil, bir kılıç yapacağım."
Yavaşça ellerimi enseme götürdüm. Sıkı topuzumdan sarkan son tokaları da tek tek söküp yere fırlattım. Siyah saçlarım omuzlarıma bir gece örtüsü gibi döküldü. Ardından, Selin’in o sahte zafer yemeği için seçtiğim, piyonluğumun simgesi olan o gümüş elbiseyi, üzerimden bir yılan derisini soyar gibi çıkarıp attım. Elbise, beton zemine ıslak bir yığın halinde düştü; tıpkı eski, zayıf Ateş gibi.
Odanın loş ışığında, yedeklerin olduğu dolaba yöneldim. Orada duruyordu: En profesyonel, en keskin hatlı, en sert siyah takım elbisem. Onu giyerken her bir düğmenin iliklenmesi, zihnimdeki bir dişlinin yerine oturması gibiydi. Ceketimin yakalarını düzelttim. Kumaşın o soğuk ve sert dokusu, tenime geri gelen o sarsılmaz özgüvenin kanıtıydı.
Aynaya son bir kez baktım.
Artık karşımda piyon yapılmayı bekleyen, "neden" diye soran o şaşkın kadın yoktu. Karşımda, Pamir’in o tekinsiz çekimini, onun bana olan hayranlığını ve suçluluk duygusunu bir neşter gibi kullanmaya hazır bir cerrah vardı. Pamir bana çekilmeye devam edecekti; o ela gözleri her zaman üzerimde olacaktı. Ama artık o bakışlar beni ısıtmayacaktı; o bakışları onu kendi labirentinde hapsetmek için bir yem olarak kullanacaktım.
"Beni piyon yaptın Pamir," dedim, dudaklarımda buz gibi bir tebessümle. "Ama şah matı ben yapacağım."
Çantamı aldım, o depodan bir yabancı olarak girdim ama o oyunun kurallarını yeniden yazan bir hakim olarak çıktım.
Oyun yeni başlıyordu. Ve bu kez zar benim elimdeydi.
🦚
Pamir sizce gerçekten Ateş'i mi düşündü? Tek derdi onu kurtarmak mıydı?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |