
20. Bölüm: Kurtarıcı ve Kurtarmak
"Kendimden nefret ettiğimden daha çok..."

●●●
Selim’in yanından ayrılıp tekrar ona doğru yürüdüğümde, Pamir’in gözlerinde tek bir duygu vardı: Hükmetme arzusu.
"Bitti mi?" dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içindeki o otoriter ton kulaklarımda çınladı. "Çocukluk anılarınız, o samimi fısıldaşmalarınız... Bitti mi Ateş?"
"Sana hesap verecek değilim Pamir," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Selim benim eski bir arkadaşım. Senin bu sergilediğin tavır ise sadece profesyonelliğe değil, nezakete de aykırı."
Pamir hafifçe bana doğru eğildi. O an, o meşhur odunsu kokusu tekrar ciğerlerime doldu. "Profesyonellik mi?" diye sordu, dudaklarında alaycı, bir o kadar da karanlık bir gülümseme belirdi. "Senin o 'eski arkadaşın' sana dokunurken profesyonellikten mi bahsediyorsun? Ben bir psikoloğum Ateş, insanların bakışlarından ne çalmaya çalıştıklarını anlarım. O çocuk seni sadece bir arkadaş olarak görmüyor. Ve ben, bana ait olan bir şeyin üzerinde başkasının elini görmeye tahammül edemem."
"Sana ait olan mı?" Kanım beynime sıçramıştı. "Ben senin mülkün değilim Pamir. Ben senin doktorun bile değilim artık, sadece bir meslektaşınım."
Pamir, elini yavaşça ceketime doğru uzattı, omuz hizamda duran hayali bir toz zerresini temizler gibi yaptı ama parmakları kumaşın üzerinden tenimi yakarcasına geçti. Bu, açık bir meydan okumaydı. "Sen benim neyim olduğunu çok iyi biliyorsun," dedi sesi iyice kısılarak. "Beni bu cehennemden çekip alacağını söyleyen sendin. Bir kurtarıcı, terk ettiği enkazın başkaları tarafından yağmalanmasına izin vermez."
Pamir aniden bileğimi kavradı. Canımı yakmıyordu ama kaçmama da izin vermiyordu. "Gerçek öyle mi?" diye soludu. Beni kalabalığın şaşkın bakışları arasından çekerek salonun büyük balkon kapılarına doğru sürükledi. Direnmedim. Dışarı çıktığımızda İstanbul’un serin rüzgarı yüzümüze vurdu, ama aramızdaki hararet dışarıdaki havadan çok daha yakıcıydı.
Pamir beni balkonun mermer korkuluğu ile kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. "Korkuyorsun," dedim gözlerinin tam içine bakarak. "Kontrolü kaybetmekten, yalnız kalmaktan... Selim’e duyduğun bu öfke onunla ilgili değil, senin içindeki o bitmek bilmeyen 'kaybetme' korkunla ilgili."
"Neden Pamir?" diye bağırdım, ellerimle göğsüne vurarak. "Neden bu kadar umurundayım? Söyle!"
Pamir aniden durdu. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o parçalanmışlığı gördüm. "Çünkü seni seviyorum!" diye haykırdı. Sesi gecenin sessizliğinde patlayan bir bomba gibiydi. "Seni, kendimden nefret ettiğimden daha çok seviyorum. Seni o yetimhane köşesindeki fotoğrafını gördüğüm ilk günden beri, nefes alışımı senin nefesine bağladım ben!"
Balkonun serin rüzgarı, Pamir’in az önce bir bomba gibi patlayan itirafının yankısını süpürüp götüremiyordu. Göğsüm, sanki içine koca bir taş oturmuş gibi daralıyordu. Bir yanda yıkıcı aşk itirafı, diğer yanda Selim’den duyduğum ve Pamir’in tüm dünyasını altüst edecek o korkunç ama umut dolu sır...
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Selim’in söylediklerini, Caner’in aslında ölmemiş olabileceği gerçeğini tam o an söyleyecektim; dudaklarım aralandı ama içimdeki o karanlık ses beni durdurdu. Söyleme, dedi o ses. Şu an değil. Bu yükle başa çıkamaz. Eğer Caner yaşıyorsa ve sen bunu şimdi söylersen, Pamir’i tamamen kaybedersin. İçsel bir çatışmanın tam ortasında kalmıştım; dürüstlüğüm ile onu koruma içgüdüm birbirine girmişti. Şokun etkisiyle sadece bakabildim. Sessizliğim, aramızdaki o elektrik yüklü boşluğu daha da ağırlaştırdı.
Pamir, verdiğim tepkisizliğin içinde kaybolmak yerine, gözlerimin en derinindeki o küçük korku kıvılcımına odaklandı. Bakışları yumuşamadı, aksine daha da derinleşti.
"O ilk günü hatırlıyor musun?" dedi, sesi rüzgarın uğultusuna karışan boğuk bir melodi gibiydi. "Sana bir anti fan olarak, seni yıkmak, maskeni düşürmek için geldiğim o ilk anı... Kapıdan içeri girdiğinde karşılaştığım o kadın, beklediğim kurban değildi. O gün gözlerimin içine öyle bir bakışın vardı ki, sanki tüm dünyayı karşına alabilirmişsin gibi..."
Bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi tamamen yok etti. Sırtım balkonun soğuk mermerine dayalıydı, kaçacak yerim yoktu.
"O mahkeme salonundaki dik duruşun..." diye devam etti, parmakları hafifçe çeneme doğru yükseldi ama dokunmadı. "Aileni kaybettiğin o enkazın altından, saçının tek bir teli bile bozulmadan çıkışın... Acını bir zırh gibi kuşanman, o buz gibi ama büyüleyici güzelliğin... Ben seni yok etmeye gelmiştim Ateş, ama sen beni daha ilk saniyede kendi karanlığına hapsettin. Mahkemede yıkılmanı beklerken, ben senin o yıkılmaz kalene hayran kalırken buldum kendimi."
Duyduklarım zihnimde dönüp duran taşları yerine oturtuyordu. O, beni sadece bir saplantı olarak değil, bir güç simgesi olarak sevmişti. Pamir’in beni sevdiği gerçeği, artık bir ihtimal değil, kaçamayacağım bir hapishaneydi.
"Sen benim gördüğüm en muazzam yıkımsın Ateş," dedi ve aniden, hiçbir uyarı vermeden dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
O an dünya durdu. Zamanın dişlileri birbirine geçti ve ben, bir boşluğun içine düştüm. Kaçmadım. Ellerimi göğsüne koyup onu itecek gücü kendimde bulamadım. Ama ona karşılık da vermedim. Sadece... dona kaldım. Pamir’in dudaklarındaki o açlık, o yılların birikmiş sızısı tenime değerken, ben sadece ruhumun ne kadar yorgun olduğunu hissettim. Bu öpücük bir kavuşma değildi; bu, iki enkazın birbirine tutunma çabasıydı.
Gözlerim açık, karşımdaki İstanbul ışıklarının bulanık yansımasına bakarken, içimdeki o devasa sırrı —Caner’in hayatta olma ihtimalini— kalbimin en derin dehlizlerine gömdüm. Bu itirafın altında ezilirken, Pamir’in sevgisi beni iyileştirmek yerine, etrafımdaki parmaklıkları biraz daha sıkılaştırıyordu.
Pamir geri çekildiğinde, dudaklarımda kalan o yakıcı his, az önce duyduğum itiraflardan daha ağırdı. Gözleri, bir cevap beklercesine değil, sanki ruhumun en derinindeki o sırrı söküp almak istercesine üzerimdeydi. Ama ben konuşamadım. İçimdeki o devasa uçurumda Caner’in ölmediği gerçeği yankılanıyordu ve bu gerçek, Pamir’in az önce ilan ettiği aşkı bile gölgede bırakacak kadar karanlıktı.
"Bir şey söylemeyecek misin?" dedi Pamir. Sesi artık kükreyen bir aslanınki değil, yaralı bir çocuğunki gibi kısıktı.
Yavaşça ellerimi göğsünden çektim. Aramıza giren o birkaç santimlik mesafe, aslında fersah fersah bir soğukluktu. "Bana biraz zaman ver," diyebildim sadece. Sesim yabancı birine aitmiş gibi donuk çıkmıştı. "Bu... Bu çok fazla Pamir. Her şey için çok fazla."
Onu balkonun ortasında, İstanbul’un ışıkları altında yapayalnız bırakarak içeri adım attım. Salonun uğultusu kulaklarımda uğuldarken kimseye bakmadan, kimseyle göz göze gelmeden vestiyere yürüdüm. Çantamı alıp otelin döner kapısından kendimi dışarı attığımda, gece serinliği yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Taksiye bindiğimde camdan dışarıyı seyretmeye başladım ama gördüğüm tek şey Pamir’in o mahvolmuş bakışlarıydı. Telefonum titredi. Bir mesaj. Selim’den.
Selim: Ateş, o mektubun kopyasını buldum. Yarın sana getireceğim. Eğer Caner gerçekten oradaysa, Pamir bunu bilmeli.
Telefonu avucumun içinde sıktım. Hayır, Pamir bunu şu an öğrenemezdi. Eğer Caner yaşıyorsa, Pamir’in bunca yıl tuttuğu yasın, çektiği acıların ve bana duyduğu bu hastalıklı sevginin temeli sarsılacaktı. Belki de benden nefret edecekti; gerçeği ondan sakladığım için değil, gerçeğin kendisi canını çok daha fazla yakacağı için.
Karanlıkta fısıldadım, kendi sesimden korkarak:
"Özür dilerim Pamir... Seni sevdiğim için değil, seni bu gerçeğe henüz hazır görmediğim için."
🎀
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |