10. Bölüm
Udezsenlife / ANTİFAN: Ateş ve Gölgesi / 9. Bölüm: Bir Adet Papatya

9. Bölüm: Bir Adet Papatya

Udezsenlife
udezsenlife

9. Bölüm: Bir Adet Papatya

"birbirimizi kanatacak kadar çok ortak noktamız vardı"

 

●●●

Evim artık sadece dört duvardan ibaret bir hapishaneydi. Televizyonu açmaya korkuyor, telefonumun ekranındaki her bildirimde sanki bir kırbaç darbesi yiyormuş gibi irkiliyordum. Hakkımdaki "sahte psikolog" ve "ölüme sürükleyen kadın" manşetleri, dijital bir zehir gibi yayılmaya devam ediyordu. Pamir, pimini çektiği bombayı kucağıma bırakmış ve uzaklaşmıştı. Ya da ben öyle sanıyordum.

​O sabah, kapımın önünde garip bir hareketlilik vardı. Dalya ile mutfakta sessizce kahvaltı yaparken -ki bu daha çok bir ritüel, bir hayata tutunma çabasıydı- kapı çaldı. Gelen bir kuryeydi. Elinde isimsiz, özenle paketlenmiş bir kutu tutuyordu.

Kutuyu açtığımda nefesim kesildi. İçinde, bugünlerde bulunması imkânsız olan, psikoloji dünyasının en nadir eserlerinden biri; Jung'un eski basım bir kitabı ve yanında sıcaklığını hâlâ koruyan, en sevdiğim fırından çıkmış taze çörekler vardı. Hiçbir not yoktu. Ama kutunun köşesindeki o milimetrik, kusursuz bant yapıştırma tarzını gördüğüm an, kalbim göğüs kafesime bir yumruk indirdi. Fotoğrafımı tamir eden eller, şimdi ruhumu beslemeye çalışıyordu.

​"Bu... bu abimin işi," dedi Dalya, kutuya bakarken gözleri parlayarak. "O, birine doğrudan 'özür dilerim' diyemez Ateş. O sadece tamir etmeye çalışır. Gizlice, kimse görmeden..."

​"Beni yıkan adam, beni neden düzeltsin Dalya?" diye fısıldadım. Ama içten içe biliyordum. O "Üzgünüm" notu bir başlangıçtı. Pamir, kendi yarattığı canavardan korkmaya başlamıştı.

"Ben söylemiş olayım," diyerek beni yalnız bıraktı ve mutfağa geçti. Yüzümde durduramadığım bir gülümseme yerleşmişti. Hayır, Pamir için değildi. O harika kitap içindi.

Kesinlikle...

Kutuyu özenle masaya bıraktım, mutfağa geçtim. Dalya'ya bakmadan "Kahve ister misin?" diyerek kahve makinesine yöneldim. "Olur," dedi ve yıkadığı ellerini kuruttu. "İşsiz olmak zormuş," diye ekledi alayla. Dirseğimle onu ittim. Sahte sinirle "Sus lütfen." dedim. Ağzına fermuar çekip içeri geçti.

Makinenin hazır olduğu ses kulaklarıma ilişince Dalya'nın ardından bakmayı bırakıp bardakları doldurdum. Salona geçtim.

"Ateş!" dedi heyecanla Dalya. Hızla yanına oturdum. "Ne oldu?!"

Önündeki telefonu bana çevirdi. "Yorumlar değişiyor," dedi sevinçle. "Ne?!" diyerek yorumlara göz attım. Hakkımdaki o karanlık bulutlar dağılmadı ama aralarından güneş sızmaya başladı.

"İnsanları suçlamak kolay, bir kere zor olanı yapın."

"Ben inanıyorum."

"Belkide yalan ama yine de emin değiliz. Suçlamayın."

"Dalya?!" dedim merakla. "İnsanların fikirleri... İyi de nasıl?" Hızla telefonumu aldım. Bir sürü bildirim yığını oluşmuştu. Dalya'nın gösterdiği yorumlar çıktı karşıma. Merakla hesaba bastım. Kimliği belirsiz bir kaynak, geçmişte gönüllü olarak çalıştığım yetimhanelerdeki çocukların, benden destek alıp hayata tutunan gençlerin mektuplarını ve başarı hikayelerini sosyal medyada paylaşmaya başlamıştı. İtibarım, bir el tarafından gizlice çamurdan çekilip çıkarılıyordu. Pamir, açtığı yarayı dikiş diker gibi kapatıyordu.

Zihnimdeki ses yükseliyordu ama ben duymak istemiyordum. Tamir edilmiş fotoğraf... Üzgünüm mesajı... Ve o kitap... Hayır. O, olmamalıydı. Bu beni sakinleştirmek yerine daha çok boğdu. Onun acımasına ihtiyacım yoktu. Onun vicdanını rahatlatmasına izin vermeyecektim. Dalya'yla telaşla birbirimize baktık.

Akşam çökmek üzereydi. Zihnim uzun süre sekmeleri açık kalmış bilgisayar gibiydi. Neden yapıyordu bunu bana?

​Evin duvarları üzerime çökmeye başladığında ceketimi kapıp kendimi dışarı attım. Dalya'nın itirazlarını duymadım bile. Şehrin gürültüsünden kaçmak, kimsenin beni tanımayacağı, yargılamayacağı o ıssız sahile gitmek istiyordum.

Deniz, gökyüzüyle aynı gri tondaydı. Dalgalar kıyıdaki kayaları döverken, rüzgâr saçlarımı yüzüme kırbaç gibi çarpıyordu. Sahilin en ucundaki o paslı bankta bir karaltı gördüm. Yaklaştıkça omuzlarının dikliği, o tanıdık ve mağrur duruşu tanıdım. Pamir...

Pamir oradaydı. Elinde tek bir beyaz papatya tutuyordu.

Beni fark ettiğinde ayağa kalkmadı ama bakışlarındaki o buz dağı ilk kez erimiş gibiydi. Ürkekçe adımladım. Yanına vardığımda rüzgâr aramıza girdi. Susmak istemiyordum. Bu belirsizliklerden boğuluyordum.

"Neden?" dedim, sesim dalgaların uğultusunu bastırarak. "Neden o kitaplar, neden o haberler? Beni yok eden sensin Pamir. Şimdi neden gölgelerden bana yardım ediyorsun?"

Pamir bakışlarını denize dikti. Elindeki papatyanın sapıyla oynarken sesi, hırçın dalgalar kadar yorgun çıktı. "Çünkü o çocuk..." dedi, sesi titredi. "Fotoğraftaki o küçük, hırkalı kız... Bu nefreti hak etmiyordu. Ben seni o kız sanmamıştım Ateş. Ben seni, her şeyi kolayca elde etmiş, insanların acısını bir basamak olarak kullanan o kibirli kadınlardan sanmıştım."

​"Ama yanıldın," dedim yanına otururken. Aramızda bir uçurum vardı ama ilk kez aynı uçurumun kenarında yan yana duruyorduk. "Ben o kızım Pamir. Hiçbir şeyi olmayan, tek kalesi o eski okul kitapları olan o kızım. Sen benim kalemi yıktın."

Pamir başını çevirip gözlerimin içine baktı. Ela gözlerinde devasa bir suçluluk, bir itirafın sancısı vardı. "O fotoğrafı gördüğümde," dedi fısıltıyla, "kendi çocukluğumu gördüm. Kendi çaresizliğimi..."

O an, aramızdaki o görünmez zırhın çatladığını hissettim. Bir psikolog olarak değil, sadece ruhu yaralı bir kadın olarak sordum: "Sen o gün yağmurda, 'insanların nasıl öldüğünü gördün mü?' demiştin. Kim öldü Pamir? Kimi kurtaramadın da hıncını bu meslekten ve benden alıyorsun?"

Pamir'in çenesi kasıldı. Parmak boğumları bembeyaz kesildi. Bakışları uzaklarda, belki de üç yıl önceki o karanlık gecede asılı kaldı. "Senin kurtardığın o çocuklar gibi şanslı değildi Ateş," dedi. Sesi o kadar derinden geliyordu ki, sanki ciğerlerinden kopup gelmişti. "Ben ona 'umut' verdim. Ben ona 'iyileşeceksin' dedim. Ama o... o benim verdiğim sözlerin altında ezildi."

Daha fazla anlatmadı. Anlatamadı. Kelimeler boğazına dizilen o cam kırıkları gibiydi. Beyaz papatyayı yavaşça yanındaki bankın üzerine bıraktı. O an anladım; o çiçek birine verilmek için değil, birinin anısına oraya bırakılmıştı.

"Sen bir katil değilsin Pamir," dedim yumuşak bir sesle. "Sen sadece yas tutan bir adamsın."

Pamir aniden ayağa kalktı. Zayıflığını göstermekten korkan bir yaralı hayvan gibi arkasını döndü. Gitmeden önce, rüzgârın neredeyse alıp götüreceği o son cümleyi bıraktı:

​"Davanın peşini bırakmayacağım Ateş. Bu süreç başladı, durduramam. Ama... artık senden nefret etmiyorum. Belki de en kötüsü bu."

O, karanlığın içinde kaybolurken, ben o paslı bankta, bir elinde tamir edilmiş fotoğrafı, diğer elinde bir başkasının yasına bırakılmış o beyaz papatya ile kalakaldım. İki yabancı enkazdık biz; birbirimizi iyileştirmeye yetecek kadar gücümüz yoktu ama birbirimizi kanatacak kadar çok ortak noktamız vardı.

🌊

En kötüsü de bu mu...

Pamir, pişman mııı?

 

 

Bölüm : 24.04.2026 21:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...