
13. Bölüm: Kırmızı Kitap'ın Son Sayfası
"Sen başardın Ateş, ben ise öldürdüm!"

●●●
Kütüphanedeki hava, Pamir’in "Ben de bir psikologdum," itirafıyla birlikte asılı kaldı. O an, o meşhur Jung kitabının neden bende olduğunu, neden o mesleki terimlerle beni vurduğunu, neden bakışlarındaki o "şifa ve yıkım" çelişkisini taşıdığını anladım. Karşımda duran adam, sadece intikam peşinde bir iş adamı değil; unvanını bir mezar taşı gibi sırtında taşıyan, iflas etmiş bir ruhun hekimiydi.
Pamir, titreyen ellerini cebine soktu. Bakışları, odanın en karanlık köşesine, sanki orada bir hayalet varmışçasına çakılı kaldı.
"Caner," dedi sesi fısıltıyla, "henüz on sekizindeydi Ateş. Babası tarafından terk edilmiş, annesinin sessizliğinde boğulmuş bir çocuk... Bana geldiğinde gözlerinde o tanıdık ışığı görmüştüm. 'Beni sen anlarsın,' demişti. Ben de anladığımı sandım. Ona umut verdim. Ona, 'Beraber yürüyeceğiz bu yolu, iyileşeceksin' dedim."
Sustu. Boğazındaki düğümün fiziksel bir acıya dönüştüğünü görebiliyordum. Bir adım attım ama durdum; o an profesyonel bir mesafeye değil, sadece bir insanın bir başkasının acısına şahitlik etmesine ihtiyaç vardı.
"Bir gece," diye devam etti, sesi çatallaşarak. "Telefonum çaldı. Açmadım. Uyumak istedim, yorgundum... Ertesi sabah uyandığımda, Caner’in annesinin feryadı telesekreterimdeydi. Caner, benim ona verdiğim o 'iyileşme' sözlerinin altında ezilmişti. Benim 'ışık' dediğim şey, onun karanlığını daha da belirginleştirmişti sadece. O gece... O gece o çocuk, benim sesimi duymadan veda etti bu dünyaya."
Pamir yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o yaşlı nem, dışarıdaki yağmurdan daha yakıcıydı.
"O gün bıraktım Ateş. O önlüğü, o unvanı, o kitapları... Hepsini o çocuğun mezarına gömdüm. Sonra seni gördüm. Televizyonlarda, panellerde... 'Herkes iyileşebilir' diyordun. 'Acı geçicidir' diyordun. Seni gördükçe Caner’in o sessiz vedasını duydum. Senin o parlayan kariyerin, benim başarısızlığımın en büyük kanıtı gibiydi. Seni yok etmek istedim, çünkü senin şifan benim yaramı kanatıyordu."
İçimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ona olan öfkem, o an yerini tarifsiz bir şefkate ve aynı zamanda derin bir dehşete bıraktı. Pamir, Caner’in yasını tutarken aslında kendi ruhunu idam etmişti.
"Ama sen de gördün," dedi Pamir, bana doğru bir adım atarak. "Sen de o kanlı asfaltın üzerinde ölümü gördün. Aileni kaybettin... Sen nasıl hâlâ o önlüğü giyebiliyorsun Ateş? Nasıl hâlâ 'iyileşeceksin' diyebiliyorsun o insanlara? Sen o çocuktan daha mı güçlüydün, yoksa sadece daha mı iyi saklanıyorsun?"
Sorusu, kütüphanenin sessizliğinde bir kırbaç gibi şakladı. Kendi travmamla, o yetimhane ranzalarındaki soğuk gecelerle ve Pamir’in bu devasa suçluluk duygusuyla yüzleşmek zorundaydım.
"Çünkü Pamir," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırarak, "ben o kazadan sonra ölmeyi de düşündüm. Ama sonra anladım ki; birinin acısına dokunmak, kendi acını dindirmenin tek yolu. Ben o önlüğü, annemin ve babamın tutamadığı elleri tutmak için giydim. Sen ise... Sen Caner’i kurtaramadığın için dünyayı cezalandırmaya çalıştın."
Aramızdaki o sessiz köprüde, iki yaralı şifacı birbirinin en mahrem günahlarına dokunuyordu. Artık ne unvanlar kalmıştı ne de mahkemenin o soğuk duvarları arasında kazanılan zaferler. Sadece iki çıplak ruh, yılların biriktirdiği o devasa enkazın üzerinde, birbirinin yarasına bakıyordu.
Pamir, titreyen bir nefes alarak elini o tozlu masanın çekmecesine uzattı. Metalin metale sürtünme sesi, sanki yıllardır açılmamış bir mezarın kapak sesini andırıyordu. Çıkardığı dosya sararmıştı, kenarları bükülmüş, üzerine bir adamın hayatı boyunca taşıdığı o ağır suçluluk sinmişti.
"Al," dedi Pamir, sesi rafların arasında bir hayalet gibi dolaşarak. "Vaka: Caner. Bak bakalım o çok güvendiğin teorilerin, o parlak klinik gözlemlerin, bir çocuğun son nefesini geri getirebilecek mi?"
Dosyayı elime aldığımda parmaklarımın ucuna bir buz kütlesi değmiş gibi irkildim. Sayfaları çevirdikçe bir çocuğun çaresizliğini, Pamir’in o dönemki titiz ama umut dolu notlarını ve sonra... o notların nasıl birer veda mektubuna dönüştüğünü gördüm. En arkada küçük bir ses kayıt cihazı duruyordu. Pamir, cihazın düğmesine basarken arkasını döndü, camdan dışarı, karanlığa baktı.
Kayıt başladı. Caner’in sesi cılızdı, sanki çok uzaktan geliyordu. "Pamir abi... Orada mısın? Işıklar sönüyor. Sen demiştin ya, beraber yürüyeceğiz diye... Ben yolu bulamıyorum."
Kayıt bittiğinde odadaki oksijen çekilmiş gibiydi. Pamir’in omuzları sarsılıyordu. Profesyonel refleksim devreye girmek üzereydi; ona bir "danışan" gibi yaklaşmak, omuzlarına dokunup "bu senin suçun değil" demek, o bildik teselli cümlelerini sıralamak istedim. Ama tam ağzımı açtığımda, Pamir aniden bana döndü. Bakışlarındaki o vahşi çaresizlik, tüm "doktor" kimliğimi bir anda yerle bir etti.
"Şimdi söyle bana!" diye kükredi. "Hangi teknikle sileceksin bu sesi zihnimden? Sen başardın Ateş, ben ise öldürdüm! Aramızdaki fark bu!"
"Yeter!" diye haykırdım, dosyayı masanın üzerinden yere fırlatarak. Kâğıtlar odanın her yanına birer kar tanesi gibi dağıldı. "Bana o başarısız psikolog rollerini yapma artık! Ben buraya senin hastan olarak gelmedim, sen de benim doktorum değilsin! Ben o kanlı asfaltın üzerinde annesinin elini tutamayan o küçük kızım, sen de o telefonu açamayan o pişman adamsın. Biz eşitiz Pamir! Aynı cehennemde farklı köşelerde yanıyoruz sadece!"
Pamir’e doğru koştum, ellerimle göğsüne sertçe vurdum. "O unvanların, o kilitli çekmecelerin arkasına saklanma! Ben senin aynanım!"
Pamir ellerimi tuttu, durdurmak istedi ama ben durmadım. Gözyaşlarım onun gömleğine damlarken, aramızdaki o sahte mesafe tuzla buz oldu.
"Git buradan Ateş," dedi Pamir, sesi buz gibi bir emir kipiyle odayı kesti. "İstediğini aldın. Gerçeği öğrendin. Şimdi o unvanını da al ve bu enkazdan uzaklaş."
"Gitmeyeceğim!" diye haykırdım. Sesim kütüphanenin yüksek tavanında patladı. "Dalya için buradayım. Senin o kilitli kapılar ardında çürümeni izlemesine izin vermeyeceğim!"
Pamir hışımla üzerime yürüdü. Gözlerindeki o vahşi, yaralı bakış üzerime devrildi. "Benim için hiçbir şey yapamazsın! Sen sadece o kanlı asfaltta kalmış o küçük kızsın, bense o telefonu açmayan katil! Bizden hiçbir şey olmaz Ateş, anlıyor musun? Git!"
Beni kolumdan tutup kapıya doğru sürüklediğinde direndim ama gücü karşısında çaresiz kaldım. Beni kütüphaneden, koridordan geçirdi ve sağanak yağmurun kamçı gibi dövdüğü dış kapının önüne fırlattı.
"Pamir, aç şu kapıyı!" diye bağırdım, yumruklarımı ahşaba vurarak.
"Bitti Ateş! Kendi cehenneminde yanmana izin vermeyeceğim, git kendi cennetini kur!" diye bağırdı içeriden. Kilidin sertçe dönme sesini duydum.
Yağmur saniyeler içinde beni iliğime kadar ıslattı. Adliye çıkışındaki o şık ceketim sırılsıklam olmuş, ağırlaşmıştı. Gitmedim. Gidemedim. Bahçedeki o eski fenerin cılız ışığı altında, dizlerimin üzerine çöktüm. Saatlerce o kapının önünde, suyun altında bekledim. Nefretim, o soğuk yağmurla birlikte akıp gidiyordu ama yerine gelen şeyin ne olduğunu adlandırmaktan korkuyordum. İçimdeki "psikolog" sustu; sadece o kimsesiz çocuk kaldı orada.
Kapı aniden, acı bir gıcırtıyla açıldı.
Pamir, elinde bir şemsiyeyle değil, sadece kendi pişmanlığıyla eşikte duruyordu. Üstü başı dağılmış, omuzları çökmüş bir haldeydi. Beni o halde, sırılsıklam ve titrerken görünce yüzünde bir acı dalgası geçti.
"Neden gitmiyorsun?" diye fısıldadı, sesi yağmurun uğultusuna karışarak. "Neden beni kendi karanlığımla baş başa bırakmıyorsun?"
"Çünkü o karanlığı biliyorum Pamir," dedim, dişlerim birbirine vururken. "Ve orada yalnız kalmana izin vermeyeceğim."
Pamir bir an tereddüt etti, sonra hızla yanıma gelip beni kollarından tutarak ayağa kaldırdı. Beni içeriye, kütüphanenin o loş sıcaklığına çektiğinde ikimizden de sular süzülüyordu. Kapıyı arkamızdan kapattı. Göğüs kafesi hızlı hızlı inip kalkıyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki, o bakışın içinde hem bir nefret hem de önüne geçemediği bir muhtaçlık vardı.
"Sen ne yaptığının farkında mısın?" dedi, üzerime doğru yürüyerek. Beni az önce kitapları düşürdüğümüz o rafın önüne kadar geriletti. "Seni mahvettim ben. Kariyerini, adını... Neden hâlâ buradasın?"
"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Sadece gitmeni engelleyemedim. Dalya için... Refleks işte..."
"Refleks değil bu Ateş," dedi Pamir, sesi artık bir tehdit gibi değil, bir teslimiyet gibi çıkıyordu. Elleri ıslak omuzlarıma kapandı. "Bu başka bir şey."
Gözlerinde o büyük kırılmayı gördüm; savunma mekanizmaları, o kaskatı gururu, Caner’in hayali... Hepsi o an sustu. Eğildi, alnını soğuk ve ıslak alnıma yasladı. Nefesi nefesime karışırken, kalbinin göğüs kafesini zorlayan o vahşi ritmini duydum.
Pamir’in alnı alnıma değdiği an, zamanın durduğunu sandım. Kalbinin göğüs kafesini döven o vahşi ritmi, avuç içlerimde hissediyordum. Ama o sıcaklık, ruhumdaki o buz kütlesini eritmek yerine daha da keskinleştirdi. Bir anlığına, sadece bir saniyeliğine o karanlık sulara kapılacak gibi oldum; sonra zihnimde o sökülen tabelamın sesi yankılandı. Mahkeme salonundaki o aşağılanma, günlerce süren o uykusuz geceler, adliye önündeki o sahte kalabalık...
Hızla geri çekildim. Ellerini omuzlarımdan sertçe ittim. Aramızdaki o büyü, kristal bir vazonun yere çakılması gibi tuzla buz oldu.
"Yapma," dedim, sesim kütüphanenin yüksek tavanında titreyerek yankılandı. "Sakın bunu bir teselliye, bir yakınlaşmaya dökme Pamir. Bu... bu hiçbir şeyi değiştirmez."
Pamir’in elleri havada asılı kaldı. Bakışlarındaki o nadir yumuşaklık, yerini derin bir hayal kırıklığına ve hemen ardından o bildik savunma zırhına bıraktı. "Ateş, ben sadece..."
"Sen sadece ne?" diye haykırdım. Gözlerimden akan yaşlar artık şefkatten değil, saf bir öfkeden geliyordu. "Beni mahvettin! Kariyerimi, yıllarca tırnaklarımla kazıdığım o saygınlığı bir intikam uğruna ateşe verdin. Şimdi iki itiraf, bir eski dosya ve bu loş ışıklar her şeyi temize mi çekiyor sanıyorsun? Ben buraya Dalya için geldim. Senin o vicdan azabında boğulup gitmeni engellemek için, bir hayat daha sönmesin diye geldim. Seni affettiğim için değil!"
Pamir’in yüzü kireç gibi beyazladı. O dik omuzları ilk kez gerçekten çöktü. "Anlıyorum," dedi sesi buz gibi, ruhsuz bir tonda. "Mesleki deformasyon. Bir vaka daha kurtarıldı, öyle mi?"
"Evet," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Sadece bu. Seninle benim aramda bir hikaye yok Pamir. Sadece yarım kalmış bir hesap ve darmadağın olmuş iki hayat var. Ben ünvanımı geri aldım, sen de suçunu itiraf ettin. Buraya kadarmış. Mesleğine dönmek istersen elimden geleni yaparım."
Arkamı döndüm. Islak ayakkabılarımın mermer zemindeki gıcırtısı, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Kütüphanenin o tozlu, tarih kokan havası üzerime çökmeye başlamıştı. Her bir kitap rafı, sanki Pamir’in o kilitli geçmişinin birer parmaklığı gibiydi.
"Ateş!" diye seslendi arkamdan. Sesi hem bir rica hem de bir uyarı gibiydi.
Durmadım. Kapıya doğru adımlarımı hızlandırdım. Koridordaki o loş ışıkların altında, sırılsıklam halimle bir gölge gibi süzüldüm. Dış kapının ağır kolunu kavradığımda, parmaklarımın titremesini engelleyemedim. İçimde bir şeyler kopuyordu; nefretimin yerini alan o tuhaf sızı, gitme diye bağırıyordu ama gururum o sesi çoktan susturmuştu.
Kapıyı açtım. Dışarıdaki fırtına dinmiş, yerini keskin ve nemli bir soğuğa bırakmıştı. Gece yarısının o karanlık sessizliğine doğru bir adım attım. Arkamda; darmadağın bir kütüphane, itiraf edilmiş bir geçmiş ve bakışlarıyla beni hala takip ettiğini bildiğim o yaralı adamı bıraktım.
Bahçeden çıkarken arkama bakmadım. Çünkü bakarsam, o kapıdan içeri koşup o rafların arasında kaybolmaktan korkuyordum. Ben Ateş İkra'ydım; yıkıntılar arasında yürümeyi bilirdim ama o yıkıntının altında kalmaya niyetim yoktu.
Arabama binip motoru çalıştırdığımda, dikiz aynasından evin kararan silüetine baktım. Pamir kapının eşiğinde belirdi. Cılız bahçe ışığının altında, tek başına bir anıt gibi duruyordu. Gaz pedalına yüklendim. Tekerleklerin ıslak asfaltta çıkardığı o tiz sesle birlikte, kütüphanedeki o fırtınalı geceyi ve o karanlık şifacıyı geride bıraktım.
Ama bilmiyordum; bazı yaralar sadece dikişle değil, ancak o yarayı açan elle iyileşirdi. Ve bizim hikayemiz, ben ne kadar "bitti" desem de, o kilitli kapıların ardında yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyordu.
♣️
Öhhö!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |