
19. Bölüm: Meslektaşlar
"Sözler altında ezilmek"

●●●
Kapı kapandığında, içeride kalan yankı sadece ahşabın sert sesi değil, benim haysiyetimin yerle bir oluşuydu. Pamir odadan çıktığında, arkasında bıraktığı o keskin, zihnimin en ücra köşelerine sızan kokusu genzimi yakmaya devam ediyordu. Masanın üzerindeki satranç tahtasına baktım; beyaz şah, simsiyah bir boşluğun ortasında yapayalnız, savunmasız kalmıştı.
"Şah mat," demiştim o sahte özgüvenle. Ama şimdi taşların arasına dağılmış ruhuma bakınca anlıyordum; Ateş İkra olarak kazandığım bu zafer, içimdeki o kadının en hırslı, en kanlı mağlubiyetiydi. Gardımı indirmiştim. Kendi şahımı, yani kalbimi, onun insafına bırakmıştım.
Düşünme Ateş, diye fısıldadı içimdeki o otoriter ses. Sadece toparlan.
Tam o sırada kapının ısrarlı çalınışı, zihnimdeki bu kaosu bıçak gibi kesti. Birkaç saniye içinde yüzümdeki o dağılmış ifadeyi sildim, gözlerimdeki yaşın nemini elimin tersiyle ittim ve omuzlarımı dikleştirdim. Aynaya bakmadım; bakarsam gördüğüm kadını tanıyamamaktan korktum.
Kapıyı açtığımda karşımda duran postacı, elindeki zarfı uzatırken yüzüme meraklı bir bakış attı. "Ateş İkra?" dedi teyit etmek istercesine. Sadece başımı salladım. Resmi, ağır bir kağıda basılmış bir davetiyeydi bu. Yarın yapılacak olan büyük psikoloji seminerinin daveti...
Kapıyı kapatıp sırtımı soğuk ahşaba yasladığımda, elimdeki kağıt bir kurtuluş halatı gibi göründü gözüme. Bu seminer, bu kalabalık, bu akademik disiplin... İşte normalleşmek için ihtiyacım olan kaçış buydu. "Hayat devam ediyor," dedim kendi kendime. "Sen bir profesyonelsin. Bu duygusal enkazın altında kalamazsın."
Eve geçtiğimde telefonumun soğuk ışığı yüzümü aydınlattı. Parmaklarım ekranda hızla hareket ederken, yarınki tüm randevularımı iptal ettiğime dair kısa, mesafeli bir mesaj hazırladım. Listede onun adı belirdiğinde duraksadım. Pamir. Mesajı ona da gönderdim. Saniyeler geçmeden telefonum titredi.
Pamir: Randevuları iptal etmen kaçış mı, yoksa yeni bir hamle mi?
Ekrandaki yazılara bakarken kalbimin ritmi hızlandı. Cevap vermedim. Telefonu ekranı aşağı gelecek şekilde masaya bıraktım. Sessizlik odada yeniden büyürken, bu seminerin sadece bir bilimsel toplantı değil, kendimi yeniden inşa etme savaşı olacağını biliyordum.
Zihnimi susturmanın tek yolu ellerimi çalıştırmaktı. Buzdolabını açtım, içindekilere boş gözlerle baktım ve sadece hayatta kalma içgüdüsüyle bir şeyler hazırlamaya başladım. Bıçağın tahtaya vurduğu her darbe, kafamın içindeki sesle ritim tutuyordu. Kaçış değil Pamir, diye mırıldandım içimden. Sadece yeniden nefes alma çabası. Hazırladığım yemeği, tadını zerre kadar almadan yedim. Boğazımdan geçen her lokma, sanki odayı kaplayan o ağır sessizliği daha da derinleştiriyordu.
Yemekten sonra kendimi yatak odasına attım. Yarın... Yarın kusursuz olmalıydım. Gardırobu açtım; askılar arasında parmaklarımı gezdirdim. Siyah, jilet gibi keskin kesimli bir takım elbise çıkardım. Bu benim zırhımdı. İnsanların içine, o seminere mağlup kadın olarak değil, güçlü kadın olarak girmeliydim. Ancak elbiseyi yatağın üzerine bıraktığım o an, zihnimdeki bir perde ansızın yırtıldı.
Bir anı... Annemin gülüşü, babamın koruyucu gölgesi... O ev sıcaklığının kokusu burnuma dolduğunda dizlerimin bağı çözüldü. Askılığın yanına, halının üzerine çöktüm. Yalnızlık, sadece kimsenin olmaması değildi; yalnızlık, sahip olduğun her şeyin birer hatıraya dönüşmesiydi. Odanın dört köşesinden üzerime doğru gelen o devasa kimsesizlik hissiyle göğsüm sıkıştı. Sırtımı dolaba yaslayıp dizlerimi kendime çektim. Gözyaşlarım akmadı ama içimde bir yerlerde bir barajın kapakları sonuna kadar açılmıştı. Öylece, yerin soğuğunda, yorgunluktan bilincim bulanana dek bekledim ve nihayet karanlık beni içine çekti.
Sabahın ilk ışıkları odaya dolduğunda, yerdeki o bitkin kadını orada bıraktım. Aynadaki Ateş, kusursuzdu. Saçlarım tek bir teli bile dışarıda kalmayacak şekilde toplanmış, makyajım yorgunluğumu bir sır gibi saklamıştı. Hazırlandım, evden çıktım ve seminerin yapılacağı o lüks otelin ağır kokulu salonuna adım attım.
Her şey beklediğim gibiydi; kahve kokusu, düşük tonda akademik tartışmalar, sahte gülümsemeler... Ben de o sahneye dahil oldum. Tanıdık meslektaşlarla selamlaştım, notlarımı kontrol ettim. Fakat bir tuhaflık vardı; Dalya'yı çağırmamıştım, gelmeyeceğini biliyordum ama içimde bir huzursuzluk, bir eksiklik duygusu sanki bir fırtınayı müjdeliyordu.
Ve o an yaşandı.
Salonun ağır meşe kapıları aralandığında, içeri giren silüet tüm atmosferi buz kesti. Kalabalığın arasından, sanki tüm bu insanlar onun için dekor oluşturuyormuş gibi kendinden emin adımlarla ilerledi. Pamir. Dün gece o karanlık odada bıraktığım o adam değildi bu; üzerinde profesyonelliğin en sert tonlarını taşıyan, yabancı bir Pamir’di.
Yanıma kadar geldi. Aradaki o birkaç santimlik boşluk, dün gecenin tüm ağırlığını taşıyordu.
"Ne işin var burada?" diye fısıldadım, sesimin profesyonel tınısını korumaya çalışarak. "Seni kim davet etti?"
Pamir, bakışlarını sahneden ayırmadan, dudaklarında belli belirsiz bir kıvrılmayla cevap verdi. "Unutuyorsun Ateş," dedi sesi, keskin ve soğuktu. "Ben bir psikoloğum. Bu salon, benim de çalışma alanım."
Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. Maskemi bir anlığına indirdim ve sadece onun duyabileceği o yıkıcı gerçeği fısıldadım:
"Sen psikolog falan değilsin Pamir... Sen sadece kendi içindeki o bitmek bilmeyen suçluluk duygusunu başkalarını tedavi ederek dindirmeye çalışan bir hastasın. Üzerindeki bu ceket, yüzündeki bu ifade... Hepsi birer semptom. Buraya iyileştirmeye değil, kendi enkazını saklamaya gelmişsin."
Pamir ilk kez gözlerimin tam içine baktı. O bakışta bir öfke bekledim, ama karşılaştığım şey çok daha korkutucuydu: derin, sessiz ve her şeyi kabullenmiş bir karanlık.
"Bana mesleğe geri dönmemde yardımcı olacağını söyleyen sendin Ateş," dedi, kelimeleri üzerine basarak. "Şimdi o eli tutmak yerine kesip atmaya mı çalışıyorsun? Yoksa verdiğin sözün altında kalmaktan mı korkuyorsun?"
Cevap vermek için dudaklarımı araladığımda, arkamdan gelen neşeli bir ses dengemi bozdu.
"Ateş? İnanmıyorum, bu gerçekten sen misin?"
Döndüğümde karşımda Selim’i gördüm. Yetimhanenin o soğuk ve rutubetli koridorlarında dizlerimizi beraber kanattığımız, yıllardır izini kaybettiğim Selim... Yüzünde çocuksu bir heyecanla bana doğru atıldı ve tereddüt etmeden kollarını boynuma doladı. O an, yanımızdaki atmosferin aniden nasıl ağırlaştığını hissetmemek imkansızdı.
Selim’in elini omzumda hissettiğim o ilk an, sanki görünmez bir tel gerilmiş ve salondaki tüm uğultu o telin üzerinde asılı kalmıştı. Pamir’in bakışları, bir avcının hedefindeki zayıf noktayı bulmaya odaklanan o soğuk keskinlikle Selim’in eline kilitlendi. Aralarındaki gerginlik, iki yabancının karşılaşmasından çok, geçmişten gelen bir borcun tahsilatı gibi ağır ve karanlıktı.
Pamir, yerinden milim kıpırdamadan sadece başını hafifçe yana eğdi. O anki duruşu, saldırıya geçmeden hemen önceki o tekinsiz sükuneti andırıyordu. Selim ise Pamir’in bu buz gibi aurasını fark edince gülümsemesi yüzünde asılı kaldı; eli hâlâ omzumdaydı ama parmaklarının hafifçe titrediğini, bir tehlikeyi sezdiğini görebiliyordum.
"Ateş?" dedi Selim, sesi biraz incelerek. "Arkadaşın mı?"
Cevap vermeme fırsat kalmadan Pamir bir adım attı. O tek adım, aradaki tüm mesafeyi yok etti ve Selim’in alanını tamamen işgal etti. Pamir, benden çok daha uzun olan boyunun avantajını kullanarak Selim’in tepesine dikildi. Elini cebinden çıkarıp, yavaşça ama karşı konulmaz bir otoriteyle Selim’in omzumdaki eline doğru uzattı. Parmak uçlarıyla Selim’in bileğini tuttu; bu bir tokalaşma değil, nazikçe yapılan bir "elini çek" uyarısıydı.
"Pamir," dedi sesi, yerin altından gelen bir uğultu gibi derinden. "Ateş’in meslektaşıyım. Ve göründüğü kadarıyla, senin de geçmişinden gelen bir hayalet."
Selim elini hızla geri çekti, sanki kızgın bir demire dokunmuş gibi irkilmişti. Pamir, boşalan o yere, tam omzumun arkasına geçti ve elini sahiplenici bir tavırla belimin hemen üzerine, ceketimin kumaşını kavrayacak kadar sertçe yerleştirdi. Bu hareket bir koruma değil, bir damgalama biçimiydi. Burası benim alanım, diyordu susarak.
"Seni hatırlıyorum," dedi Selim, yutkunarak. Bakışlarını Pamir’in o zifiri karanlık gözlerinden kaçırmaya çalışıyordu. "O gün... kütüphanedeki o yangından sonraki halini. Kimseyle konuşmazdın. Herkes senin bittiğini sanıyordu."
Pamir’in dudaklarında belli belirsiz, zehirli bir kıvrılma belirdi. "Gördüğün gibi bitmedim," dedi, sesindeki o kontrol takıntısı her kelimeye sinmişti. "Hatta hiç olmadığım kadar buradayım. Özellikle de Ateş’in olduğu her yerde."
Selim, Pamir’in bu aşırı sahiplenici tavrından dolayı gözle görülür bir huzursuzluğa kapıldı. Pamir’in gözlerinde öylesine bir mülkiyet arzusu vardı ki, Selim bir adım geri gitme ihtiyacı hissetti. Pamir ise tam aksine, beni kendine doğru bir santim daha yaklaştırarak gövdesini bir kalkan gibi araya koydu. Omuzları gerilmiş, bakışları Selim’in üzerindeki her detayı, her kusuru analiz eder hale gelmişti.
"Nezaketi elden bırakmayalım Selim," dedi Pamir, sesi hâlâ çok düşüktü ama salondaki tüm gürültüyü bastırıyordu. "Eski günleri yâd etmek için pek uygun bir yer değil burası. Ateş’in bugün odaklanması gereken çok daha önemli işleri var. Benimle olduğu gibi."
Aralarındaki o sessiz savaş, havayı solunmaz hale getirmişti. Selim’in üzerindeki bu baskıdan kurtulması gerektiğini anladım; Pamir’in bu kontrolsüz kıskançlığı, her an bir patlamaya dönüşebilirdi.
"Selim," dedim, ortamı yumuşatmaya çalışarak ama sesimdeki tedirginliği gizleyemeden. "Hadi gel, biraz şurada daha sakin bir yerde konuşalım. Pamir, sen de istersen seminere geri dön."
Pamir’in elinin belimdeki baskısı bir anlığına arttı, parmakları kumaşın üzerinden tenimi kavradı. Gitmemi istemiyordu, kontrolü dışındaki o her saniye onun için bir işkence gibiydi. Ama Selim’e attığı o son, uyarı dolu bakıştan sonra yavaşça elini çekti.
"Git bakalım Ateş," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Ama unutma; geçmiş ne kadar uzağa gitse de, sonunda hep sahibine döner."
Selim’i kolundan tutup uzaklaştırırken, Pamir’in arkamızdan vuran o delici bakışlarını sırtımda bir kurşun gibi taşıyordum. Köşeyi dönene kadar bizi izlediğini, her adımımızı zihnine kazıdığını biliyordum.
Sütunların gölgesine sığındığımızda, Selim hâlâ arkasına, o karanlık adamın olduğu yöne bakıyordu. Sanki az önce bir fırtınanın merkezinden çıkmış gibi derin bir nefes aldı. Yüzündeki o şaşkın ifade yavaşça yerini, cevabını bildiği ama sormaktan çekindiği bir imaya bıraktı.
"Ateş..." dedi Selim, sesini iyice alçaltarak. "Bu adam... seni neden bu kadar hastalıklı bir şekilde kıskanıyor? O elini beline koyuşu, bana bakışı... Sanki bir adım daha atsam canımı alacakmış gibiydi."
Kıskanmak.
Kelime, Selim’in ağzından çıktığı an içimde bir volkanın ilk sarsıntısı gibi patladı. Bu zamana kadar adını koymadığım, üzerini profesyonellikle, doktor-hasta ilişkisiyle ya da basit bir minnet borcuyla örttüğüm o devasa duygu, Selim’in bu sorusuyla çıplak bir gerçeğe dönüştü. Kalbim, kaburgalarımı zorlayan hırslı bir ritimle çarpmaya başladı.
Başımı yavaşça çevirip salonun diğer ucunda, bir gölge gibi dikilen Pamir’e baktım. Oradaydı. Hâlâ bizi izliyordu. Bakışlarındaki o sahiplenici karanlık, kalabalığın içinden geçip beni buluyordu. Evet, bu bir kıskançlıktı ama sadece bir erkeğin bir kadını kıskanması değildi bu. Bu, tüm dünyayı yakmış bir adamın, elinde kalan son kutsal şeyi koruma içgüdüsüydü. İçimde bir şeyler kabardı; bir güç, bir korku ve itiraf edemediğim o baş döndürücü aidiyet hissi...
Bakışlarımı zorlukla Pamir’den koparıp Selim’e döndüm. Artık nezaketle veya eski günlerin hatırıyla kaybedecek vaktim yoktu. Sesimdeki o titremeyi sildim, yerini çelik gibi bir kararlılığa bıraktım.
"Onu nereden tanıyorsun Selim?" diye sordum doğrudan. "Neler biliyorsun?"
Selim derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi. "Olayın detaylarını tam bilmiyorum, o zamanlar hepimiz çok küçüktük ama o günü unutmak mümkün mü? Pamir’in hayatını bitiren o kaza... Herkes Caner’in öldüğünü, Pamir’in de buna sebep olduğunu konuştu yıllarca. Pamir o günden sonra bir ölü gibi yaşadı zaten."
Duraksadı, sonra sesini iyice alçaltarak devam etti:
"Ama Ateş, geçenlerde bir şey duydum. Bizim dönemden biriyle karşılaştım. Caner... O gün ölmemiş aslında. Yani cesedi falan bulunmamış. Sadece kayıtlara 'kayıp' diye geçmiş. Kimse ne olduğunu, nereye gittiğini kanıtlayamamış. Anlayacağın, Pamir’in bunca yıl sırtında taşıdığı o koca mezar belki de bomboş."
Dünya bir anlığına etrafımda dönmeye başladı. Pamir’in tüm o yıkılmışlığı, o bitmek bilmeyen vicdan azabı ve kaçışları... Hepsi sadece bir ihtimal üzerine mi kuruluydu? Selim detayı tam bilmiyordu, Caner’in nerede olduğunu ya da o gün ne yaşandığını söyleyemiyordu ama bu kadarı bile zihnimde devasa bir fırtınanın kopmasına yetmişti.
Yavaşça arkama döndüm. Pamir, salonun diğer ucunda, bir gölge gibi dikilmiş bizi izliyordu. Bakışlarımız çarpıştığında, gerçeğin ağırlığı omuzlarıma çöktü. O, yalan bir travmanın içinde boğulan bir kurbanken; ben artık onun kurtuluşunun ya da mahvının tek anahtarıydım.
🎈
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |