
8. Bölüm: Yabancı Bir Geçmiş
"Yarattığı harabeye bakmaya cesaret edemeden"

●●●
Evim, hiç bu kadar yabancı kokmamıştı. Koltukların üzerine yığılmış koliler, köşede duran sökülmüş tabelam ve pencereme vuran o bitmek bilmeyen yağmur... Sanki duvarlar üzerime geliyordu. Bir psikolog olarak binlerce kez "yas sürecini" anlatmıştım danışanlarıma. Birini kaybetmek, bir işi kaybetmek, bir hayali kaybetmek... Hepsi aynı kapıya çıkardı: Boşluk.
Ama benim boşluğum çok daha eskiydi. Benim içimdeki o sessiz oda, annemin sesinin dindiği, babamın gölgesinin kapı eşiğinden silindiği o günden beri hiç dolmamıştı. Ben, kalabalık sofraların neşesini kitaplardan okuyarak öğrenmiş, bayram sabahlarını uykusunda geçirmeyi alışkanlık edinmiş o çocuktum. Hayatım boyunca tutunduğum her dalı, rüzgâr çıkmadan önce kendim budamıştım ki kırıldığında canım yanmasın. Ama bu sefer rüzgârı değil, fırtınanın ta kendisini çağırmıştım hayatıma.
Ceketimi bile çıkarmadan mutfak tezgahına yaslandım. Ellerim hâlâ çamurluydu. Tırnaklarımın arasına dolan o siyah leke, Pamir’in sokakta üzerime fırlattığı o ağır ithamların somut bir kanıtı gibiydi. Yanı başımdaki duvarda, çocukluğumdan beri taşıdığım o hayali aile tablosunun yerinde sadece gri bir boya vardı. Ben hiç "evime gidiyorum" diyememiştim; hep "kaldığım yere" gitmiştim. Psikoloji benim sığınağım, o ünvan ise kaybettiğim her şeyin yerine koyduğum tek kalemdi. Şimdi o kalem de kırılmıştı.
"İnsanların nasıl öldüğünü gördün mü hiç?"
Pamir'in sesi zihnimde yankılandıkça ürperdim. O an, o devasa adliye koridorlarında beni ezen adamın gözlerinde bir zorba değil, canı yanmış bir çocuk görmüştüm. Birini kaybetmişti. Tıpkı benim gibi, ama onunkisi taze bir yara gibi kanıyordu. Ben acımı buzdan bir kuleye hapsetmiştim, o ise ateşten bir zırh kuşanmıştı. Ben onun için Ateş İkra değildim; ben onun için kurtaramadığı o her kimse, onun bir yansımasıydım.
Kapının zili çaldığında yerimden sıçradım. Bu saatte kimse gelmezdi; kimsesizlerin kapısı kolay kolay çalınmazdı. Korkuyla kapıya yürüdüm, mercekten baktığımda gördüğüm kişi nefesimi kesti. Dalya... Elinde koca bir bavul, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş halde kapımda duruyordu.
Kapıyı açtığım an boynuma sarıldı. "Ateş," diye hıçkırdı. "Gelemedim yanına, korktum... Ama o evde daha fazla kalamazdım. Onunla, o adamla aynı havayı soluyamıyorum artık."
Karşılık verdim. "Sakin ol, ben sana inanıyorum," dedim. Dolu hareleriyle minnetle baktı yüzüme. Gülümsedim. "Geç hadi."
Dalya’yı içeri alırken, dışarıdaki karanlığa son bir kez baktım. Pamir’in gölgesi buralarda mıydı, bilmiyordum. Ama içimdeki bir ses, bu gecenin sadece bir ünvanın sonu değil, iki parçalanmış hayatın birbirine düğümleneceği o tehlikeli başlangıç olduğunu fısıldıyordu.
...
Aynı saatlerde, kentin diğer ucundaki o cam ve çelik yığını malikanede, Pamir Miran çalışma masasının başında heykel gibi oturuyordu. Üstündeki ıslak gömlek tenine yapışmış, saçlarından damlayan sular masanın üzerine küçük göletler oluşturmuştu. Ama o bunu fark etmiyordu bile.
Bakışları, masanın ortasında duran, kenarları çamurla lekelenmiş o siyah-beyaz fotoğrafa çakılı kalmıştı.
Fotoğrafta, üzerinde kendisinden iki beden büyük, eski bir hırka olan, saçları iki yandan örülmüş küçük bir kız çocuğu vardı. Kameraya bakmıyordu; bakışları uzaklarda, belki de bu dünyada hiç var olmamış bir güvenin yolunu gözler gibiydi. Pamir titreyen parmaklarıyla fotoğrafı çevirdi. Arkasındaki o el yazısını defalarca okudu:
"1998 - Kimsenin duymadığı o küçük kızın ilk kalesi."
Pamir’in nefesi boğazında düğümlendi. "Kale" dediği yer, fotoğrafın köşesindeki tabelada açıkça görünüyordu: Çocuk Esirgeme Kurumu.
Zihni bir anda durdu. Ateş’ini kafasında oturttuğu o "şanslı, her şeyi altın tepside sunulmuş" profili, o küçük kızın hüzünlü ve köksüz bakışları altında paramparça oldu. O, Ateş'i en hassas yerinden vurmuştu; o hiç olmayan ailesinin yerine koyduğu tek şeyi, mesleğini elinden almıştı. Pamir, bu kızın aslında ne kadar yalnız olduğunu o an, o çamurlu fotoğraftan anladı.
Pamir, masanın üzerindeki bir bardağı hırsla yere fırlattı. Kristal parçaları odanın her yanına dağılırken, içindeki o ses ilk kez bu kadar net bağırdı:
"Sen onu değil, hayatı boyunca tutunacak bir el aramış o çocuğu cezalandırdın Pamir. Tıpkı zamanında seni cezalandırdıkları gibi."
...
Dalya’yı içeri aldığımda, evin içindeki o sağır edici sessizlik yerini kesik kesik hıçkırıklara bıraktı. Ona sıcak bir çay hazırladım, titreyen ellerine bardağı tutuştururken mutfak masasının iki ucunda, iki enkaz gibi oturduk. Dalya, abisinin yarattığı o fırtınanın en masum kurbanıydı; sadakati ile vicdanı arasında kalmış, sonunda vicdanını seçip evini terk etmişti.
"Ateş," dedi Dalya, sesi buğulanan çayın ardında titrerken. "Abim... O her zaman böyle değildi. O ela gözlerinde eskiden bir ışık vardı, insanlara yardım etmek için çırpınan o adamı tanısan... İnanmazdın.
Bardağımdaki çayı yudumlarken gözlerimi masadaki bir noktaya diktim. Pamir’in yağmurda bağırdığı o cümle, beynimin içinde bir ur gibi büyüyordu.
"İnsanların nasıl öldüğünü gördün mü hiç?"
"Dalya," dedim, sesimdeki profesyonel tınıyı bastıramayarak. "Abin o gün bana çok ağır bir şey söyledi. Sanki... Sanki birinin ölümünden beni değil de, temsil ettiğim bu mesleği sorumlu tutuyor gibiydi. Birini mi kaybetti?"
Dalya’nın elindeki bardak masada titredi. Bakışlarını kaçırdı, omuzlarını büktü. "Bunu ben anlatamam Ateş," dedi fısıltıyla. "O, içindeki o karanlık odaya kimseyi almıyor. Sadece şunu bil; o sadece sana değil, hayata karşı dişlerini sıkıyor. Bir şeyi kaybetti... Ama ne olduğunu, o odayı nasıl kilitlediğini bir tek o biliyor."
Zorlamadım. Bir psikolog olarak biliyordum ki; zorla açılan yaralar iyileşmez, sadece daha çok kanardı. Ama zihnim durmuyordu. O adamın gözlerindeki o dipsiz nefret, aslında devasa bir yasın maskesi miydi? Beni yok ederek, aslında kendi içindeki bir celladı mı susturmaya çalışıyordu? Bilmiyordum. Ama o cümle, ruhuma bir kanca gibi takılmıştı.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Dalya yorgunluktan koltukta sızıp kaldığında, evin içinde bir gölge gibi dolaşmaya başladım. Adımlarım beni çalışma odamın kapısına getirdi. Duvarın tam ortasında, o gümüş çerçeveli diploma duruyordu.
Ellerim titreyerek çiviyi yerinden çıkardım. Diplomanın duvarda bıraktığı o beyaz iz, hayatımdaki en büyük boşluğun yeni simgesiydi. Onu yavaşça kolinin en dibine, sökülmüş kapı tabelamın yanına bıraktım. Artık kimsenin yarasına dokunmaya, kimseye iyileşeceksin demeye hakkım yoktu. Pamir benden sadece bir mesleği değil, kendimi tanımlama biçimimi de almıştı.
Dalya gelince kendimi biraz toparlamıştım. Tekrar dağılmak istemiyordum. Odanın kapısını kapatıp çıktım.
Tam o sırada, dış kapının altından ince, beyaz bir zarfın yavaşça içeri süzüldüğünü gördüm.
Bu da neydi?
Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi atmaya başladı. Kapıya yürüdüm, elim kilide gitti ama açamadım. O zarfın içinde ne olduğunu bilmekten, yeni bir darbe almaktan korkuyordum. Eğilip titreyen parmaklarımla kâğıdı aldım. Üzerinde tek bir kelime vardı; el yazısı sert, köşeli ama harflerin kıvrımlarında derin bir kararsızlık gizliydi:
"Üzgünüm."
Zarfı açtığımda içinden o siyah-beyaz çocukluk fotoğrafım düştü. Ama bir farkla... Yağmurda ıslanıp yırtılan o kenarı, ince, şeffaf bir bantla milimetrik bir özenle yapıştırılmıştı. Çamuru temizlenmiş, sanki bir cerrahın ellerinden çıkmışçasına tamir edilmişti.
O an durdum. Gözyaşlarım fotoğrafın üzerine damlamasın diye başımı geriye attım. Beni mahveden, hayatımı bir enkaz yığınına çeviren o eller; neden şimdi benim çocukluğumu tamir etmeye çalışıyordu? Bu titizlik, bu özen... Bu bir "düşman" hamlesi olamazdı.
Camın kenarına gidip perdeyi hafifçe araladım. Sokak lambasının cılız ışığının altında, siyah bir gölgenin, omuzları çökmüş bir adamın uzaklaştığını gördüm. Pamir Miran, yarattığı harabeye bakmaya cesaret edemeden, karanlığın içinde kayboluyordu.
Fotoğrafı göğsüme bastırdım. O gece, odamda ünvansız ve kimliksiz bir kadın olarak kalırken, dışarıdaki adamın da kendi yarattığı o canavarın altında ezildiğini ilk kez hissettim. O "Üzgünüm" kelimesi, davanın sonucunu değiştirmeyecekti, itibarımı geri getirmeyecekti. Ama o gece ilk kez, iki yabancı enkaz birbirinin sessizliğine en mahrem yerinden dokunmuştu.
💌
Pamir, pişmansan pişmanım de. Adamı deli etme!
Bir sonraki bölüm de neler geliyor, sizce?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |