
22. Bölüm: Mayın Tarlası
"Senin gözlerin yalan söylemeyi beceremez."

●●●
Bilincim, Pamir’in parmak uçlarının saç diplerimde bıraktığı o ritmik dokunuşla yavaş yavaş berraklaşmaya başladı. Odanın içindeki hava, dışarıdaki dünyanın gürültüsünden tamamen arınmış, sadece ikimize ait bir koza gibiydi. Gözlerimi hafifçe araladığımda, Pamir’in yorgun ama bir o kadar da tetikte duran yüzüyle karşılaştım. Beni izliyordu; sanki nefes almayı bırakırsam dünya duracakmış gibi bir dikkatle.
Doğrulmaya çalıştığımda, battaniyenin ağırlığı ve vücudumdaki o bitkinlik beni geri çekmek istedi. Pamir, bir an bile tereddüt etmeden elini sırtıma yerleştirip bana destek oldu. "Yavaş," dedi, sesi çatallaşmış bir şefkatle doluydu. "Hâlâ zayıfsın Ateş."
Pamir’in eli saçlarımda gezinirken, bakışlarım bilek hizasındaki o eski, derin yaraya takılıp kaldı. Yirmi yılın pasını, o yangının isini ve yetimhanenin rutubetli anılarını üzerinde taşıyan o iz... Selim’in getirdiği mektup masanın üzerinde, aramızda bir uçurum gibi dururken o ize bakmak, kalbime zehirli bir iğne batırılması gibiydi.
Pamir bu izi yirmi yıldır bir lanet gibi, bir katilin damgası gibi taşımıştı. Kendinden nefret etmesinin, ruhunu o aşılmaz duvarların arkasına gömmesinin tek sebebi bu yaranın altında yatan o çocukluk arkadaşının kaybıydı. Ama şimdi... Şimdi o acının koca bir boşluk üzerine kurulu olma ihtimali, parmak uçlarımı sızlattı. Bunca yıl boşuna mı kanadın?
Boğazıma bir hıçkırık düğümlendi; hastalığın getirdiği o sarsıcı savunmasızlık, beni her zamankinden daha duygusal, daha kırılgan bir hale getirmişti.
Elimi yavaşça uzatıp o izin üzerinde gezdirdim. Pamir dokunuşumla donup kaldı; kaslarının bir yay gibi gerildiğini, nefesini tuttuğunu hissettim. Bakışlarımız çarpıştığında, o an aramızda tarif edilemez bir yumuşama rüzgarı esti. Gözlerindeki o her şeyi yakıp yıkan hükmetme arzusu, yerini saf, korunmasız bir bekleyişe bıraktı. Bana öyle bir bakıyordu ki, sanki tek bir kelimemle onu iyileştirebilir ya da sonsuza dek yok edebilirdim.
Tam o an, dudaklarımın ucuna kadar gelen o itirafı, Selim'in getirdiği haberi haykırmak istedim. Pamir'in yüzündeki o ağır yükü çekip almak, Caner yaşıyor olabilir! demek için can attım. Ama tam o saniyede, masanın üzerindeki o sarı zarfın keskin köşesi gözüme çarptı.
İçimdeki o yumuşama, bir anda buz kesti.
Pamir’in bana bu kadar şefkatle, bu kadar bebekmişim gibi bakması; benim ise onun hayatını kökten değiştirecek bir sırrın üzerinde oturuyor olmam... Bu durum beni bir aşık değil, bir yalancı yapıyordu. Onun bu saflığı karşısında benim bu sessizliğim, aramızdaki o yeni filizlenen bağı zehirliyordu. Gardımı düşüremezdim. Ona sığınamazdım. Çünkü ona sığındığım her saniye, sakladığım bu gerçekle ona ihanet ediyordum.
Parmaklarımı o yaranın üzerinden hızla çektim, sanki elime ateş değmiş gibi irkilerek kendimi geriye attım. Pamir’in yüzündeki o huzurlu ifade, yerini anlık bir şaşkınlığa ve ardından o tanıdık, karanlık sorgulamaya bıraktı.
"Ne oldu?" dedi sesi, az önceki şefkatten eser kalmayarak buz gibi bir tınıya bürünürken. "Neden kaçıyorsun Ateş? Az önce gözlerinde gördüğüm o şey... o bir acıma mıydı?"
"Hayır," dedim, sesim titremesin diye yumruklarımı battaniyenin altında sıkarak. "Sadece... çok sıcak oldu. Nefes alamıyorum."
Aramızdaki o kırılgan yakınlaşma, yerini tekrar o tekinsiz sessizliğe bıraktı. Pamir doğruldu, az önce saçlarımı okşayan eli şimdi bir pençe gibi yanına düştü. Ben, masadaki o mektubun ağırlığı altında ezilirken, o benim neden bu kadar ani bir duvar ördüğümü anlamaya çalışıyordu. Gardımı düşürmek, ona teslim olmak istiyordum ama bu sır varken her dokunuş bir yalan, her yakınlık bir sahtekarlıktı.
Pamir gözlerini kısmış, masanın üzerindeki o zarfa doğru hafifçe meylettiğinde kalbim duracak gibi oldu. "Bu odada bir şey var Ateş," dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi. "Seni benden kaçıran, bakışlarını benden kaçırtan bir şey var. Ve ben onun ne olduğunu er ya da geç bulacağım."
Pamir’in bakışları, masanın üzerinde duran ve Selim’in az önce bıraktığı o sarı zarfa kilitlendiğinde, odadaki oksijenin çekildiğini hissettim. Kalbim, göğüs kafesimi yırtmak isteyen hırslı bir kuş gibi çırpınıyordu. Hastalığın verdiği o titreme, yerini saf bir korkuya bırakmıştı. Pamir, bir avcı sessizliğiyle oturduğu yerden kalktı. Uzun boyu, ofisin loş ışığında duvara devasa bir gölge düşürdü.
"Bu ne, Ateş?" dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik gibi sakindi. Ama bu sakinliğin altında yatan o yıkıcı gücü tanıyordum.
"Önemli bir şey değil," dedim, sesim çatallaşarak. Yataktan fırlarcasına doğrulmaya çalıştım ama başımın dönmesi beni tekrar koltuğa fırlattı. "Sadece... eski bir vaka dosyası. Dalya bırakmış olmalı."
Yalan, zehirli bir sarmaşık gibi dilime dolanıyordu. Pamir, elini zarfa doğru uzattığında nefesimi tuttum. Eğer o zarfı açarsa, eğer içindeki Caner yaşıyor olabilir yazan o eski ihbar mektubunu okursa, yirmi yıllık dünyası saniyeler içinde başına yıkılacaktı. Ve en kötüsü, benim bunu bildiğim halde sustuğumu görecekti.
Pamir, zarfı kavrayıp kaldırmak üzereyken, irademin son kırıntısıyla yerimden fırladım. Vücudumdaki o cayır cayır yanan hararet, beni bir anlığına normalden daha hızlı, daha çaresiz kılmıştı. Elini, tam zarfı göğsüne çekeceği sırada kavradım.
Pamir, dokunuşumla donup kaldı. Gözleri zarftan, benim dumanlı ve korku dolu gözlerime kaydı. Tenim, onun buz gibi elinin altında bir kor parçası gibi yanıyordu. O an, o meşhur, her şeyi analiz eden keskin bakışları, ruhumun en derinindeki o suçluluk duygusunu söküp almak istercesine gözlerime saplandı.
"Bana yalan söylüyorsun Doktor," diye fısıldadı. Sesi fırtına öncesi sessizlik gibi tekinsizdi. "Senin gözlerin yalan söylemeyi beceremez. İçinde bir şey var; beni hem kendine çeken hem de benden kaçıran bir sır."
"Lütfen..." dedim, gözlerim dolarken. Bu kez rol yapmıyordum; o mektubun içindeki gerçeğin altında eziliyor, gerçekten savunmasız hissediyordum. "Sadece... benden uzak dur Pamir. İyi değilim."
Aramızdaki o gerilim, kopmak üzere olan bir ip gibi gerildi. O, benim sakladığım gerçeğin peşindeydi; bense onun yirmi yıllık acısını bir gün daha korumak için kendimi feda etmeye, bu yalanın altında beraber ezilmeye hazırdım. Gardımı düşüremezdim, ona sığınamazdım. Çünkü sakladığım bu gerçekle, onun bana duyduğu o gerçek sevgiyi kirletiyordum.
Ona daha fazla direnemedim. Başımın içindeki zonklama, odanın şiddetle dönmesine neden oldu. Dizlerim, beni taşıyamayacak kadar zayıfladı. Pamir’in elini bırakıp masaya tutunmaya çalıştım ama parmaklarım kaydı. Göz kapaklarımın arkasında alevler yanmaya başladı ve karanlık, beni büyük bir hızla içine çekti.
Bilincim, odanın loş ışığında belirsiz bir şekil alan gölgelerle beraber geri döndüğünde, ilk hissettiğim şey göğsümü sıkan o kadim korkuydu. Neredeydim? Ne olmuştu? Zarf... Selim’in getirdiği o sarı zarf... Her şey bir film şeridi gibi zihnimden geçerken, yattığım deri koltukta çılgınca doğrulmaya çalıştım. Pamir nerede? Mektubu okudu mu? Her şey bitti mi?
Odanın her köşesi bir tehdit, her gölge bir ifşaydı. Korku, damarlarımda ateşimden daha hızlı akıyordu. Tam o sırada, odanın en karanlık köşesinden, o tanıdık, ağır nefes sesini duydum.
"Sakin ol Ateş. Hiçbir yere gitmedim."
Pamir, odanın köşesindeki berjer koltuğa oturmuştu. Gecenin bir vaktiydi; dışarıdaki şehir ışıkları odaya sızmıyor, sadece klinikteki acil durum lambasının zayıf, kırmızımsı parıltısı onu aydınlatıyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Bir heykel gibi, milim kıpırdamadan beni izliyordu.
Onu o halde, o karanlığın içinde nöbet tutarken görmek, içimdeki korku fırtınasını bir anlığına dindirdi. O mektubu okumamıştı. Eğer okusaydı, şu an burada böyle sessizce beklemez, dünyayı başıma yıkardı. Ama şüphe... Şüphe hâlâ o kırmızı ışıkta bir hayalet gibi dans ediyordu.
"Saat kaç?" diye fısıldadım, sesim bir harabeden çıkmış gibiydi.
"Sabahın üçü," dedi, sesi odayı dolduran sessizliği bir bıçak gibi yararak. "Neredeyse sekiz saattir uyuyorsun."
Doğrulmaya çalıştığımda, Pamir yerinden kalkıp iki adımla yanıma ulaştı. Eli, yine o buz gibi serinliğiyle alnıma değdi. Hararetim biraz düşmüştü ama hâlâ yanıyordum.
"Sana bir gardiyan gibi bekleyeceğimi söylemiştim Doktor," dedi. Sesi, ilk defa o hükmedici tınısından arınmış, yorgun bir şefkatle yumuşamıştı. "Bu odada bir şey var, seni benden kaçıran bir sır... Ve ben o sırrı bulana kadar, senin o ateşini düşürene kadar, hiçbir yere gitmiyorum."
Ben ise sadece yutkundum. Hastalığın verdiği halsizlikle tekrar koltuğa gömülürken, bir yanda beni sevdiğini haykıran bu adam, diğer yanda onun hayatını paramparça edecek olan o kağıt parçası arasında kalmıştım. Gardımı düşüremeyecek kadar suçlu, onu kendimden uzaklaştıramayacak kadar muhtaçtım. Pamir saçlarımı okşarken, karanlığa teslim olmadan hemen önce son hissettiğim şey, onun düzenli ve korumacı nefes alışverişleriydi.
Güneşin ilk ışıkları, kliniğin panjurları arasından sızıp odanın soğuk zeminine paralel çizgiler çizerken, gözlerimi ağır ağır araladım. Boğazımdaki o yanma hissi hafiflemiş, ateşim yerini bitkin bir serinliğe bırakmıştı. Bilincim yerine gelir gelmez, zihnimde yankılanan ilk şey bir isim değil, bir nesneydi: Zarf.
Doğrulmaya çalıştığımda, üzerimdeki battaniyenin hışırtısı sessiz odada yankılandı. Pamir, hemen karşımdaki berjerde, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde oturuyordu. Gözleri açıktı. Sabaha kadar o pozisyonda, tek bir an bile kırpmadan beni izlemiş gibi bir hali vardı. Bakışlarında geceki o yıkıcı şefkatin kırıntıları duruyordu ama üzerine sabahın o gri, analitik perdesi inmişti.
"Günaydın Doktor," dedi sesi, uykusuzluğun verdiği bir boğuklukla. "Ateşin düştü. Renginde yerine gelmiş."
Cevap vermedim. Hatta ona bakmadım bile. Gözlerim, sanki kendi iradesi varmış gibi masanın üzerine, Selim’in o sarı zarfı bıraktığı noktaya kaydı.
Kalbim o an durdu.
Masa boştu. Selim’in getirdiği, yirmi yıllık bir hayaleti canlandıracak olan o sarı zarf yerinde yoktu. Sadece boş bir sürahi, bir bardak ve Pamir’in az önce alnımı silmek için kullandığı ıslak mendil paketi duruyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bakışlarımı dehşet içinde Pamir’e çevirdim.
O ise hiçbir şey olmamış gibi yerinden kalktı. Üzerindeki kırışmış gömleği düzeltti, ceketini koluna aldı. Yüzünde en ufak bir öfke, bir hesap sorma ya da bir hayal kırıklığı belirtisi yoktu. Aksine, inanılmaz derecede sakindi.
"Sana kahve getirmemi ister misin?" diye sordu, sesi o kadar normaldi ki bu normallik beni daha çok korkuttu. "Aç olmalısın. Sekiz saattir sadece suyla duruyorsun."
"Pamir..." dedim, sesim titreyerek. "Masanın üzerindeki... Masanın üzerindeki kağıtlar nerede?"
Pamir duraksadı. Kapıya doğru yönelmişken yavaşça arkasını döndü. Gözlerimin tam içine, o her şeyi gören ama hiçbir şeyi ele vermeyen bakışlarıyla baktı. Birkaç saniye boyunca sadece sessizlik hakim oldu. O sessizlikte, zarfı açtığını, Caner’in adını okuduğunu ve benim ona yalan söylediğimi anladığı o anı hayal ettim. Dünyası başına yıkılmış olmalıydı. Ama neden bu kadar sakindi?
"Hangi kağıtlar Ateş?" diye sordu. Sesi düz, ifadesizdi. "Geldiğimden beri masada sadece tıbbi malzemelerin vardı. Belki de ateşin varken gördüğün bir sanrıydı onlar. Ya da belki... Dalya sabah erkenden gelip odanı düzenlemiştir."
Yalan söylüyordu. Ya da ben öyle düşünmek istiyordum. Pamir’in bu kadar profesyonelce, bu kadar kusursuz bir sakinlikle gerçeği gizleyebileceğini biliyordum. Eğer zarfı o aldıysa ve okuduysa, şu an içindeki o fırtınayı bastırmak için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Ya da gerçekten okumamıştı ve ben kendi suçluluk duygumun içinde boğuluyordum.
"Dalya mı geldi?" diye sordum, sesimdeki çaresizliği gizleyemeyerek.
"Bilmiyorum," dedi Pamir, kapının kolunu tutarken. "Ben kahve almaya gidiyorum. Geldiğimde daha iyi hissedeceksin."
Kapı arkasından kapandığında, odada tek başıma kaldım. Hemen masaya koştum. Çekmeceleri açtım, çöp kutusuna baktım, masanın altına eğildim. Yoktu. Zarf buhar olup uçmuştu. Pamir’in o sarsılmaz sakinliği, zihnimde binlerce senaryo doğuruyordu. Okumuş muydu? Okuduysa neden bana saldırmıyordu? Yoksa bu, onun beni kendi içimde cezalandırma yöntemi miydi?
Kendi sessiz cehennemime hapsolmuştum. Pamir kahveyle döndüğünde, gözlerine bakıp bakamayacağımı bile bilmiyordum. Çünkü o zarf nerede olursa olsun, içindeki gerçek artık aramızda görünmez bir duvar değil, patlamaya hazır bir mayın tarlasıydı.
🌸
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |