

6. Bölüm: Gölgelerin Duruşması
"Kontrolü tamamen kaybetmiştim. Ve bu benim en büyük korkumdu."

●●●
Tavandaki o ince çatlak, saatlerdir gözlerimin önünde bir harita gibi uzanıyordu. Yetimhanedeki ranzamın alt katında, üstteki tahtanın budaklarını saydığım o uykusuz gecelerden kalma bir alışkanlık bu. O zamanlar o budaklardan kendime hayali ormanlar yaratırdım; şimdiyse bu çatlakta, tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim bu yarıkları izliyorum.
Önümde duran "Psk. Ateş İkra" yazan isimliğe sanki yabancı birinin eşyasına bakarmış gibi bakıyorum. O isimlik, soğuk duvarlar arasında büyüyen o kimsesiz kızın hayata tutunduğu tek daldı. Şimdi ise Pamir, o dalı kökünden söküp ateşe atmıştı.
"İyi misin?" diye sormuştu avukatım Selin, az önce telefonda.
Cevap veremedim. Çünkü "iyi" kelimesi, Pamir o kapıyı çarpıp hayatımı darmadağın yaptığı an lügatımdan silindi.
Zihnim, tozlu bir arşiv gibi geçmişin sayfalarını karıştırıyor. İlk bursumu aldığım günkü ellerimin titreyişini hatırlıyorum. Okul birincisi olduğumda gururla sarılacak bir ailem olmadığı için, başarımı bahçedeki yaşlı bir ağaca anlatışımı... O ağaç şimdi devrildi. Pamir sadece bana dava açmadı; o, benim insanlara yardım etme hakkımı, yani nefes alma sebebimi elimden aldı.
Adalet, diye fısıldıyorum boş ofisin sessizliğine. Sesimdeki çatallanma, boğazımdaki o meşhur düğümün hâlâ orada olduğunun kanıtı.
Adalet bazen en suçsuz olanı en sert döven sopadır.
Elime aldığım dava dosyasını yavaşça çantama yerleştirdim. Selin'le buluşup durum değerlendirmesi yapmamız gerek ama ayaklarım geri geri gidiyor. Bir psikolog olarak binlerce kez "Yüzleşmekten korkmayın." demiştim danışanlarıma. Şimdiyse kendi hayatımın duruşmasının varlığını bilmek, kendi hayatımın infazına yürümek gibi geliyor.
Odanın sessizliğini bozan tek şey, pencereye vuran yağmur damlaları oldu. Ceketimi omuzlarıma alırken aynadaki yansımama bakıyorum. Göz altlarım çökmüş, ferim sönmüş ama çenem hâlâ o eski, inatçı kavisinde.
Yıkılmayacaksın.
O adam seni kendi karanlığında boğamayacak.
Ama içindeki o küçük kız çocuğu, yetimhanenin soğuk koridorlarında yankılanan sesiyle konuşuyor zihnimde.
"Peki ya haklı çıkarsa Ateş? Ya her şey biterse?"
Odanın ışığını kapattım. Karanlık, her şeyi örttü; tıpkı yarınki duruşmanın üzerine çökecek olan o kahredici belirsizliği örttüğü gibi.
Selin'in ofisine girdiğimde, masanın üzerindeki kalın dosya yığınına bakmak bile midemi bulandırdı. Hayatımın, birkaç kâğıt parçasının ve saptırılmış görüntülerin arasına sıkıştırılmıştı. Selin, gözlüklerini düzeltip bana her zamanki profesyonel ama bu kez acıyan bakışıyla baktı.
"Ateş, durum beklediğimizden daha karmaşık," dedi sesi kısık bir tonda. "Pamir Bey, mahkemeye yeni bir delil sundu. Bir ses kaydı ve video montajı... Dalya ile olan konuşmaların bir kısmı."
Başım döndü. Masanın kenarına tutundum. Dalya mı? O ürkek, yaralı kız, abisinin eline bu kozu gerçekten vermiş miydi? "Dalya yapmaz," diye fısıldadım, kendi sesime bile inanmak isteyerek. "O, abisinin ne yapmaya çalıştığını biliyordu."
"Ama video da öyle görünmüyor... Belki de haklısın, kandırmıştır ama bu hiçbir şeyi değiştirmez." Bakışlarım boşluğa tutundu. Gerçekten Dalya bilerek yapmamıştı değil mi? Bilerek veya değil, Selin haklıydı. Hiçbir şey bana yardımcı olmuyordu. Bu yalnızlık kaderi sanki üstüme yapışmıştı. Dalya olsa bile... yine yalnızdım işte.
"Duruşma ne zaman?" dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, ruhsuz bir fısıltı gibi ulaştı.
Selin gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı, yorgun gözlerini gözlerime dikti. "Yarın, Ateş. Yarın sabah saat dokuzda hakim karşısındayız."
O an, zamanın damarlarımda donduğunu hissettim. Yarın. Yıllarca ilmek ilmek işlediğim o beyaz önlüğün, üzerimden sökülüp atılmasına sadece saatler kalmıştı. Masanın üzerindeki kalemi ellerimle sıkmaya başladım; parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini, tırnaklarımın avucuma battığını hissetmek bile beni uyandırmaya yetmiyordu.
"Peki, ihtimaller?" diye sordum, kelimeleri ağzımdan güçlükle yuvarlayarak. "Yani... Pamir'in elindeki o videolar, Dalya'nın montajlanmış sesleri... Bunlar gerçekten bir şeyi kanıtlar mı?"
Selin derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Bakışlarını kaçırdı, bu en kötü işaretti. "Dürüst olmamı istiyorsan Ateş, tablo karanlık. Ortada 'nüfuz istismarı' ve 'hasta mahremiyetini ihlal' gibi ağır ihtimaller var. Üstelik dava devlet kanalıyla açıldı, kamuoyu baskısı çok büyük. Pamir'in sızdırdığı o montajlı görüntüler, seni manipülatif ve hastasını ailesine karşı kışkırtan bir profil olarak çiziyor."
Durdu, yutkundu ve celladımın hükmünü verir gibi devam etti:
"Yarınki duruşmada büyük ihtimalle meslekten geçici men kararı çıkacak. Soruşturma tamamlanana kadar lisansın askıya alınabilir. Hatta davanın gidaşatına göre kalıcı ihraç bile masada."
Meslekten men. Bu iki kelime, soğuk bahçede hayal kuran o küçük kızın boğazına dolanan bir yağlı urgan gibiydi. Benim için psikolog olmak, sadece bir ünvan değildi; o, benim hayata karşı aldığım en büyük intikamdı. İnsanların ruhlarını iyileştirirken aslında kendi parçalarımı dikiyordum.
"Yani her şey bitecek mi?" dedim. Gözlerim duvardaki diplomaya takıldı. Onu alabilmek için kaç gece aç uyuduğumu, kaç kış sabahı titreyerek ders çalıştığımı düşündüm. "Tek bir adamın hırsı yüzünden, bunca yıllık emek... Bir hiç mi olacak?"
"Savaşacağız Ateş," dedi Selin, sesine sahte bir güç katmaya çalışarak. "Ama yarınki sonuca hazırlıklı olmalısın. Adalet bazen kör değildir, sadece çok yavaştır. Ve o yavaşlıkta, senin gibi tertemiz insanlar ezilebiliyor."
Daha fazla bir şey duymak dahi istemiyordum. Bir avukatın bile bana yardım edemeyeceğini, koca ülkemde, bu kalabalığın içinde bir Allahın kulunun dokunuşunun yaramayacağını fark ettim. Ben, ne yapacaktım? Teşekkür edip ayağa kalktım.
Ofisten nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Sokaktaki her flaş patlamasında, her yabancı bakışta Pamir'in o zafer kazanan yüzünü görür gibi oluyorum. Ne zaman arkama dönsem, siyah bir camın ardında birinin beni izlediği hissinden kurtulamıyorum. Pamir... bir gölge gibi peşimdeydi. Beni yıktığından emin olmak için mi oradaydı, yoksa yarattığı enkazı mı izliyordu?
Eve vardığımda ilk yaptığım şey Dalya'yı aramak oldu. Sesi titriyordu, ağlıyordu. "Yemin ederim ben bir şey yapmadım," dedi hıçkırıklarının arasından. "Abim... O her şeyi kaydetmiş. Ben sadece seni korumaya çalışıyordum."
O an anladım. Pamir sadece beni değil, kendi kardeşini de bir piyon gibi kullanmıştı. Dalya'nın o saf sevgisini, benim mesleki ahlakıma karşı bir silah olarak kuşanmıştı. Dalya'ya inanıyordum ama bu gerçek, yarınki duruşmada hakkımda verilecek kararı değiştirmeyecekti. Utanç ve öfke arasında sıkışıp kalmıştım.
Gece boyunca gözüme uyku girmedi. O eski el yazısı mektubumdaki "Hoşçakal" kelimesi zihnimde yankılandı. Eğer yarın o mahkeme salonundan mesleğim elimden alınmış olarak çıkarsam, bu gerçekten veda olacaktı. Sadece mesleğime değil, hayata tutunma biçimime de...
Selin'in ofisinden çıktıktan sonra, adeta bir otomat gibi hareket ettim. Zaman, o andan itibaren benim için akıcılığını kaybetmiş, ağır, yapışkan bir sıvıya dönüşmüştü. Adliye binasına giden yolda, her nefes alışıma boğazımdaki o tanıdık, acı verici yumru eşlik ediyordu.
Sabah saat dokuza çeyrek kala, adliyenin o devasa, soğuk taş binasının önündeydim. Gökyüzü griydi, benim içim gibi. Merdivenlerin bittiği oymalı kapıların açıldığı o geniş meydanda durdum. Adım atamadım. O kapıdan içeri girmek, sanki kendi hayatımın sonunu izleyeceğim bir tiyatro salonuna girmek gibi geliyordu.
Çantamı daha sıkı kavradım. Ellerim titriyordu ama çenemi inatla yukarıda tuttum. Yetimhanenin bahçesinde, diğer çocuklar aileleri tarafından alınırken hissettiğim o kimsesizlik duygusu geri dönmüştü. Ama bu sefer daha güçlüydü; çünkü bu sefer kaybedecek bir "ev"im değil, tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim bir "ben"im vardı.
Rüzgar ceketimi savururken gözlerimi kapattım. Sadece bir kaç saniye...
Yıkılmayacaksın Ateş. O adamın karanlığına teslim olmayacaksın.
...
Aynı saniyelerde, meydanın karşı tarafındaki o küçük buğulu camlı kafede, Pamir bir köşede oturuyordu. Masasında soğumuş bir kahve, önünde ise hiç açılmamış bir dosya duruyordu.
O, Ateş'in adliye sarayının önünde durduğunu, o devasa binanın karşısında ne kadar küçük ama bir o kadar da inatçı göründüğünü gördü. Ateş'in rüzgârda savrulan saçlarını, çantasını kavrayan bembeyaz parmaklarını ve o birkaç saniyeliğine gözlerini kapatışını...
Pamir'in içinde, daha önce hiç hissetmediği bir şey oldu. Bir kırılma... Ama hayır, o kırılmaya izin veremezdi. Zaferinin kenarındaydı. O cansız bedenin intikamı, bu kadının yok oluşuyla alınacaktı. Plan tıkır tıkır işliyordu; videolar sızdırılmış, Dalya'nın montajlı kayıtları delil olarak sunulmuştu. Ateş'in kariyeri bugün yerle bir olacaktı.
Yine de, o kapalı gözlere bakarken, Pamir'in zihnine o eski, el yazısı mektubun satırları düştü. "Yalnızların dostu sayfalar...
Nefesi daraldı. Ateş'i yok etmeye çalışırken, aslında kendi travmasını mı cezalandırıyordu?
Gözlerini Ateş'ten kaçırdı, kahvesinden bir yudum aldı ama tadı zehir gibiydi. "Hayır," dedi kendi kendine, sesi kafenin gürültüsünde kayboldu. "O, onlardan biri. O, cezasını çekmeli."
Ama içindeki o ses susmuyordu. Vicdanı, zaferinin tadını bozuyordu. Kırılmakla kırılmamak arasında, farkında bile olmadığı o ince çizgide, Ateş'e hiç gözükmeden, onu gizlice bir gölge gibi izlemeye devam etti.
...
O devasa kapılardan içeri girdiğimde, adliyenin o kendine has, nem ve eski kağıt kokusu beni karşıladı. Selin yanımdaydı, bir şeyler söylüyordu ama ses bana bir uğultu gibi geliyordu. Koridorda yürürken, her adımda "geçici men" kelimeleri zihnimde yankılanıyordu.
Duruşmada salonunun önündeki o ahşap banklara oturduğumuzda, gözüm kapıdaki listeye takıldı. "Ateş İkra - Psikolojik tahakküm." Kendi ismimi bu suçlamanın yanında görmek, ruhumda açılmış en derin yaralardan biriydi.
O an, koridorun sonunda bir siluet belirdi. Dalya... Gelmişti. Gözleri şişmişti, yüzü bembeyazdı. Bana bakmaya cesaret edemiyordu, sanki yerin dibine girmek istiyordu. Ona kızamıyordum. Pamir'in onu nasıl kullandığını, o saf sevgisini nasıl bir silaha dönüştürdüğünü Selin'den öğrendiğimde, içimdeki öfke yerini derin bir acımaya bırakmıştı. Dalya, abisinin hırsının masum kurbanlarından biriydi.
Mübaşir ismimi okuduğunda, sanki bir idam mahkumu gibi ayağa kalktım. Duruşma salonu soğuk ve sessizdi. Hakim kürsüde, bana bakmadan önündeki dosyayı karıştırıyordu. O kağıt yığınları benim otuz yıllık hayatımdı, onun içinse sıradan bir mesai.
Karşı tarafın avukatı, zehrini akıtmak için ayağa kalktığında nefesimi tuttum. "Sayın Hakim," dedi sesi salonun yüksek tavanında yankılanarak. "Karşımızdaki şahıs, sadece mesleki etik kurallarını ihlal etmekle kalmamış, yetkinliği olmadığı halde bir psikolog maskesi ardına sığınarak insan ruhunu bir laboratuvar faresi gibi kullanmıştır. Sahte umutlar tacirliği yaparak, danışanlarını manipüle etmiş ve onları geri dönülemez bir karanlığa, hatta ölüme sürüklemiştir."
Ölüme sürüklemek... Bu kelimeler kalbime bir bıçak gibi saplandı. Salonun bir köşesinde, Pamir'in sızdırdığı o çarpıtılmış videolar dev ekranda dönerken, sanki bir canavarı izliyormuşum gibi hissettim. Dalya’nın montajlanmış sesleri, benim onu abisine karşı kışkırttığımın kanıtı gibi sunuluyordu.
Selin aniden ayağa kalktı. Sesi, karşı tarafın yarattığı o karanlık havayı dağıtacak kadar berrak ve sertti. "İtiraz ediyorum! Müvekkilim Ateş İkra, hayatını bu mesleğe adamış, her bir başarısını tırnaklarıyla kazıyarak elde etmiştir. Burada sunulan videolar bir kurgudan ibarettir."
Selin, masanın üzerindeki büyük bir klasörü havaya kaldırdı. "Eğer bir kanıt arıyorsanız, işte burada! Bunlar Ateş’in yıllardır iyileştirdiği, hayata tutunmasını sağladığı insanların mektupları."
Klasörü hakimin önüne bıraktı. İçinden rastgele bir kâğıt seçip okumaya başladı: 'Siz benim yaşama sebebimsiniz Ateş Hanım. Kimsenin duymadığı o çığlığı sadece siz duydunuz ve bana umut oldunuz.' Bir diğerini açtı: 'Sizin sayenizde bugün çocuklarıma sarılabiliyorum.'
Yüzlerce mektup... Yüzlerce hayat. Gözlerim doldu ama ağlamadım. O mektupların her satırında kendi kırıklarımı dikmiştim ben.
Hakim, sert bakışlarını üzerinden ayırmadan bana döndü. "Ateş İkra," dedi, sesi otoriter bir tınışla salonu susturdu. "İddialar ağır. Yetkinliğinizin sınırlarını aştığınız ve danışanlarınız üzerinde psikolojik bir tahakküm kurduğunuz söyleniyor. Kendinizi nasıl savunuyorsunuz?"
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu ama çenem her zamanki gibi inatçıydı. "Sayın Hakim," dedim, sesim önce çatallandı ama sonra buz gibi bir netliğe kavuştu. "Ben bu mesleği bir ünvan için seçmedim. Ben, o yetimhanenin soğuk duvarları arasında 'Beni duyan var mı?' diye bağıran o küçük kızın sesi olmak için seçtim. Hiç kimseyi ölüme sürüklemedim; aksine, ben ölüme yürüyenlerin elinden tutup onları hayata geri çağırdım. Eğer bir suçum varsa, o da insanların acılarını kendi acım gibi sahiplenmektir. Ama hiçbir video, hiçbir montajlanmış ses kaydı, kurtardığım o hayatların gerçeğini değiştiremez."
Hakimle göz göze geldik. O an, o sessizlik saniyeler değil, asırlar gibi sürdü. Bakışlarında bir anlık tereddüt görür gibi oldum ama hemen ardından önüne döndü.
"Karar için ara veriliyor," dediğinde, salon bir anda uğultuyla doldu.
Dışarı çıktığımızda, adliyenin o nem kokulu koridorunda yürürken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Dalya’nın bir köşede çökmüş ağladığını gördüm, ama yanına gidemedim. Pamir’in o sinsi zaferinin gölgesi her yerdeydi.
Tekrar içeri çağrıldığımızda, mübaşirin sesi bu sefer sonun başlangıcı gibiydi. Hakim kürsüye çıktı, cübbesini düzeltti ve o kahredici kararı okumaya başladı.
"Sanık Ateş İkra’nın, sahte psikologluk ve ölüme sebebiyet verme iddialarının araştırıldığı bu süreçte, meslek onurunun ve kamu sağlığının korunması adına; soruşturma tamamlanana kadar meslekten geçici olarak ihraç edilmesine ve lisansının askıya alınmasına karar verilmiştir."
Dünya, o an başıma yıkıldı. O odanın önünde yazan, yetimhanedeki o kimsesiz kızın hayata tutunduğu tek anlam olan "Psikolog Ateş İkra" ifadesi, tek bir hakim darbesiyle silinip gitmişti. Her hastamda kendimi iyileştirmiştim, şimdi ise o iyileştirdiğim parçalar yeniden kanamaya başlamıştı.
Salon boşalırken, yerimden kımıldayamadım. Selin bir şeyler söylüyordu, bir sonraki adımları anlatıyordu ama ben duymuyordum. O eski el yazısı mektubumdaki "Hoşçakal" kelimesi, şimdi tüm mesleğim, tüm emeklerim için söylenmiş gibiydi.
Kontrolü tamamen kaybetmiştim. Ve bu benim en büyük korkumdu.
...
Duruşma salonunun kapısının hemen dışında, o devasa koridorun karanlığında Pamir duruyordu. İçeri girmemişti, Ateş’e hiç gözükmemişti. Ama o "geçici ihraç" kararını duymuştu.
Zafer kazanmıştı. Ateş’in o dik duruşu, o inatçı çenesi artık yıkılmıştı. Ama Pamir’in içindeki o ses susmuyordu. O an, o kapının dışında dururken, o da en büyük korkusuyla yüzleşti:
O da tıpkı onlar gibiydi. Kontrol ettiğini sanırken, aslında sadece yıkıyordu. Ve o enkazın altında kalan, sadece Ateş değil; o susturmaya çalıştığı kendi çocukluğu ve vicdanıydı.
...
🎈
Pamir öfken neden?
Sizce, Ateş ne yapacak?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |