4. Bölüm

3. Bölüm: Var Olmak

Udezsenlife
udezsenlife

3. Bölüm: Var Olmak

"Gerçek ateş, yoktan var olan mıydı yoksa küllerinden mi?"

●●●

Makyaj masasından kalkarak boy aynasından kendime baktım. Çok sade bir elbise giyip, takılar ve ayakkabılarımla desteklemiştim kombini. Bu sayede oldukça şık gözüküyordum. Bence.

Kehribar rengi gözlerime yaptığım kahve tonu makyaj, gözlerimi ön plana çıkarmış ayrı bir hava katmıştı. Saçlarımı önüme alarak, kendi etrafımda döndüm. Tek kelimeyle mükemmel bir elbiseydi.

"Sen ciddi misin ya? Bak sen şu insanlara, neler neler yapıyorlar?" diyen Dalya'nın sesiyle kendime gelmiştim.

Yatağımın üzerinde duran telefonu elime alarak mutfağa doğru ilerledim. "Resmen şaka gibi! Bu manyak kimse benden çekeceği var, neyse bugün onu göreceğiz." diye ekledi. Son söyledikleri beni yeniden sinirlendirirken "Hatırlatma şunu ya! Çok sinir oluyorum, her yere onunla gitmek zorunda olmak çok zor. Onu boğasım var." dedim hoparlörde ki telefonu mutfak masasına koyarken.

"İnanamıyorum cidden. Resmen senin antifanın var, akıl alır gibi değil. Senin ya, senin. Hemde bunların hepsi dün oluyor, beş dakikalığına yöneticinin yanına gidiyorum ve tam o sırada geliyor. Sanki özellikle ayarlanmış. Ben anlamadım gerçekten, baştan anlatsana şunu." dedi heyecanla.

Dolaptan çıkardığım bardağı telefonumun yanına koydum ve sürahiyi elime aldım. "Dediğim gibi Dalya işte, bende inanamıyorum. Dün seminere hazırlanırken bir anda mesaj yağmuruna tuttu beni. Ama nasıl mesajlar görseydin, en iyi yaptığım şey olan mesleğime saydırıyordu adam ya. Sonra sahtekar olmakla suçladı beni, programın ortasında çıktı birden. Yapımcı da yok hayran kalmış bilmem ne. O, yapımcının benden çekeceği var, bak demedi deme." dedim bardağı suyla doldururken

"Haklısın kızım tabi. Hem sen merak etme bugün göreyim onu, ben boğacağım. Beraber mi geliyorsunuz?" diyen Dalya ile aşağıdan duyulan korna sesi bir olmuştu. Suyu bir hışımda yutarken, bardağı masaya koydum. Telefonu elime aldım "Ben seni alırım dedi." diyerek pencerenin önüne geliyordum ki kolumla sürahiye çarpmamla tüm su üzerime dökülmüştü.

Eyvah!

Gerçekten bir bu eksikti! Yerdeki cam parçalarına bakarken, kırılan sürahiyi mi yoksa sırılsıklam olmama mı üzülseydim şaşırmıştım.

"Kahretsin!" Diyerek yerdeki camları toplamaya koyuldum.

"Ne oldu!?" dedi telaşla. "Sırılsıklam oldum!" diyerek ayağa kalktım. Çabucak yeniden hazırlanmaya vaktim var mı diye telefonu kontrol ederken, "Ne demek sırılsıklam oldum?" dedi Dalya. "Kapat kapat sonra söylerim," diyerek yeniden yerdeki camları toplamaya koyuldum.

"Görüşürüz o zaman." dedikten sonra telefonun kapanma sesi kulaklarıma ilişti. Elimdeki cam parçalarını çöpe atarken, yeniden korna sesleri duyuluyordu. Bu kesinlikle Pamir'in ta kendisi olmalıydı ama benim baştan hazırlanmam gerekiyordu. Hemde 5 dakika içinde!

Koşar adımlarla odama giderken bir yandan elbisenin fermuarını açmaya çalışıyordum. Sonunda odama varıp, gardırobu açtım. Şimdi ne giyinecektim ben? Dolaba hızlı bir göz atarken, açmaya çalıştığım fermuardan cart sesi duyulmuştu.

"Hayır ya." dedim isyankar bir şekilde. Aynanın karşısına gelerek arkamı döndüm ve maalesef gördüğüm kadarıyla fermuar patlamıştı. Tüm aksilikler bugünü özellikle seçmiş gibiydi. Dolu harelerimle kendime bakarken, ne yapacağımı düşünüyordum.

Allahtan bir elbiseyi çok beğendik!

Mutfak balkonundaki kapının açılma sesi kulaklarıma ilişmişti. Bakışlarım istemsizce kapıya kayarken, yanlış duymuş olma ihtimalim de vardı. Bir yandan elbisemin patlayan yerini tutuyor bir yandan da yavaşça mutfağa doğru ilerliyordum.

Hırsız mıydı yoksa?

Mutfaktan duyulan sakin adım sesleri üzerine, ilk gördüğüm demir keratayı elime aldım. Bir elim elbisemi sıkı sıkı tutarken diğer elim de keratayla tetikte duruyordum. Nabzım hızlanırken, nefesimi tutmuştum.

Kapıya yaklaşan adım sesleri ile duvarın arkasına geçmiştim. Tam çıktığında kafasına demir keratayı indirip nakavt edecek ardından çığlığı basıp apartmanı buraya toplama gibi planlarım vardı. Apartmandakiler benim bu tür olaylarıma alışıktı, danışanlar evimi basıyordu arada.

Mutfaktaki gölge önce kapıdan yansıyarak girişe ulaşmasıyla kadrajıma giren air force ayakkabılar aynı anda olmuştu. Tabii buna benim kafasına vurmamı da ekleyebilirdik.

"Ah!"

Kafasına aldığı darbeyle acı ile sendelerken çığlığı basmıştım.

"İmdat!"

Avazım çıktığı kadar bağırırken, olduğu yerden çarçabuk kalkarak "Ne yapıyorsun sen?!" derken elleri ağzıma abanmıştı.

Göz bebeklerim göz yuvarlarından çıkarken, "Pamir?" dedim elleri ağzımı kapattığı için çıkan boğuk sesimle.

"Manyak mısın kızım?!" dedi acıyla boynunu hareket ettirirken.

Elleri ağzımı kapattığından konuşmam mırıltı gibi çıkıyordu. Kafamı geriye çekerek, ellerini ittirdim ve, "Asıl sen ne yapıyorsun evimde be?! Sapık mısın?!" dedim elim hâlâ patlayan elbisemi tutarken.

Pamir, vurduğum yeri ovalamayı bırakıp bana döndü "Seni aradım, meşguldü. Kornaya bastım gelmedin. Zile bastım duymadın, bir şey oldu sandım. Geldim." diyerek yeniden elini boynuna götürmüştü. "Gelmez olaydım." diye de eklemişti.

Düşüncesi üzerine mahçup olurken, "Ama sen de yani, birinin evine böyle girilmeyeceğini bilmiyor musun?" dedim duvarla temasımı keserek. "Ayrıca nasıl geçtin sen?" dedim endişeyle. Resmen hırsızlara ön ayak olmuştu.

Gözlerini açmadan hâlâ vurduğum yeri ovuyordu. "Balkon kapısını kim açık bırak dedi, bırakmasaydın." dedi bilmiş bilmiş. "Hayır yani, balkon kapısını hava almak için açık tutmak suçta gizlice bir eve girmek değill. Öyle mi?!" dedim sesli ve sinirli bir şekilde.

Gözlerini aralayarak, beni süzdü. "Ne dikilmişsin burda sende? Yürüsene gidelim, yetişmeyeceğiz. Aysel hanım, aldın mı Ateş'i diye sorup duruyor." Gözlerimi devirip "Bekleyin iki dakika daha, ölmezsiniz." diyerek odama doğru adımlıyordum ki arkamın açık olduğu aklıma geldi. "Hem ayrıca bir sorunum var." dedim çekinerek.

Evin içinde gezinen bakışları beni bularak "Ne sorunu?!" dedi bıkmış bir şekilde. Yanaklarımı şişirdim ve sesli bir nefes verdim dışarıya, elimle elbisemi daha da sıkı tutarken hâlâ ne giyeceğimi düşünüyordum.

"Ne?" Diyen Pamir, yeniden beni süzdüğünde "Ciddi olamazsın?" dedi şoke olmuş bir şekilde. Ardından şoku yerini gülmeye bıraktı. "Komik mi ya? Gülme." dedim hemen. Sinirlerimi hoplatmadan duramıyordu resmen.

Nereden anlamıştı ayrıca?!

"Tamam gülmüyorum." Diyerek ağzını elleriyle kapatmıştı ama hâlâ domuz gibi gülme sesleri geliyordu. Sinirle yerdeki keratayı aldım ve havaya kaldırdım. Anında beleren gözleriyle, gülmesini durdurmuş "Tamam tamam sustum, gel bakayım." demişti.

"Neye bakacaksın, anlarsın sanki." diye ağzımda geveledim. "Sen bilirsin, böyle kal." demişti fısıltımı duyduğunu belli edercesine. Ardından yeniden gülmeye başlamıştı.

"Sussana!" diyerek yeniden keratayı havaya kaldırdım. Bakışlarımızın kesişmesiyle, "Tamam bak hadi. Ama sana güvenmiyorum, katil bile olabilirsin antifan Pamir." diyerek yavaş adımlarla yanına yaklaştım.

"Ya evet, başka işim gücüm yok tabii." dedi ellerini iki yana açtı. Yavaşça ona, arkamı dönerken. "Yok tabii, başka işin olsa gizli gizli insanların evine mi girersin? Ha bir de, işlerini baltalamaya mı çalışırsın." dedim.

Omuzumun arkasından kafasını öne eğerek "Onlar ayrı şeyler. İş konusunda ciddiyim, sadece piyasadan direkt silinmeni istemem." dedi kulağıma doğru. Ardından parmaklarını belimde hissettim. "Tamam bir sahtekarda olsan, benim kalbim var. Tamamen işsiz kalmanı istemem. Ailemi senden kurtarayım başka bir şey istemiyorum." dedi belimdeki elleri sırtıma doğru kayarken.

"Hiçbirinin gerçek olmadığını ve sahtekar olmadığımı sende biliyorsun ama başka bir şey var sende. Yakında öğreneceğim." dedim kendimden emin bir şekilde.

"Eğer başka bir şey öğrenirsen bana da söyle." dedi sessizce nefesi, elbisenin açık bıraktığı kısımlara çarparken.

Hâlâ tanımadığım ve baş düşmanım olan bu adamla, bu pozisyonda durmamızdan ürkmüştüm. Sırtıma çarpan sıcak nefesi, fermuarı çektikçe kesiliyordu.

Fermuarı sona kadar çektiğinde, "Senden kurtulacağım Ateş İkra." diye ekledi sessizce. Kendisine doğru dönerken "Hem elbisen patlamamış, ufak bir sıkışmaydı. Hallettim." dedi, alnına düşen saçları çekti.

Harelerim üzerinde gezindi. Koyu kestane saçlarını özenle fönlemiş ve şekil vermişti. Giydiği koyu yeşil renginde takımı, ela gözlerini bellirginleştiriyordu. Ve kendisiyle didişmeye takılmaktan, yüzüne hiç dikkat etmediğimi fark ettim. Orantılı ve biçimli yüz hatları vardı, yapılı vücuduna ayrı bir hava katıyordu.

Hâlâ gözlerime bakmayıp, etrafı incelerken "Teşekkür ederim." dedim. Duvardaki bakışları bana yöneldiğinde "Gidelim mi?" dedi.

Gözlerimi üzerinden çekmedim, sadece durdum ve ona baktım. Sert

mizacının altında çocuksu hareketler yatıyordu. Sadece "Gidelim." diyerek kapıya yöneldim. Kapıyı aralarken arkamdan Pamir'in yutkunduğu duyuldu.

Neyin içinde bulunduğumu bilmiyordum, ne gibi bir oyun döndüğünü, neden beni seçtiğini de bilmiyordum.

Arabaya binerken bakışlarım Pamir'e kaydı, bakışlarımızın değmesiyle, aynı hızla bakışlarımı geri çevirdim. Göz göze gelmeyi beklemiyordum.

Kimsin sen Pamir? Kim?

Peki, ben kimim? İşte bu sorunun cevabından emin değildim. Emin olmamakla birlikte kendimin, kendisine bile cevap veremediği bu soruyu nasıl başkasına soruyordum?

Psikolog falan filan iyi, tamam da Pamir gelene kadar korkuyu bilmiyordum; o, severek yaptığım, kendimden emin, yıllardır şüphesiz yaptığım bu mesleğim ilk defa böyle hissettirmişti. Korkmuş.

Ve ben bunu daha yeni hissediyordum, konuşmayı yeni öğrenen bir bebek gibiydim. Kendimi tanımıyormuşum gibi hissettirmişti. İnsan önce kendine bakmalı ya işte, ben kendime bu soruyu soramıyordum, cevabından korkuyordum. Bir başkasına nasıl sorabilirdim?

Korkmuştum, anne ve babamın kanatlarının altından çıktıktan, onları kaybettiğim günden sonra ilk defa korkmuştum. Birilerinin hatamı gözetmesinden korkmuştum. Çok garipti ama nedense kendime bile itiraf edemediğim bir şekilde beni mutlu etmişti. Aslında mutlu demek biraz yanlış olurdu beni, heyecanlandırmış vücudumdan akan kanı hissettirmişti. Aynı, şuan ki pencerenin küçük aralık kısmından geçmeyi başaran sert ve asabi rüzgarın sinirle saçımı uçurup, derimin içindeki kanı dondurması gibi canlı hissettirmişti. Ve böylece kendimize itiraf edemediğimiz şeylerin yerini sinir almıştı.

Yüzüme yerleşen hafif tebessümle, "Üşümüş gibisin." diyen Pamir'in sesine döndüm. "Üşümek iyidir Pamir, canlı hissettirir." diyerek azıcık aralık olan pencereyi yarıya indirip rüzgarın, saçımı hoyratça uçurmasına izin vermiştim. "Pekala, geldik zaten. Hastalığından Aysel Hanım beni sorumlu tutmaz umarım." dedi ve arabayı lansmanın önünde durdurdu. "Tutmaz." derken emniyet kemerini çıkardım, zaten yüzümde olan gülümsememi büyüterek "Son günümüz olsun." diye ekleyip arabadan indim.

Pamir'i arkamda bırakıp girişe yöneldim, davetiyeyi gösterirken ardıma yetişmişti zaten.

Güvenlik, davetiyedeki ve listesindeki isimlere bakıp geçmemiz için kenara çekildi. İçeri geçtiğimde Pamir tabii ki tam arkamdaydı. Yeni kuyruk çıkarmaya başlayan yavru hayvanlar gibiydim resmen. Bir sabır çekerek yanımıza doğru gelmekte olan kadına ve içeriye baktım.

O kadar fazla ışık vardıki içeri girdiğimizde gözlerimin alışmasını beklemiştim. Kare masaların etrafında toplanan grup halinde ve şuanlık kurulan samimiyetler, kişisel hayatlarında tüm zulümleri ve insanlığı ayaklar altına alan bütün davranışları sergileyenler, en hümanist insanmış gibi birbirinin yüzlerine bakıyorlardı.

Sahte samimiyetin kokusu gelmişti burnuma. Aynı seviyede oldukları insanlardan kaçıp denk olmadıklarına büyüklük, ama bu 'büyüklüğün' cüsse ile hiç alakası yoktu, taslama çabaları sahte samimiyet kokusundan başka bir şey değildi.

"Hoş geldiniz!" diyen neşeli hanımefendiye kaydı bakışlarım.

"Hoş bulduk!"

"Sizleri burada görmek benim için büyük bir onurdur Ateş Hanım. Ve siz Pamir Bey eğer müsaitseniz sizinle konuşmak istiyorum."

Kadının neşeli sesinin aksine Pamir'in yardım isteyen bakışları çok komik bir tablo oluşturuyordu.

Pamir'in yardım çığlıklarını umursamadan, onları arkamda bırakıp ilerledim. E tabii göz devirmeyi de unutmamştım.

Gözlerim Dalya'yı ararken telefonu, çantadan çıkarmakla uğraşıyordum. Az önce sırılsıklam olan bu elbise üstümde kuruyarak bana hiç yardımcı olmuyordu! Masalardaki bir kaç bakışı üzerimde hissediyordum.

Şu koskocaman hiçbir yere sığmayan telefon neredeydi acaba?

İki saat içinde çantanın delinecek hali yoktu tabii ki. "Oh!" Sonunda çantanın içindeki elim metal bir şeye dokunduğunda derin bir nefes çekerken, omzuma çarpan beden ile savruldum.

"Pardon! İyi misiniz?" diyen garson endişeli gözleriyle yerden kalkmama yardım etti. Elbisemi düzeltip bana uzattığı çantamı aldım. "Çok afedersiniz, hızla giderken sizi göremedim."

"Sorun değil!" diyerek geçmesi için yana çekildim. Tekrar özür dileyerek yanımdan uzaklaştı.

Allahım bu günü canlı bitirebilir miyiz?

Burnumdan nefes vererek Dalya'nın numarasını çevirdim. Bir kaç çalıştan sonra sesi duyuldu. "Sonunda be! Nerede kaldınız?! Şimdiye beş defa gider gelirdim Ateş." diyordu soluksuz konuşurken.

"Sen nerdesin asıl?! Göremiyorum!" dedim az önceki olayın stresi sesime yansırken.

"Ohoo ne bu gerginlik, ne oldu?"

"Bir şey olduğu yok." diyerek sakinleşmek için gözlerimi yumdum.

"Bak, el sallıyorum gel hadi." diyen sesiyle gözlerimi aralayıp etrafta gezdirdim.

İlerden bana neşe ile el sallayan tek kız kesinlikle Dalya'dan başkası değildi. Deli kız! Uzun çabalar sonunda yanına vardığımda "Sonunda!" diyerek şükür çektim.

Dalya gülerek, "Ne bu halin senin? Gören harptan geldiğini sanır." dedi. Ben tabii ki yine göz devirmiştim. Bu olayı o kadar sık tekrarlıyordum ki gözlerimin ağırdığını hissediyordum. "Hiç sorma Dalya! Sinirlerim tepemde, kafam zonkluyor." dedim ve önümde duran kokteyle kuruyan boğazımı ıslattım.

Bu sözlerim Dalya'yı bu sefer güldürmüştü. Koluma dokunarak, "Boş ver onu bunu da senin şu 'anti sempatik', 'gönüllerin sultanı', nerede?" dedi. Bu sefer bu sözler benim gülmeme sebep olmuştu.

"Of! Bilmiyorum, gelir şimdi. Pörtler bir yerlerden." diyerek etrafa göz gezdirdim. Sahiden neredeydi bu çocuk? Yeni planlar peşindedir. Gözlerim tanıdık bir yerde sabitlendi, buraya doğru geliyordu. "Hah! İti an çomağı hazırla." diye geveledim ağzımda. "Hani nerede?" dedi Dalya. "Orada." diyerek çenemle hemen yanımızdaki masayı gösterdim.

Dalya kendisini görmek için çırpınırken, Pamir zaten yanımıza varmıştı. "İki dakika da canımdan bezdim." dedi sinirle. Tekrardan göz devirerek Dalya'ya döndüm. Ağzı on karış açık, şok içinde Pamir'e bakıyordu, endişeyle onu dürttüm fakat etki etmedi.

Sertçe, "Dalya?! Dalya!" dememle Pamir'in bakışları bize kaymıştı. "Pamir, bu Pamir mi?!" dedi Dalya. Bu düşüncesini sesli söylemesine biraz sinirlenerek kulağına yaklaştım "Evet!" dedim sessizce, fakat sonra sinirimin yerine değişik bir şeye bırakmıştı, şuan tanımlamak zordu çünkü Dalya hayatım boyunca unutamayacağım o sözü söylemiştii. "Abi?!"

"Abi mi?!" Dedim yüksek sesle. "Ne abisi?! Ne oluyor?!"

Pamir, ne beni ne de Dalya'yı umursuyora benzemiyordu. Sadece telefonundan gözünü kaldırıp bize bakıyor ardından geri telefona dönüyordu.

"Bu kişinin abin olduğunu neden bana söylemedin Dalya?!" dedim, sinirlenmiştim. "İyi de kimse bana Pamir'in bu, Pamir olduğunu söylemedi ki!" dedi şaşkınlığını garip bir mutluluğa bırakırken. Koluna vurarak, biraz sesli "Niye gülüyorsun, beni deli mi edeceksiniz siz?!" dedim.

"Vay be!" diyen Dalya'dan şuan hiçbir sorumun cevabını alamayacağımı fark ettim.

Pamir telefonundan da sıkılmış olacak ki cebine koyduktan sonra Dalya'nın yanağından makas alıp içkisini yudumladı. "Sen ne zamandır benim patronumdan nefret ediyorsun abi?" dedi Dalya sırıtışlarının arasından. Tabii ya!

"Tüm ailem ve sevdiklerim sana bağlanmış."

Ağzı dolu olan Pamir mırıldandı, yutkunduktan sonra "Öyle demeyelim canım, nefret falan bize yakışmıyor." dedi.

"Allahım aklımı koru! Biri bana burda ne olduğunu söylesin. Hemen!" dedim dişlerimin arasından konuşurken.

Pamir'in üzerindeki bakışlarım Dalya'ya kaydı ama bir açıklamanın aksine Dalya, ağzını fermuarlarmışçasına bir hareket yaptı pişkin pişkin sırıtırken. Bakışlarım Pamir'e kaydığı sırada hopalörden hışırtılar duyuldu, hepimizin dikkati sahneye kaydı.

Lansman sahibi sahneye çıkmış ses kontrolü yapıyordu, içimde garip bir gerginlik vardı. İçtiğim içkiden dolayı olmalı ki başım zonkluyordu.

"Hepiniz hoş geldiniz!" dedi orta yaşlarında, lansman sahibi kadın. Alkış sesleri durulduktan sonra ekledi "Öncelikle konuşmama bir teşekkürle başlamak istiyorum. Gözümü aydınlatan, sadece beş dakika konuşmamızla ilham veren ve korkmadan gerçekten, gerçekleri gösteren Pamir Miran'a teşekkür ederim." demesiyle nefesimi tuttum istemsizce.

"Çünkü o, evet belkide Ateş Hanım'ın seminerinde gördük kendisini, ama doğruya doğru demesini bilen bir kişidir." diyerek derin bir nefes çekti.

Çatılı kaşlarım iyice çatarak Pamir'e döndüm. Kendisi bana bakmadan kadına bakmayı sürdürüyor, sanki kendisinden hiç bahsedilmemiş gibi davranıyordu. Bir olaylar karıştırdığı belliydi. Dalya'ya baktığımda habersiz bir şekilde durmuş ve şaşkınlıkla dinlemekteydi.

"Evet arkadaşlar." diyerek söze yeniden başlamasıyla bakışlarım kadına kaydı. "Pamir Bey tam olarak beni bir dolandırıcıdan hatta sadece beni değil, beni ve bir kaç arkadaşımı, kurtardı. Bende sizi kurtarmak istiyorum." diyerek işaret parmağıyla bizim masamızı gösterdi.

"Bazen iyi ile kötü yan yana olabilir, gördüğünüz üzere. Sizi tenzih ediyorum Dalya Hanım, bazıları arada kalır bilemez. Ama Pamir Bey, Ateş Hanım'ın nasıl bir dolandırıcı olduğunu bana anlattı." derken istemsizce yutkundum. Salondan bir ses cümbüşü yükselirken "İsterseniz bir başkasından dinleyelim." diyerek mikrofonu yanındaki beyefendiye verdi.

Bakışlarım tekrar Pamir'e kayarken, bir küfür savurup eliyle yüzünü saklamaya çalışıyordu. Kendisi de bunu beklemiyor gibi dursa da sonuç olarak kendisi buna sebep olmuştu. Hızlanan nabzım ve ağrıyan başım bana yardımcı olmuyordu. Şaşkınlık içerisindeydim. Adamın sesiyle tekrar oraya döndük.

“Sizi para avcıları, dolandırıcılar! Sizin yüzünüzden kızım evden dışarı çıkmıyor artık. Sadece bir kez, bir defa geldik yanınıza, keşke hiç gelmeseydik! Bütün paramızı çaldılar!”

Adamın sözleri, büyük bir öfke ve nefretle ardı ardına dökülüyordu. Ben ise donup kalmıştım, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum.

"Kızım... keşke evden çıksa ama bir cenaze nasıl evden çıkar ki? Ya gömülerek ya da geride bıraktıklarını yanında alarak çıkar değil mi? Kızım, canım Elif'im... nasıl cesaret etti canına kıymaya!" demesiyle etrafa şok dalgası yayıldı. Bende şoktaydım. Adamı hatırlamıştım ama söylediği gibi bir şey olmamıştı. Ya da en azından benim bildiğim kadarıyla benim suçum yoktu, canına kıydığını da şuan duyuyordum.

Kızı daha önce yanıma gelmişti, evet, sadece bir kere. Onda da söylediklerimi dinlememiş, ilaçlarını kullanmayı reddetmişti. Bu onun kendi kararıydı. Kendi başına kalmak istiyor, hiçbir sorunu olduğunu düşünmüyordu. Bu benim suçum değildi. Oysa şuan sanki benim suçummuş gibi lanse ediliyordu. Peki nasıl olur da, açıkça görünen şeyleri böyle çarptırabilirlerdi? Bunu ancak biri, sizin aklınıza girmişse yapabilirlerdi. Pamir aklına girmiş olsa bile, bu kadar başarılı olabilir miydi?

Dalya bana dönüp, sinirli bir ifadeyle, "Böyle bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Bu adam ne diyor böyle? Bu aralar neden bunlar başımıza geliyor?" dedi. Pamir ise sertçe yutkundu, gözlerini kaçırıyordu.

Adamın sesi yeniden kulağıma ilişti "Sizi ahlaksız herifler! Dolandırıcılar!"

Yere eğilerek dekorun bir parçasını kopardı ve öfkeyle masamıza doğru fırlattı. En önde olmamız kendisine kolaylık sağlıyordu. Herkesten "Yuh!" Sesleri yükselirken, ellerinde ne var ne yok kafamıza fırlatıyorlardı. Kameralar en ön safhada yer almış, olan biteni en ince ayrıntısına kadar kaydediyordu.

"Daha neler! Ne yapıyorsunuz beyefendi?!" diye bağıran tabii ki Dalya'ydı. Adam hızını alamamış olacak ki sahneden atılarak masamıza doğru ilerledi. İnsanlar hemen önüne geçerek, "Sakin olun beyefendi. Haklı olsanız bile bir hanımefendiye vuramazsın." Haklı olsanız bile... Gibi bir sürü şeyler sıralıyorlardı.

Pamir kolumdan tuttuğu gibi çekerken karşımıza güvenlikler çıktı. "Ateş Hanım, lütfen buradan uzaklaşın. Biz halledeceğiz." dediler.

İnsanların önümüze barikat kurmasını fırsat bilip koşmaya başladım. Nereye gitmem gerektiğini bilmesemde burada durmak istemediğim ve durmamam gerektiği kesindi. "Ateş! Dur!" diye seslenen Dalya, hem insanları sakinleştirmeye çalışıyor hem de bana sesleniyordu, ama ben onun sesini duymuyor, sadece kendi kalbimin hızlı çarpışını işitiyordum.

Evet, belki bir iftira atılmıştı, belki konuşmam gerekiyordu ama adamın sakinleşmesi için, en azından şuanlık, gitmem daha iyi olacaktı. Üstelik ellerim titrerken ve boğazım düğümlenirken, herkes bana aniden düşman kesilirken, gitmekten başka çarem yoktu.

Karşıma çıkan ilk ve en karanlık koridora daldım. Daha bir kaç dakika önce kapıda bizi neşeyle karşılayan, Pamir'le yalnız bıraktığım kadın nasıl da değişmişti. Şimdi gözlerinde neşe kırıntısı bile kalmamış, kırgınlık gelmişti.

Nefes nefese kapıya yaslandım, zar zor tuttuğum yaş, sonunda gözümden boşandı. Bir yandan adama ve oradakilere hak veriyordum. Başkalarından etkilenmek kolaydı, kimse zoru seçmezdi. Mutsuz olduğumuzda, başkasının mutsuzluğunu daha derinden duyardık.

"Ateş!" diye seslenerek yanıma yaklaşıyordu. Hızlıca göz yaşlarımı sildim ve ona döndüm. "Bak dinle lütfen beni..." dedi titreyen ama kararlı sesiyle.

"Sakın, sakın konuşma! İstediğini yapıyorsun, bari yalanlamaya kalkma. Sus, sadece sus! Hatta git!" dedim hızlı hızlı. İçeriden hâlâ adamın bağrışları yükseliyordu. "Bak gerçekten dinlemelisin." diyen Pamir de benim kadar sinirliydi. İyi de, sinirlenmeye hakkı var mıydı?

Yaptığımız hareketlerin, sonuçlarının varacağı noktayı düşünmeden yaptıktan sonra sinirlenmeye hakkımız var mıydı? Bir kötülüğe, kim kötülük diyebilirdi ki? Yapılan iyiliklere kimsenin iyilik diyemediği gibi... Belki de en çok o sinirlenmeliydi. Kendince haklı olup, doğru bildiği yolda ilerlerken her bir engeli aşarken, yoluna çıkan ufak pürüzlere sinirlenmeyecekte neye sinirlenecekti? Belki de en çokta onun hakkıydı sinirlenmek.

Hakkı ama değil, şuan yapılan davranış benim açımdan kesinkes kötülüktü ve bunu onlara da kanıtlamam gerekiyordu.

"Sana sus diyorum! Kes sesini, defol git!" dedim, burnumdan soluyarak. Ama cümlemi daha bitiremeden, yanımıza yaklaşmakta olan o ses yükseldi, "Nerede o?!"

O an, Pamir kocaman eliyle kolumu yakaladı, parmakları sertçe tenime bastırırken beni sürükledi. Yanımızdaki kapıya doğru hızla yürüdü, kapıyı açtı ve karanlığın içine itti. Kapkaranlık odada gözlerim karanlığa alışırken, bu kokunun tek bir kişiye ait olduğunu biliyordum. Ağır, keskin ve tanıdık bir koku. Gözlerim yavaş yavaş alışırken, dışarıdaki ışığın içeriye sızdığı kısımdan Pamir'in harelerini seçebiliyordum.

Kolumu elinden kurtarıp sertçe ittim. "Ne yapıyorsun sen?! Ne istiyorsun anlamıyorum! Önce cehennemin dibine atıyorsun, şimdi de yardım mı ediyorsun?" diye başlasamda, benim sert ve sinirli sesim; onun daha da yükselen sinirli sesiyle kesildi. "Yardım etmeye çalışıyordum. Evet, benim istediğim bazı şeyler var ama o adamı ben getirmedim, ben böyle olsun istemedim. Bu benim planım değil." dedi, sesi kararlıydı.

Dudaklarımdan önce histerik bir gülüş çıktı. "Sus." dedim fısıltıyla. "Sus ve bir daha konuşma. Eğer sen benim karşımdaysan, orada dur." Kolunu tuttum ve kendime doğru çektim. Nefesi, nefesim yüzümüze değiyordu. "Ama eğer yanımdaysan burada." diyerek bakışlarımı harelerine diktim.

"Belirsizlik, kendini oksijen dolu bir dünyada penceresiz bir eve kapatmaktır. Birinin yanında olmak için bir adım, arkasında olmak için bir adım gereklidir. Eğer beni istemiyorsan sadece sus ve kabul et. Ama bunu sen yapmadıysan çekip git." dedim sessizce.

Gözlerinin en içine bakıyor, bir mana arıyordum ama yoktu. Hatta şuan çekip gitmesini bekliyordum. Ama kendisinden hiçbir hareket gelmedi, bir kıpırdama bile. Ne kadar "Ben yapmadım" desede çekip gidemiyordu. Üstelik kendisine, birine iftira attığını söyleyemiyorken, karşıma çıkıp yalanlamaya çalışıyordu.

"Biliyordum." dedim sessizce. "Bari suçunu üstlenme büyüklüğünü gösterebilseydin, Pamir." diyerek elimin tersini kalbinin üstüne koydum. "Şu, şu taşa dönüşmüş vicdanını en azından işlediğin saçmalıkların sorumluluğunu alarak ödüllendirebilseydin. O küçük aklınla, nedensizce, belki nedenin vardır ama söylemediğin, söyleyemediğin bir neden, gelmiş hayatımı mahvediyorsun." Sesim yükselirken, içimdeki öfke de büyüyordu.

Sert nefesi yüzüme çarptı, o an sessizcw, "Gerçekten sen bir ateşsin." dedi, anlamsızca.

Gözlerine baktım. "Birden parlıyorsun, ufacık su damlasında daha çok alevleniyorsun. Her yeri yakıp küle çeviriyorsun. Birisi sana yumuşak geldiğinde oturuyorsun kül olanlara ağlıyorsun. Külden alev yaratmaya çalışıyorsun. Kendini yakıyor onlara ışık oluyorsun ama aslında sana yumuşak gelmemiş, bir adımla arkana geçmiş biri o, ve bir yağmurda yok olup gidiyorsun." dedi dişlerinin arasından.

Sinirli sesi fısıltı gibi kulaklarıma ilişiyor, her nefes alışım genzimi yakıyordu. Ela harelerinden püsküren alevi görmek için ateş olmaya gerek yoktu, ya da bir ateş ışığına. Beslediği nefreti açıkça gösteriyordu. İyi de, neden nefret?

Kuyruğunu kıstırmış, bütün deneyler üzerinde denenmiş bir fare ya da başka bir hayvan gibi hissediyordum kendimi. Hayvanlarla aramızda ki en büyük fark aklımız mıydı yoksa bu dilimiz mi? Bilmiyorum, ama her neyse, bu bağırışmalar ve itiş kakışlar, onlardan başka bir farkımız yok gibi duruyordu.

"Ve sen, Ateş İkra, ben... senin ateşini küle çevirmeden hiçbir yere gitmiyorum."

✈️

Pamir, sakin ol...

 

 

 

Bölüm : 18.04.2026 20:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...