
12. Bölüm: Kayıp Şifacıların Gecesi
"Güçlü olmak, dizlerin titrerken bile gitmen gereken yere doğru bir adım atmaktır."

●●●
Mahkeme salonunun o ağır, meşe kapıları ardımdan kapandığında, içeride bıraktığım sadece bir dava dosyası değil, ruhumun bir parçasıydı. Koridorun soğuk mermerlerinde yankılanan topuk seslerim, dışarıdaki kaosa, patlayan flaşlara ve ismimi haykıran yabancılara doğru atılan adımlar değil; sanki kendi mezarımdan çıkışımın yankısıydı. Aklanmıştım. Hakim o tahta tokmağı masaya vurduğunda, üzerime sıçratılan o kirli çamur bir anda kurumuş ve dökülmüş gibiydi. Ama tuhaftır ki, insan onurunu geri kazandığı o ilk anlarda bir zafer sarhoşluğu değil, devasa bir yorgunluk hissediyordu.
Adliye binasının o sütunlu çıkışına vardığımda, bahar güneşi gözlerimi kamaştırdı. Etrafımı saran kalabalık, uzatılan mikrofonlar, "Ateş Hanım bir açıklama yapacak mısınız?" diye bağıran muhabirler... Hepsi uzak bir uğultu gibiydi. Cebimdeki telefon, adeta bir kovanın içindeki arılar gibi durmaksızın titriyordu. Ekranı görmeme gerek yoktu; birkaç saat önce ismimi duyunca yüzünü ekşitenlerin şimdi "Her zaman yanındaydık" mesajlarıyla dolup taştığını biliyordum. Güzel gün dostları, başarıya kurşun asker gibi dizilen o sahte kalabalık, zaferin kokusunu almıştı bir kere. Telefonumdaki o bitmek bilmeyen bildirim sesleri, ruhumdaki o derin sessizliği taciz eden birer gürültüden ibaretti.
Tam o sırada, kalabalığın bittiği, siyah araçların sıralandığı o gri boşlukta onu gördüm.
Pamir.
Siyah paltosunun içinde, az önce kendi dünyasını elleriyle ateşe vermiş bir adamın o korkutucu ama hayranlık uyandıran mağrurluğuyla duruyordu. Kalabalık onu görmüyordu; onlar sadece "kazanan" kadının peşindeydi. Ama o, bakışlarını doğrudan benim üzerime dikmişti. Göz göze geldiğimiz o saniyeler içinde zaman, adliye önündeki o keşmekeşten sıyrılıp kendi evrenini kurdu. Pamir’in ela gözlerinde, mahkeme salonundaki o feda edişin yorgun parıltısı vardı. Bakışları bir veda mektubu kadar hüzünlü, bir vasiyet kadar kesindi.
Hiçbir şey söylemedi. Sadece hafifçe, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle başını eğdi. Bu bir boyun eğme değildi; bu, "Senin için yanmayı göze aldım ve şimdi kül olma vaktim geldi," diyen sessiz bir selamlamaydı. Kalbim, o an göğüs kafesimi yırtıp onun peşinden gitmek, o siyah paltonun soğukluğuna sığınmak için delice bir arzuyla çarptı. İçimdeki o bastırılamaz ses "Gitme" diye haykırırken, mantığımın ve gururumun titreyen sesi dudaklarıma sadece sessiz bir "Hakkındır" kelimesini mühürledi.
O, ağır adımlarla, Dalya'yla arabasına binip uzaklaşırken, ben etrafımı saran o sahte alkış tufanının ortasında, hayatımın en yalnız zaferini kutluyordum. Ünvanımı geri almıştım, evet; ama o adam, giderken yanına benim hiç bilmediğim bir parçamı da alıp götürüyordu. Telefonumun bitmek bilmeyen melodisi, Pamir’in motor sesine karışıp yok olduğunda, kazandığım şeyin bir itibar, kaybettiğim şeyin ise bir gelecek olabileceği korkusu tüm benliğimi sardı.
Güneş, adliye binasının yüksek merdivenlerine vuran keskin ışığıyla gözlerimi alırken, önümde beliren mikrofon ormanı bir cellat mangası gibi dizilmişti. Birkaç gün önce beni sosyal medyada asan, "sahte şifacı" manşetleriyle hayatımı lime lime eden eller, şimdi ağzımdan çıkacak tek bir zafer cümlesi için titreyerek kayıt cihazlarını uzatıyordu.
"Ateş Hanım, Pamir Miran’ın itirafı hakkında ne düşünüyorsunuz?"
"Mesleğinize hemen geri dönecek misiniz?"
"Size bu kumpası kuran diğer isimleri açıklayacak mısınız?"
Sorular, beynimin içinde patlayan flaşlar gibi her yanımı sararken, ben sadece az önce uzaklaşan o siyah aracın arkasından bakıyordum.
Onu mahvettin Ateş. Seni kurtarması için ona bir yol bırakmadın. Kendi elleriyle kurduğu darağacına, senin için ilmeği kendi boynuna geçirdi.
"Adalet yerini buldu," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. Kamera lenslerinin derinliğinde kendi yorgun aksimi görüyordum. "Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Şimdi izninizle, bekleyen hastalarım ve yarım kalan bir hayatım var."
Selin koluma girip beni kalabalığın arasından çekip çıkarırken, cebimdeki telefon adeta bir kalp çarpıntısı gibi ritmik ve aralıksız titremeye devam ediyordu. Arabaya bindiğimizde ekranı açtım; yüzlerce cevapsız arama, eski dostlardan gelen "Hep yanındaydık" mesajları, televizyon programlarından gelen davetler... Oysa ben, sadece bir tek ismin, o siyah zarfın sahibinin ismini görmek istiyordun ekranda. Ama yoktu. Pamir, mahkeme salonunda bıraktığı o son bakışla birlikte sessizliğe gömülmüştü.
Sonunda arabaya bindiğimizde "Biraz gülümse Ateş, kazandık," dedi Selin. Göz ucuyla ona baktım. Saniyelikti. Ama fark etti. "Ne oluyor, istediğimiz bu değil miydi?" Sinirle döndüm ona, "Buydu!" Durakladım, nefes aldım. "Beni eve bırakır mısın?" dedim. Kafasıyla onayladı.
Evet, bunu istiyorduk. Ama nedir içimde ki bu his?
Yol boyunca başka bir şey konuşmadan evime vardım. Selin'e teşekkür edip indim arabadan.
"Ateş!"
Eve girdiğimde Dalya’nın yüzündeki o dehşet ve hüzün karışımı ifade, kazandığım davanın tüm sevincini bir anda silip süpürdü. Dalya, elinde tuttuğu bir anahtarla holün ortasında duruyordu. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü.
"Gidiyor," dedi Dalya, sesi hıçkırıklarla bölünerek. "Evi boşaltıyor Ateş. Az önce aradı, 'Dalya, artık burada yapacak bir şeyim kalmadı, her şeyi avukata devrettim' dedi. O kilitli odayı, o kütüphaneyi... Her şeyi arkasında bırakıp gidecek. Eğer şimdi durdurmazsak, o adamı bir daha kimse bulamaz."
"Da-" sözümü keserek gözlerime baktı. "Benim ondan başka kimsem kalmadı. Giderse..."
Yutkundum. "Dalya," yanına yaklaştım. "Sen de bu yalnızlığa mahkum olmayacaksın." Destek olmak istercesine omzuna dokundum. Giderse derken, neyden bahsettiğini biliyordum. Hayattan gitmek...
Tam o sırada telefonum yine çaldı. Bu kez "Gizli Numara" değildi; hastaneden, en kritik danışanlarımdan birinin yakını arıyordu. "Dur Dalya." Hızla telefonu cevapladım. Konuşmamı beklemeden bir ses atladı. "Ateş Hanım, haberleri gördük, ne olur gelin... Kızım kendini odaya kilitledi, sadece sizinle konuşmak istiyor."
O an, ikiye bölündüğümü hissettim. Bir yanım, yıllarca tırnaklarımla kazıyarak kazandığım o kutsal ünvanın, o beyaz önlüğün sorumluluğuna koşmak istiyordu. Diğer yanım ise, ruhumun en mahrem yerinde sakladığım o "yetimhane kızı", kendisine çocukluğunu tamir ederek geri veren o karanlık adamın peşinden gitmek için can atıyordu.
"Tamamdır, geliyorum." diyerek kapatıp Dalya'ya döndüm.
"Dalya, odaya geç ve bekle," dedim, sesimdeki kararlılık aslında kendimi ikna etme çabamdı. "Bu hastayı sakinleştirmem lazım. Bu benim işim, bu benim kimliğim. Ama biter bitmez... Oraya gideceğiz. O kütüphanenin kapısı bir daha asla o adamın üzerine kilitlenmeyecek."
Mağrur gözlerini üzerimden çekti ve yaşlarını sildi. "Seni bekliyor olacağım," diyerek odaya geçti.
Bir sabır dileyip dışarı attım kendimi. Direksiyonu sıkarken içimden kendimle konuşuyordum.
“Sen bir doktorsun Ateş. İnsanların ruhlarını iyileştirmek için yemin ettin. O çocuk, o kapının arkasında sadece senin sesine tutunuyor. Onu bırakamazsın.”
Ama hemen ardından, göğüs kafesimin altından o küçük, kimsesiz kız çocuğu fısıldıyordu.
“Peki ya o? Sana çocukluğunu, kimliğini, sığınacak bir limanı veren adam? O kilitli kapıların ardında yok olurken sen nasıl beyaz önlüğünün arkasına saklanırsın?”
Danışanımın evine vardığımda hava ağırlaşmıştı. Telaşlı anne beni kapıda karşıladı, gözleri kan çanağına dönmüştü. Hiç konuşmadan merdivenleri çıktım. O kapının önünde durduğumda, aslında kendi kilitli kapılarımın önünde durduğumu biliyordum.
Kapıya hafifçe vurdum. Sesim, bir psikoloğun sakinliğinden ziyade, bir yoldaşın şefkatiyle çıktı.
"Işıl... Benim, Ateş Hanım. İçeri girmeyeceğim, sadece buradayım. Kapının tam eşiğinde oturuyorum."
Sırtımı soğuk ahşap kapıya yaslayıp yere çöktüm. İçeriden gelen hıçkırık sesleri bir anlığına kesildi.
"Haberleri duydun, değil mi?" diye devam ettim, sesimi hiç yükseltmeden. "Dünyanın üzerine yıkıldığını hissediyorsun. Herkesin seni yargıladığını, kimsenin seni duymadığını... Ama bak, ben buradayım. Ben de bugün çok ağır bir haber aldım Işıl. Ben de şu an senin gibi, bir kapının ardında mahsur kalmış birini kurtarmaya çalışıyorum. Aslında ikimiz de aynı şeyi yapıyoruz; nefes almaya çalışıyoruz."
İçeriden bir tıkırtı geldi. Işıl’ın kapıya yaklaştığını hissettim.
"Biliyorum," dedi Işıl, sesi titreyerek. "Sizin için de zor... Ama siz güçlüsünüz. Ben değilim."
"Güçlü olmak, hiçbir şey hissetmemek değildir Işıl," dedim, gözlerim karşıdaki boş duvara dikilmişken. "Güçlü olmak, dizlerin titrerken bile gitmen gereken yere doğru bir adım atmaktır. Şimdi senden tek bir şey istiyorum. O kilidi çevir. Sadece içeri girmem için değil, kendine bir nefeslik alan açmak için."
Saniyeler süren o ağır sessizlik, metalik bir sesle bozuldu. Kilidin dönme sesi, zihnimdeki prangaların gevşemesi gibiydi. Kapı aralandı; Işıl’ın dağılmış saçları ve korku dolu gözleriyle karşılaştım. Ona sarıldığımda, sadece bir hastayı teselli etmiyordum; sanki o kütüphanede mahsur kalan adama ve kendi çocukluğuma dokunuyordum.
Mesleğe bu kadar hızlı geri dönmeyi beklemiyordum.
Bir saat sonra evden çıktığımda yağmur başlamıştı. Yüzüme çarpan her damla, beni biraz daha o karanlık adama yaklaştırıyordu. Telefonumu çıkarıp Dalya’ya kısa bir mesaj attım.
Siz: Çıkıyorum. Hazır ol. O kütüphaneyi yakmaya gidiyoruz.
Beyaz önlüğüm üzerimdeydi. Ona son kez baktım. Bugünlük doktor Ateş görevini yapmıştı; şimdi sıra, ruhunun borcunu ödemeye yemin etmiş o yetimhane kızındaydı. Gaz pedalına basarken tek bir düşünce vardı aklımda: Bazı yaralar konuşarak değil, sadece o karanlığın içine dalarak iyileşirdi.
Evin dışında bekliyordu beni. "Ona yetişebilecek miyiz?" diye sordu Dalya, arabanın kapısını açarken.
"Yetişeceğiz," dedim, gaza basarken.
Şehrin ışıkları yağmurun altında birbirine karışırken, zihnimde sadece o Jung kitabının boş kalan yeri vardı. Pamir o boşluğa bakıyordu, biliyordum. Ve ben, o boşluğu sadece bir kitapla değil, ikimizin de yıllardır kaçtığı o gerçekle doldurmaya gidiyordum.
Gaza yüklenirken sileceklerin hızı kalbimin ritmine yetişemiyordu. Dalya yanımda bir heykel gibi sessizdi, ama onun da fırtınasının en az benimki kadar şiddetli olduğunu soluğundan anlıyordum. Şehir ışıkları arkamızda silinip giderken, zihnimde az önceki Işıl’ın çaresiz bakışlarıyla, o kütüphanenin tozlu kokusu birbirine karışıyordu.
"Az kaldı," dedim dişlerimin arasından. Bu cümle aslında kendime verdiğim bir sözdü.
Arabayı ani bir frenle durduğumda hızla indik. Koşar adımlarla yağmurda ilerlerken Dalya'nın sesi duyuldu.
"Ateş!"
Durdum ve döndüm. Arabanın kapısının yanında duruyordu. "Efendim?"
"Ben... ben yapamam. Onu, o halde görmek istemiyorum." dedi, titreyen sesiyle.
Bir kaç adımda yanına vardım. Ellerimi omuzlarına koydum. "Hadi Dalya! Yapabiliriz." Delicesine kafasını sallıyor, yağmura yardım eden yaşlarını akıtıyordu. "Hayır Ateş. Sen... sen yap. Lütfen!"
O an öyle bir baktı ki... "Tamam!" dedim kendimden emin bir şekilde. Onu arabaya bindirip "Eve git!" dedim ve uzattığı anahtarları kapıp eve doğru ilerledim. Bekle Pamir Miran, kardeşini bu hale getirdiğin ve bana verdiğin kitabın eksik sayfasını söylemeden nereye gidiyorsun?!
Sokak lambalarının sarı ışıkları yağmurlu asfaltta titrerken, Pamir’in evinin önüne geldik. Kapının önündeki boş koliler, sökülmüş bir hayatın iskeleti gibi duruyordu. Dalya’nın verdiği anahtarla kapıyı açtım. İçerisi buz gibiydi, sadece yağmurun camlara vuran ritmi duyuluyordu.
Ayaklarım ezberlemiş gibi kütüphaneye yöneldi. Kapı aralıktı. İçeride hiçbir lamba yanmıyordu ama sokaktan sızan cılız ışık, kütüphane raflarının gölgelerini duvara dev gibi yansıtıyordu.
İçeri süzüldüm. Pamir, o boş rafın tam önünde, sanki bir anıta bakıyormuş gibi hareketsiz duruyordu. Ayak seslerimi duydu, omuzları hafifçe gerildi ama dönmedi. Yaklaştım. Aramızda sadece birkaç karışlık mesafe kaldığında, o ağır, hüzünlü ve tanıdık kokusunu aldım.
"Kitap eksik," dedim fısıltıyla. Sesim, rafların arasındaki o binlerce sayfanın sessizliğine karıştı.
Pamir yavaşça bana döndü. Karanlıkta sadece ela gözlerinin içindeki o bitkin ışık seçiliyordu. Şaşkınca bakışları yüzümde gezindi, durdu. Elini kaldırdı, parmak uçları ceketimin yakasındaki o beyaz önlüğün kenarına değdi.
"Mesleğine dönmüşsün," dedi, sesi paslı bir kapı menteşesi gibi gıcırdadı. "Yakışmış. Senin yerin orası Ateş. Bu tozlu odalar değil."
"Benim yerim, kimsenin duymadığı o küçük kızın kalesini tamir eden adamın kardeşinin yanı," dedim. Aramızdaki mesafe bir nefese indiğinde, kalbinin göğüs kafesini zorlayan o ritmini duydum.
Konuşmadı. Sadece bakışlarıyla beni bir kitabın satırlarını okur gibi inceledi. Elini geri çekmedi; parmakları önlüğümden yavaşça tenime, boynumun kenarına sızdı. O saniyelik temas, kütüphanedeki tüm yasaklı bilgileri hafızamdan sildi. O an ne bir psikologdum ne de aklanmış bir suçlu... Sadece o boş raftaki eksik parçaydım ve Pamir, o boşluğa ilk kez korkusuzca bakıyordu.
Kütüphanenin içindeki hava, dışarıdaki sağanak yağmurun gürültüsüyle daha da ağırlaşmıştı. Odanın köşesindeki eski saat, zamanın hükmünü yitirdiği bu evrende hantal bir tempoyla vuruyordu. Pamir’in parmak uçları boynumun kenarında durduğunda, tenimden ruhuma yayılan o yakıcı karıncalanma, yıllardır ördüğüm profesyonel duvarların temeline ilk balyozu indirdi.
Ancak o an, Pamir’in gözlerindeki o hüzünlü ışık aniden söndü. Yerini, adliye koridorlarında gördüğüm o buz gibi, keskin öfkeye bıraktı. Elini boynumdan sertçe çekti, beni kendinden uzaklaştırdı.
"Ne işin var senin burada?" diye gürledi. Sesi, kütüphanenin binlerce sayfalık sessizliğini yırtıp attı. "Aklanmadın mı? Ünvanını geri almadın mı? Git o sahte şifa dağıttığın kliniğine, kutlamanı yap! Bu tozlu odalarda, bitmiş bir adamın enkazında ne arıyorsun?"
Şoke olmuştum. Bu ani değişim, beynimdeki tüm profesyonel analizleri altüst etti. Gururum, mahkeme salonundaki o feda edişin minnetini bir anda sildi süpürdü.
"Sana geldim Pamir!" diye bağırdım, sesim onunkiyle yarışarak. "Gitmene izin vermemek için geldim! Kardeşini karanlığa atmaman! Beni kurtarıp kendini bu karanlığa gömmene izin vermemek için!"
"Beni kurtarmak mı?" Pamir acı bir kahkaha attı, sesi odada yankılandı. "Sen kimsin ki beni kurtaracaksın Ateş İkra? Kendi söküğünü dikemeyen o yetimhane kızı mı? Git buradan! Senin o profesyonel acımalarına ihtiyacım yok."
O an, içimdeki o bastırılmış öfke, yıllardır biriktirdiği o büyük isyan patladı. Gözlerimden yaşlar süzülürken, ona doğru bir adım attım. Aramızdaki mesafe bir savaşa dönüştü.
"Bana bak Pamir Miran!" diye haykırdım, sesim hıçkırıklarla boğularak. "Bana o kibirli, o her şeyi bilen adam rollerini yapma. Sen... Sen hayatı boyunca acıyı bir zırh gibi kuşanmış o adamsın. Ama ben... Ben o acının ta kendisiyim."
Sustum. Derin bir nefes aldım. O an, zihnimde Pamir’in adliye koridorunda haykırdığı o cümle belirdi: "İnsanların nasıl öldüğünü gördün mü hiç?"
Gözlerinin içine baktım. O an ne bir psikologdum ne de aklanmış bir kadın. Sadece, çocukluğunu o soğuk ranzalarda bırakmış o kızdım.
"Sen," dedim, sesim fısıltıya dönüştü ama her kelimesi bir tokat gibiydi. "Sen o gün bana sordun, Pamir. 'İnsanların nasıl öldüğünü gördün mü hiç?' dedin."
Pamir’in gözlerinde bir şok ifadesi belirdi. Çenesi kasıldı, nefesi boğazında düğümlendi.
"Evet," dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Evet, Pamir. Gördüm."
O an, kütüphanedeki zaman durdu. Dışarıdaki yağmurun sesi kesildi, eski saatin tıkırtısı sustu. Sadece ikimizin nefesi kaldı.
"Ailemi kaybettim," dedim, sesim titreyerek. "Annemi... babamı... O kazada, o kanlı asfaltın üzerinde, hayatın nasıl bir anda söndüğünü gördüm. O gün, o kazadan sonra, ben sadece bir yetim değildim Pamir. Ben, o ölümlerin tanığıydım."
Pamir, donup kalmıştı. Ela gözlerinde devasa bir şok, bir inanamama ve derin bir sızı birbirine karıştı. O an, o sert maskesinin altındaki o yaralı adamı ilk kez bu kadar çıplak gördüm.
"Sen..." diye fısıldadı Pamir, sesi boğuklaşarak. "Sen de..."
"Evet," dedim, gözyaşlarımı silerek. "Ben de. Ben ailemi kaybettim, Pamir. O kazadan sonra, o soğuk ranzalarda, o kimsesiz gecelerde acının her tonunu öğrendim. Ama sen... Sen neyi kaybettin, Pamir Miran? Kimi kurtaramadın da hıncını bu meslekten ve benden alıyorsun?"
Pamir’in omuzları çöktü. O an, o meşhur "Kırmızı Kitap"ın boş kalan rafına bakarak, ruhunun en derinindeki o paslı kilidi açtı.
"Adı Caner’di," dedi Pamir, sesi bir ölü evinden geliyormuş gibi hüzünlüydü. "Benim... benim hastamdı."
O an, kütüphanedeki havada bir şimşek çaktı. Zihnimdeki yapbozun parçaları, o tozlu rafların arasında birer birer yerine oturdu. Caner... Hasta... Pamir...
"Sen..." dedim, nefesim kesilerek. "Sen de mi... Sen de mi bir psikologsun?"
Pamir, bana döndü. Gözlerindeki o acı dolu itiraf, kütüphanedeki tüm o binlerce sayfalık bilgiden daha derindi.
"Evet," dedi Pamir, sesi bir veda mektubu gibiydi. "Ben de bir psikologdum, Ateş. Ama ben... ben Caner’i kurtaramadım."
O an, kütüphanenin o tozlu kokusu ve dışarıdaki yağmurun sesi arasında, iki yaralı ruh ilk kez birbirinin sessizliğine, birbirinin celladına ve birbirinin şifasına en derin yerinden dokundu.
❄️
Yutkunma sesi mi duydunuz mu?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |