
16. Bölüm: Kusursuzluğun İnfazı
"Ben senin için canavar olmayı kabul ettim, sen benim için biraz kirli olmayı kabul edemiyor musun?"

●●●
Pamir odadan çıktığında, arkasında bıraktığı o ağır kahve kokusu ve dumanlı bakışları genzimi yaktı. Profesyonelliğimin son kırıntılarını toplamak için masama tutundum. Parmak uçlarım hâlâ onun elinin sıcaklığını hatırlıyordu; bu bir refleks değildi, bu bir ihlaldi. Kendi kalemde, kendi yasalarım tarafından mağlup edilmiştim.
Kapı yavaşça açıldı. Dalya içeri süzüldüğünde, gözlerindeki o saf minneti gördüm. Abisinin az önceki o canlı halinden bir pay çıkarmıştı kendine.
"Ateş," dedi sesi titreyerek. "Abim... Yani Pamir. Onu hiç böyle görmemiştim. O aynadan gerçekten beraber mi geçiyorsunuz?"
Zoraki bir tebessüm yerleştirdim yüzüme. "Her seans bir yolculuktur Dalya. Şimdi çıkabilirsin, yorgunum."
"O zaman ben eve gidiyorum," diyerek havadan öpücük yolladı ve beni yalnız bıraktı.
Ona, abisinin az önce elime dokunurken ruhumdaki o yıllanmış sökükleri dikmeye çalıştığını söyleyemedim. Siyah saçlarımı sertçe arkaya itip çantamı aldım. Yetimhanedeki o demir ranzalardan beri bildiğim tek sığınak uykuydu; çünkü uyurken kimse size ihanet edemez, kimse kariyerinizi elinizden alamaz ve kimse size iyileşelim diyerek savunma duvarlarınızı yıkamazdı.
Odamda durmak, hâlâ o havayı solumak zor geldi. Hızla çantamı toparlayıp odadan attım kendimi. Kapıyı kapattığımda nefes nefese kalmıştım. Dalya'nın odası çarptı gözüme. Kapısı yarı açık duruyordu. Masasının üzerinde o aldığım fotoğraf yerine abisiyle olan fotoğrafını koymuştu. Nefesimi tuttum.
Kendi kliniğim bana oyun mu oynuyordu?
Eve kendimi nasıl attığımı hatırlamıyordum. Şehrin ışıkları camdan içeri sızarken, üzerimdeki o zırh gibi ağır gelen ceketi çıkarıp fırlattım. Ne bir yemek, ne bir kadeh şarap... Sadece mutlak bir sessizlik istiyordum. Yatağa, cenin pozisyonunda kıvrıldığımda zihnimde dönüp duran tek şey Pamir'in o ela gözlerindeki teslimiyet ifadesiydi.
"Yarın yine gel," demiştim.
Kendi ipimi, kendi ellerimle mi çekiyordum?
Gözlerim kapandığında, rüyamda yine o kazanın sesini duydum. Asfaltın soğukluğunu, annemin elimden kayıp giden parmaklarını... Ama bu kez karanlığın içinden bir el uzandı. Pamir'in eli. Beni o asfalttan kaldırmak için değil, beraber o karanlığın içinde yürümek için.
Gözlerimi açtığımda güneş perdenin arasından sinsi bir sızıntı gibi odaya dolmuştu. Telefonum komodinin üzerinde çıldırmış gibi titriyordu. Elimi uzatıp ekrana baktığımda, gördüğüm onlarca cevapsız çağrı ve mesaj kalbimin ritmini bozdu.
Bir haber linki, en üstte duruyordu. Parmaklarım buz kesti.
"KUSURSUZ MASKESİ DÜŞTÜ: Ünlü Psikolog Ateş İkra'nın Karanlık Hastasıyla Tehlikeli Yakınlaşması!"
Altındaki fotoğraf, dün akşam klinikten çıkarken çekilmişti. Pamir ile aramdaki o mesafe, lensin açısıyla öyle bir çarpıtılmıştı ki, sanki dudaklarımız birbirine değmek üzereymiş gibi duruyordu.
Selin...
O yılan, zehrini tam da iyileşmeye başladığımı sandığım anda akıtmıştı. Başkası kesinlikle değildi.
Hızla ayağa kalkıp giyindim. Saçlarımı her zamankinden daha sıkı topladım. Eğer bu benim infazımsa, celladımın karşısına en dik halimle çıkmalıydım. Kliniğin önüne vardığımda beklediğim o magazin ordusu oradaydı. Flaşlar patlıyor, sorular birer kurşun gibi üzerime yağıyordu.
"Doktor Hanım, hastanızla ilişkiniz ne zamandır sürüyor?"
"Etik kurulun lisansınızı iptal edeceği doğru mu?"
"Bu ilişkiniz yüzünden mi sizi dava etmişti?"
Kalabalığı sıyırarak kapıyı araladım. İçeri kendimi attığımda, Dalya'nın ağlamaktan şişmiş gözleriyle karşılaştım. Hem abisinin hem benim yıkımımı izleyen o masum kız. Çantamı bir kenara fırlatıp yanına koştum, kollarımı ona doladım. Buğulu sesiyle "İyi misin?" dedi. Ondan uzaklaşıp "Bilmiyorum," dedim ve durdum. Bakışlarımı yüzüne çıkardığımda elimden tutup odama götürdü.
Odam her zaman ki gibi değildi. Perdeleri kapalı, şüphe kokuyordu. Masamda duran Tabip Odası'nın o beyaz zarfı, bir kefen gibi parlıyordu. "Bu," diyerek zarfı aldı. "Az önce geldi." Yutkundum. "Bekle," diyerek odadan çıktı ve kapıyı kapattı.
Kapı geri açıldığında, arkam kapıya dönüktü. Masamın hemen önünde zarfa bakıyordum.
"Ateş," dedi, adımı ilk kez profesyonel bir ünvan eklemeden söyleyerek. "Sakın o omuzlarını düşürme. O aynayı kırdılar diye ağlayacak değiliz. Şimdi o kırıklardan yeni bir silah yapacağız."
Bu ses... hızla arkamı döndüm. Siyah gömleğinin yakası açık, saçları darmadağın... Ama bakışları dün geceden daha keskin, daha hırslıydı.
Masamın üzerindeki o milimetrik düzeni tek bir el hareketiyle kenara itti. Dosyalar yere saçıldı, kalemliğim devrildi.
"Kariyerin bitti sanıyorsun, değil mi?" diye sordu, üzerime doğru yürüyerek. "Ama asıl hayatın şimdi başlıyor. Çünkü artık saklanacak bir yerin kalmadı."
Pamir masamın üzerindeki her şeyi bir kenara ittiğinde, o meşhur kontrol hissimin yerdeki kalemlerle beraber yuvarlanıp gittiğini hissettim. Nefesim daralıyordu.
"Ne yapıyorsun?" diye tısladım, sesim bir fısıltıdan farksızdı. "Dışarıda hayatımı bitirmek için bekliyorlar, sense gelmiş burada benim düzenimi bozuyorsun!"
Pamir durmadı. Adımları ağır, baskın ve tekinsizdi. Aramızdaki o masayı bir engel olmaktan çıkarıp tam karşımda durdu. Boyu, odadaki tüm ışığı kesiyordu.
"Senin düzenin zaten bozuldu Ateş," dedi, sesi o kadar yakındı ki kehribar gözlerimin içine bakarken titrediğimi gördüğünden emindim. "Selin, senin en büyük zaafını kullandı: Kusursuz görünme çabanı. O yüzden şimdi biz de onun en büyük zaafını kullanacağız."
"Neymiş o?" dedim, kendimi geri çekmeye çalışarak.
"Kibri," dedi Pamir, dudaklarında karanlık bir tebessümle. "O, bu kumpası kurarken benim 'canavar' olduğumu, senin de 'kurban' olduğunu varsaydı. Ama o ses kayıtlarının aslı bende Ateş. Selin'in o kayıtları nasıl kestiğini, aradaki o boşlukları nasıl manipüle ettiğini kanıtlayacak ham görüntüler bende."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Nasıl?"
Pamir hafifçe eğildi. "Evimdeki kamera sistemlerini unuttun mu? Selin odaya girdiğinde kayıt cihazı açıktı. O senin itibarını yakmaya çalışırken, aslında kendi sonunu filme almış oldu."
Titreyen parmaklarımı siyah saçlarımın arasına geçirdim. "Biliyor musun?" dedim sesim kısılarak, "Yetimhanedeyken bir vazom vardı. Çatlarsa beni geri verirler sanırdım. Bu yüzden onu hep pamuklara sarardım. Sen o vazoyu bugün sadece kırmadın Pamir, onu toz duman ettin."
Pamir, ela gözlerini onun kehribar rengi gözlerine dikti.
"Belki de artık o tozların arasından kim olduğunu görmenin vakti gelmiştir, Ateş."
Dışarıdaki flaşlar perdeden patlamaya devam ediyordu ama artık korkmuyordum. Pamir, elini ceketinin cebine atıp küçük bir flash bellek çıkardı. Onu, az önce dağıttığı masanın tam ortasına bıraktı.
"Şimdi seç bakalım Ateş İkra," dedi meydan okurcasına. "Ya o kapıdan çıkıp kurban gibi ağlayarak istifanı vereceksin... Ya da bu belleği alıp dışarıdaki o akbabaların önüne Selin'in cesedini atacaksın."
Parmaklarım belleğe doğru uzandı. Hayatımda ilk kez bir kuralı bozmak, bir can yakmak üzereydim. Ve garip bir şekilde, bu his uykudan daha çok dinlendiriyordu ruhumu.
Belleğe uzanan parmaklarım tam ortasında durdu. Bir an için her şeyden vazgeçmek istedim. "Yapamam Pamir," dedim, sesim odadaki sessizlikte kırıldı. "Bu ben değilim. Ben kimsenin canını yakarak yükselmedim. Belki de Selin haklıdır, belki de bu mesleği yapacak kadar güçlü değilimdir."
Gözlerim dolmuştu. O an, profesyonel Dr. Ateş İkra değil, yetimhanede vazosu kırılan o küçük kızdım sadece. Arka kapıya doğru bir adım attım, gitmek, kaybolmak istiyordum. Ama Pamir bir gölge gibi önüme geçti.
Sırtım soğuk duvara çarptığında, Pamir iki elini de duvara, başımın iki yanına yasladı. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azaldı. "Bana bak Ateş!" diye gürledi. O ses tonu, içimdeki o korkak kızı yerinden sıçrattı. "Vazgeçemezsin. Çünkü sen vazgeçersen, o yılan sadece seni değil, benim tek iyileşme umudumu da öldürecek. Ben senin için canavar olmayı kabul ettim, sen benim için biraz kirli olmayı kabul edemiyor musun?"
Göğsü hiddetle inip kalkıyordu. Kehribar gözlerim, onun o fırtınalı ela bakışlarına çakılı kaldı. Aramızdaki o patlama, bir öfke miydi yoksa yıllardır bastırılmış bir arzu mu, ayırt edemiyordum. Elini yavaşça yüzüme yaklaştırdı ama dokunmadı; sadece sıcaklığını hissettim.
"Şimdi," dedi fısıldayarak. "Dışarı çıkacaksın. O akbabalara tek bir kelime bile etmeyeceksin. Sadece yürüyeceğiz. Belleği şimdi verirsek Selin hazırlık yapar. Onu, beklemediği bir anda, kendi sahasında vuracağız."
Kapının tıklama sesi kulaklarıma iliştiğinde hışımla Pamir'i ittim. Hızla benden uzaklaştı. Üstünü başını düzeltiyormuş gibi yaparken kapı aralandı. "Hazır mısınız?" dedi Dalya.
Ben hâlâ az önceki olayın etkisindeydim. Kapıyı kapatıp odaya girdi. Pamir elini saçından geçirdi. "Şu arkadaşına bir şey söylersen hazır olacağız," dedi. Sinirle ona döndüm.
Dalya bakışlarını abisinden çekip yanıma geldi, ellerimi tuttu. "Ateş, yapacaksın biliyorum. İkimizi de kurban etmeyeceğini biliyorum," dedi, durdu. Gözlerini kaçırıp "Abime güven demem zor ama dene bence." Gözlerimin içine baktı, onay beklercesine. Kafamı salladım. Kollarımı ona doladım. Saçlarıma bir buse kondurup geri çekildi.
Derin bir nefes aldım. Ceketimi düzelttim, saçlarımdaki o birkaç tutam dağınıklığı bilerek bırakarak dışarı çıktım. Pamir hemen arkamdaydı. Kapı açıldığı an flaşlar beynimi tırmaladı. Sorular, hakaretler, iddialar... Hiçbirine bakmadım. Pamir, bir kalkan gibi önüme geçti, eli hafifçe belime dokunarak beni kalabalığın arasından yardı.
Kendi arabamı orada bıraktım. Pamir'in o siyah, plakası çamurla gizlenmiş motosikletine bindim. Kaskı kafama geçirdiğim an, o doktor kimliğim kliniğin basamaklarında kaldı.
Şehrin gürültüsünden uzaklaşırken, rüzgar beyaz önlüğümün açık kalan yakasından içeri sızıyordu. Pamir'in beline sıkıca sarıldım; bu kez profesyonel bir mecburiyetten değil, tek dayanağım o olduğu için. Selin zafer kazandığını sanıyordu ama biz, onun asla giremeyeceği o karanlık ara sokaklarda, ona bir mezar kazmaya gidiyorduk.
Motorun homurtusu kliniğin önündeki kaotik gürültüyü bıçak gibi kesti. Pamir gazı köklediğinde, arkamda bıraktığım sadece magazin ordusu değil, yirmi iki yıllık sahte kusursuzluk zırhımdı. Kaskın içindeki nefesim, rüzgarın hızıyla birleşiyordu. Pamir'in beline o kadar sıkı sarılmıştım ki, parmak boğumlarımın beyazladığını hissedebiliyordum. Şehrin ışıkları birbirine karışan renkli çizgilere dönüşürken, nereye gittiğimizi sormadım. Ona sormak, kendime olan güvensizliğime geri dönmek demekti.
Yarım saat sonra, İstanbul'un o nemli ve karanlık ara sokaklarından birinde, eski bir deponun önünde durduk. Pamir motoru susturduğunda, sessizlik kulaklarımda yankılandı. Kaskı çıkardım; siyah saçlarım darmadağındı, beyaz önlüğümün lekesizliği rüzgardan ve tozdan nasibini almıştı.
"Burası neresi?" diye sordum, sesim hâlâ titreyerek.
"Burası, Selin'in haritasında olmayan tek yer," dedi Pamir. Ağır demir kapıyı gıcırdayarak açtı. İçerisi loş, teknolojik aletlerle donatılmış ama bir o kadar da terk edilmiş bir sığınağı andırıyordu. Masanın üzerinde birkaç ekran ve Selin'in kliniğe yerleştirdiği o böceklerin, ses kayıtlarının dökümleri duruyordu.
Pamir ışığı açtı. Kehribar gözlerimi onunkilere diktiğimde, o tanıdık gölgenin artık beni korkutmadığını fark ettim.
"Plan ne?" dedim, masadaki o flash belleği parmaklarımın arasında çevirerek.
Pamir, masanın altından Selin'e ait gizli bir dosya çıkardı. "Selin seni sadece mesleki olarak bitirmek istemiyor Ateş. O, senin üzerindeki o doktor etiketini söküp seni bir suç ortağına dönüştürmek istiyor. Yarın akşam o büyük hayır yemeğinde, senin itiraf videonu yayınlayacağını sanıyor. O videoyu bizzat o kesti, biçti."
Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. "Ama asıl kayıt bende."
"Sadece asıl kayıt değil," dedi Pamir, bana yaklaşarak. "Selin'in o kayıtları manipüle ederken yanında olan ses teknisyeniyle bir görüşme yaptım. Selin'in ona verdiği talimatların sesli kanıtı da elimizde. Yarın akşam o kürsüye çıktığında, kendi hazırladığı tuzağa kendi ayaklarıyla yürüyecek."
Pamir, masadaki ekrana bir görüntü yansıttı. Selin'in lüks ofisindeki o kibirli yüzü devasa ekranda donmuştu.
"Sen basına konuşmayacaksın Ateş," dedi Pamir, sesi kararlıydı. "Sen yarın o yemeğe, en kusursuz halinle, hiçbir şey olmamış gibi gideceksin. Selin seni yıkılmış beklerken, sen ona en büyük kabusunu yaşatacaksın: Sessiz bir zaferi."
Gözlerim masadaki tıbbi kolyeme kaydı. "Peki ya sonra? Bu her şeyi temizleyecek mi?"
Pamir elimi tuttu. Bu kez profesyonel bir dokunuş değil, bir kader birliğiydi. "Temizlemeyecek. Ama artık kimse o vazonun kırıklarına bakmayacak. Çünkü herkes o vazonun içinden çıkan kadını konuşacak."
Deponun küçük penceresinden sızan ay ışığı altındaki o tozlu masada, yan yana duruyorduk. Ben, Dr. Ateş İkra; o ise benim hem yıkımım hem de kurtuluşum olan Pamir. Selin yarın gece infazını gerçekleştireceğini sanıyordu; oysa biz, onun mezarını çoktan kazmış, üzerine ilk küreği atmak için gün doğumunu bekliyorduk.
Pamir beni yarın ki hayır yemeğinin yapılacağı otele getirdi ve orada kaldık. Sabah olduğunda-öğlene kadar uyumuştum-hazırlanmaya başlamıştım.
Aynadaki yansımam, dün geceki o tozlu depodan çıkan kadına hiç benzemiyordu.
Gümüş rengi, ipek bir elbise vücudumu bir zırh gibi sarmıştı. Sırtı açık, kesimi kusursuz ve rengi kehribar gözlerimin içindeki o hırslı pırıltıyı ortaya çıkaracak kadar iddialıydı. Siyah saçlarımı ensemde sıkı ve asil bir topuz yapmıştım; tek bir tutamın bile firar etmesine izin vermemiştim. Yüzümdeki makyaj, bir savaş boyası kadar keskindi. Dudaklarımdaki o kan kırmızı ruj, bugün akacak olan itibar kanının habercisi gibiydi.
Masamın üzerinde duran tıbbi kadüse kolyeme baktım. Onu boynuma takarken ellerim titremiyordu. Dün gece vazo kırılmıştı, evet; ama bugün o kırıklardan yapılmış elmas bir kalkanla sahadaydım.
"Hazır mısın?"
Pamir'in sesi odanın loşluğunda yankılandı. Kapı eşiğinde, siyah bir takım elbise içinde duruyordu. Beyaz gömleğinin üst iki düğmesi açıktı, ceketinin cebinde ise o meşhur flash bellek gizliydi. Gözlerindeki o ela hareler, bu gece yaşanacak yıkımın heyecanıyla koyulaşmıştı. Bana bakarken, profesyonel bir hayranlıktan ziyade, kendi yarattığı bir esere bakan bir sanatçının gururu vardı bakışlarında.
"Hazırım," dedim sesim buz gibi çıkarken. "Selin beni yıkılmış, köşesine çekilmiş ve kariyeri için yalvarmaya hazır bir kurban olarak bekliyor. Ona istediği kurbanı değil, celladını götüreceğim."
Pamir yanıma yaklaştı. Elini hafifçe belime koydu; dokunuşu dün geceden daha sahiplenici, daha stratejikti. "Selin kibrine yenilecek Ateş. O, kürsüye çıktığında senin itiraf videonu yayınladığını sanacak. Ama o dev ekranda kendi sesini, kendi manipülasyonlarını duyduğunda... İşte o an, kaçacak hiçbir yeri kalmayacak."
Birlikte odadan çıktık. Otelin devasa balo salonuna giden o uzun koridorda yürürken, topuklarımın sesi mermer zeminde bir saatli bomba gibi tıkırdayarak yankılanıyordu. Kapıdaki görevliler beni gördüğünde bakışlarındaki o skandalın başrolü ifadesini yakaladım. Fısıldaşmalar, gizli bakışlar, arkamdan çekilen telefon fotoğrafları... Hiçbiri umurumda değildi.
Balo salonunun kapıları iki yana açıldığında, Selin'i sahnede, kürsünün hemen yanında gördüm. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı; sanki bu gecenin masumiyet timsali oymuş gibi. Elindeki kadehi havaya kaldırıp çevresindeki nüfuzlu insanlara gülümsüyordu. Beni gördüğü an, o sahte gülümsemesi bir anlığına dondu, sonra yerini sinsi ve zafer dolu bir parıltıya bıraktı.
Onun gözlerinin içine bakarak salonun tam ortasına yürüdüm. Herkes susmuş, nefesini tutmuş, Ateş İkra'nın nasıl bir rezaletle sahneden indirileceğini bekliyordu. Selin bana doğru küçük bir kafa selamı verdi; "Hoş geldin sonuna," der gibiydi.
Bilmiyordu ki, bu gece sonu gelecek olan kişi ben değildim. Pamir arkamda, bir gölge gibi yerini alırken fısıldadı:
"Sahne senin Doktor. Operasyon başlasın."
Balo salonunun devasa kristal avizeleri altında, Selin sahneye doğru süzülürken havada asılı duran o gerginlik, genzimi yakan pahalı parfümlerin kokusuna karışıyordu. Topuklarımın sesi sustuğunda, salonun uğultusu da bir bıçakla kesilmiş gibi kesildi. Binlerce göz üzerimdeydi; bir kısmı acıyarak, büyük bir kısmı ise bir kadının halka açık infazını izlemenin vahşi iştahıyla bakıyordu bana.
Pamir, hemen arkamda, soluğunu ensemde hissettiğim o tekinsiz mesafede duruyordu. Ona olan öfkem, dün geceki o büyük patlamadan sonra şekil değiştirmişti. Artık keskin ve yıkıcı bir nefret değil, içten içe sızlayan bir hayal kırıklığı ve kontrol edemediğim bir bağımlılıktı bu. Bir zamanlar beni ruhsal olarak yıkan, sırlarımı bir silah gibi kullanan bu adam, şimdi o yıkıntılardan beni ayağa kaldıran tek kişiydi. Aramızdaki o görünmez çekim, her şeye rağmen bir kara delik gibi beni kendine çekiyordu. Profesyonel sınırlarım çoktan yerle bir olmuştu; ama biz hâlâ "biz" değildik. Sadece aynı uçurumun kenarında, birbirine tutunmak zorunda kalan iki yabancıydık.
Selin, kürsüye ulaştığında parmaklarını mikrofonun üzerinde gezdirdi. Gözleri salonda beni buldu; dudaklarında o sahte, merhametli gülümseme vardı.
"Değerli konuklar," dedi Selin, sesi hoparlörlerden yankılanırken tüm salonu büyüledi. "Bu gece sadece iyilik için değil, doğrular için de buradayız. Maalesef, bazen en güvendiğimiz kaleler, en karanlık sırları saklar. Mesleki etik, bir kağıt parçasından ibaret değildir. Şimdi, bir meslektaşımızın... bir dostumuzun, kendi ağzından dökülen gerçekleri izleyeceksiniz. Belki de bu, hepimiz için bir uyanış olur."
Salonun ışıkları karardı. Devasa ekran aydınlandığında, kalbimin göğüs kafesime vurduğunu hissettim. Ekrandaki görüntü, kliniğimdeki o loş odadan, manipüle edilmiş ses kayıtlarının üzerine bindirilmiş fotoğraflarımdı. Selin'in kurguladığı o "itiraf" videosu başlıyordu. İlk saniyelerde benim sesim, bağlamından koparılmış cümlelerle sanki Pamir'e olan "etik dışı" tutkumu anlatıyormuşum gibi yankılandı.
Pamir'in elinin, belimin hemen üzerindeki ceketimin kumaşına hafifçe değdiğini hissettim. Bu dokunuş bir teselli değil, bir komut gibiydi: Bekle.
Tam o anda, ekran bir anlığına karardı ve garip bir cızırtı duyuldu. Selin'in yüzündeki o zafer dolu ifade, bir saniyeliğine yerini şaşkınlığa bıraktı. Ardından, ekran tekrar aydınlandı; ama bu kez görüntüde ben yoktum.
Görüntüde Selin vardı. Kendi lüks ofisinde, bir ses teknisyeniyle masanın başında oturuyordu.
"Bak," diyordu Selin'in ekrandaki sesi, her zamanki o zarif tonundan uzak, hırslı ve çiğ bir tınıyla. "Bu aradaki boşluğu kapat. Ateş'in 'Hastamı seviyorum' dediği o cümleyi, 'Pamir'i seviyorum' gibi duyulacak şekilde montajla. Kimse anlamaz. Onu öyle bir bitirmeliyim ki, bir daha hiçbir hastanın yüzüne bakamasın."
Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Selin'in kürsüdeki yüzü, kireç gibi bembeyaz kesildi. Mikrofonu tutan eli titremeye başladı. Ekrandaki Selin konuşmaya devam ediyordu; kumpasını ilmek ilmek anlatıyor, Pamir'i nasıl kullanışlı bir canavar olarak gördüğünü itiraf ediyordu.
Başımı yavaşça çevirip arkamdaki Pamir'e baktım. Karanlığın içinde ela gözleri, Selin'in yıkılışını izlerken vahşi bir parıltıyla parlıyordu. Beni yıkarken gösterdiği o acımasızlık, şimdi Selin'in üzerindeydi.
Selin, sarsılarak kürsüden geriye doğru bir adım attı. Gözleri salondaki o nefret dolu bakışlarla karşılaştığında, maskesi tamamen düştü. Artık o masumiyet timsali kadın gitmiş, köşeye sıkışmış bir avcı kalmıştı. Salonun çıkışına doğru, hıçkırıklarını gizlemeye çalışarak koşmaya başladı.
"Peşinden git," dedi Pamir kulağıma eğilerek. Sesi soğuk ama itici bir güçle doluydu. "Bitir işi Ateş. O vazo artık onda değil, senin ellerinde."
Kalabalığı yararak Selin'in peşinden koştum. Otelin o ıssız arka koridoruna çıktığımızda, Selin nefes nefese bir duvarın önünde durmuştu. Topuklu ayakkabılarından birini fırlatıp atmış, o bembeyaz elbisesiyle bir enkaza dönmüştü.
"Bitti Selin," dedim, sesimdeki o buz gibi sakinliğe ben bile şaşırdım.
Selin yavaşça bana döndü. Gözleri ağlamaktan kızarmış ama bakışları hâlâ bir yılan kadar zehirliydi. Acı bir kahkaha attı, sesi boş koridorda yankılandı.
"Bitti mi sanıyorsun Ateş?" dedi, bana doğru yaklaşarak. "Sen sadece bir piyon olduğunu hâlâ anlamadın mı? O arkandaki gölge... Pamir. Sana gerçekten yardım etmek istediğini mi sanıyorsun?"
Kaşlarımı çattım. "O senin gibi değil Selin."
"Öyle mi?" Selin, kan kırmızı dudaklarını bükerek yüzüme yaklaştı. "Ona sorsana... Onu bu hale getiren kazadan önce, biz beraberken, beni de aynı böyle korumuş muydu? Yoksa beni de senin gibi yıkıp mı geçmişti? O sana söylemedi değil mi Ateş? Pamir'in o karanlık geçmişindeki tek 'yanlış' ben değildim. Biz... biz arkadaştan fazlasıydık. Ve o, beni yakmak yerine seni kurtarmayı seçtiyse, bunun tek bir sebebi var Ateş."
Tam o sırada, koridorun ucunda Pamir'in gölgesi belirdi. Selin, bakışlarını Pamir'e çevirip son zehrini akıttı:
"Sana gerçeği söylemedi, değil mi Ateş? Pamir aslında beni yakmak istemedi. O sadece, bir zamanlar benimle yaptığı o hatalı geçmişi seninle temizlemeye çalışıyor. Sordun mu ona... Bizim neden ayrıldığımızı? Ya da benim neden sana bu kadar saldırdığımı? O sana olan borcunu, beni feda ederek ödüyor."
Duyduğum şeyle yerimden sarsıldım. Pamir ve Selin... Eskiden beraberler miydi? Bakışlarımı Pamir'e çevirdim. O ise olduğu yerde durmuş, ifadesiz bir maske gibi bize bakıyordu. Selin'in o can yakıcı sorusu koridorda asılı kaldı:
"Sana söylemedi, değil mi Ateş? Beni neden bu kadar iyi tanıdığını sormadın mı hiç?"
Koridorun buz gibi havası, Selin'in zehirli itirafıyla ciğerlerime doldu. O an, kristal avizelerin altındaki o sahte zafer parıltısı söndü; yerini karnıma saplanan, her nefeste daha da derinleşen o tanıdık, keskin sızıya bıraktı. Selin'in yüzündeki o çarpık, mağlup ama intikam dolu gülümseme, zihnimde bir fotoğraf karesi gibi dondu.
Bakışlarım yavaşça, koridorun loş ışığında bir heykel kadar hareketsiz duran Pamir'e kaydı. Kehribar gözlerimdeki o taze hayal kırıklığı, az önceki zafer sarhoşluğunu bir anda kül etti. Pamir ve Selin... Aynı geçmişin, aynı yastığın, aynı günahların ortakları mıydı?
"Sana gerçeği söylemedi, değil mi Ateş?" Selin'in sesi bir fısıltı gibi yankılandı ama beynimin içinde bir gök gürültüsü etkisi yarattı. "Beni neden bu kadar iyi tanıdığını sormadın mı hiç?"
🕷
Pamir, PAMİR! KIYAMAM... WONDOWMDOEKD
Ee sonra ki bölüm tahminleri var mı?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |