
10. Bölüm: Farklı Gerçekler
"Mesleki deformasyon"

●●●
Sahildeki o buz gibi bankta, Pamir'in bıraktığı papatyanın yanında ne kadar oturduğumu bilmiyordum. Rüzgâr tenimi değil, doğrudan ruhumu donduruyordu. Pamir... O devasa, yıkılmaz sandığım nefret kalesinin altında aslında kanayan bir yara saklıyordu. "Senin kurtardığın o çocuklar gibi şanslı değildi," demişti. Bu bir itiraftı. Sessiz, kanlı ve derin bir itiraf.
Eve dönerken zihnim bir savaş alanı gibiydi. Kalbim, o adamın gözlerindeki çaresizliğe bir sargı bezi olmak istiyordu; ama mantığım, masamdaki o sökülmüş tabelayı hatırlatıp beni sertçe sarsıyordu.
Eve girdiğimde Dalya salonda uyuyakalmıştı. Sessizce odama geçtim. Pamir'in gönderdiği o nadir kitabı elime aldım. Sayfalarını çevirirken içinden küçük bir not kâğıdı düştü. Üzerinde sadece bir tarih ve saat yazılıydı. Yarın. Saat 14:00. Şehrin en kuytu kütüphanelerinden biri.
Gitmemelisin.
Aynadaki aksime baktım. Gözlerim altı çökmüş, feri sönmüş bir kadını gösteriyordu bana. "Ateş, kendine gel. O adam senin hayatını, kariyerini, çocukluğundan beri tırnaklarınla kazıdığın her şeyi bir çırpıda yok etti. Şimdi iki güzel cümle kurdu, bir fotoğraf tamir etti diye her şeyi silecek misin?"
Kitabın kokusu, eski kütüphanelerin o küf ve bilgi karışımı kokusuna hastı. Parmaklarım kapağın üzerinde gezindi: Jung - Kırmızı Kitap (Özel Baskı).
Duraksadım. Bu kitap... Bu alelade bir kitapçıdan, hatta nadir eserler satan bir sahaftan bile öylece alınabilecek bir şey değildi. Akademik camianın en derin dehlizlerinde, sadece bu işe ömrünü adamış, köklü bir kütüphanesi olan bir psikoloğun rafında bulunabilirdi.
Zihnimde bir yapbozun parçaları titremeye başladı. Pamir, bu kitabı nereden bulmuştu? Bir "antifan" için fazla spesifik, fazla profesyonel bir seçimdi bu. Sanki bir cerrahın, bir başka cerraha en kıymetli neşterini hediye etmesi gibi... Bu bir özür değil, bir meslektaş selamı mıydı yoksa? "Kimsin sen Pamir?" diye fısıldadım karanlığa. "Sadece öfkeli bir adam mısın, yoksa yıktığın bu evin içini benden daha iyi mi tanıyorsun?"
Aklımı iyice karışmıştı. Sinirle kapattım kitabı. Şakaklarımı ovalarken Dalya'nın sesi duyuldu. Kapının eşiğinde durmuş, esneyerek "Uyuya kalmışım," diyordu. Kafamı kaldırıp ona baktım. "Başın mı ağırıyor." diyerek sandalyeye oturdu. Başımla onayladım. "Biraz."
"Bir şeyler ister misin? Yapabilirim," diyerek telaşla yüzüme bakıyordu. "Hayır, sağ ol. Uyusam iyi olur," diyerek ayağa kalktım ve Dalya'ya bakmadan odadan çıktım. "İyi," diyen sesi ve sırtımı delen bakışlarını hissetmiştim.
Ruhum o kadar yorulmuştu ki konuşmak bile istemiyordum. Ne olacaktı böyle, bilen varsa beni bu dertten kurtarsın artık. Her sabah uyanıp işsiz olmak zor geliyordu bana. Bünyem alışık değildi. Üstelik işsiz nereye kadar gidebilirdim ki?
Evet, Pamir beni savunan belgeleri internette yayınladı ama neye etki edecek? Önemli olan hakim karşısındaydı. Önemli olan lisansımın geri verilmesiydi. Yarın sabah ilk iş Selin'i aramaktı.
Odama girip üstümü değiştirmek için açtığım gardıropta gözüme geçen günkü elbise çarptı. Fermuarının patladı sandığım ama Pamir'in hallettiği o elbise. Hayır, Pamir. Aklımı kurcalamana izin vermeyecektim. Yarın oraya gidip gitmemek arasındaydım. Ama artık karar vermiştim. Oraya gidip hesabımı soracaktım. Her şeyimi geri almak için uğraşacaktım. Oraya gidişim sadece bunun için olacaktı. Ve gözlerim uykuya kapanırken aklımda sadece Selin'i aramak vardı.
"Ateş!" diyen Dalya'nın sesiyle gözlerim aralandı. Önce yanan gözlerimi kırpıştırıp oturdum. "Ne var?"
Kapıda belirdi. "Akşama kadar uyuyacak mısın?" dedi. Akşam mı? Şok içinde gözlerim aralandı. Bir telaşla telefonumu aramaya koyuldum. "Saat kaç ki Dalya?!" diye sordum aynı zamanda. "Saat bir buçuk. Neyi arıyorsun böyle?"
Şok içinde Dalya'ya döndüm. "Bir buçuk mu?!" Sevinsem mi, üzülsem mi bilememiştim. "Ne oluyor ya?" dedi endişeyle. Hızla yataktan attım kendimi. "Bir şey yok," diyerek tatlı gülümsemeni gönderip hızla banyoya girdim.
Kütüphaneye yetişmem için sadece yarım saatim vardı. Ama yol zaten yarım saatti! Kaldı ki ben hazır bile değildim. Pamir'e hesap sormak için belkide son şansımdı ve ben onu kaçırmak üzereydim.
Banyodan çıkıp üzerime alelade bir şey geçirdim. "Dalya! Ben çıktım," diyerek cevap vermesini beklemeden çıktım dışarı. Birde onunla karşılaşmak ve bir şey demek istemiyordum. Zaten nasıl uyanıp çıktığımı bilmiyordum. Arabama ilerleyip yolu tuttum.
İlk boş bulduğum yere park ettiğimde gözlerim arabalarda dolandı. Ama onun arabası gözüme çarpmadı. Burada mıydı, yoksa gelip gitmiş miydi?
Nefes nefese içeride buldum kendimi.
Kütüphanenin o labirenti andıran tozlu rafları arasında karşı karşıya geldik, hava bir anda ağırlaştı. Oksijen, sanki ikimizin arasındaki o görünmez çekim tarafından emiliyordu. Pamir, siyah paltosuyla iki rafın arasındaki o dar boşlukta duruyordu. Bakışları kitaplarda değil, doğrudan benim gözlerimin içindeydi.
Buradasın..
Aramızdaki mesafe bir adımdan azdı. Hiçbir şey söylemedik. Konuşursak, o anın içindeki o kırılgan büyü bozulacaktı. Pamir elini kaldırdı, parmak uçları ceketimin koluna değdi değecek... Dokunmadı. Ama tenim, o temasın vaadiyle karıncalandı.
Gözlerinde öyle bir fırtına vardı ki; suçluluk, hayranlık ve adını koyamadığım o yakıcı duygu birbirine karışmıştı. Ben de konuşmadım. Ona bakarken, mahvettiği kariyerimi, sökülen tabelamı, dökülen gözyaşlarımı hatırlamaya çalıştım. Nefret etmem gerekiyordu. Ondan iğrenmem, arkamı dönüp gitmem gerekiyordu. Ama ayaklarım yere mıhlanmış gibiydi.
Pamir'in bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime çıktı. Bir şey itiraf etmek ister gibi hafifçe aralandı dudakları ama sustu. Söylenmemiş her kelime, aramızdaki o gergin havada asılı kaldı. Birbirimize öyle bir bakıyorduk ki; dillerimiz sustuğu halde ruhlarımız birbirini boğazlıyor, sonra da sarılarak ağlıyordu.
O an aramızda yaşanan şeyin adı "aşk" olamazdı; bu bir felaketti. İki geminin karanlıkta çarpışıp birbirine kenetlenmesi gibiydi.
Hızla geri çekildim. Sırtım soğuk raflara çarptı. Kalbimin gürültüsü kütüphanenin sessizliğini yırtıyordu. "Dur," dedim, sesim bir fısıltıdan öteye geçemedi. "Bunu yapma."
Pamir, elini yavaşça yanına indirdi. Bakışlarındaki o çıplaklık yerini tekrar o buzdan maskeye bıraktı.
"Ben buraya seninle... böyle olmak için gelmedim Pamir," dedim, profesyonel kimliğime sığınmaya çalışarak. "Bu sadece bir refleks. Senin o yaralı halini gördüm ve psikolog olduğum için... Sadece mesleki deformasyon. Ötesi değil. Anlıyor musun?"
Pamir'in ela gözlerinde acı dolu bir alay belirdi. "Öyle mi dersin Ateş?" dedi sesi boğuklaşarak. "O zaman neden ellerin titriyor?"
Yalanım, kütüphanenin rafları arasında yankılanıp bana geri döndü. "Bana yaptıklarını unutmadım," diye devam ettim, sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Hayatımı bir enkaza çevirdin. Şimdi bir kitapla, iki bakışla her şeyi silemezsin. Silmeyeceğim."
Pamir hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi, kabul eder gibi. Bir adım attı. Bir tane daha. Aramızdan geçip giderken omzu omzuma değdi. O saniyelik temas, bin voltluk bir elektrik akımı gibi içimden geçti. O uzaklaşırken arkasından bakakaldım.
Elime o kitabı aldığımda hissettiğim o şüphe, şimdi bir gerçeğe dönüşüyordu. Pamir Miran, sadece beni yok etmek isteyen bir yabancı değildi. O, benim geçtiğim yollardan geçmiş, o yollarda kaybolmuş ve şimdi kendi cehenneminden beni de yanına çekmeye çalışan bir gölgeydi.
"Refleks," dedim kendi kendime, sanki kendimi ikna etmek ister gibi. "Sadece refleks, Ateş. Sakın ona inanma."
Ama kalbim, o gece ilk kez mantığıma itaat etmedi.
🌀
Pamir, çok hızlı u dönüşü yaptın... alxpslxşlxpwöcpld
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |