
7. Bölüm: Yabancıların Ortak Yarası
"Süslü cümleler altında kalan cesetler."

●●●
Sabahın ilk ışıkları odama sızdığında, zihnimdeki o tanıdık saat tıkırtısı susmuştu. Her sabah beni yataktan kaldıran o kimliği, gece yarısı sessizce evi terk etmiş gibiydi. İlk kez, ajandamda randevusu olan bir isim yoktu. İlk kez, bir başkasının yarasına pansuman yapmak için uyanmamıştım.
Yataktan kalkıp banyoya ilerledim. Aynadaki yansımamla göz göze geldiğimde duraksadım. Karşımda duran kadın; üniversite birincisi, başarılı terapist ya da güçlü Ateş değildi. Omuzları çökmüş, gözlerindeki ışık sönmüş bu yabancı, yıllar önce yetimhanenin soğuk koridorlarında bir başına bekleyen o çaresiz kız çocuğuydu. Üzerimdeki yetişkin zırhı soyulmuş, altındaki o çıplak ve korkmuş çocuk kalmıştı.
"Kimsin sen?" diye fısıldadım aynaya. Cevap gelmedi.
Bugün o ofise son kez gidecektim. Şifa dağıttığım, insanların ruhlarını temize çektiği o dört duvar, şimdi bir suç mahalli gibi beni bekliyordu. Tabelamı indirmeliydim. "Psikolog Ateş İkra" yazısını o duvardan söküp almak, sadece bir metal parçasını yerinden çıkarmak değildi; ruhumu oraya gömmek, onca yıllık emeğimi kendi ellerimle toprağa vermekle eş değerdi.
Dolabımdan en ciddi ceketimi seçtim. Sanki kumaşın sertliği, içimdeki dağılmışlığı bir arada tutabilirmiş gibi... Kapıdan çıkarken anahtarlarımı elime aldım. Eskiden bu anahtarlar kapılar açardı; şimdi ise sadece kilitli kalacak bir geçmişin hatırasıydılar.
Dışarıdaki dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyordu. İnsanlar işlerine yetişiyor, gülüyor, korna çalıyorlardı. Benim dünyamın tavanı çökmüştü ama gökyüzü hâlâ aynı mavilikteydi. Arabama binerken ellerimin titrediğini fark ettim. Direksiyonu sıkıca kavradım. Ofise gitmeli, o tabelayı indirmeli ve celladımın bana bıraktığı bu enkazı son bir kez selamlamalıydım.
Arabadan indiğimde etrafta garip bir sessizlik çökmüştü. Bir kaç gün önce gelen danışanların yerini paparaziler, ardından paparazilerin yerini yalnızlığıma bırakmıştı.
İçeri girdim. İlk defa etraf umut değil, karamsarlık kokuyordu. Havasızlıkta buna etki ediyordu. Boğucu hava genzimi yaktı. Önce Dalya'nın odasına geçtim. Masada duran fotoğrafımızı elime aldım. O kaybettiğim yılların içinde Dalya'yı da mı kaybedecektim?
Fotoğrafı alıp odama geçtim. Masamın yanında duran kolinin içine özenle fotoğrafı yerleştirdim. Yaşlarımın akmaması için kafamı kaldırdığımda annemle fotoğrafımı gördüm. Masamda neşeyle duruyordu. Dünyanın iğrençliğine rağmen tertemiz gülüyordu. Bir damla göründü masanın üzerinde. Nefesimi tuttum.
"Ateş Hanım?" diyerek kapının çalınması duyuldu. Hızla göz yaşımı silip üstümü başımı düzelttim, kapıya yöneldim. "Ateş Hanım?"
"Buyurun?"
"Ben Usta Mehmet. Tabelayı sökmek için geldik."
"Evet," diyerek dışarı çıktım. Ve dimdik duran tabelamı boynunu büker gibi "Burada." dedim ustaya.
Bir kaç dakikaya halledeceğini söylediğinde odama geçtim. Eşyalarımı hızla toparlamaya başladım. Ustalar dışardan bağırışıyırdu.
Sonunda eşyalarımı topladım, kolileri özenle kapattım ve üst üste koydum. Usta yanıma gelip bitirdiklerini söyledi ve gitti. Eşyalarımı kucaklayıp kapıyı ardımdan kapadım.
Ofisimin kapısındaki o pirinç tabelayı sökerken, parmak uçlarımın sızladığını hissettim. Vidalar gevşedikçe, sanki ruhumun kemikleri yerinden çıkıyordu. "Psikolog Ateş İkra". Bir zamanlar yetimhanenin ranzasına kazıdığım o tek hayal, şimdi bir kolinin içine, alelade bir kâğıt yığını gibi atılmıştı.
Eşyalarımı taşıdığım koliler ağırdı ama kalbimdeki o boşluk kadar değil. Binadan dışarı çıktığımda gökyüzü, sanki benimle alay eder gibi aniden ağlamaya başladı. Yağmur, tozlu kaldırım taşlarını döverken adliye binasının o soğuk kokusunu hâlâ üzerimde taşıyormuşum gibi geliyordu.
Adımımı attığım an, sokağın köşesinde o siyah arabayı gördüm. Oradaydı. Bir leş kargası gibi, yarattığı yıkımı izlemek için yine oradaydı.
Dizlerim titriyordu ama pes etmedim. Kolileri kucaklayıp arabama doğru yürümeye başladım. Tam o sırada yağmur şiddetlendi, elimdeki en üstteki kolinin tabanı ıslandığı için aniden yırtıldı. İçindeki dosyalar, teşekkür mektupları ve yetimhaneden kalan o tek eski fotoğrafım... Her şey çamurlu suyun içine, ayaklarımın dibine saçıldı.
"Hayır... Hayır, hayır!" diye hıçkırdım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Hayatımın parçalarını o çamurdan kurtarmaya çalışırken, görüşüm gözyaşlarımdan dolayı bulanıklaşmıştı.
Tam o sırada, üzerimdeki yağmur kesildi. Başımı kaldırdığımda siyah bir şemsiyenin beni koruduğunu, karşımda ise Pamir’in o buz gibi ama bu kez tuhaf bir şekilde sarsılmış bakışlarını gördüm. Elini uzattı, sanki refleks olarak yere düşen bir kâğıdı tutacak gibi oldu.
"Niye buradasın, neyi bekliyorsun?" diye bağırdım, sesim yağmura karıştı. "Enkazın tamamen toz olmasını mı bekliyorsun?"
Pamir duraksadı. Elini geri çekti ama şemsiyeyi üzerimde tutmaya devam etti. "Sadece... yardım etmek istedim," dedi. Sesi o kadar tuhaf bir tonda çıkmıştı ki; sanki o an bir düşman değil, eski bir meslektaşın unuttuğu o şefkat kırıntısı konuşmuştu.
Acıyla güldüm. "Senin yardımın, bir celladın kurbanına su vermesi gibi Pamir! Neden ben? Ben sana ne yaptım da hayatımı bir enkaz yığınına çevirdin?"
Pamir’in çenesi kasıldı, bakışları karardı. O an içindeki o karanlık baraj patladı. "Sen insanlara 'umut' satıyorsun Ateş!" diye haykırdı. Sesi sokaktaki gök gürültüsünden daha yıkıcıydı. "O sahte umutlar bittiğinde ne olduğunu biliyor musun? İnsanların o çok güvendiği 'iyileşme' masallarının sonunda nasıl öldüğünü gördün mü hiç? Sen sadece süslü cümleler kuruyorsun, ama o cümlelerin altında kalan cesetleri kimse saymıyor!"
Dondum kaldım. Söylediği kelimeler rastgele bir nefretin değil, yaşanmış bir felaketin tortusuydu. Ölüm kelimesini söylerken sesindeki o titreme, gözlerindeki o dipsiz boşluk... Bir anda zihnimde şimşekler çaktı. Karşımda duran adam sadece beni mahvetmek isteyen bir antifan olmamalıydı.
Yavaşça ayağa kalktım, ıslanan saçlarım yüzüme yapıştı ama bakışlarımı onunkinden ayırmadım. Bir psikolog içgüdüsüyle, o an aramızdaki mesafeyi yıkan o gerçeği fısıldadım:
"Bana bakarken beni görmüyorsun Pamir. Gözlerinde devasa bir suçluluk var. Sen benden nefret etmiyorsun; sen kendinden nefret ediyorsun ve bunu bana yansıtıyorsun. Sen... birini kaybetmişsin. Kimi kurtaramadın Pamir? Kimi hayata döndüremedin de hıncını benden alıyorsun?"
Pamir sanki bir kurşun yemiş gibi irkildi. Şemsiyeyi tutan eli belirgin bir şekilde titredi. Ela gözlerinde bir anlığına sarsıcı bir acı, sonra da saf bir korku belirdi. Sırrının, hiç tanımadığı bu kadın tarafından tek bir cümlede çözülmesinin dehşetiydi bu.
"Sen hiçbir şey bilmiyorsun," diye tısladı dişlerinin arasından. Ama sesi eski otoritesini kaybetmişti.
"Bilmiyorum," dedim, çamurlu ellerimle kucağımdaki son kâğıdı sıkarken. "Neden böyle olduğunu, kime yandığını bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Sen beni değil, kendi geçmişini cezalandırıyorsun. Ama yanılıyorsun Pamir... Kırdığın bu kadın, senin sandığın o 'umut taciri' değil. Ben o karanlığın içinden kendi yolumu bularak geldim."
Aramızdaki sessizlik, yağan yağmurdan daha gürültülüydü. O an, birbirimizin gerçek hikâyelerinden tamamen habersizdik. Ama ilk kez, birbirimize iki düşman olarak değil, kendi karanlıklarında boğulan iki yabancı enkaz olarak bakıyorduk.
Yağmur, sanki tüm o sahte maskelerimizi yıkayıp atmak ister gibi şiddetlendi. Pamir’in karşısında, elimde paramparça olmuş bir hayatın kutularıyla dururken, içimdeki öfke yerini tuhaf, ürpertici bir sessizliğe bırakıyordu.
Konuyu değiştirmek ister gibi eğilip yerdeki ıslanmış bir kağıdı aldı. Kalbim buz kesti. O, yetimhanenin soğuk bahçesinde çekilmiş, tek sığınağım olan o eski fotoğraftı. Geçmişimin en korumasız halini, celladımın parmakları arasında görmek canımı yakmaktan öte, ruhumu çıplak hissettirdi. Fotoğrafı geri almak için hamle yapacaktım ki, Pamir’in yukarı sıyrılan ceketinin kolundan altındaki o izi gördüm.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Sol bileğinde, deriyle bütünleşmiş o derin, girintili çıkıntılı iz... Bir terapist olarak binlerce yara görmüştüm ama bu başkaydı. Bu bir kaza izi değildi; bu büyük bir yıkımın, bir patlamanın ya da çöken bir dünyanın tenine kazıdığı o vahşi mühürdü. Bakışlarım bileğinden yukarı tırmanıp gözlerine ulaştığında, orada saklamaya çalıştığı o şeyi yakaladım: Saf, işlenmemiş bir yas.
"O iz..." dedim, sesim yağmurun sesini delip geçerken. "Sen sadece bir canavar değilsin Pamir. Sen de bir enkazın altında kalmışsın."
Pamir’in o sarsılmaz, kibirli maskesi ilk kez çatladı. Gözlerindeki o tanıdık "yas tutan adam" ifadesi, bir anlığına benim "yetimhanedeki o kimsesiz kız" bakışımla çarpıştı. O an anladım; o beni sadece yok etmek istemiyordu, o kendi içindeki bir ölümü benim üzerimde temize çekmeye çalışıyordu.
"Senin nefretin bana değil," diye fısıldadım, bir adım yaklaşarak. "Sen, kurtaramadığın birinin intikamını benden alıyorsun. Kimin yasını tutuyorsun bu kadar büyük bir kinle?"
Pamir elindeki fotoğrafı sanki parmaklarını yakıyormuş gibi bana geri uzattı. Aramızdaki o kurban-katil dengesi bir saniyeliğine bozuldu. İkimiz de sırılsıklam, birbirimizin yaralarına bakarken bulduk kendimizi. Biz birbirimizin düşmanı değil, aslında aynı karanlık tünelin iki farklı ucunda kaybolmuş, birbirinin acısını en iyi tanıyan iki yabancıydık.
İlk kez, yıktığı kadının kim olduğunu sorguladığını gördüm. Ve ilk kez, nefret ettiğim bu adamın ruhundaki o devasa boşluğu hissettim
.
Pamir Miran;
Eve döndüğümde, üzerimdeki ıslaklık sadece kıyafetlerime değil, ruhuma da işlemişti. Ateş’in o bakışı, yağmurun altında süzülen o eski fotoğraf ve bileğimdeki izin altında atan o kronik sızı... Yaramı görmesini istemezdim. Kapıyı açtığımda karşılaştığım sessizlik, dışarıdaki fırtınadan daha tekinsizdi.
Salona adım attığımda, Dalya’yı gördüm. Orta yerde duran iki büyük bavul, sanki aramızdaki tüm köprülerin yıkıntısı gibi duruyordu. Dalya, omuzları dik, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılıkla bana bakıyordu.
"Ne yapıyorsun Dalya?" diyebildim sadece. Sesim, kendi evimde bir yabancı gibi yankılandı.
"Gidiyorum abi," dedi sesi titreyerek ama geri adım atmadan. "Senin kurduğun bu karanlık şatoda daha fazla nefes alamıyorum. Ateş’in yanına gidiyorum."
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Onu korumak için yaptığım her şey, kurduğum o yüksek duvarlar, verdiğim tüm o kirli savaşlar... Hepsi bir anda anlamsızlaştı.
"O kadın bir suçlu Dalya! Seni zehirlediğini görmüyor musun? Ben her şeyi senin için yaptım! Seni öldürecekti." diye kükredim.
Dalya, kapıya doğru bir adım attı ve tam yanımdan geçerken durdu. Gözleri, sanki az önce Ateş'in yağmur altında beni okuduğu gibi en derine, o sakladığım enkaza baktı.
"Sen her şeyi kendin için yaptın abi," dedi fısıltıyla. "Sen Ateş'i değil, kendi içindeki o ölümü öldürmeye çalışıyorsun. Onu yok edersen, geçmişindeki o yangın sönecek sanıyorsun. Ama yanılıyorsun..."
Elini kapı koluna koydu ve son bir darbe vurur gibi yüzüme baktı:
"O kadın senin sandığın, senin kurguladığın o 'düşman' değil. O, senin aynadaki yansıman. Ve sen, onu öldürürken aslında kendini bitiriyorsun." Kapıdan çıktı, ve yüzüme bakmadan "Elveda." dedi.
Kapı sertçe kapandı. Koca evde, ıslak ayak izlerim ve Dalya’nın bıraktığı o ağır gerçekle baş başa kaldım. Cebimdeki o yıpranmış yetimhane mektubunu sıktım. Dalya haklı mıydı? Kendi içimdeki ölümü öldürmek için, yaşamaya çalışan bir ruhu mu kurban etmiştim?
🌋
O yara neydi ya öyle? Aklım kaldı.
Sanırım artık her şey bir volkan gibi patlayacak.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |