
21. Bölüm: Zehirli Filiz
"bir gardiyan sadece mahkumu için oradadır"

●●●
Balkonun o dondurucu rüzgarı altında kalan itiraflar, eve dönüş yolunda zihnimin içinde birer hayalete dönüştü. Taksinin camına yasladığım alnım, dışarıdaki soğuğa rağmen yanıyordu. Pamir’in "Seni seviyorum" deyişi; o sesindeki mahvolmuşlukla karışık hükmetme arzusu, damarlarımda akan kanın ritmini değiştirmişti. Ama asıl sarsıntı, Selim’in fısıldadığı o meşum ihtimaldi: Caner ölmedi.
Bu iki devasa itiraf, ruhumun taşıyabileceğinden çok daha ağırdı. Araba durduğunda, bacaklarımın beni eve kadar taşıyıp taşımayacağından emin değildim.
Eve girdiğimde ışıkları açmadım. Karanlık, üzerime çöken bu devasa şeffaf yükü gizleyebilecek tek şeydi. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi koltuğa bıraktım. İçimde bir şeyler yavaş yavaş çekiliyordu; eklemlerime sızan o ince sızı, zihnimdeki kaosun bedensel bir yansıması gibiydi. Hafif bir halsizlik, önce parmak uçlarımdan başladı, sonra tüm vücudumu ele geçirdi. Gözlerimi kapattığımda Pamir’in o balkon demirlerine yaslanmış, beni hapseden gölgesi beliriyordu.
Kaçmaya çalışıyordum. Ondan değil, aslında onun bende uyandırdığı o tarif edilemez, korkutucu çekimden. "Bu hastalıklı bir sevgi," diye fısıldadım karanlığa. "Beni iyileştirmek değil, kendi karanlığına hapsetmek istiyor." Ama kalbim, bu mantıklı cümleyi her seferinde reddediyordu.
Aradan geçen birkaç saatin sonunda, telefonumun keskin ışığı sehpanın üzerinde titredi. Ekranda beliren isim, zaten hızlanmaya yer arayan nabzımı altüst etti.
Pamir: Doktor, yarınki seansımız mevcut mu? Yoksa yine bir seminer bahanesinin arkasına mı saklanacaksın?
Telefonu elime aldığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Göğsümde garip bir sıcaklık yayıldı; inkar edemediğim, çocukça bir heyecan... Ama hemen ardından o koruma kalkanım devreye girdi. Onun bu kontrolcü, her an patlamaya hazır sevgisinden duyduğum o kadim korku, heyecanımı bastırmaya çalışıyordu. Cevap vermedim. Telefonu yüzüstü bıraktım.
Birkaç dakika sonra ekran tekrar aydınlandı.
Pamir: Cevap vermemek de bir cevaptır Doktor. Ama seans saatin gelince o kapıda olacağımı biliyorsun.
Bu ısrarı, beni bir kez daha o uçurumun kenarına itti. Artık profesyonel mesafenin, o beyaz önlüğün arkasına saklanamazdım. Gücümü toplayıp, aramızdaki o son bağı da koparmak istercesine yazdım.
Ateş: Ben artık senin doktorun değilim Pamir. Aramızdaki o çizgi, bu akşam o balkonda bir daha çizilmemek üzere silindi. Yarın gelme.
Mesajı gönderdiğim an, içimdeki halsizliğin yerini garip bir boşluk aldı. Kendi duygularımı inkar etmenin verdiği o sahte huzura sığınmak istiyordum. Ancak telefonun bir kez daha titremesiyle, Pamir’in o vazgeçmeyen, her şeyi yakıp yıkmaya hazır iradesiyle karşı karşıya kaldım.
Pamir: Sen istifa etmiş olabilirsin Ateş, ama benim zihnim hâlâ senin muayenehanende mahpus. Yarın görüşürüz... Doktor.
Telefonu tamamen kapattım. Başımın zonklaması artarken, vücudumun ısısı hızla yükselmeye başlamıştı. Bu gece sadece iki itirafla değil, kendi içimdeki o amansız inkarla da savaşıyordum. Ve bu savaş, beni sabaha kadar sürecek olan o ateşli rüyanın içine hapsedecekti.
Sabahın ilk ışıkları odama sızdığında, gece boyu süren o ateşli rüya nöbetlerinden geriye sadece zonklayan bir baş ağrısı ve her eklemime iğne gibi batan bir halsizlik kalmıştı. Pamir’in mesajları, zihnimin duvarlarında asılı duran zehirli sarmaşıklar gibiydi; ne söküp atabiliyordum ne de görmezden gelebiliyordum. Kendimi zorlukla yataktan kazıyıp aynanın karşısına geçtiğimde, solgun yüzüm ve feri sönmüş gözlerimle karşılaştım. Bu halde kliniğe gitmek akıl kârı değildi ama kaçmak, mağlubiyeti peşinen kabul etmek demekti.
Kliniğin ağır cam kapısından içeri girdiğimde, tanıdık steril koku genzimi yaktı. Adımlarım her zamankinden daha ağır, omuzlarım ise görünmez bir yükün altında eziliyordu. Koridorun ortasında Dalya ile göz göze geldik. Elinde her zamanki kahve kupasıyla durmuş, dosyalara bakıyordu; beni gördüğünde duraksadı. Aradaki o süren buz gibi mesafe, salonun ortasında aşılması imkansız bir uçurum gibi duruyordu.
Dalya, bakışlarını elimdeki çantaya, sonra da titreyen ellerime indirdi. Birkaç saniye sessiz kaldık.
"Ateş?" dedi, sesi her zamanki otoriter tınısından sıyrılmış, endişeyle bulanmıştı. "Senin burada ne işin var? Yüzün kireç gibi, ayakta duracak halin yok."
Cevap vermek için dudaklarımı araladım ama boğazımdaki o yanma hissi kelimelerimi yuttu. Sadece masama doğru bir adım attım, ancak başımın ani bir dönmesiyle sendeledim. Dalya, kupayı bir kenara fırlatırcasına bırakıp iki adımla yanıma ulaştı ve düşmemi engellemek için kolumdan sıkıca kavradı.
"Tamam, tamam... Sakin ol," diye fısıldadı. O an, aramızdaki o anlamsız çekişme, o sert akademik tartışmalar ve birbirimize kurduğumuz o soğuk cümleler bir anda anlamını yitirdi. "Sana çok yüklendim, biliyorum. Olanlar, abimin meselesi, kliniğin durumu... Hepsi senin omuzlarına bindi."
Gözlerim doldu; bu, hastalığın verdiği bir zayıflık mıydı yoksa Dalya’nın o içten sesinin yarattığı bir sığınak duygusu mu, bilemiyordum. "Özür dilerim Dalya," diye mırıldandım, sesim bir fısıltıdan öteye gitmedi. "Sadece... her şey çok üst üste geldi. Kendimi kontrol edemediğim bir fırtınanın içinde gibi hissediyorum."
Dalya beni nazikçe sandalyeye oturttu ve eğilip gözlerimin tam içine baktı. "Şşşt, özür dileyecek bir şey yok. Ben senin sadece meslektaşın ya da ortağın değilim, bunu biliyorsun. Biz bir aileyiz Ateş. Ve aileler bazen birbirini kırar ama asla terk etmez."
Eliyle hafifçe sırtımı sıvazladı. O an, kalbimdeki o taşlaşmış yerlerin yumuşadığını hissettim. Haftalardır üzerime giydiğim o yalnız ve güçlü kadın zırhı, Dalya’nın bu samimi uzlaşma çabasıyla çatırdayarak döküldü. Aramızdaki o görünmez savaş baltalarını oracıkta, o steril koridorun ortasında gömdük.
"Hadi," dedi Dalya, sesi şimdi daha yumuşaktı. "Geç odana, biraz dinlen. Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum, hiçbir şeyin seni daha fazla hırpalamasına izin vermeyeceğim."
Dalya'nın odadan çıkışıyla beraber üzerime çöken o kısa süreli huzur, kapının tok bir sesle vurulmasıyla saniyeler içinde dağıldı. İçeri giren Selim’di; yüzünde, bir müjdeyi mi yoksa bir felaketi mi taşıdığından emin olamadığım o tuhaf, gergin ifadeyle karşımda duruyordu. Ceketinin iç cebinden çıkardığı, köşeleri zamanın yüküyle sararmış, üzerinde eski bir arşivin tozunu taşıyan o zarfı masamın üzerine bıraktı.
"Mektup burada, Ateş," dedi Selim, sesi boş odada yankılanırken sanki bir sırrı ifşa etmenin ağırlığıyla kısıldı. "Olaydan iki yıl sonra yazılmış bir ihbar mektubu bu. Caner’in eşkaline uyan bir çocuğun, başka bir şehirdeki bir devlet kurumuna yerleştirildiğine dair çok net detaylar var. Dosya kayıp olarak kapatılmış çünkü kimse o dönem bu mektubun üzerine gitmemiş."
"Teşekkür ederim Selim. Otursana."
"Sağ ol Ateş, işlerim var. Yeni bilgi bulursam mutlaka getiririm," diyerek tebessüm etti ve kapıya yöneldi. Yüzümde tebessüm oluşturacak kaslar yerinde değildi. Ardından baktım sadece.
Zarfın içindeki kağıdı titreyen parmaklarımla çıkardım. Satırlar gözlerimin önünde dans ediyor, harfler birbirine karışıyordu. Tarihler, tarif edilen o yara izi, çocuğun sessizliği... Her şey korkutucu bir netlikle Caner’i işaret ediyordu. O an, vücudumdaki hararetin bir kat daha arttığını hissettim. Göğüs kafesim daralıyor, ciğerlerime çektiğim hava yetmiyordu.
Bu kağıt parçası, Pamir’in yirmi yıldır sırtında taşıdığı o devasa vicdan azabının anahtarıydı. Onu özgür bırakabilirdi. Ama aynı zamanda, Pamir’in tüm karakterini, tüm o karanlık motivasyonunu ve bana olan o marazi tutkusunu inşa ettiği o temeli yerle bir edebilirdi.
"Söyleyemem," diye fısıldadım kendi kendime.
İçimdeki vicdan azabı fırtınası, hastalığın getirdiği o bulanık zihinle birleşince kararım netleşti. Pamir şu an bu gerçeği kaldırabilecek durumda değildi. Dün geceki o sarsıcı itiraftan sonra, ona yıllarca boş bir mezarın yasını tuttun demek, onu tamamen deliliğe itmek olurdu. Önce emin olmalıydım. Önce o çocuğu, o hayaleti bulmalıydım. Pamir’in ruhu bu yükle bir kez daha parçalanmadan önce, bu gerçeği bir sır gibi saklamaya, gerekirse bu yalanın altında beraber ezilmeye yemin ettim.
Odadaki hava iyice ağırlaştı. Göz kapaklarımın arkasında alevler yanıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım ama dünya etrafımda şiddetli bir hızla dönmeye başladı. Duvara tutunarak birkaç adım attım; her adımda dizlerim biraz daha boşalıyordu. Masamın hemen yanındaki o deri danışan koltuğu, hayatımda ilk defa bir sığınak gibi göründü gözüme.
Kendimi koltuğun üzerine bıraktım. Ceketimi üzerime çekip, o derin ve buz gibi deri koltukta cenin pozisyonu aldım. Vücudum titriyor, dişlerim birbirine vuruyordu ama içim yanıyordu. Gözlerimi kapattığımda, masanın üzerinde duran o sarı zarfın hayali zihnimi tırmalıyordu. Bir yanda Pamir’in dün gece dudaklarıma bıraktığı o yakıcı itiraf, diğer yanda avucumun içindeki bu buz gibi sır...
Bilincim yavaş yavaş bulanırken, kapının bir kez daha açıldığını duydum. Adımlar bu sefer daha ağır, daha sahipleniciydi. Derinin üzerinde yankılanan o topuk sesleri, odadaki sessizliği yırtarak yaklaştı. Gözkapaklarımı açacak dermanım yoktu ama odanın içine sızan o keskin, odunsu parfüm kokusu kimin geldiğini fısıldıyordu.
Pamir’in adımları tam başucumda durdu. Birkaç saniye sessizce, savunmasızca kıvranışımı izlediğini hissettim. Sonra, o buz gibi eli alnıma değdi. Parmak uçlarındaki o serinlik, sanki çölde bir vaha bulmuşum gibi ruhumu ürpertti.
"Ateş?" dedi sesi, ilk defa o hükmedici tınısından arınmış, saf bir endişeyle çatallaşmıştı. "Sen ne haldesin böyle? Yanıyorsun..."
Gözlerimi aralamaya çalıştım ama görüşüm bulanıktı. Pamir’in yüzü, tepemde asılı duran puslu bir gölge gibiydi. Boğazımdaki kurulukla yutkundum; içimdeki o çocuksu, her şeyi boşvermiş yanım ansızın dilime vurdu. Dudaklarımda zayıf, titrek bir tebessüm belirdi.
"Normal değil mi?" diye mırıldandım, sesim bir fısıltıdan öteye gitmedi. "Adım Ateş, Pamir... Yanmamdan daha doğal ne olabilir ki?"
Pamir, bu yersiz espirim karşısında duraksadı. Normalde olsa dudak büküp o keskin zekasıyla beni alt edecek bir cevap verirdi ama şimdi bakışlarında sadece bir şefkat fırtınası vardı. Hafifçe güldü; bu, içindeki korkuyu bastırmaya çalışan, hüzünlü bir gülüştü.
"Espri kabiliyetin hâlâ yerinde olduğuna göre, henüz seni kaybetmiyoruz demektir Doktor," dedi. Yanımdaki sandalyeyi çekip tam dibime oturdu. Ceketini çıkarıp bir kenara fırlattı, gömleğinin kollarını aceleyle yukarı sıvadı.
Masamdaki sürahiden bardağa su doldururken çıkan şırıltı, odanın sessizliğinde devasa bir yankı uyandırıyordu. Kolunu ensemden geçirip beni nazikçe, sanki kırılacak porselen bir bebekmişim gibi hafifçe doğrulttu. Bardağı dudaklarıma yasladığında, ellerinin titrediğini fark ettim. O sarsılmaz, dünyayı dize getiren adam, benim birkaç derecelik ateşim karşısında darmadağın olmuştu.
"Hadi, küçük yudumlarla iç," diye fısıldadı. Suyu içerken, boşta kalan eliyle saçlarımı alnımdan geriye doğru taradı. Parmakları saç diplerimde dolaşırken, o meşhur profesyonel mesafemiz çoktan küle dönüşmüştü.
Suyu içtikten sonra beni tekrar yastığa, o deri koltuğun yumuşaklığına bıraktı. Çekmecemden bulduğu bir ıslak mendille boynumu, alnımı, şakaklarımı silmeye başladı. Bu hali o kadar tuhaf, o kadar "insan"dı ki... Dün gece balkonda beni mülkü gibi gören o yırtıcı adam gitmiş, yerine bir bebeğin başında bekleyen o sadık nöbetçi gelmişti.
"Neden gitmiyorsun?" diye sordum, gözlerim yarı kapalıyken. "Seans bitti Pamir. Doktorun şu an devre dışı."
Pamir, ıslak mendili alnıma yerleştirip elini orada bıraktı. "Doktor devre dışı olabilir ama Ateş hâlâ burada," dedi sesi iyice kısılarak. "Ve ben, benim olanı bu halde bırakıp hiçbir yere gitmem. Şikayet etmeyi bırak da uyu. İyileşene kadar buradayım. Gerekirse tüm şehri karşıma alırım ama senin o ateşini düşürürüm."
Zihnim bulanırken masanın üzerinde duran o sarı zarfı, Caner’in hayatta olma ihtimalini düşündüm. Pamir benimle böyle bir bebek gibi ilgilenirken, ona bu devasa yalanın içinde yaşadığını söylememek kalbimi sızlatıyordu. Ama şu an, sadece şu an için, bu şefkatin içinde kaybolmak istiyordum. Pamir saçlarımı okşamaya devam ederken, karanlık beni içine çekmeden hemen önce son duyduğum şey, onun düzenli ve korumacı nefes alışverişleriydi.
Pamir, odadaki o ağır, steril sessizliği sadece kendi düzenli nefes alışverişleriyle doldurarak baş ucumda bir heykel gibi dikilmeye devam etti. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum; bazen bilincim yarı açık bir şekilde onun alnıma koyduğu taze, soğuk kompresleri hissediyor, bazen de tamamen o karanlık, ateşli boşluğa yuvarlanıyordum. Her uyandığımda, gözlerimi hafifçe araladığım her saniyede o aynı yerdeydi. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış, ceketini çoktan bir kenara fırlatmış, bütün dikkatini sadece benim nefes alışverişlerime vermişti.
O an, zihnimin o bulanık katmanları arasında bir aydınlanma yaşandı.
Balkonun rüzgarında ona "hastalıklı" dediğim o anı hatırladım. Onun sevgisini bir hapishane, bir mülkiyet arzusu gibi görmüştüm. Ama şimdi, o deri koltuğun üzerinde savunmasızca yatarken, Pamir’in üzerime titreyen o ellerinde bambaşka bir şey görüyordum. Bu, sadece bir takıntı değildi. Bu, bir insanın diğerine duyabileceği en çıplak, en korunmasız ve en saf endişeydi. Beni bir bebek gibi sarmalarken, saçlarımı kulağımın arkasına iterken ya da dudaklarıma su bardağını yaslarken sergilediği o titizlik; aslında canımı yakmaktan ne kadar çok korktuğunun kanıtıydı.
Yanlış bakmıştım. Onu sadece karanlık bir kuyu sanmıştım ama o kuyu, aslında beni içine çekmek için değil, beni dışarıdaki fırtınadan korumak için kazılmıştı.
"Neden hâlâ buradasın?" diye mırıldandım bir ara, ateşim biraz daha kırılmışken. Sesim yorgun ama daha berraktı.
Pamir, elindeki ıslak mendili kenara bırakıp elini nazikçe yanağıma yerleştirdi. Başparmağıyla elmacık kemiğimi yavaşça okşadı. "Gidecek başka bir yerim mi var sanıyorsun Ateş?" dedi, sesi o kadar alçaktı ki, sanki sadece benim ruhuma fısıldıyordu. "Benim dünyam bu odanın sınırları içinde başlıyor ve bitiyor. Sen burada böyle nefes almaya çalışırken, ben dışarıdaki o boş hayatın içinde ne yapabilirim?"
Gözlerinin içine baktım. O hükmeden, emreden adamın bakışlarında ilk kez bir teslimiyet gördüm. Bu bir zafer değil, bir kabullenişti. "Sana hastalıklı demiştim," dedim, hafifçe yutkunarak. "Seni bir gardiyan sanmıştım."
Pamir hafifçe gülümsedi, bu seferki gülümsemesi içimi acıtacak kadar masumdu. "Belki de öyleyimdir," diye fısıldadı. "Ama unutma Doktor, bir gardiyan sadece mahkumu için oradadır. Eğer sen yoksan, o hapishanenin de bir anlamı kalmaz. Şimdi uyu... Sadece uyu. Ben gitmiyorum. Gerçekten gitmiyorum."
Kalbimdeki sızı, ateşimden daha çok canımı yakmaya başladı. O bana bu kadar gerçek, bu kadar saf bir sevgiyle bakarken, ben onun dünyasını başına yıkacak o anahtarı avcumun içinde saklıyordum. Onu korumak için sustuğum her saniye, aslında aramızdaki o yeni filizlenen güvene bir ihanet miydi, yoksa sevgimin en büyük kanıtı mı?
Onun dizinin dibinde, o güvenli limanda bilincim bir kez daha ağırlaşırken, Pamir’in kısık sesle bir şeyler mırıldandığını duydum. Bir şarkı değildi bu, bir dua da değil; sadece benim ismimdi. Defalarca, bir tılsım gibi tekrarlanan ismim... Karanlığa teslim olmadan hemen önce son hissettiğim şey, elinin saçlarımın arasında bıraktığı o şefkat dolu ağırlıktı.
🧩
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |