
15. Bölüm: Yansımalar ve Yankılar
"Seni yok etmek isterken, sende kendimi buldum."

●●●
Sabahın ilk ışıkları, dünkü fırtınanın izlerini silmiş, odaya taze bir umut gibi sızmıştı. Ama benim içimdeki o gri boşluk, Selin’in ihanetiyle açılan o devasa delik hâla sızlıyordu. Mutfağa geçtiğimde, Dalya’yı valizini toplarken buldum. Yüzünde haftalardır görmediğim o huzurlu, durulmuş ifade vardı.
"Gidiyor musun?" dedim, sesimdeki sabah mahmurluğuyla.
Dalya durdu, elindeki kazağı valize yerleştirirken bana döndü ve gülümsedi. "Abim dün gece eve geldiğinde gözlerindeki o cam kırıkları temizlenmiş gibiydi Ateş. İlk kez kaçmak yerine kalmaktan bahsetti. Biliyordum... Onun o kütüphaneden çıkıp mesleğine, hayata döneceğini biliyordum. Hem de senin sayende. Hem iyileşecek, hem de yeniden doğacak... Tıpkı senin gibi."
"Ben sadece işimi yapıyorum Dalya," dedim, tezgaha yaslanıp bakışlarımı kaçırarak. "İyileşmek onun kararıydı."
"Hayır," dedi Dalya yanıma gelip ellerimi tutarak. "Sen onun aynası oldun. O aynada gördüğü şeyden korksa da, bakmaktan vazgeçmedi. Şimdi ikiniz de o aynanın içinden geçiyorsunuz."
Dalya’nın elleri ellerimin üzerindeyken, gözlerindeki o saf minneti görmek içimdeki buz tutmuş bazı duyguları eritti. O, bu hikâyenin en masum tarafıydı ve abisinin o karanlık kütüphaneden çıkıp gün ışığına, yani gerçek dünyaya dönmesi en çok onun hakkıydı.
"Senin için çok mutluyum Dalya," dedim, sesimdeki samimiyetle. "Abin zor bir adam, ama senin sevgin ve inadın olmasaydı ben o kapıdan içeri bile giremezdim. Şimdi git ve evini yeniden bir yuva yap. O aynadan geçerken yanında olman ona en büyük güç olacak."
Dalya’yı kapıdan uğurlarken, onun yüzündeki o hafifleme benim de omuzlarımdaki yükü bir anlığına hafifletti. Ama sadece bir anlığına. Çünkü benim aynadan geçişim, onunki kadar pürüzsüz olmayacaktı.
Kliniğe geçtiğimde koridorlar her zamanki o steril ama yoğun havasına bürünmüştü. Tabela geri gelmişti, hastalar birikmişti; hayat, ben durduğumda bile akmaya devam etmişti. Ancak o gün, her şeyde bir yansıma görüyordum.
İlk danışanım, her şeyi kontrol etmeye çalışan, kibriyle odadaki havayı tüketen o gıcık adamlardan biriydi. Koltuğuna oturduğunda, bacak bacak üstüne atışındaki o mağrur tavır, bir anlığına zihnimde Pamir’in kütüphanedeki o ilk duruşunu canlandırdı.
"Bakın Ateş Hanım," dedi adam, pahalı saatini düzelterek. "Benim vaktim değerli. Bana o klişe çocukluğunuza inelim masallarını anlatmayın. Ben sadece bu kaygı bozukluğunu bitirmek istiyorum.
Not defterime bir şeyler karalarken, kalemimin ucunun kağıda vuruş hızı arttı. Gözlerimi kısıp adama baktığımda, onun yüzünde Pamir’in o maskeli öfkesini aradım. "Kaygı," dedim soğuk bir sesle, "genelde yüzleşmekten korktuğunuz o kilitli kapıların gıcırtısıdır. Siz o kapıyı açmazsanız, ben sadece anahtar deliğinden bakmanızı sağlarım."
Adamın kibrine verdiğim bu sert cevap aslında ona değil, zihnimde dönüp duran o ela gözlü danışanaydı. Bütün gün boyunca, her vakada, her hıçkırıkta ve her öfkede Pamir’in bir parçasıyla boğuştum. Onu düşünmediğimi sanıyordum ama odadaki her gölge, her sessizlik onun o boğuk sesini fısıldıyordu.
Saat 17:00’yi gösterdiğinde, Dalya kapıyı hafifçe çaldı. "Son randevunuz geldi Ateş Hanım."
İçeri girdiğinde, odadaki hava bir anda elektriklenmiş gibi gerildi. O sert yüz hatlarında belli belirsiz bir yumuşama, hatta bir rahatlama sezdim. Ben ise, farkında olmadan oturduğum koltukta dikleştim, ceketimin önünü ilikledim; parmaklarımın titremesini durdurmak için kalemime sıkıca sarıldım.
Yüzümde profesyonel bir maske vardı ama gözlerimin parladığını, sesimin o otoriter tonunun altına gizlenmiş o tuhaf heyecanı Dalya olsa anında anlardı.
"Vaktinde geldin," dedim, sesimdeki o sahte soğuklukla. "Otur lütfen."
Pamir, tam karşımdaki o deri koltuğa yerleşti. Gözlerini bir an bile ayırmadan beni izliyordu. Bu bir tedavi miydi, yoksa bir düello mu?
"Kaçış yok demiştin," dedi Pamir, sesi odanın sessizliğini bir kadife gibi okşayarak. "Buradayım. O kilitli odanın anahtarları masanın üzerinde. Nereden başlıyoruz, Doktor?"
Defterimi açtım. Kalemimi kağıdın üzerine koyduğumda, aramızdaki o görünmez ip bir kez daha gerildi. İntikam ve şifa, nefret ve çekim... Hepsi o küçük seans odasına sığmıştı.
"Caner’in o son gecesinden," dedim, gözlerinin içine meydan okurcasına bakarak. "Ama bu sefer yalan söylemeden. O telefonu neden açmadığını değil, o telefonun neden susmasını istediğini anlatacaksın."
Pamir arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Gözlerinde başlayan o fırtına, profesyonel hayatımın en zorlu seansının başladığının habercisiydi.
Pamir, derin bir nefes alarak oturduğu deri koltuğa iyice gömüldü. Bakışları, odanın köşesindeki sönük bir ışığa takıldı; sanki o ışığın içinde o yağmurlu gecesini görüyordu. Ben ise kalemimi elime aldım, parmaklarımın titremesini gizlemek için not defterimin kenarını sıkıca kavradım. Dışarıdaki şehir gürültüsü kesilmiş, oda sadece ikimizin nefes alıp verişiyle dolmuştu.
"O gece..." dedi Pamir, sesi çatallaşarak. "Telefon çaldığında sadece yorgun değildim Ateş. Kibirliydim. Caner’in iyileştiğine dair kendime bir başarı hikayesi yazmıştım. 'Benim hastam artık kendi ayakları üzerinde durabilir' diyordum. O telefonu açsaydım, başarısızlığımı kabul etmiş olacaktım. Onun hâlâ bana muhtaç olduğunu görmek, profesyonel egomu incitecekti."
Sustu. Gözlerini kapattı. O an, profesyonel sınırlarımın çatladığını hissettim. Selin’in ihanetiyle sarsılan güven duygum, Pamir’in bu çıplak dürüstlüğü karşısında savunmasız kalıyordu. Selin beni mükemmel olduğum için sırtımdan bıçaklamıştı; Pamir ise mükemmel görünmek istediği için bir çocuğu karanlığa bırakmıştı. İkisi de aynı madalyonun iki yüzüydü.
"Devam et," dedim, sesimdeki o buz gibi soğukluğu korumaya çalışarak. "O gece telefonu açmadın. Peki ya sonra? Sabah haberi aldığında ne hissettin?"
Pamir gözlerini açtı. Bakışları bu kez doğrudan benimkilerle buluştu. O bakışlarda pişmanlıktan daha fazlası vardı; bir tür teslimiyet... "Sabah o haberi aldığımda, hayatım boyunca taktığım o beyaz önlüğün aslında bir kefen olduğunu anladım. O günden sonra kimseye şifa dağıtamazdım. Sen ise..." Duraksadı, masaya doğru hafifçe eğildi. "Sen ise her yerdeydin. Televizyonlarda, gazetelerde... 'Kimse yalnız değil' diyordun. Senin o umut dolu sesin, benim sessizliğimin en büyük düşmanıydı."
"Bu yüzden mi beni seçtin?" diye sordum, kalemimi masaya bırakarak. "Beni mahvetmek, senin o geceki sessizliğini meşrulaştıracak mıydı? 'Bakın, o çok güvendiğiniz Ateş İkra bile aslında bir hiç' demek seni rahatlatacak mıydı?"
Pamir’in dudaklarında o belli belirsiz, acı tebessüm belirdi. "Başta öyleydi. Ama sonra seni tanıdım. O adliye koridorunda, Selin’in ihanetine rağmen dik duruşunu gördüğümde... Senin o asfalt üzerindeki çocukluğunu anlattığın o an..." Elini masanın üzerine koydu, parmak uçları benimkilerin çok yakınına kadar geldi. "Senin yaran, benim karanlığımdan daha gerçekti Ateş. Seni yok etmek isterken, sende kendimi buldum."
O an kalbim göğüs kafesimi delip geçecekmiş gibi atmaya başladı. Profesyonel bir seansın çok ötesindeydik. Selin’in dosyası çekmecemde bir ur gibi dururken, karşımda duran bu adamın her kelimesi ruhumdaki o sökükleri dikmeye çalışıyordu. Ona kızmak istiyordum, onu bu odadan kovmak istiyordun; ama farkında olmadan vücudum ona doğru meylediyordu. Gözlerim istemsizce dudaklarına kaydı, sonra hemen toparlandım.
"Bu bir itiraf mı, yoksa yeni bir manipülasyon mu Pamir?" dedim, sesim fısıltıya dönerek.
Pamir ayağa kalktı. Seans odasının o görünmez sınırlarını ihlal ederek masamın yanına geldi. Eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesindeki o taze kahve kokusunu duyabiliyordum.
"Bu bir tedavi Ateş," dedi, sesi ruhumun en derin yerinde yankılanarak. "Ama bu sefer doktor sen değilsin. İkimiz de hastayız ve bu odadan ya beraber iyileşerek çıkacağız ya da bu enkazın altında beraber kalacağız."
Elimi masanın üzerine koyduğumda, onun elinin sıcaklığını hissettim. Bu bir refleks değildi. Bu, Selin’in yarattığı o büyük boşluğun, en büyük düşmanım tarafından doldurulmaya başlandığı o tehlikeli andı. Mimiklerimdeki o sertlik yavaşça kırıldı, bakışlarımdaki o profesyonel perde düştü.
Pamir’in eli elimin üzerinde bir saniye fazla kaldı. O sıcaklık, odadaki steril havayı bir anda yaktı geçti. Hızla elimi çektim, parmaklarımı not defterimin sert kapaklarına kenetledim.
"Bu seansın sınırlarını ihlal ediyorsun, Pamir Bey," dedim. Sesimdeki o profesyonel tınıyı geri kazanmıştım ama boğazımdaki o kuru yumru hâlâ oradaydı. "Burada 'beraber iyileşmek' diye bir şey yok. Ben senin hekiminim, sen de benim danışanımsın. Kariyerimi bir kez daha riske atacak hiçbir duygusal manipülasyona izin vermem."
Pamir, elini yavaşça geri çekti. Gözlerindeki o yoğunluk azalmadı ama geri adım attı. Masamdan uzaklaşıp koltuğuna tekrar oturduğunda, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz duvar tekrar yükseldi.
"Kariyerin," dedi Pamir, kelimeyi sanki bir kutsal emanetmiş gibi telaffuz ederek. "Senin için her şey bu, değil mi Ateş? O yetimhaneden çıkıp kurduğun bu krallık... Onu korumak için kendinden bile vazgeçersin."
"Vazgeçtim zaten," dedim, gözlerimi kaçırmadan. "Yıllar önce, o kazada annemin elini bıraktığım an vazgeçtim. Şimdi, Caner’e dönelim. O gece telefonu açmamanın ardındaki o 'kibir' dediğin şeyi biraz daha açalım. Kendini Tanrı gibi mi hissediyordun?"
Pamir’in yüzü kasıldı. Bu soru, tam da beklediğim gibi canını yakmıştı. O da iyileşmek istiyordu, evet; ama bu iyileşme süreci ikimiz için de bir otopsi gibiydi. Ben onun ruhunu parçalara ayırırken, o da benim profesyonel zırhımın altındaki o küçük, korkmuş kızı seziyordu.
"Tanrı gibi değil," diye fısıldadı Pamir. "Sadece... yorulmuştum Ateş. İnsanların acılarını sırtlamaktan yorulmuştum. Tıpkı şu an senin yaptığın gibi. Sen de yorgunsun. Selin’in ihaneti, mahkeme süreci, benim sana yaptıklarım... Hâlâ dimdik durmaya çalışıyorsun ama omurgandaki o sızıyı görebiliyorum."
"Benim yorgunluğum bu seansın konusu değil," dedim sertçe. Not defterime hızlıca bir şeyler karaladım. "Bugünlük bu kadar. Yarınki seansta Caner'in ailesiyle olan yüzleşmeni konuşacağız. Hazırlıklı gel."
Pamir ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini ilikledi. Bakışları masamdaki Selin’in dosyasına kaydı, sonra tekrar bana döndü. "O dosyayı neden hala çekmecende tutuyorsun Ateş? Onu yakıp kül etmen gerekirdi."
"Kanıtları yok etmem Pamir. Onları saklarım ki, bir daha kimin beni vurabileceğini unutmayayım."
Pamir kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu, omzunun üzerinden bana baktı. Yüzünde hiçbir mimik yoktu ama gözlerinde, benim bile adlandıramadığım bir koruma içgüdüsü vardı. O da biliyordu; ben kariyerime odaklandıkça, o kariyerin altında ezilmeme engel olmak isteyen tek kişi yine oydu.
"İyi günler, Doktor," dedi ve çıktı.
Kapı kapandığında odaya çöken sessizlik ağırdı. Koltuğumda arkama yaslandım, gözlerimi kapattım. Pamir’in kokusu hâlâ odadaydı. İçimde bir yerlerde, o yetimhane ranzalarındaki o soğuk gecelerden kalma bir sızı uyandı. Ama ben o sızıyı yine işime, randevularıma ve o mükemmel kariyerime gömdüm.
🎈
Bu seans sahnelerinden daha gelsin mi?
Arka arkaya iki bölüm!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 183 Okunma |
132 Oy |
0 Takip |
23 Bölümlü Kitap |