19. Bölüm

18. Bölüm: Dikiş Tutmayan Yaralar

Udezsenlife
udezsenlife

18. Bölüm: Dikiş Tutmayan Yaralar

"Sende dikiş tutsun istemiyorsun."

●●●

Yataktan kalktığımda, odanın içindeki mutlak sessizlik bir tokat gibi yüzüme çarptı. Normalde bu saatlerde Dalya'nın mutfaktan gelen o neşeli tabak sesleri ya da günün randevularını heyecanla anlatan sesi evi doldururdu. Ama şimdi, sadece saatin o ruhsuz tik takları vardı. En yakın dostumu, sağ kolumu, abisiyle kurduğu o sessiz kumpasın enkazında bırakıp gelmiştim. İftiralardan kurtulmuştum, pirinç tabelam kapıda yeniden parlıyordu ama içimdeki o devasa boşluk, itibarımın iadesinden çok daha ağırdı.

Mutfağa geçip kahve makinesini çalıştırdım. Makinenin homurtusu bile evdeki o kimsesizliği bastırmaya yetmiyordu. Dalya'nın her sabah özenle hazırladığı o bitki çayları yerine, kendime en sertinden, simsiyah bir kahve koydum. Siyah ceketim askıda, dünkü savaşın izlerini taşır gibi mağrur duruyordu. Onu tekrar giymek, o profesyonel zırhın içine girmek bugün her zamankinden daha zor geliyordu.

Kliniğe vardığımda, kapıdaki ismimin üzerinden parmağımla geçtim. Dr. Ateş İkra. Kazandım sanıyordum ama koridorda yürürken topuklarımın çıkardığı o yankılı ses, aslında ne kadar yalnız kaldığımın ritmiydi. Odama girdim, perdeleri sertçe açtım. Masamın üzerinde duran o boş randevu defterine baktım. Dalya'nın o renkli kalemlerle aldığı notlar, gülücük emojileri yoktu artık. Sadece benim soğuk, milimetrik düzenim kalmıştı.

Masama oturdum ve çekmeceden Pamir'in dosyasını çıkardım. Parmak uçlarım dosyanın kenarında gezinirken, dün geceki o gerilimi, nefesinin tenimdeki o yakıcı etkisini hatırlamamak için kendimi zorladım. "O sadece bir vaka," diye fısıldadım kendi kendime. "İyileşmesi gereken, psikoloğa geri dönmek için çabalayan, kibriyle boğuşan bir hasta."

​Ama biliyordum; o kapıdan içeri girdiği an, ne o profesyonel mesafe kalacaktı ne de benim o sarsılmaz sandığım kontrolüm. Pamir, hayatımın olağan akışını bir fırtına gibi bozmuştu ve ben şimdi o fırtınanın ortasında, hiçbir şey olmamış gibi kahvemi yudumlayıp hastalarımı beklemeye çalışıyordum.

Kapı hafifçe tıklandı. Yüreğim ağzıma geldi; Pamir sandım. Ama gelen, temizlik görevlisiydi.

​"Günaydın Doktor Hanım, Dalya Hanım bugün gelmeyecek mi?" diye sordu çekinerek.

Yutkundum. Boğazımdaki o kuruluk canımı yaktı. "Hayır," dedim, sesimi en ruhsuz tona çekerek. "Dalya artık burada çalışmıyor. Randevuları ve düzeni artık ben yöneteceğim."

Kendi sesim bile bana yabancıydı. Hayatım "olağan" akışına dönmüştü, evet. Ama bu akış artık bulanıktı ve suyun altında neyin beklediğini, Pamir'in o ela gözlerinde sakladığı o itiraf edilemeyen fırtınanın beni nereye sürükleyeceğini henüz bilmiyordum.

Güneş, İstanbul'un üzerine kirli bir turuncu bırakarak çekilirken, odamın içindeki o steril koku her zamankinden daha ağır geliyordu. 28 Mart 2026. Masamın üzerine bıraktığım not defterinin sağ üst köşesine bu tarihi attım. Kalemin kağıda sürten sesi, odadaki tek canlı tınıydı. Karşımda duran boş deri koltuk, birazdan içine yerleşecek olan o devasa enkazı bekliyordu.

Üzerimdeki beyaz önlüğü değil, deponun o karanlığından çıkarken kuşandığım zırhı; siyah, keskin hatlı ceketimi ilikledim. Gümüş ipeklerin masumiyeti dün gece o beton zeminde kalmıştı. Şimdi masamın üzerinde üç sessiz tanık duruyordu: Jung'un o tozlu Kırmızı Kitap'ı, çocukluğumun kanlı asfaltını fısıldayan o bantlanmış yetimhane fotoğrafı ve en altta, Selin'in ihanetiyle Pamir'in suç ortaklığını birbirine bağlayan o siyah dosya.

Kapı hafifçe tıklandı. Ses, sessizliğin içinde bir kırbaç gibi şakladı.

​"İçeri gir," dedim. Sesim, bir hekimin soğuk otoritesinden ziyade, infazını başlatmak üzere olan bir yargıcın buz gibi sakinliğini kuşanmıştı.

Pamir içeri süzüldü. Siyah gömleğinin yakası açık, bakışları dünkü o fırtınalı halinden sıyrılmış ama daha derin bir karanlığa gömülmüştü. Adımları ağır, kendinden emindi; ama kapıyı arkasından kapatırken parmak uçlarının ahşapta bir saniye fazla kalması, içindeki o amansız suçluluk duygusunu ele veriyordu. Selin'i feda etmiş, beni kurtarmış ama güvenimi kökünden koparıp atmıştı.

Hiçbir şey söylemeden karşımdaki koltuğa yerleşti. Aramızdaki o meşe masa, dün geceki deponun rutubetli sessizliğinden çok daha aşılmaz, çok daha soğuk görünüyordu. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bu bir danışan bakışı değildi; bu, kendi yarattığı canavarın (ya da kurbanın) nasıl bir cellada dönüştüğünü merak eden bir adamın bakışıydı.

​"Vaktinde geldin," dedim, kalemimi masanın üzerine bırakırken. Çıkan tok ses, odadaki ağır havayı ikiye böldü. "Sana gecikme demiştim. Çünkü bugün sustuğun her gece için, Selin'le kurduğun her kumpas için bana bir cevap borcun var."

Pamir hafifçe arkasına yaslandı, kollarını koltuğun kenarlarına bıraktı. "Oturuyorum Ateş," dedi sesi kadife gibi ama pürüzlü bir tonda. "Siyahlar içindesin. Zırhını kuşanmışsın. Ama gözlerindeki o yangını gizleyemiyorsun. Nereden başlıyoruz? Selin'den mi, yoksa benim seni nasıl bir piyon gibi kullandığımdan mı?"

Bakışlarım masadaki yetimhane fotoğrafına kaydı, sonra tekrar ona döndü. Odamın loş ışığı, yüzündeki o sert hatları yumuşatmak yerine daha da belirginleştiriyordu. O an anladım; karşımda oturan adam sadece bir suçlu değil, benim en zayıf anımı en güçlü silahına dönüştüren bir stratejistti. Ve bugün, o siyah ceketin altındaki Ateş, o ela gözlerdeki her bir yalanı tek tek söküp alacaktı.

​"Selin bitti Pamir," dedim, sesimdeki o profesyonel perdeyi tamamen indirip gerçeğin çıplaklığına geçerek. "Bugün Selin'i değil, senin o telefonun neden susmasını istediğini ve beni kurtarırken aslında kendi geçmişini nasıl temize çekmeye çalıştığını konuşacağız. Seans başladı. Anlat bakalım... Beni kurtarmak seni gerçekten affettirdi mi?"

Pamir, sözlerimle birlikte bir anlığına taş kesildi. Masanın üzerine bıraktığım kalemin yankısı hala odada asılı dururken, o meşhur savunma duvarlarının çatladığını, o mermer sessizliğinin altından insani bir sızının sızdığını gördüm. Bir adım attı; aramızdaki o profesyonel boşluğu, o etik sınırı tek bir hamlede yerle bir etti.

​"Seni bir piyon olarak görmedim Ateş," dedi, sesi göğüs kafesinden gelen derinden bir gürültü gibiydi. "Seni, o mahkeme salonunda dimdik dururken gördüğüm ilk an, aslında kimi kurtarmaya çalıştığımı anladım. Selin bir bataklıktı. Ben o bataklığın içinde boğulurken, o senin tertemiz beyaz önlüğüne çamur sıçratmak istedi. Ben sadece... Ben sadece o çamurun sana değmesine tahammül edemedim."

​"Tahammül edemedin mi?" Acı bir gülüş dudaklarıma asıldı. "Beni korumak için mi aylarca o antifan maskesinin arkasına saklandın? Beni korumak için mi Selin'in o kumpasları kurmasına, kariyerimi ilmek ilmek düğümlemesine seyirci kaldın? Sen beni korumadın Pamir. Sen sadece Selin'i en tepedeyken, en çok canı yanacağı anda yere çakmak için beni en yüksek uçuruma çıkardın. Ve o uçurumdan düşerken beni tutacağını sandın. Ama unuttuğun bir şey vardı; ben düşerken senin elini değil, kendi kanatlarımı arıyordum."

Pamir, masanın kenarına ellerini dayadı. Damarları gerilmiş, eklemleri bembeyaz kesilmişti. "Hesap edemedim!" diye gürledi aniden. O sakin, kontrollü adam gitmiş; yerine çaresizliğini öfkesiyle perdelemeye çalışan o yaralı dev gelmişti. "Senin o kadar kırılgan olduğunu sanmıştım. Selin'in seni tek bir hamlede yok edeceğini, senin de bana sığınacağını sandım. Seni kurtaran kahraman olmak, senin gözlerinde o hayranlığı görmek... Evet, belki bu da bir kibrin parçasıydı. Ama seni piyon yapmak? Asla. Ben sadece, senin o buz gibi profesyonelliğinin altındaki kadını uyandırmak istedim. Ve başardım da. Bak kendine... Karşımda artık bir 'Doktor Ateş İkra' yok. Karşımda, canı yandığı için dünyayı yakmaya hazır bir savaşçı var."

Ayağa kalktım. Koltuğumdan doğrulurken ceketimin düğmesini yavaşça açtım; bu bir teslimiyet değil, bir saldırı hazırlığıydı. Masanın etrafından dolanıp tam karşısında durduğumda, aramızdaki mesafe sadece bir nefes kadardı.

​"Senin başarın benim yıkımımdı Pamir," dedim, sesimdeki o buz kütlesini kalbine saplarcasına. "Beni uyandırmak için hayatımı ateşe vermene gerek yoktu. Şimdi anlat... Selin'i feda ederken aslında kimi öldürdün? Onu mu, yoksa onunla olan o kirli geçmişindeki o adamı mı? Beni kurtarmak, Caner'in o cevapsız çağrısının diyetini mi ödemekti? Söyle bana, gözlerimin içine bakarak söyle... Sen beni mi sevdin, yoksa bendeki o iyileşme vaadini mi?"

Pamir, ela gözlerini gözlerime kilitledi. Bakışları yüzümde, dudaklarımda, ellerimde gezindi. Bir an için elimi tutmak, o dikişleri elleriyle dikmek ister gibi durdu ama yapmadı. "İkisini de," diye fısıldadı. "Seni, o yıkılmaz sandığın dünyanı darmadağın ettiğim için sevdim. Ve seni, o yıkıntılar arasından siyahlar içinde, daha güçlü çıkarabildiğim için kendimi affettim. Ama Selin... Selin o kütüphanedeki son toz parçasıydı. Onu temizledim Ateş. Senin için değil, bizim için."

​"Biz diye bir şey yok Pamir," dedim, elimi göğsüne koyup onu sertçe geri iterken. "Bu odada sadece bir hekim ve bir hasta var. Ve bu seansın en kanlı itirafı henüz gelmedi. Selin'in o ses kayıtlarını manipüle ettiğini biliyordun. Ama bana söylemedin. Neden? Neden o gece depoda bana 'biraz kirli olmayı kabul edemiyor musun?' diye sordun? Beni kendine benzetmek için mi?"

Pamir, sırtı kapıya çarptığında durdu. Nefes alışverişleri odanın sessizliğini yırtıyordu. "Çünkü," dedi sesi titreyerek, "Kusursuz olursan benden hep nefret edecektin. Ama biraz kirlenirsen... Belki o zaman benim karanlığımı anlayabilirdin. Ben senin celladın değilim Ateş, ben senin aynanım. Ve o aynaya bakmaktan korktuğun sürece, bu dikiş asla tutmayacak."

Gözlerimi onunkilere kilitledim. O ela harelerde gördüğüm şey sadece bir itiraf değil, bir meydan okumaydı. Elimi masanın soğuk yüzeyine dayadım; parmak boğumlarım bembeyaz kesilene kadar bastırdım. Göğsüm hiddetle inip kalkarken, üzerimdeki o zırh gibi ağır gelen siyah ceketim sanki beni boğmaya başlamıştı.

​"Ayna mısın?" diye fısıldadım, sesimdeki buz kütlesi çatlamaya başlamıştı. "Sen benim aynam olamazsın Pamir. Sen sadece kendi kirli geçmişini, Selin'le kurduğun o zehirli ortaklığı benim üzerimden temize çekmeye çalışan bir günahkarsın. Beni koruduğunu söyleyerek aslında kendi vicdan azabını susturuyorsun. Beni kendine benzeterek, o kütüphanedeki tozlu rafların arasına hapsederek kendini daha az suçlu hissetmek istiyorsun."

Pamir bir adım daha attı. Artık masanın arkasındaki güvenli alanım ihlal edilmişti. Nefesindeki o tütün ve kehribar kokusu, odadaki o hastane kokusunu tamamen bastırmıştı. Elini yavaşça masaya koydu, parmakları benimkilerin hemen yanına durdu. Dokunmuyordu ama sıcaklığı tenimi yakıyordu.

"Hâlâ yalan söylüyorsun," dedi Pamir, sesi artık bir fırtına öncesi sessizliği kadar boğuktu. "Benden nefret ettiğini söylüyorsun ama her seansın sonunda bu kapıdan çıkıp gitmemden ölesiye korkuyorsun. Selin bitti Ateş. O piyon oyunu kapandı. Şimdi burada, bu odada sadece ikimiz varız. Ve sen o aynaya baktığında, Selin'in nefret ettiği o kusursuz doktoru değil, benim gördüğüm o tutkulu, o yaralı ve o kontrolsüz kadını görüyorsun. İşte bu yüzden benden bu kadar çok kaçıyorsun."

​"Kaçmıyorum!" diye bağırdım, sesim odadaki sessizliği bir bıçak gibi yırtarak. "Seni bu odada, bu koltukta tutuyorum çünkü senin o kibrini parça parça sökmeden bu seans bitmeyecek. Caner'in o cevapsız çağrısının, Selin'in o ihanetinin ve benim sökülen o pirinç tabelamın hesabını vermeden hiçbir yere gidemezsin."

Pamir acı bir tebessümle bana yaklaştı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o dile getirilemeyen, o gururuna yedirip de diyemediği ama her hücresiyle haykırdığı o yoğunluğu iliklerimde hissettim. Dile getiremediği her kelime, aramızdaki o boşlukta somut bir ağırlığa dönüşüyordu. O söyleyemiyordu; kibri bir pranga gibi diline dolanmıştı. Ben ise farkında değilmiş gibi davranıyordum; çünkü anladığım an, kendi sonumu imzalayacağımı biliyordum.

​"Şah mat mı demiştin?" diye fısıldadı dudaklarıma doğru. Eli yavaşça çeneme uzandı ama dokunmadı; sadece o mesafeyi bir tehdit gibi kullandı. "Eğer bu bir oyunsa, kazananı yok Ateş. Çünkü sen beni bu odaya mahkum ettikçe, aslında kendini de benimle beraber o karanlığa gömüyorsun. İtiraf et... Sen o dikişin tutmasını istemiyorsun. Çünkü dikiş tutarsa, yara iyileşirse... birbirimize bakacak bir bahanemiz kalmayacak."

Donup kaldım. Haklıydı. Bu sarsıcı gerçek, o saniyeye kadar ördüğüm tüm savunma duvarlarını tek bir hamleyle yerle bir etti. Bakışlarımı onunkilerden kaçırmak istedim ama o ela hareler beni bir karadelik gibi içine çekiyordu. Pamir'in gözlerindeki o adsız hayranlık ve derin suçluluk duygusu, profesyonel kimliğimin altında yatan o küçük yetim kızı sarsıyordu.

​"Seans bitti Pamir," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak ama başaramayarak. "Git buradan. Yarın yine aynı saatte... Yine aynı koltukta olacaksın. Ama sakın unutma; o ayna kırıldığında, altında kalan sadece ben olmayacağım."

Pamir yavaşça geri çekildi. Ceketini düzeltti, o eski, tekinsiz ve mağrur duruşuna büründü. Kapıya doğru yürürken adımları mermer zeminde bir celladın ayak sesleri gibi yankılandı. Tam kapı kolunu tuttuğunda durdu, omzunun üzerinden bana son kez, o okuması imkansız ama her şeyi anlatan bakışıyla baktı.

​"Yarın Doktor," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Yarın o aynanın kırıklarından birer silah yapacağız. Sakın geç kalma."

Kapı kapandığında odada sadece onun o keskin kokusu ve benim itiraf edemediğim o devasa korkumun ağırlığı kaldı. Şah mat demiştim ama masanın üzerindeki taşlara baktığımda, aslında kendi şahımı tamamen korumasız bıraktığımı, gardımı indirdiğimi fark ettim. Ateş İkra olarak kazandığım bu zafer, içimdeki o kadının en büyük, en hırslı mağlubiyetiydi.

✨️

 

 

Bölüm : 05.05.2026 21:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...