5. Bölüm

1. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

1. Bölümde karşınızdayım. Giriş bölümünü nasıl buldunuz? Sizce bu bölümde neler olacak? Tahminlerinizi alayım.

 

Zeki Müren - Yaralı Gönül

 

27 Haziran 2020

Bugün sınav sonuçlarının açıklandığı gündü ve elim ayağıma dolanmıştı. Babam düğünden sonra bana eziyet ettiğinden dolayı ilk başta beni bir güzel dövmüş, kısıtlı yemek vermiş ve telefonumu elimden almıştı. Mecbur kaldıkça veriyordu, o yüzden bir şekilde sonuçlara bakmam lazımdı ama nasıl bir bahane bulup dışarı çıkmam gerekiyordu? Belki Merih Komutanı da görürdüm. Düğünden sonra sadece iki kere görebilmiştim, o da annemle beraber pazara giderken. Onun haricinde hiç görememiştim. İçimden keşke daha fazla görebilsem demeden edemiyordum

Yine her zamanki gibi ev işlerini hallettim ama evde ekstra bir gerginlik vardı bugün çünkü babamın migreni tutmuştu. Zaten huysuz olan adam daha da huysuz birine dönüşmüştü.

“Ayşe, bana ağrı kesici getir!” diye seslendi. İlaç çekmecesini karıştırdım ama hiç ağrı kesici kalmamıştı. İşte dışarı çıkabileceğim fırsat! Sevinerek babamın yanına gittim ama çaktırmamaya çalışıyordum.

“Baba, evde hiç ağrı kesici kalmamış. İstersen hemen bir ilaç alıp geleyim eczaneden.” Evde ilaç kalmamasına sinirlense de ağrıya katlanamadığından olsa gerek, cebinden bana ait olan telefonu uzattı.

“Acele git gel, başım çatlıyor.” Koşarak konaktan çıktım ve çıktığım gibi hemen sonuç sayfasına girdim. Yoğunluktan dolayı hemen açılmasa da beş dakika içinde açıldı. Ben de o sırada eczaneye doğru yürüyordum. Ekran açılınca meydanın ortasında kala kaldım. İlk yüz elli bine girmiştim ve bizim buradaki üniversitede hemşirelik geliyordu. Üniversiteye gidebilirdim ama babamı nasıl ikna edecektim? Ben sokağın ortasında dikilmiş telefona bakarken birisinin bana yaklaştığını hissettim ve bir çift askeri bot görüş alanıma girdi. Hemen başımı kaldırdığımda Merih’i karşımda gördüm. Bugün ne kadar güzeldi böyle.

“Neye bakıyorsun öyle heyecanlı heyecanlı?” diye sordu.

“Sınav sonucuma,” dediğimde o da heyecanlandı.

“Nasıl gelmiş?”

“İlk yüz elli bine girmişim, hemşirelik geliyor.” Mutluluktan yerimde duramıyordum. “Ama babam sorunu var.” Her mutluluğuma bir çomak sokmayı başarıyordu.

“Sıkma sen canını, bir yolunu bulacağım ben.” Dedi. Nasıl bulabilirdi ki? Beni babamdan kurtaramazdı. Beni babamdan ancak ölüm kurtarırdı.

“Bir şekilde bulacağım Ayşe, sana söz.” O an boynuna atlayıp sarılmak istedim ama çarşıda, herkesin içinde yapamazdım, hem de utanırdım.

“Teşekkür ederim.” Demekle yetindim.

Ardından ben eczaneye girdim, Merih de yine arkamdan gelerek beni evime kadar bıraktı.

Babama ilacını verdim ve yine evin içinde ot gibi yaşamaya devam ettim ta ki üç gün sonrasına kadar. Bugün ayın otuzuydu. Kurban Bayramı arife günü sabah kahvaltıdan sonra mezar üstüne gittik ve ikindiye kadar orada kaldık. Konağa döndüğümüzde ben odama çıktım ve yatana kadar kitap okumaya başladım.

    ....

Kurban Bayramı sabahı güneş tam yükselmeden uyandım. Konağın avlusunda her zamanki bayram telaşı vardı; erkekler aşağıda hazırlık yapıyor, kadınlar yukarıda kahvaltıyla uğraşıyordu. Mardin’in taş duvarları sabah serinliğini tutuyordu ama insanların yüzünde günün heyecanı vardı.

Ben de merakla avluya bakıyordum. O sırada bir anda avlunun köşesinden öyle bir gürültü koptu ki yerimde sıçradım.

“Hayvan kaçtı!”

“Sakın sakın o hayvan peşinden koşma,” dedim içimden ama çok geçti. Merih çoktan koşuyordu.

Adımlarında bir asker disiplini, omuzlarında kararlılık vardı. Hayvan sağa kırarken ip kaldırıma çarptı, kıvılcım sıçradı. Merih hızlandı. O an zaman yavaşladı.

Ben içimden: “Bu insan nasıl bu kadar güven verir?” Diye geçirdim.

Sesi tok, ağır ve sarsılmazdı.

“Yüz dönüm arsa o ne kadar eder biliyor musun?”

Sesi tok, ağır ve sarsılmazdı.

“Yüz dönüm arsa o ne kadar eder biliyor musun?”

Bağıran amcamın sesi sokakta yankılandı. Avlunun demir kapısı açıldı ve koca tosun dışarı fırladı. Hayvan, sanki bütün Mardin sokaklarına kafa tutuyormuş gibi homurdanarak koşuyordu. Bacaklarına sığmayan bir gücü vardı; ipi sürükleyerek sokağa daldı.

Kadınlar çığlık attı, çocuklar kaçtı. Ben elim kapı demirinde donup kaldım. Aşağıya inmek istedim ama bacaklarım beni taşlıktan hareket ettirmiyordu.

Tosun sokağın kıyısında sağa doğru dönerken bir şey gözüme çarptı.

Bir silüet Koşan bir adam.

Merih.

Üzerinde sade bir tişört vardı, askerdeki disiplinin getirdiği o dik duruş yine her yanından taşıyordu. Onu görünce içimde bir şey kıpırdadı, bir sıcaklık yayıldı. “Yapma,” dedim içimden, “sakın o hayvanın peşinden koşma.”

Ama Merih çoktan koşmaya başlamıştı bile.

Tosun ileri atıldıkça ip kaldırım taşlarına vuruyor, kıvılcımlar çıkarıyordu. Merih adımlarını sıklaştırdı, nefesini kontrol etti, gözünü hayvandan ayırmadı. Sanki on yıldır o sokakta hayvan kovalıyormuş gibi bir kararlılığı vardı.

Ben nefesimi tutmuştum.

Tosun tam köşeden dönmek üzereyken Merih hızlandı. Bir an, sadece bir an gözümün önünde her şey ağır çekime döndü. Merih ipten yakaladı, hayvan tüm gücüyle sağa savruldu ama Merih geriye bir adım bile atmadı. Öyle sağlam bastı ki yere, sanki taş duvarın devamıydı.

Hayvan öfkeli bir homurtuyla çekiştirdi. Merih’in pazıları gerildi, nefesi düz, bakışı sabitti. Sonunda hayvan yoruldu; başını yere indirip pes etti.

O an nefesimi farkında olmadan bıraktım.

Merih ipi bileğine dolayıp hayvanı sakin sakin yürütmeye başladı. Onu konağa doğru getirirken sokaktaki herkes yol açtı. Onu izlerken içimde hem gurur hem hayranlık hem de tuhaf bir kıpırtı oluştu. Bir insan bu kadar mı güven verir? Bir insanı izlerken insanın içi bu kadar mı ısınır?

Merih bizim kapıya geldiğinde yüzü güneşte parladı. Hayvanı avluya sokarken göz göze geldik.

Ve o bakış Sanki sokaktaki bütün gürültü, bütün telaş yok oldu.

Kalbim hızlandı.

Merih, avludaki erkeklere dönüp sakin bir sesle,

“İpi iki kere düğümledim, şimdi kaçmaz,” dedi.

O kadar doğal, o kadar kendinden emindi ki...

Babam ise kapının eşiğinde durdu. Yüzü asıktı. Belki Merih’in bu kadar öne çıkmasını istemediği için, belki kendi planları olduğu için Bilmiyorum. Ama bakışında bir hoşnutsuzluk vardı. Merih’e teşekkür bile etmedi.

Ben ise yukarıdan, taşlığın gölgesinden izliyordum. Ellerimi korkuluklara bastırmıştım. İçimde “Aferin” demek, hatta koşup teşekkür etmek vardı ama yapamadım. Sadece izledim.

Merih, hayvanı teslim edip geri dönerken bir kez daha baktı bana. Ve içimde bir şey sanki yer değiştirdi. Sanki kalbimde yeni bir kapı aralandı.

Erkekler bir anda toplanıp konuşmaya başladılar; kimisi kesmeye hazırlanıyor, kimisi hayvanı tutacak kişi arıyordu. Ama sonra amcam babama dönüp,

“Bu işi komutan yapsın, elinin yatkın olduğu belli. Hem hayvan da ona alıştı, huysuzlanmaz,” dedi.

Babam yüzünü buruşturdu ama bir şey diyemedi. Merih’in az önceki hamlesini herkes görmüştü. Sessizlik oldu. Sonra babam istemeye istemeye başını salladı.

Ben ise yukarıdan izliyordum, kalbim göğsümü sıkıştırıyordu.

Merih bir süre hiçbir şey söylemedi; sadece elini hayvanın alnına koydu, sakinleştirdi. Öyle bir dokunuştu ki Sanki yıllardır hayvanlarla uğraşıyormuş gibi ustaydı.

Sonra ellerini yıkadı. Su, avlunun taşlarında ince bir yol oluşturdu. Güneş tam o sırada avlunun kenarından yükselip Merih’in omzuna vurdu; gölgeleri daha uzun gösterdi.

Ben korkuluklara yaslandım, avlunun altında olup biteni nefes almadan izliyordum.

Merih bıçağı eline aldığında avludaki bütün konuşmalar kesildi. Kadınlar sessizce geri çekildi, çocuklar içeri alındı. Erkeklerin yüzü ciddileşti.

Tosun, Merih’in yanında garip bir şekilde sakindi.

Merih, hayvanın başına eğildi. Sağ elini hayvanın alnına koydu. Gözlerini kapadı.

O an avluda bir sessizlik oldu ki Sanki dünyadaki tüm sesler bir anda çekilmişti.

Merih derin bir nefes aldı ve besmeleyle başladı:

“Bismillahirrahmanirrahim Allahu Ekber, Allahu Ekber.”

Sesi tok, kararlı ve saygılıydı.

Bu sözleri o kadar içten söyledi ki göğsümde bir titreme hissettim.

Sanki o an ibadet, gelenek ve güç tek bir noktada birleşmişti.

Tosun hafifçe homurdandı ama kaçmaya çalışmadı. Merih diğer erkeklere,

“Sıkıca tutun,” dedi.

Bir an herkes yerini aldı. Avlunun taşları, sabah güneşi, merdiven altındaki gölge Her şey o ana tanıklık etmek için donmuş gibiydi.

Merih bir kez daha söyledi:

“Allahu Ekber.”

Ve sonra bıçağı hızlı, kararlı ve temiz bir hareketle indirdi.

Tosun bir anlık bir ürpertiyle kıpırdandı, kimseye zarar vermeden yere çöktü.

Merih ise bütün hareket boyunca dimdik durdu; ne acele etti ne tereddüt.

Sanki doğduğu günden beri bu işi yapıyordu.

Ben ise yukarıdan izlerken gözlerim doldu.

Neden olduğunu bile anlamadım…

Hem hayvana üzüldüm, hem Merih’in bu kadar asil duruşu içimi yaktı, hem de babamın istemediği hâlde Merih’in bu kadar öne çıkması garip bir gurur verdi bana.

Merih kesim bitince erkeklere dönüp,

“Tamam. Artık gerisi sizde,” dedi.

Ellerini yıkamak için çeşmeye gitti. Su avlunun taşlarından akarken ben onun ellerinin titremediğini fark ettim. Ne kaçan hayvanda titremişti ne kesimde. Bir anda göz göze geldik.

Ben korkuluklara daha çok tutundum.

O kısa bakış…

Sanki avlunun tüm sıcaklığını içime çekti.

Aşağıdan babamın boğuk sesi duyuldu:

“Artık herkes işine baksın.”

Her şey normale döndü ama içimde bir şey hiç eskisi gibi değildi.

Merih ellerini yıkadıktan sonra gidecek sandım ama gitmedi, aksine babamın karşısına dikildi ve direkt gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.

“Sana bir teklifim var Serhat Kul,” dedi ama babama ne gibi bir teklifi olabilirdi ki? Babam meraklı ama bir o kadar da egoist bir şekilde Merih’e baktı.

“Sen Ayşe’nin okumamasından yanasın ama ben okunmasından yanayım.” Babam tam sözünü kesecekti ki Merih onu eliyle durdurdu. “Hasta olursunuz ya da eşiniz hasta olur, kadın doktor hemşire diye tutturursunuz. Sen kızını okutmazsan, başkası okutmazsa eğer kadın doktorları hemşireleri nereden bulacaksınız?”

“Benim kızım evlenecek,” dedi babam tekrardan fikrini değiştirmeyerek.

“Evlensin, ben evlenmesin demiyorum ki ama vakti ve zamanı geldiğinde. Şu an onun için erken.”

“Erken ya da geç buna ben karar veririm komutan, sen karışma.”

“Senin tek derdin başlık parası değil mi?” diye sordu Merih sert bir şekilde.

“Evet ya da hayır, bu seni alakadar etmez.”

“Sana yüz dönüm arsa, bu kız okuyacak ve istediği kişi ile evlenecek. Al sana başlık parası, kabul mü?” dediğinde donup kaldım. Ne demek yüz dönüm arsa? Yüz dönüm kaç para eder acaba? Haberi var mıydı abamın? Paranın kokusunu alınca bir anda gözleri parladı. Bir an amcamla göz göze geldiler. Amcam başını hafifçe sallayarak onayladı ve babam da Merih’e baktı ve elini uzattı.

“Anlaştık,” dediğinde neye uğradığımı şaşırdım. Daha demin babam beni gözlerimin önünde satmıştı ama buna sevinsem mi üzülsem mi bilememiştim işte.

Hemen merdivenlerden indim, babamın ve Merih’in yanına gittim.

“Yüz dönüm arsa ne kadar eder, senin haberin var mı?” diye sordum. Ben okusam bile yüz dönüm arsanın parasını ömrüm boyunca kazanamazdım. “Sen o kısmı dert etme.” Dedi ama nasıl dert etmeyeyim, yaklaşık kırk milyon Türk lirasından bahsediyordu. “Sen sadece okumana bak.” Merih Alpay benim hayatımın dönüm noktasıydı ve bundan sonra hayatım hiç de eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık yanımda Merih komutan vardı. Bir insanın yanında birinin olduğunu bilmesinin nasıl hissettirdiğini o an anladım ve bunun eksikliğini bize yaşatan babamdan bir kere daha nefret ettim.

 

 

 

Bölümün sonuna geldik. Yorum ve düşüncelerinizi bekliyorum. Yeni bölümü yakında paylaşacağım, beklemeden kalın!❣️

 

 

 

 

Bölüm : 13.05.2025 21:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...