
Evet arkadaşlar, yeni bölüm geldi. Umarım beğenirsiniz. Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum. Keyifli okumalar.🥰
17 ay sonra
Zorlukla gözlerimi araladım; kulaklarımı ritmik bir ses doldurdu. Etrafıma baktım; bir hastane odasındaydım. Ne olduğunu anlamaya çalıştım ama en son hatırladığım, Rebi’yi yakalamaya gittiğimiz ve sonunda başarılı olduğumuz operasyondu. Sonrasında ne olmuştu da ben buradaydım? Sağ başımda bulunan düğmeye bastım; biri gelip bana her şeyi açıklamalıydı. Düğmeye bastıktan yaklaşık beş dakika sonra odaya iki sağlık personeli ve bir jandarma girdi. Hemşire olduğunu düşündüğüm kişi serumumu kontrol etti, diğer kadın da yanıma gelip benimle konuşmaya başladı. “Merhaba, ben Doktor Şule Kara. İzninizle, adınız nedir, hatırlıyor musunuz?” diye sordu. Zorlukla başımı salladım.
“Merih Merih Alpay” dedim ama doktor birine bakıp başını iki yana salladı. O an aklıma geldi, Merih ölmüştü.
“Pardon, Merih değil, Asaf. Asaf Kurt benim adım,” dedim.
“Peki siz kimsiniz?”
“Ben kıdemli Üsteğmen Asaf Kurt, yirmi yedi yaşındayım. En son Suriye’de görevdeydim,” dedim. Doktor elindeki kâğıda birkaç şey yazdı. “Ne olduğunu söylemeyecek misiniz? Artık neler oluyor?”
“Asaf Bey, şu anda biz iki bin yirmi altı yılındayız,” dedi. Herhalde yılları karıştırdı; iki bin yirmi dört yılındaydık.
“Nasıl yani? Yanlışınız olmasın doktor hanım, biz şu anda iki bin yirmi dört yılındayız.”
“Yanlışım yok, Asaf Bey. Üzgünüm ama son katıldığınız görevde büyük bir patlama gerçekleşmiş ve siz de o patlamadan ağır yaralı bir şekilde kurtuldunuz. On yedi aydır komadasınız. Uyanmanız bir mucize,” dedi. O an dünyam başıma yıkıldı sanki.
Nasıl olur ama yakalamıştık onu, bitmişti her şey. Ben Ayşe’me kavuşacaktım, annemi babamı görecek, kardeşlerime hasretlik giderecektim. Onlara ne olmuştu? İki yıl, benim şehit düştüğümü öğrenmelerinin üzerinden tam iki yıl geçmişti. Ayşe beni unutmuş mudur? Korku ile yattığım yerden doğrulmaya çalıştım ama tüm kemiklerime sanki teker teker bıçak saplandı.
“Lütfen kalkmayın, yeni uyandınız,” dedi hemşire kız.
“Olmaz, benim gitmem lazım! Timdekiler, timdekiler nerede?”
“Tim hakkında bir bilgimiz yok ama kalkamazsınız. On yedi aydır derin bir uykudaydınız, vücudunuz hareketsizliğe alıştı,” dedi doktor hanım. Ama bir askerin vücudu asla yenik düşemezdi, düşmemeliydi. Bu acı neydi ki bizim için? Kan kusar, kızılcık şerbeti derdik biz.
“Benim bir şeyim yok, hemen bana Yarbay Selçuk’u çağırın,” dedim. Doktor kadın, odada bulunan jandarmaya baktı.
“O konuyla ben ilgileneceğim, komutanım. Öncelikle siz yataktan kalkmayı lütfen,” dedi jandarma da.
“Çabuk ol o zaman, duramam ben burada! Ailem Ailem ne yapmıştır?” dedim; çıldırmak üzereydim. Neler oluyordu? Doktor, hemşireye başıyla bir işaret verdi. Ne dediğini anlamıştım: Sakinleştirici yapacaklardı bana. Ama benim sakinleştiriciye ihtiyacım yoktu.
“Bana ilaç filan vermeyin! Bana yarbayı getirin, çabuk!”
“Tamam, gelecek Yarbay Selçuk. Ama önce sakin kalmanız gerekiyor,” dedi ve tüm itirazıma rağmen bana sakinleştiriciyi verdiler. Ya da uyku ilacıydı, bilmiyorum. Ama gözlerim uzun bir aradan sonra açılınca, ısı bir süre sonra geri kapandı.
3 saat sonra
Gözlerimi aynı odada açtım, ama bu sefer odada hemşire ve doktor yerine Gece Timi ve tekerlekli sandalyede oturan Yarbay Selçuk vardı. “Neler oluyor?” dedim endişeyle. Yarbay’a ne olmuştu? “Neler oluyor dedim çocuklar, Yarbay neden tekerlekli sandalyede?” Gözlerim her birinin üzerinde dolaştı, ama bir kişi eksikti; Yiğit yoktu. O neredeydi? “Yiğit, Yiğit nerede? En son o da bizim yanımızdaydı,” dedim, ama kimseden ses çıkmadı. O an gerçeği anladım, ama kabullenmek istemedim. “Konuşsanıza! Yiğit nerede?” diye bağırdım. Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki, ses tellerim acıdı. “Başımız sağ olsun,” dedi Selçuk Yarbay. O an hiçbir şey diyemedim. Bu vatanın bağrından bir genç daha şehit düşmüştü.
“Aynı operasyonda mı?” dedim zorlukla. Yine kimseden ses çıkmayınca aynı operasyon olduğunu anladım.
“Rebi, o ite ne oldu?”
“Geberdi it,” dedi Tuğçe sinirle, gözleri dolu doluydu. Bize bir şey dememişlerdi ama Tuğçe ve Yiğit sevgiliydiler, her hallerinden belliydi.
“Ne oldu? Patlama nasıl gerçekleşti?”
“Gemi havaya uçtu komutanım. İçeride bir canlı bomba olmasından şüpheleniyoruz.”
“İtler! Şerefsiz aç köpekler!” Şu an resmen sinir krizi geçiriyordum.
“Çıkarın beni buradan. Yiğit’in şehitliğine gideceğim, oradan da aileme, onları görmem gerek,” dedim Yarbay’a bakarak. Kimliğimi bilen tek kişi oydu.
“Tamam, ama dikkatli olman gerek Asaf, yeni uyandın.”
“Bir şey olmaz komutanım, bir an önce çıkarın beni buradan.”
Tamam, sakin ol. Çıkacağız ve Yiğit’in yanına gidip Gece Timini tamamlayacağız,” dedi yarbay.
5 saat sonra
Şehitlikte bir gün hepimiz burada bir arada olacaktık ama Yiğit bunu erken yapmıştı. Daha yirmi sekiz yaşında genç bir delikanlıydı; o, bu vatan uğruna hayatından vazgeçmişti. Biz ondan razıydık, inşallah Allah da razı olurdu.
“Komutanım, benim gitmem lazım. Ailem ne haldedir? Onlar biliyor mu?”
“Onlara haber verilmedi, Merih,” dedi uzun zaman sonra ilk defa gerçek adımı kullanıyordu.
“Onlar zaten seni ölü biliyordu. Ölüm riskin varken onları bir daha yaralamak istemedik,” dedi. Haklılardı, iyi ki de bir şey dememişlerdi.
“Senin için askeri bir uçak hazırlandı. Direk orduya gideceksin evlat. Bu vatan senden razı, Allah yolunu açık etsin,” dedi.
“Sağ olun komutanım, Allah sizin de yolunuzu açık etsin. Vakit buldukça yanınıza uğramayı ihmal etmeyeceğim,” dedim. Gece Timiyle de vedalaştıktan sonra askeri havalimanına gittim ve benim için ayarlanan helikoptere bindim. Yaklaşık dört saat sonra ordudaydım. Orduda beni Kasırga Timi karşıladı. Onları karşımda görmeyi beklemiyordum; beni görünce hepsi birden üzerime çullandı.
“Komutanım!” diye bağırdılar; havaalanında onların gür sesi yankılandı. Hepsini çok özlemiştim.
“Aşk olsun komutanım,” dedi Ozan. “Nasıl bize gerçeği söylemezsiniz?”
“Lan sana aşk falan olmasın, düdük!” dedi Şevval. Ozan biraz çapkın bir tipti; kumral saçları ve mavi gözleriyle yakışıklı bir çehresi vardı. Asker olmasının da getirdiği yapılı vücuduyla birçok kızın göz bebeğiydi.
“Ne var be, aşk olacaksa o aşk komutanıma olmalı,” dedi koluma girerek.
“Ne yapıyorsun lan, gevşek! Üstün o senin!” diye azarladım Şevval’i. Onun arkasında durmamla keyiflenmişti.
“Neyse, boş yapmayın. Benim ailemin yanına gitmem lazım,” dedim.
“Araba ileride komutanım,” dedi Emre ve hep beraber araca ilerledik.
“Ayın kaçı lan bugün?” dedi Deniz.
“On iki Nisan” dedi Doruk. Anında dün Ayşe’min doğum günüydü. Kutlamış mıydı acaba? Betül’den başkası hatırlamamıştır ki. Ne yapıyordu acaba şu anda?
Hep beraber bizim villanın önünde durduk. Beni gören korumalar bir anda şoka uğradı.
“Merih Bey,” dedi Kerim. Kerim bizim evin baş güvenlik elemanıydı.
“Kerim,” dedim.
“Siz,” dedi ama devamını getiremedi.
“Uzun hikaye Kerim, sonra,” dedim. Zira şu anda kavuşmam gereken bir ailem vardı. Kasırgayla beraber içeri girdik. Kapıyı tanımadığım bir kız açtı. Yeni çalışanlardan biri olmalıydı ama o da beni görünce şok oldu.
“Hoş bulduk, uzun hikaye sonra,” dedim ve içeri girdim. Bir anda karşılarına çıkarsam kalplerine inebilirdi.
“Şevval, önden sen git, bir anda beni görmesinler,” diyerek onu önden yolladım. İlk önce salona girdi.
“Zehra,” diye seslendi. İlk önce kız kardeşimi görecektim demek ki.
“Şevval abla” diyen sesi doldu kulaklarıma. Ne kadar da özlemiştim! En son gördüğümde on beş yaşındaydı. Ama dikkatimi çeken şey Zehra’nın ağlamaklı olan sesiydi.
“Ne oldu Zehra?” dedi Şevval.
“Abla,” dedi ve iç çekti. “Abla, Ayşe ablayı kaçırdılar.” Dedi. O an neye uğradığımı şaşırdım ve bir anda içeriye girmiş bulundum.
“Ne demek Ayşe’yi kaçırdılar?” dediğimde Zehra çığlık kopardı.
“Sakin ol bebeğim, benim abin, bak buradayım bir şey yok, geçti hepsi.” dedim. Zehra’nın ağlaması daha da şiddetlendi ve kendisini üzerime atıp kollarını boynuma doladı. “Abi,” diyordu titreyen sesiyle. “Abi Ayşe abla bizimleydi ama babası onu kaçırmış.”
Kısa bir bölüm olduğu için bir bölüm daha gelecek, keyifli okumalar.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |