
Yeni bölüm geldi, keyifli okumalar.
Murat Boz - Geri Dönüş Olsa
3.5 yıl sonra
Merih Alpay
Ayşe ile sevgili olmamızın üzerinden neredeyse dört yıl geçmişti. Üç ay sonra mezun olacaktı ve bu zorluklardan kurtulacaktı inşallah ama aynı durum benim için geçerli değildi. Rebi denen iti hâlâ yakalayamamıştık, bu yüzden her birimiz tehlike altındayız. Bu üç buçuk senede onlara çok zarar verdik ama bir veba gibi çok hızlı yayıldılar. Her birimizin ailesi var. Yakında bizim timi bu görevden alacaklar gibi duruyordu. Artık sadece bizim can güvenliğimiz değil, ailelerimizin de can güvenliği tehlikeye girerdi. Onları korumam gerekiyor. Açık hedef benim, dolayısıyla beni tehdit etmek için Ayşe’yi kullanacaklar ya da aileme zarar vermeye kalkacaklar. Ah, güzel gözlümden de nasıl uzak durulur ki? Çok üzülür. Kendi üzüntümü geçtim, Ayşe mahvolur ondan uzak durursam ama yaşar bensiz olsa da bir yerde nefes alır. Belki de bu dava uğruna şehit olursam acımı çekmez. Hayatta bazen her istediğimiz olmaz. Benim de bu hayatta içimde ukde kalan şey sen mi olacaktın be güzelim? Ama senin için sensizliği bile göze alırım ben. Ayşe ile konuşup ondan uzaklaşmalıyım, ikimiz için de en iyisi bu olacak. Belki beni hiç affetmeyecek ama güvende kalacak. Buna karar vermek benim için hiç kolay olmamıştı ama ayrılmak unutmak değildir her zaman. Aklımda hep Ayşe’m varken buna ayrılık denir mi ki o benden uzaktayken güvende kalacak? Telefonumu çıkarıp rehberimin en başında kayıtlı olan Ayşe’yi aradım. Elim hiç varmıyordu tuşa basmaya ama can güvenliği için şarttı. Telefon ilk çalışında açıldı ve o güzel sesi içime baharı getirdi sanki.
“Alo sevgilim,” dedi onu aramamın mutluluğu ile.
“Ayşe, konuşmamız gerek. Müsaitsen parka gel, seni bekliyorum.” Dedim. Sesimden bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki sesindeki neşe de soldu. Etrafıma ölümün kasvetini yayıyormuş gibi hissettim ama mecburdum.
“Ne oldu Merih, önemli bir şey mi oldu, sen iyi misin?” “Hiç iyi değilim be güzelim ama senin bunu bilmene gerek yok.”
“Ben iyiyim, korkma ama telefonda konuşulacak bir şey değil sana diyeceklerim. O yüzden parka gelebilir misin?”
“Tamam, tamam, on beş dakikaya parkta olurum.” Dedi ve kapattı. Ben de askeriyeden çıkıp anlaştığımız parka doğru yola koyuldum. Allah’ım yardım et, çok üzülecek. Sevdim ben, nasıl ona böyle bir şey yapabilirim? Kafayı yiyeceğim. Onunla da olmuyordu onsuz da. Bazen aşklar büyük fedakarlıklar istiyordu. Benim de payıma bu düşmüştü. Parka vardıktan beş dakika sonra Ayşe de telaşlı bir şekilde yanıma gelmişti. Gözlerinden ne kadar korktuğu belli oluyordu. Ben seni üzenlerden kurtulmaya çalışırken seni en çok üzen ben nasıl olurum güzelim? Affet ne olursun. Geldiği gibi karşıma dikildi ve bir şey söylememi bekledi ama ben ağzımı açıp da tek kelime bile edemiyordum. Dilim varmıyordu Ayşe’mi bırakmaya. Şunun şurasında kavuşmamıza üç ay kalmışken, hala severken ayrılacak olmak canlı canlı toprağa gömülmekle eş değerdi.
“Ne oldu Merih? Neden apar topar çağırdın ve senin yüzüne ne oldu? İyi misin? Neler oluyor? Korkutma beni, konuşsana.”
“Ayşe, önce bir sakin ol, seninle önemli bir şey konuşmak istiyorum.” Dedim ama önce benim sakin kalmam gerekiyordu.
“Tamam, ben sakinim. Hadi söyle, ne oldu?” Sakin değildi ama bu şekilde de sakinleşecek gibi değildi.
“Ayşe, bu ilişki artık beni yormaya başladı.” Dediğimde gözleri doldu bir anda. Ne demek istediğimi anında anlamıştı. Gözünden akan bir damla yaşa kurban olurum ben senin ama yapmak zorundayım. Affet beni sevgilim.
İlk birkaç saniye yüzüme baktı, sonra gözünden bir damla yaş yanaklarına doğru süzüldü. “Merih, sen ne diyorsun? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” Dilsiz olsaydım demeseydim, sağır olsam duymasaydım sevgilim.
“Ara vermek istiyorum.” Ayrılık diyemem güzel gözlüm. Allah kaderimize yazdıysa umarım sana sağ salim geri dönebilirim ve o vakit sen de beni affedebilirsin.
“Ara mı? Merih sen bayağı ciddisin.” Gözünden peş peşe yaşlar akmaya başlayınca kendimden nefret ettim. Elimi kaldırıp tam gözyaşlarını silmeye yeltendim ki benden bir adım uzaklaştı.
“Üç buçuk, neredeyse dört seneyi bir anda çöpe mi atacaksın? Senin için her şey bu kadar kolay mı? Hiç mi sevmedin beni?” Sevmez olur muyum güzel gözlüm, her şeyi senin için yapıyorum şu anda ama senin bunu bilmemen lazım. O zaman ne sen benden ne de ben senden ayrılabilirim.
“Bunun üzerine daha fazla konuşup seni üzmek istemiyorum, kendine iyi bak. Benim gibi bir pislik için de kendini üzme.”
“Bir şey olmuş. Benim Merih’im birden bizden, benden bu kadar kolay vazgeçmez. Ne oldu? Söyle, bir şey oldu değil mi? Yüzün yara bere içinde, ne oldu? Niye susuyorsun, bir cevap ver!”
“Ben pislik bir adamın tekiyim Ayşe. Arkamdakilere acıdan başka getireceğim bir şey yok.”
“Hayır, değilsin. Benim tanıdığım Merih böyle biri değil.”
“Özür dilerim Ayşe, her şey buraya kadardı. Hakkını helal et.”
“Şu an bir de benden helallik mi istiyorsun Merih?” dedi. İrileşen gözleriyle sinirlenmeye başlamıştı, hem de çok fazla. Üzüntüsü öfkesini tetikliyordu ama “Eğer bu işi bitiremeden bir gün şehit olursam sevgilim, hakkını helal et, çok üzdüm seni.” Benden cevap alamayınca daha da sinirlenen Ayşe bu sefer göğsüme vurmaya başladı. “Haram olsun Merih, haram!” dediğinde ne yutkunabildim ne de nefes alabildim. “Sakın bir daha karşıma çıkma. Ben ara falan anlamam, biterse biter Merih.” Benim yapamadığımı Ayşe yapmış ve aramıza keskin çizgiler çekmişti.
“Sen nasıl istersen,” dediğimde bu sefer öfkesine yenik düştü ve sert bir tokat attı ama her şeyi hak etmiştim.
Sen nasıl istersenmiş, ben değil sen istiyorsun. Merih, yazık geçirdiğimiz dört seneye, yazık.” Dedi ve ağlayarak benden uzaklaştı. Şu on bilemedin yirmi dakika ömrümden ömür almıştı sanki.
Hemen ayrılıkla onu koruyamazdım, o yüzden birkaç koruma tutup gizliden Ayşe’nin peşine takmayı düşünüyordum. En azından ben yanında değilken de güvende olurdu ve Ayşe’den haber de alabilirdim.
1 Ay sonra
Ayşe’yle ayrılalı bir ay olmuştu ama kendimi toparlayamıyordum. Peşine taktığım koruma her gün bana haber veriyordu ama haberleri yetmiyordu. Aklımdan Ayşe’nin sesi çıkmıyor, kulaklarımda “Haram olsun!” sesi yankılanıyordu. Allah’ım yardım et! Mecburdun ayrılmaya, mecburdum. Az kaldı ama çok yaklaştık Rebi’yi yakalamaya. Sana döndüğümde beni kabul edebilecek misin tekrardan güzel gözlüm? Şu anda Allah’tan tek dileğim Ayşe’nin bir gün beni gerçekten affetmesi.
Şu anda komutanlığını yaptığım Kasırga Timi ile Suriye’de sıcak çatışmanın içindeydim. Her taraf kan revan içindeydi, bir sürü sivil ölmüş ve yaralanmıştı. Çete başı Rebi, kendisinin yönettiği bir ülke kurmayı istiyordu; destekçisi de çoktu. Allah akıl dağıtırken onlar neredeydi anlamıyorum ki!
Yakınlarda bir patlama sesi duyuldu. Eş zamanlı olarak kulağımdaki kulaklıktan adımı duydum:
“Kıdemli Üsteğmen Merih Alpay, beni duyabiliyor musun?”
“Evet, duyabiliyorum.”
“Acilen üsse gelmen gerekiyor,” dedi kulaklığımdan. Bu ses, Yarbay Yalçın’a aitti. Şu anda ortalık karışıktı ama üstten gelen emirleri reddedemezdik.
“Yeni bir patlama oldu komutanım,” diye bildirdim.
“Timdeki diğer askerlerle ilgilen, sen bana lazımsın,” deyince mecburen sahadan ayrılmak zorunda kaldım. Ablayla olan hattı kesip time bağlandım.
“Herkes beni dikkatli dinlesin. Sahadan ayrılmak zorundayım. Komuta Şevval’de, o ne derse onu yapacaksınız. Allah’a emanet,” dedim. Sonrasında sadece Şevval’e bağlandım.
“Yanlış bir şey yaparsan, elimden çekeceğin var, haberin olsun. Dikkatli olun. Allah’a emanet.”
“Komutanım,” dedi Şevval, “bir sorun yok değil mi?” Şevval çok başarılı bir askerdi ve bir o kadar da merhametliydi. Birimize bir şey olsa, oturup acısını çekerdi ama çaktırmazdı.
“Sorun yok Şevval, sen time dikkat et, tek bir çizik bile istemiyorum.”
“Emredersiniz, komutanım.”
Kasırga demek benim için aile demekti. Bu sekiz kişiyle beraber kah gülüp kah ağlamıştık. Sırt sırta birçok operasyona katılmış, birbirimizin hayatını kurtarmıştık. Askerlik de biraz böyle bir meslekti; hiç tanımadığın insanlar gün gelince ailen gibi olabiliyordu. Ben kendi öz kız kardeşim Zehra’dan daha çok Şevval’i, Şeyma’yı görüyordum; ya da abimden çok Emre’yi.
Üsse gidebilmek için askeri araçlardan birini aldım ve yola çıktım. Yaklaşık yirmi dakika sonra üsse vardım. Yalçın Yarbay’ın odasının önüne geldiğimde kapıya üç kere vurdum. İçeriden Yalçın Yarbay’ın sesi yükseldi: “Gel.” İçeri girdiğimde yarbay tek değildi.
“Beni çağırdınız, komutanım.”
“Gel Merih, otur şöyle,” dedi yarbay. Yanında Albay Ersin de vardı; Albaya da selam verdim.
“Gel asker, otur karşıma,” dedi albay da. İkisi de oturmamış söyleyince albayın karşısına oturdum.
“Şimdi sen merak ediyorsundur, seni buraya neden çağırdığımızı,” dedi Ersin Albay. “Özel bir operasyon var ve buna en uygun askerimiz sensin, kıdemli üsteğmen Merih Alpay. Zor bir görev olacak; istersen kabul etmeyebilirsin ama Rebi’ye yaptığımız son saldırılardan sonra sana takmış durumda. Aileni ve sevdiklerini korumak zorundayız.” Dedi ama daha fazla devam etmesine izin vermedim. Çünkü haklıydı, şu anda bana karşı saf almış durumdaydılar.
“Kabul ediyorum komutanım,” dedim.
“Ama daha neler olacağını anlatmadık,” dedi yarbay.
“Olsun, kabul ediyorum. Vatanım, halkımız ve ailem için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım,” dedim. Bunun üzerine albay gülerek ayağa kalktı; onunla beraber biz de ayağa kalktık.
“Başarılı bir asker. Operasyonun ayrıntılarını sen anlatırsın o zaman,” dedi yarbaya.
Yarbay bana dönerek, “Emin misin Merih? Bak, detayları bilmiyorsun,” dedi.
“Eminim komutanım, bu yolun sonunda şehadet olsa bile seve seve kabul ederim,” dedim ama o an beklemediğim bir şey söyledi yarbay. “Herkese karşı şehit olduğun söylenecek, yalandan cenaze töreni bile düzenlenecek, Merih. Kimse, hiç kimse senin yaşadığını bilmeyecek,” dedi. O an aklıma Ayşe düştü; mahvolurdu. Annem, babam, kardeşlerim dayanabilir miydi? Ayşe kendini babasından koruyabilir miydi? Ama görevdir işte. Bir kişi sevdiği olmadan yaşayabilirdi, ama vatanı olmadan yaşayamazdı. Bir Türk’ün evi dört duvarla sınırlandırılmazdı; vatanın her karış toprağı bizim evimizdi ve ben evimi canım pahasına korumaya hazırdım. Bu görevi tamamlayıp aileme geri dönecektim.
“Kabul ediyorum, işlemlere başlayabiliriz,” dedim. Bunun üzerine albay odadan çıktı, yarbay ise bana detayları anlatmaya başladı.
Bildiğin üzere, Suriye içerisinde büyük bir örgütlenme kurulmuş ve ülkemize doğru ilerlemekte. İlk hedefi sınır şehrimiz Şırnak; Şırnak’ı ele geçirip diğer şehirlere ilerlemeyi planlıyorlar. Bunları zaten biliyorsun ve bu adam sana takmış durumda. En son katıldığın operasyonda ona büyük bir zarar vermiştiniz; birçok adamını ve sevdiği kadını öldürmüşsünüz o yüzden sana takmış durumda. Seni ve aileni ondan korumak için öldüğünü göstermemiz gerekiyor. Ardından da operasyon için Şırnak’a gideceksin. Operasyonun detaylarını oradaki yarbay sana en ince ayrıntısına kadar anlatacak. O yüzden hemen hazırlanıp Şırnak’a gidiyorsun” dedi.
“Timdekiler benim yaşadığımı bilecek mi?” diye sordum.
“Kimse; sadece, üç kişi bilecek: ben, albay ve Şırnak’ta sana yol gösterecek olan yarbay. Senin gerçekten de öldüğüne inanması gerek. Her yere adamları yayılmış durumda, aileni bile izliyor olabilirler. Eğer onlar senin şehadet haberinden sonra bir şey yokmuş gibi devam ederlerse anlarlar. O yüzden hiç kimse bilmeyecek” dedi. Konuşma bitince odadan çıktım. Çok olmayan eşyalarımı toparladım. Kasırgayı son bir kez bir arada görmek isterdim ama Şırnak’a giden askeri uçak on dakika içinde kalkış yapacaktı. Hepsini Allah’a emanet edip üsten ayrıldım ve uçağa bindim. Artık ben ölü bir adamdım. Ölü olarak gösterilmemin nedeni ise ailemi korumaktı.
2 Hafta sonra
Ayşe Kul
Her zamanki gibi Konak’ta dip köşe bir temizliğe girişmiştik ama içimde bir ağırlık vardı. Arkadaşlarımdan Merih’in göreve gittiğini duymuştum, ne kadar kızgın kırgın olsa da görevden sağ salim dönmesini istiyordum. Bunun yanında bir de babamın cezası bitmek üzereydi. İki gün sonra hapisten çıkacaktı ama o Orhan itinin babası hâlâ içerideydi.
Umarım babam içerideyken hatalarından feyz almıştır da çıkınca bir daha böyle şeyler yapmaz. Aslında bu kadar erken çıkamazdı ama denetimli olmak şartıyla üç yıl erken bırakıyorlardı babamı. Keşke o üç yılı da içeride geçirseydi. Allah’ım ne olurdu sanki?
Bu hayatta en korktuğum şey annemin kaderinin çeyizim olmasıydı ama Merih benim kaderimin dönüm noktasıydı. Tırnaklarıyla kazıya kazıya benim kara olan kaderimi ak’a çevirmişti. Ama o ak’a kara lekeyi de tekrardan o çalmıştı.
Babamın çıkış günü yaklaştığından dolayı hummalı bir şekilde çalışıyorduk. İki gün, sadece iki gün kalmıştı. Evdeki hava ağırlaştıkça ağırlaşıyordu; sanki duvarlar bile yaklaşan günü biliyor, üzerimize doğru eğiliyordu. Annem sabah erkenden mutfağa girip temizliğe başlamıştı. Gereksiz bir telaş. Sanki o adam temiz bir yere değer verirmiş gibi. Sanki onca yıl yaptıklarını unutturacakmış gibi…
Betül, sandalyeye oturmuş bacaklarını sallıyordu. Önünde açtığı deftere bakıyor ama sayfaları okumuyordu. Zihni başka yerdeydi, onun gözlerinden anlıyordum.
Annem o sırada dolabın içini boşaltırken bize bakmadan konuştu:
“Hazırlıklı olalım. Evi dağınık görmesin.”
Boğazımda bir yumru belirdi. O adamdan kim ne saklayacak? Biz zaten yıllarca saklandık, korktuk, küçüldük.
İki gün sonra aynı evde nefes almak zorunda kalacağız. Yıllarca yokluğuyla rahatlamışken, varlığına alışmak zorunda kalmak…
Bu bir “baba” dönüşü değil. Bu bir gölge gibi evin içine geri çöken bir karanlık.
Betül yanıma sokuldu, sesi titriyordu:
“Abla yine kızar mı bize?” O an içimdeki öfke kabardı.
“Kimse sana bağırmayacak,” dedim. Ama bunu söylerken bile içimde bir şüphe vardı.
Annem sesini alçaltıp ekledi: “Hepimiz dikkatli olacağız. En azından ilk gün…”
İlk gün, ikinci gün, üçüncü gün…
Bizim evde takvim hep onun ruh hâline göre şekillendi zaten. İçimden bir ses fısıldadı: Keşke kapılar, o gelecek diye açılmasa Keşke cezaevi onun gerçek yeri olsaydı da buraya geri dönmeseydi.
İki gün sonra kapı açılacak. Ve ben, yıllardır “baba” kelimesinin içinin ne kadar boş olabileceğini bana öğreten adamla yeniden yüz yüze geleceğim.
Ama bu sefer eskisi gibi korkan, küçülen kız olmayacağım.
Bu sefer ona bakarken gözlerimde sadece nefret olacak.
....
İki gün boyunca temizlik yapmak bizi çok yormuştu yorgun olduğumuzdan geceleri hemen uyumuştuk bu iki gün de inat olsun der gibi çabuk geçmişti
Kapının zili çaldığında evde bir anlığına öyle bir sessizlik oldu ki, nefes sesimiz bile duyulurdu. O an zaman durdu. Ben durmadım. Kalbim, göğsümün içinde yumruk atar gibi çarpıyordu ama korkudan değil öfkeden. Annem kapıya gitmeden önce başını eğdi. Elleri titriyordu.
“Hazır olun,” dedi. Sanki deprem kapıdaymış gibi.
Betül, benim arkamda saklandı. Elleri tişörtümü tutmuştu. Onun o ürkmüş hâli beni daha da hırslandırdı. Kimse benim kardeşimi korkutamaz. Artık değil.
Sonra kapı açıldı. Ve o adam içeri girdi.
Sanki yıllardır eksik kalan biri değil de, evin içine iç karartıcı bir gölge dolmuş gibiydi. Saçları biraz daha kırlaşmıştı ama bakışları aynı O soğuk, hesap yapan, her an patlamaya hazır bakışlar.
Evdeki havayı bile kendine eğiyordu sanki.
“Ne var niye böyle bakıyorsunuz?” diye homurdandı daha girer girmez. İşte buydu. Hapisten çıkmış ama içindeki karanlık orada duruyordu. Annem hemen öne atıldı, sesini yumuşatmaya çalışarak:
“Hoş geldin beyim.” Adam çantasını yere bıraktı, sanki bu ev ona borçluymuş gibi. Ben kıpırdamadım. Gözlerimi ondan çekmedim. Yıllarca korkarak baktığım o adama bu kez dimdik baktım.
Betül’ün eli daha da sıkılaştı. “Abla…” diye fısıldadı ama gözlerimi ondan ayırmadım. Babam bana döndü. Başını hafif yana eğerek beni süzdü.
“Büyümüşsün,” dedi. Bu bir iltifat değildi. Bu bir tehdit gibiydi. Sanki ‘artık kontrol edebilir miyim, edemez miyim,’ der gibi…
Dudaklarım kıpırdadı: “Evet. Artık büyüdüm.” Sözlerim sakin çıktı ama içinde koca bir savaş çığlığı vardı. Annem hemen araya girdi, ortamı yumuşatmak için masaya yöneldi:
“Beyim, yemekler hazır. Gel oturalım.” Babam salona geçti, sandalye çekildiğinde çıkan gıcırtı bile uğultu gibiydi. Ben Betül’ün omzuna dokundum.
“Korkma,” dedim. Gerçekte ikimize de söylediğim bir cümleydi. O sofraya doğru yürürken içimden tek bir cümle geçti: Bu sefer o değil, biz güçlü olacağız. Ve o gün, yıllardır içimde biriken bütün öfkemle ilk kez onun karşısına korkmadan oturdum.
Bayram sofrası gibi bir sofra kurmuştuk ama bizim için cenaze yemeği mi, kutlama yemeği mi orası meçhul tabi.
Masa dışarıdan bakınca tamamen aile sofrası gibi dursa da gerçekler hiçbir zaman değişmiyordu.
Annem babam seviyor diye büyük bakır tencerede kaburga dolması yapmıştı. Dolmanın ortası dağ gibi yükselmiş, resmen beni yiyin diyordu. Onun yanına taze taze içli köfte, zahter salatası, isotlu yoğurt, erik ekşili pilav yapmış ve yanına da fırından yeni çıkmış tandır ekmeği aldırmıştı. Her şey eksiksizdi. Eksik olan tek şey gerçek aile huzuruydu.
Annem, kaburga dolmasını büyük bir özenle servis tabağına aldı. “Buyur beyim,” dedi. Babam başıyla onayladı, bir teşekkür bile etmeden. Elimi çatala uzatırken içimden sessiz bir öfke yükseldi:
Biz bu sofrayı kim bilir kaç kez aç karınla uyurken göremedik. Şimdi o hala suçluyken buraya oturuyor.
Yemeğinden bir lokma aldıktan sonra bana doğru bakıp konuştu: “Sen mi pişirdin bunları?” Sesi ağır, baskın, emir gibiydi. Gözlerimi kaçırmadım.
“Bazılarını,” diye kısa cevap verdim ama sesim sakin ve buz gibiydi. Bir anlık bir sessizlik oldu. Betül içli köftesine baktı ama almaya korktu. O anda dayanamadım.
“Betül, al kızım,” dedim yumuşakça. Sanki ona değil, babama söylemiş gibiydim: Senin yüzünden kimse burada aç oturmayacak. Babam kaşını kaldırdı. Bu küçük meydan okumayı fark etmişti. Ama artık umurumda değildi.
Annem ortamı yumuşatmak için konuştu: “Beyim, Ayşe çok yardımcı oldu bugün. Bütün hazırlıkları o yaptı.” Sanki beni övmek değil de babamın gazabını engellemek istiyordu. Babam başını sanki beni süzer gibi eğdi. “İyi.” Tek kelime. Ne sevgi var, ne baba sıcaklığı.
Masaya dizilmiş o zengin yemekler aslında bir çeşit savaş alanıydı. Bir taraf sinmiş, bir taraf korkmuş, bir taraf nefret doluydu. Ve o sofrada ilk kez ben sessiz kalmayı bir yenilgi olarak görmedim. Artık susmayacaktım. Benim arkamda dağ gibi bir Türk askeri varken ona yaraşır bir şekilde davranmalıydım. Bir adamın karşısında ezilip bükülmek bu saatten sonra yakışmazdı bana. Ama bugün değil… Bugün sadece gözlerim konuştu ve bu bile babam için çok fazla bir hareketti.
....
Babam hapisten çıkalı iki gün olmuştu. Eskisi gibi ona boyun eğmemem çok sinirine gidiyordu. Onun sinirlenmesi ise beni keyiflendiriyordu.
Merih’le ayrılığımızın kırk beşinci günüydü bugün, tam kırk beş gün olmuştu. Göreve gittiğinin haberini alalı da on beş gün olmuştu ve geri döndüğüne dair hiçbir haber de almamıştım. Umarım canına bir zarar gelmemiştir diye temenni etmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Bugün konakta temizlik günüydü. Sürekli temizlik yapmaktan ben bıkmıştım ama bu konak kirlenmekten bıkmamıştı.
Betül, “Abla,” diye seslendiğinde dikkatimi Betül’e verdim.
“Efendim Betül?”
“Annem işi bittiyse, benim odamın camını da silmesini istiyor.” Dedi. Camları silmekle ben, yerleri silmek ve süpürmekle Betül, evi toparlamakla annem meşguldü. “Tamam, bekle geliyorum,” diye seslendim.
İç çekerek odamdan çıktım. İlk önce banyoya girdim ve camları silmek için bir kovaya su koydum. Suyun içine de gerekli malzemeleri koyduktan sonra annemin odasının yolunu tuttum. Annem burada değildi, büyük ihtimalle mutfakta akşama yemek hazırlıyordu ya da bir yerleri toparlamakla meşguldü. Babamın boğazını doyurmak kolay iş değildi; her gün sofrada en az beş çeşit yemek olmak zorundaydı ve asla yarım kalan yemekleri yemezdi. Sanırsın padişah sofrası. Elimdeki bezi suya daldırıp sıktım ve camları silmeye başladım. O sırada Betül odaya girdi.
“Abla,” diye seslendi.
“Efendim ablacım.”
“Abla, sen neden üzgünsün ya?” Benim üzülmeme en az benim kadar üzülüyordu. “Benim bu dünyada başıma gelen en güzel iki şeyden biri,” diyordum ama meğersem benim bu dünyada başıma gelmiş tek en güzel şey Betül’dü.
“İçimde bir sıkıntı var ablacığım.”
“Neden ki? Ne oldu, ne üzüyor seni? Bana anlatabilirsin, ben seni dinlerim abla.”
“Teşekkür ederim balım,” dedim ve saçlarının arasına minik bir buse kondurdum. “Sen de olmasan ben ne yapardım kardeşim be?”
“Asıl sen olmasan ben ne yapardım abla? Ben dünyanın en şanslı kardeşi olabilirim, sen ise en şanssız çünkü senin benimki gibi bir ablan yok.”
“Asıl ben de dünyanın en şanslı ablasıyım, senin gibi bir kardeşim var ama ne olursun güzelim sen buna imrenip de başımıza bir kardeş daha çıkartma.” Dediğimde Betül gülmeye başladı. “Asla!” dedi kıkırtıları arasından.
“Neyse, konuyu kaynatma. Ne üzdü senin canını anlat, belki rahatlarsın.” Meraklı gözlerle bana bakınca ben de anlatmaya karar verdim.
“Merih abin göreve gitmiş, canım ona sıkkın.” Dediğimde yüz ifadesi bir anda kasıldı. Merih’in adını duymak Betül’ü kızdırmıştı. Beni üzen herkese karşı düşmancıl bir tavır alıyordu.
“Unut artık Merih abi, senin canını çok yaktı.”
“Ah Betül, unut demesi kolay. Sen onu geldiğinde benim yüreğime anlat.” Benim şu anki üzüntüm onun kalbini biraz olsun yumuşatmış olmalı ki “Sen sıkma canını. Merih abi zaten güçlü birisi. Sağ salim döneceğine eminim, neleri atlatmadı ki o, bunu atlatmasın.” Dedi. Tam ben de Betül’e bir şey diyecektim ki annem Betül’ü çağırınca konuşmamız yarım kaldı. Betül bana öpücük atıp odadan çıktı ve annemin yanına gitti. Ben de annemin odasının camlarını silmeye başladım. Bu oda bitince de misafir odasının camlarını silmeye başladım.
Misafir odası tam dış kapıya bakıyordu; eylül ayındaydık o yüzden dışarısı güllük gülistanlık, yemyeşildi. Ama bir anda bahçe kapısı açıldı ve içeriye üniformalı adamlar girdi; kollarında şanlı Türk bayrağı vardı. Asaletleri kilometrelerce öteden belli olacak bir şekilde bahçemizde, içeri girdiler. Ama bizim evimizde ne işleri olurdu ki? Hemen camdan indim ve kapıya doğru ilerledim. O sırada onlar da zile bastı. Evin içinde yükselen zil sesi sanki kulaklarımı tırmaladı. Kapıyı açtığımda hepsi tek bir yüz ifadesiyle bana bakıyorlardı.
“Buyurun, kime bakmıştınız?” diye sordum. Ama içimde öyle bir korku vardı ki, neden askerler bizim evimize gelmişti ki?
“Ayşe Kul’un evi burası mı?” diye sordu en öndeki asker. O an yüreğimde derin bir korku ile zorlukla başımı salladım. Askerlerin benimle bir işi olmazdı, Merih’e mi bir şey olmuştu? Başım dönmeye başlamıştı ama zorlukla başımı salladım.
“Buyurun, benim ama benimle ne işiniz var?” dedim, konuşurken sesim titriyordu. İçten içe biliyordum neden geldiklerini, ama o an için kabullenemedi yüreğim. Bağıra çağıra itiraz etmek istiyordu.
“Müsaadenizle içeri geçebilir miyiz? Siz de ayakta kalmanız iyi olur.” Dedi tekrardan aynı asker.
“Ne oldu? Bir şey söyleyin lütfen.” Dedim. Ama bir yandan da tahmin ettiğim şeyi söylemelerini istemediğim için onlara yalvarabilirdim, ne olur Merih’i benden almış olmasınlar.
“Öncelikle sakinleşip bir yere oturun lütfen.” Dedi. O sırada koluma girmiş, beni ilerletiyordu.
“Salon neresi?” diye sordu başka bir asker. Ben de salona doğru ilerledim. O sırada salona annem Betül ve babam da gelmişti. Babam askerlere döndü.
“Sizin burada ne işiniz vardır komutanım?” dedi.
“Hepinizin sakin kalmasını rica ediyorum. Durum bizim için de çok zor, ama üzgünüz.” Dedi koluma girmiş olan asker. Sonunu biliyordum; tamamlanmasına gerek yoktu. Göz yaşlarım benden bağımsız bir şekilde akmaya başlamıştı bile.
“Merih Alpay, gittiği operasyonda şehit düştü. Başımız sağ olsun.”
İçime çektiğim nefes o an sanki ciğerlerime ulaşmadı, boğuluyordum sanki. Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı, görüntüler bulanıklaşıyordu. Bir cümle, hayatımın alt üst olmasına sebep olmuştu. Babam var diye ağlayamıyordum; tek bir cümle bile edememiştim askerlere. Ne kadar acı, babamdan beni teselli etmesini beklerdim bile, çünkü etmezdi, aksine işine bile gelirdi. Sadece karşıdaki boş duvara bakıyordum. “Abla,” dedi Betül, ama ona cevap verebilecek gücü kendimde bulamadım. “Abla, iyi misin?” dedi, ama bu sefer sesi boğuk geliyordu. Gözlerimin önü kararmaya başlamıştı ve gerisi bende yoktu.
Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım, o an bayılmış olmalıyım. Başımda buğulu gözlerle bana bakan Betül, sinirden kıpkırmızı olmuş babam, onun yanında annem ve bir de asker vardı. Büyük ihtimalle beni hastaneye askerler getirmişti çünkü babama kalsa beni hastaneye de getirmezdi ama evde askerlerin olması onu engellemiş olmalıydı. Beni ilgilendiren bu değildi ama, beni ilgilendiren yaşananların gerçek olup olmadığıydı ki başımızdaki asker her şeyin gerçekten yaşandığını yüzüme yüzüme vuruyordu. Benim uyandığımı gören anne ve babam taburcu olmam ve bir an önce eve gidip askerlerden kurtulmam için yanımdan ayrıldılar. Annemin ve babamın gitmesini fırsat bilen asker ise elinden bir mektup çıkartıp bana uzattı.
“Ayşe Hanım, bu komutanımızın size yazdığı bir mektup. Bizden son isteği eğer şehit olursa bu mektubu size vermemizdi.”
“M-mektup mu, M-Merih’ten mi?”
“Evet, daha iyi ve yalnızken okusanız daha iyi gibi, aileniz görmesin.”
“Teşekkür ederim.” Diyebildim zar zor ama bu mektup Merih’in gerçekten şehit olduğunu yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Gözlerimden tekrar yaşlar süzüldü, yeni açtığım gözlerim tekrar kararırken sadece Betül’ün “abla” diyen sesini duydum, sonrası tekrar karanlık.
2 hafta önce
Merih Alpay
Ayşe benim şehadet haberimi duyarsa çok üzülür. Hele o konuşmalardan sonra... Belki de ona bir mektup yazsam, dediklerimin yalan olduğunu, onu sevdiğimi söyleyen. Bu sefer de o sözlerimden sonra ya başka bir adamı severse? Belki de bencilce düşünüyorum ama aşk biraz da bencil olmak değil midir zaten? Sevdiğim kişi sadece bana ait olsun istemek değil mi? Onu her şeyden koruyup kollamaya çalışmak, biraz da kıskanmak değil mi zaten? En komutanımla plan yapmadan önce ayrılmıştık yani bu drum planı etkileyecek bir şey değil o yüzden Yazacağım, gerisi kadere kalır. Belki başka birine âşık olur, o zaman da "Ben ne yaptım?" demek yerine Allah'ın işine saygı duyup sınavımla baş etmeye çalışırım ama yazmazsam "Keşke!" demekten korkarım. Keşke gerçek hislerimi bilseydi.
“Benim canım Ayşe'm, güzel gözlü meleğim. Söze nereden başlayacağımı bilmiyorum ama tek bildiğim sana söylediklerimin ne kadar yalan olduğu. "İlişkimize ara vermek istiyorum." cümlesinin ne kadar yalan olduğu güzel gözlüm. Seni sevmemek, senden soğumak ne kadar imkânsız, sen bunu bilmiyorsun ki. Sen kendini benim gözümden göremiyorsun ki güzel gözlüm. Peki, bana "Neden şimdi bunu söylüyorsun?" diyeceksin. İnsan bazen hisseder ya öleceğini, sanki ben de hissettim şehit olacağımı. Görevimiz çok zorlu bir görev Ayşe. Eğer bu mektup eline ulaştıysa şehit düşmüşüm demektir ve ben senin hayatını beni sevmediğini düşünerek geçirmeni istemiyorum. Senden çok güzel bir hemşire olacağına inanıyorum. Mezuniyetinde yanında olamadığım için özür dilerim güzelim ama eğer sen de hala istersen ben senin kalbinde yaşamaya devam edeceğim. Seni çok seviyorum ve ölene kadar da seni sevdim güzel gözlüm. Seni çok seven Merih’in” Mektubu katlayıp zarfın içine koyduktan sonra Emre’ye mektubu verdim.
“Eğer bir gün şehit düşersem, bu mektubu Ayşe'ye verin ama tek olduğundan emin olun, yalnız okumasını sağlayın.”
“Emredersiniz komutanım, Allah geçinden versin öyle demeyin yine de siz.” Dedi ama yakında onun da benim şehadet haberimi alacağından haberi yoktu.
....
Günümüz
İnsan nerede mutluysa onun yuvası orasıdır derler. Benim mutluluğum bu dünyadan göçüp gitmişti ve ben bir günde yersiz yurtsuz kalmıştım. Nasıl yaşanırdı ki bu hayat kendini bir yere ait hissetmiyorken? Nasıl zevk alırdı hayattan ya da hayat bu şekilde geçer miydi? Tek başınayken aldığın her nefes ateş olup boğazını yakarken nasıl bir şey yokmuş gibi hayatına devam edebilirdi insan? Nasıl...?
Yaralı bir kalbin şifası ancak o yarayı açan kişi merhem olursa iyileşirdi. Merih’in bir hafta önce naaşı memleketi Ordu’ya götürülmüştü ve ben o anda yanında olamamıştım. Babam bir yere gitmeme izin vermemişti. Üstüne üstlük beni bir güzel dövmüş ve odama kilitlemişti. Günde bir kere önüme kuru bir ekmek ve su getiriyordu ama midem o ekmeği bile kaldırmıyordu. Boğazımdan bir lokma ekmek zor geçiyordu. Aslında yiyesim yoktu ama Merih bu halimi görse çok üzülürdü ve yemek yemiyorum diye beni azarlardı. Hele o mektupdan sonra şehit olacağını hissetti de mi bana mektup yazdı Ara vermek istiyorum demişti hani, biz ayrılmamıştık ki, neden bırakıp da gitti beni? Keşke yanımda olsa dazülüp yemek yemediğim için beni azarlasa, keşke canı sağ olsaydı da gerekirse benim yanımda olmasaydı ama onun en azından bir yerlerde nefes aldığını bilseydim.
Merih, kimsenin beni yaralayıp yıkamayacağı kadar yaralayıp yıkmıştı. İstemeyerek de olsa babamdan çok canımı yakmıştı. Bir insan çektiği acılar kadar olgunlaşırdı. Benim daha ne kadar acı çekmem gerekiyordu?
Sanki kader, omuzlarıma kaldırabileceğimden daha fazla yük bindirmek için özel bir çaba sarf ediyordu. Bir yandan babamın çıkışı, bir yandan Merih’in yokluğu... İki zıt duygu sıkıştırıyordu beni. Bir tarafta dönmesini istemediğim bir adam, diğer tarafta dönmesini her gece dua ederek beklediğim ve artık asla dönemeyecek olan adam…
Bu nasıl bir sınavdı Allah’ım?
Odanın duvarları üstüme üstüme geliyordu. Nefes alamıyordum. Merih’in bana kurduğu küçük cümleler, sarılırken göğsümde bıraktığı sıcaklığı, boynuma gömdüğü başı Hepsi bir anda zihnimin içinde canlandı. Gözlerimi kapattım, belki acı diner diye. Ama daha da büyüdü.
Merih’in yokluğu sadece kalbimde bir boşluk bırakmamıştı; sanki göğsümün tam ortasına kocaman bir taş oturmuştu, nefes aldırmayan, içimi sıkan, beni olduğum yerde donduran bir taş.
Babamın elimden almaya çalıştığı özgürlüğü için bile savaşım gelmiyordu artık. Çünkü benim asıl özgürlüğüm Merih’in kollarındaydı. O kollar bir daha hiç sarıp sarmalayamayacaktı beni böyle olacaksa özgür olmanın ne önemi vardı ki dışarıda seni bekleyen birisi yokken insan özgür olup da ne yapacaktı Ve o an anladım ki, bazı kayıplar insanın sadece kalbini değil, ömrünü ikiye bölerdi.
Benim ömrüm de artık iki parçaydı: Merih’in olduğu hayat…
Ve onsuz geçmek zorunda kalacağım hayat.
Yeni bölüm geldi, umarım beğenmişsinizdir.
Sizce ilerleyen bölümlerde ne olacak? Ayşe gerçekleri bilmediğinden çok üzüldü ama olur da bir gün öğrenirse sizce nasıl bir tepki verir?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |