
Yeni bölüm geldi. Umarım beğenirsiniz yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum. Keyifli okumalar❣️❣️
Merih’le işleri yerine koymak bana çok iyi gelmişti ama hala eskisi gibi değildi. Bunun içinse biraz zamana ihtiyacımız olduğu gibi, balondan indikten sonra orayı akşama kadar gezmiş ve akşam olunca otele dönmüştük.
“Ben yatmadan önce duş alacağım güzelim, sen de almak ister misin?” diye sorunca bir an kızarıverdim. Bunu fark eden Merih kendini tutamadı ve gülmeye başladı. O an yanağının içinde beliren o gamzeye içim gitti.
“Ayrı ayrı tabii Ayşe.”
“Olur, önce sen gir ben sonra girerim.” Dedim ama kabul etmedi. Önce ben girdim ve hızlıca yıkandıktan sonra benim arkamdan Merih girdi. O da yaklaşık on beş dakika çıktı. Ben Merih’in hangi ara aldırdığını anlamadığım gecelikleri giymiş ve yatağın üzerine oturmuştum. Merih üzerini banyoda giymiş ve öyle çıkmıştı. Beni görünce kaşları çatıldı, neye kızdığını anlamadım. Sonra yanıma yaklaştı ve ellerini saçlarının arasına daldırdı.
“Neden saçlarını kurutmadın? Hasta olacaksın.”
“Bir şey olmaz, Merih, hava sıcak zaten,” dedim ama beni dinlemedi. Gardırobunu karıştırdı ve saç kurutma makinesini bulduğu gibi yanıma geldi. Nazikçe saçlarımı kurutmaya başladı.
“Benim güzel sevgilim, seni çok seviyorum,” dedi ve saçlarımın arasına öpücüğünü kondurdu. Bu an o kadar huzurluydu ki sanki rüyada gibi hissettiriyordu. Saçlarımı kuruladıktan sonra kendi saçlarını da kuruladı ve beraber yatağa geçtik.
“Ayşe’m?”
“Efendim?”
“Yarın ne yapmak istersin?” diye sordu. Yarın da buradaysak biz ne zaman dönecektik? İzin bile almamıştım hastaneden, diyecektim de hastanenin varisi yanımdayken bu sorun olmazdı herhalde.
“Yarın dönmeyecek miyiz? Hastanede işlerim vardı.”
“Onları birileri halleder, takma kafana. Yarın da buradayız, ondan sonraki gün gideceğiz. Burayı seninle güzelce gezmeden gitmek istemiyorum.” Dedi ve sıkıca sarıldı. Ünün getirdiği yorgunluk ve Merih’in kollarının arasında olmanın verdiği huzurla mayışmıştım, bilincimi zar zor açık tutuyordum ama en sonunda dayanamadım ve kendimi uykuya teslim ettim.
....
Uyandığımda Merih hala uyuyordu, ben de bu odanın butlarını çağırdım ve odamıza kahvaltı sipariş ettim. Daha dün gözüme uyku girmiyor diyen adam, barıştığımızın ilk sabahı horul horul uyuyordu, işe bak ya!
Merih’i uyandırmamaya dikkat ederek üzerimdeki gecelikleri çıkardım ve Merih’in benim için aldığı kırmızı midi boy elbiseyi giydim. Makyaj malzemem olmadığından dolayı makyaj yapamadım ama saçlarımı şekillendirdim. O sırada kapı çaldı ve ben de banyodan çıktım ama kapıyı Merih açmıştı bile. Uyku mahmuru bir şekilde karşısındaki adama baktı.
“Bu ne?” diye sordu saf saf.
“Sabah kahvaltınız efendim.”
“İyi de biz bir şey söylemedik ki.”
“Hanımefendi benden kahvaltınızı getirmemi istedi, beyefendi,” dedi o an. Merih başını çevirip bana baktı, o an gözlerinde oluşan beğeni beni de tatmin etti. Daha sonra aydınlanmış olmalı ki adamı içeri aldı ve servis açmasına izin verdi. Adam işini bitirmiş, tam çıkacaktı ki onu durdurdu ve bahşiş verip yolladı.
Beraber kahvaltımızı yaptık, ardından Merih de üzerini değiştirdi ve yanıma geldi. Kendisi beyaz bir gömlek ve siyah kumaş pantolon giymişti, klasik takılıyordu ama bir adama klasik olmak da yakışırdı ya.
“Gezmeye hazır mısın?” dedi Merih, sessiz ve kararlı bir bakışla. “Evet, hadi gidelim,” dedim, hâlâ kırgın ama merakla.
Otelin taş avlusundan çıktık, dar sokaklar bizi karşılıyordu. Her köşe taş evlerle, kemerlerle çevriliydi. Taşların üzerinde yorgun ama sıcak bir güneş ışığı vardı, rüzgar hafifçe esiyordu, saçlarımı savuruyordu. İlk durağımız Göreme Açık Hava Müzesi oldu. Taşlardan oyulmuş kiliseler, fresklerle süslenmiş duvarlar, binlerce yıllık sessizlik Adım attıkça tarih ayaklarımızın altında yankılanıyordu. Her fresk, her taş bana o zamanın hikayesini fısıldıyordu. Merih sessizce yanımda yürüyordu, ara sıra gözlerimiz buluşuyordu. Küçük bir kilisenin içine girdik, hafif loş ışık, mum kokusu ve taş duvarların soğuk dokusu Bol bol fotoğraf çekindik, fotoğraflara karşı zaafım vardı çünkü gün geliyor sadece elinde bir fotoğraf kalıyordu.
Daha sonra Uçhisar Kalesi’ne yürüdük. Merdivenler dik ve taşlıydı; her basamakta kalbim biraz daha hızlı atıyordu. Tepeye çıktığımızda manzara nefes kesiciydi: peri bacaları, vadiler, güneşin altın ışıklarıyla yıkanmış taşlar Merih yanımda durdu, sessizce elimi tuttu.
“Bazen, kelimeler yetmez,” dedi. Gözlerimi ona diktim, hâlâ kırgınlık vardı ama bir sıcaklık da yükseliyordu içimde. Orayı da beraber karış karış gezdikten sonra Avanos’a yöneldik. Kızılırmak kenarında yürürken çömlek atölyelerini gördük. Merakla bir tezgâhın önünde durdum,
“Abi buna şekil vermeyi deneyebilir miyim?” diye sordum tezgâhtaki adama.
“Tabii kızım ama yüz liralık bir bedeli var,” dediğinde Merih adamın parasını çıkardı ve ona verip yanıma geri geldi. Ellerimi çamura değdirip küçük bir kase yapmaya çalıştım. Merih arkamda sessizce izliyordu, ara ara elimi tuttu, küçük bir destek verdi.
“Oluyor mu Merih?” diye sordum heyecanla.
“Sen yaparsın da olmaz mı güzelim, oluyor tabii.” Dedi ama çok güzel olmasa da yaptığım kase bir şeye benzemeye başlamıştı. En sonunda şekil verme işlemim bitti. Adam bunun ilk önce kurumasını, sonra da pişmesi gerektiğini söyledi. Merih adamla konuştu ve işi hallolunca eve kargolanmasını istedi, ardından oradan ayrıldık. Çam kokusu, suyun hafif akışı, gülüşlerimiz Hepsi birlikte büyülü bir an yaratıyordu.
Son durak Paşabağı ve Zelve Vadisi oldu. Peri bacalarının arasında yürüdük, taş yollar sessiz ama etkileyiciydi. Rüzgar saçlarımızı savuruyor, kuş sesleri havayı dolduruyordu. Merih yanımda yürüyordu, ellerimiz ara sıra birleşiyor, sessizce birbirimizi hissediyorduk. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım, Kapadokya’nın büyüsü ve onun yanında olmanın güveni
Tüm kırgınlıklar, her şey yavaş yavaş eriyordu. Ve o an fark ettim ki, Kapadokya sadece bir gezi değil; kalbimizi birbirimize yeniden bağlayan bir yolculuktu. Tarih, taşlar, vadiler, rüzgar her adımda, kırgınlık yerini küçük bir umut ve güvene bırakıyordu.
2 gün sonra
Yine her Pazar sabahı olduğu gibi hep beraber bir sofranın etrafında toplanmış kahvaltımızı yapıyorduk. Havadan sudan konuşurken Alaattin Abi, “Ayşe kızım,” dedi. Ben de cevap olarak gözlerinin içine baktım; konuşmasına devam etmesini belli ettim çünkü ağzım doluydu ve cevap veremezdim. “Sana bir sürprizimiz var,” dediğinde merakla yerimde kıpırdadım. Bir Merih’e bir de Alaattin Abi’ye bakıyordum. “Ama bunu sana ben söylemeyeceğim, kardeşin söylesin,” dediğinde yanımda oturan Betül’e baktım. Neler oluyor Betül dercesine başımı salladım. “Abla, hazır ol!” dedi Betül. Ay, sanki Acun Ilıcalı kazananı açıklıyor ya! Ne bu heyecan? Birisi söyleyebilir mi artık neler oluyor?
“Abla, Alaattin abi beni dershaneye kayıt ettirdi. Artık ettirdi açıktan devam edebilir, üniversiteye gidebilirim,” dedi. Böyle bir haberi beklemiyordum. Evet, Betül’ün okuması için onu dershaneye yazdırmayı düşünüyordum ama sıra bir türlü buna gelmemişti. Bu zaman diliminde de Betül’e ne zaman okul desem benden kaçmıştı. Meğerse bu işi hallediyorlarmış. Betül adına o kadar sevindim ki ne diyeceğimi şaşırdım.
“Ablacığım,” dedim sevinçle ve sofradan kalkıp Betül’e kocaman sarıldım. Ama aklım geçmişe gitmeden edemedim.
2 yıl önce
“Yapma baba,” diyorum acı içinde ama babam beni umursamadan Betül’ün saçlarını kavramış ve onu çekiştiriyordu. “Ne yapacağımı sana mı soracağım lan? Kes sesini! O okusun da senin gibi büyüğüne, atasına baş mı kaldırsın? Yeter! Ortaokul ona çok bile. Okudu bak anana, hiç okul yüzü görmüş mü? Sor hele!” diye bağırdı. Onu nasıl ikna edebilirdim bilmiyordum ne ona verebileceğim bir şeyim, ne de başka bir şeyim vardı. Kendi okumama bile kendimi ikna edememişken, Betül’ün okumasına nasıl ikna edebilirdim? O an aklıma bir fikir geldi ama babama karşı işler miydi emin değildim.
“Şimdiki erkekler okumuş kızlarla evlenmek istiyor baba. Evde mi kalsın kız?” dedim. Betül de bu fikrimi beğenmiş olmalı ki, babamın elini izin verdiğinde başını salladı. “E-evet baba,” dedi ama sesi titriyordu. O an içim o kadar acıdı ki sanki onun değil de benim saçım çekiliyordu. “Şimdiki enflasyon o kadar yüksek ki kadınlar da çalışmak zorunda kalıyor. Bir erkek tek başına evi geçindiremeyebiliyor,” dedi can havliyle, ama babam bunu yemedi.
“Sence ben sizi o kadar fakir biriyle evlendirir miyim kızım?” dedi ve pis pis sırıttı. Bir insan babasından nefret eder miydi? İçinde bir gram bile mi sevgi olmazdı? Ya ölse, arkasından ağlamayacağım bir kişilikti.
Betül’ü saçından sürükleyerek odasına götürdü ve kapıyı üzerine kilitledi. Benim içeri girmeme izin vermedi.
“Bana bak Ayşe, bu kapının önünden bile geçmeyeceksin, duydun mu beni? Yaşı geldiğinde evleneceksin, senin gibi yıllarca okumayacak. Sen o Merih’e dua et, onun sayesinde okudun.” Dedi. Merih’in adını anması o an içimde bir ateşin kavrulmasına sebep olmuştu. Şimdi o kara toprağın altında, ben ise o kara toprağın üzerindeydim.
“Baba,” dedim sinirli bir şekilde, ama sadece “baba” demem yanağıma inen tokadın sebebi olmuştu.
“Bak hele, bak babasına sesini yükseltmişsin! Sen o hâlâ kime güveniyorsun kızım? O senin Merih’in, kara toprak oldu, kara toprak.” Merih’in şehadetinin üzerinden çok bir vakit geçmemişti daha, kırkı yeni çıkmıştı ve ardından benim cehennemim başlamıştı.
“O pis ağzınla Merih’in adını ağzına alma!” Baba, dedim. Merih benim kırmızı çizgimdi, ama ona başıyla kaldıran bir evlat ise babamın kırmızı çizgisiydi. Benim ona başkaldırdığımı görünce belindeki kemerini çözmeye başladı. Korku dolu gözlerle ona bakıyordum. Ama artık yapabileceğim bir şey yoktu. Ben eşek sudan gelinceye kadar dövmeye başladı ve eşeği de kolay kolay sudan getirmemişti. Annem ise hiçbir şey yapamamış, bir kapının eşinde pısılıp kalmıştı. Ben onun gibi bir kadın olmayacaktım, kendi ayaklarının üzerinde duran bir bireydim ben. Okulumun bitmesine az kalmıştı birkaç ay sonra mezun olacaktım ve babamdan Betül’ü de beni de kurtaracaktım.
En azından öyle umuyordum.
O gece yatağa, tüm kemiklerim ağrıyarak girmiştim. Yanımda ne annem vardı yaralarımı saran ne de geçecek diyen, beni her beladan kurtaran, sevgisini veren Merih. Gözyaşları içinde yatağıma girdim; o gece boyunca yastığım gözyaşlarımı sildi, yorganımsa bana sarıldı.
Şimdiki zaman
Benim aklıma gelenler Betül’ün de aklına gelmiş olmalı ki gözleri dolu doluydu. Onun gözlerinin dolu olması benim de gözlerimin dolmasına sebep oldu ve Betül bunu fark etti. “Abla,” dedi uzatarak, yanağımı avucuna hapsetti. “Senin de aklına aynı şey geldi değil mi?” diye sordu. Başımı salladım. “Geçti ama abla, bak ben okula başlayacağım, sen de işe, kendine verdiğin sözü tuttun. Sen benim bu dünyada gördüğüm en güçlü kadınsın abla. Babama rağmen kaçtın, kendini kurtardın ve beni de arkanda bırakmadın. Sen iki insanın hayatını düzelttin,” dedi. Sevinmesi gerekirken beni teselli ediyordu.
“Sen de benim bu dünyada gördüğüm en iyi kardeşsin, bir tanem,” dedim ve saçlarının arasına bir öpücük kondurdum.
“İkinizin de aklına ne geldi abla?” dedi Zehra merakla ama Melek abla anında kıza kaş göz işareti yaparak uyardı. Betül her şeyi anlatmaya başladı; o an Merih’in masada olan eli yumruk olmuştu. Ne düşündüğünü tahmin etmek o kadar da zor değildi; babalarının eline bırakılmalarının pişmanlığını yaşıyordu. Ama ben Betül’ün dediği kadar güçlü biri değildim; bu konuda Merih’i teselli edemezdim. Kendimi bile teselli edemezken başka birini teselli etmem mümkün değildi.
Hep beraber güzel bir sabah geçirdik. Mert abiler de gelmişti, hep beraber kahvaltımızı yapmıştık. Bizim Merih’le aramızdaki sorunları çözmemiz herkese iyi gelmişti. Herkesin yüzünde sanki güller açıyordu. İçimde tamamen Merih’i affetmemiş olsam da artık bazı şeyleri uzatmama lazımmış gibi hissediyordum. Merih’in izni neredeyse bitecekti ve ani gelen bir görevle ben Merih’i tekrardan kaybedebilirdim. Bunun korkusu vardı içimde.
“Bugün herkes evde olduğuna göre neden piknik yapmıyoruz?” diye sordu Alaattin abi.
“Olur aslında, siz ne dersiniz çocuklar?” diye sordu Melek abla da. Hepimizden olumlu cevap gelince Melek abla evdeki çalışanlara seslendi ve pikniklik bir şeyler hazırlamalarını istedi.
“E hadi hepiniz gidin de hazırlanın madem.” Herkes kendi odasına çekildi. Rahat etmek adına beyaz, kısa kollu bir tişört, altına da kahverengi eşofman altı giydim. Eşofmanımla aynı renk olan şapkamı aldım. Saçlarımı hızlı bir şekilde at kuyruğu yapınca şapkamı taktım. Takı olarak bileklik ve saat tercih ettim ve çok oyalanmadan odadan çıktım.
“Anne, hamağı aldın mı?” diye bağırıyordu Zehra.
“Almadım, sen alsana kızım.” Dedi. Zehra ofladı ama annesinin dediğini yaptı.
“Anne, top aldın mı?” diye sordu bu sefer de Mert abi. Kadıncağız sinirlenmeye başlamıştı.
“Uşağınız mı var karşınızda ya sizin? Abisi bir yandan, kardeşi bir yandan. Azıcık Merih’i örnek alın, kendi işinizi kendiniz halledin.” Dedi ama bu sefer bombayı patlatan, koluna saati takmaya çalışarak yanımıza gelen Merih oldu.
“Anne, tavukları aldın mı?” dediğinde herkes gülmeye başladı.
“Örnek alalım mı anne abimi?” dedi Zehra. Merih olayı anlamadı ve kardeşine baktı.
“Ne örneği?” diye sordu şaşkın şaşkın.
“Yok bir şey aslanım, anneme değme yeter. Hey heyleri üzerinde.” Dediğinde Merih iki adım geri gitti, Melek ablanın gözünden kaçmadı.
“Sen kimden kaçıyorsun eşek herif?” diye kızdı oğluna. Evde tatlı bir telaş vardı. Herkes istediklerini aldıktan sonra iki araba yola koyulduk. Yollar tanıdıktı. Merih’in beni getirdiği ormana gelmiştik. O an aklıma Merih’in beni öpmesi geldi ve bir an utandım, yanaklarım ısındı sanki. Bu durum Merih’in gözünden kaçar mıydı? Kaçmazdı. Buldu mu beni sinir edecek bir şey, benimle uğraşmadan durmazdı kendisi.
“Melül melül bakma öyle, istersen tekrarlarız güzelim.” Dediğinde, imkanı varmış gibi sanki daha da ateş bastı.
“Ya eşek, ne diyorsun? Sus, biri duyacak ya!” dememe kalmadan Zehra yanımızda bitti.
“Kim neyi duyacak Ayşe abla?” dedi. Merih’e “Gördün mü?” bakışı attım ama Merih kardeşine hiç taviz vermedi.
“Sen işine baksana fıstık,” dedi ve Zehra’yı yanımızdan kibarca kovdu.
Oturma yerlerine geldiğimizde eşyaların her birini çıkardık ve masanın üzerine yerleştirdik. Ardından Mert abi ile Merih hamağı kurmaya gittiler. Nursima da peşlerine takıldı ve heyecanla hamağın kurulmasını beklemeye başladı. Yeni kahvaltı yaptığımızdan karnımız aç değildi.
“Hadi yediklerimizi eritelim de bir an önce tavukları yiyelim. Yakan top oynamaya ne dersiniz?”
“Aman kızım, beni karıştırma,” dedi Melek abla ama Alaattin abi karısını dürtükledi ve sadece bu bile Melek ablanın kabul etmesine yetti.
Merih ve Mert abi de konuştuklarımızı duymuş olmalı ki işleri bitince yanımıza geldiler ve abisi ile takım başkanları olacaklarını söylediler. İlk takım arkadaşlarını seçmek içinse bilek güreşine girdiler. Mert abi kendine artık ne kadar güveniyorsa bir yüzbaşı ile bilek güreşi yapmayı sorun etmedi. İkisi de masaya karşılıklı oturdu ve el ele tutuştukları anda güç uygulamaya başladılar. Mert abi zorlanıyordu evet ama Merih de zorlanıyordu. Yaklaşık beş dakika boyunca birbirlerini yenmeye çalıştılar ama en sonunda Merih atak yapmış ve abisinin bileğini masaya çarpmıştı. O anın sevinciyle ellerimi çırparken buldum kendimi. Tek el çırpan ben olduğumdan herkes bana baktı. Merih bana gülümsedi ve göz kırptı.
“İlk biz ortadayız ve ilk takım arkadaşım Ayşe,” dedi ve beni abisine kaptırmamak için ilk önce beni aldı.
“Ben de Hilal’i alıyorum,” dedi.
“Görüyor musun bey, bizi ikinci plana attılar.” “Görmez olur muyum meleğim, gördüm gördüm,” dedi.
“Tamam tamam, küsmeyin. Baba, sen de bana gel,” dedi Merih.
“Anne, sen de bana.” En sona Zehra ile Betül kalmıştı.
“Betül, gel bakalım,” dedi Merih. O an Betül’ün gözlerinde bir sevinç belirdi. Bir an Merih’in onu seçmeyeceğini düşünmüş olmalıydı. Zehra, abisinin Betül’ü seçmesine içerlemedi, aksine yüzünde tebessümle Merih’e bakıyordu. Benim bu kıza boşuna kanım kaynamıyordu işte.
Herkes gruplara ayrılınca ilk biz ortaya girdik. Zehra ve annesi bir tarafta, Mert abi ile eşi bir taraftaydı. İlk topu atan Mert abi oldu. Hepimiz toptan kaçarken bir yandan da gülüşüyorduk. İlk birkaç tur kimseyi vuramamışlardı ama ilk elenen Betül oldu. Betül’den sonraki hedef ise bendim. Hilal abla topu bana attı ama tutturamadı. Tam karşı taraftan Zehra tuttuğu gibi daha ben kaçamadan topu bana atıyordu ki Merih öne atladı ve topu tuttu. Ama topu tutmasıyla yeri boylaması da bir oldu.
“Oha abi, oha!” dedi Zehra.
“Uçtun oğlum!” dedi Melek abla da. Bense endişeli bir şekilde ona bakıyordum ama her an kahkahayı patlatabilirdim.
“Ne yapsaydım? Senin bu kızın gavura atar gibi atıyordu. Kaburgalarımı kırdın. Az yavaş at, yavaş!” diye kardeşine kızdı.
“Oyun bu abi, oyun,” “Neyse ne, Betül gel abicim.” Aldığı canla beraber Betül’ü tekrardan oyuna dahil etti. Uzun bir süre ortada kaldık. Bu seferki stratejileri ilk önce güçlüler, en sona zayıflar şeklindeydi. Önce oyundan Merih, sonra Alaattin abi çıktı. Betül’le ben kalınca benim üzerime oynadılar. Melek abla topu yukarıdan attı. Mert abi hemen yakalayıp tam bana atacakken nasıl olduysa top vücuduma çarpınca onu düşürmedim ve kollarıma sıkıca sardım.
“Merih canım, gel bakayım,” dediğimde Zehra mızmızlanmaya başladı.
“Ama ya bunlar bir ortadan çıkmıyor ki, sen de kızı vuracağına can verdin ya,” dedi ve oynamaya devam ettik.
Tekrardan ilk vurulan Merih oldu. Bir ileri bir geri derken Betül’le biz de yorulmuştuk. Merih’ten sonra ben vuruldum. Kamalara Betül kalmıştı. Beş kere toptan kurtulmayı başardı ama altıncıda vuruldu.
“Sonunda ya,” dedi Hilal abla ve bu sefer onlar ortaya girdi. Yaklaşık bir buçuk saat bir onlar ortada, bir biz ortada yakan top oynadık. En sonunda da hepimiz yorulunca masalara dağıldık. Nursima ise bir sağa bir sola bakarken hamakta uyuyakalmıştı.
Biraz dinlendikten sonra Merih beni dürttü.
“Gel, biraz yürüyüş yapalım,” dedi ve beraber masadan ayrılıp ormanın içine daldık. Etrafa bakınarak yürüyordum.
“Bak, seni işten kurtardım,” dedi ama ne demek istediğini anlamadım. “Ne işinden kurtardın?”
“Birazdan yemekleri hazırlamaya başlarlardı, aldım seni kaçırdım, iyi yapmış mıyım?” dedi. Pis herif, bu nasıl yüzbaşı olmuştu ya? İşten kaçıyor bir kere.
“Üçkâğıtçı yüzbaşı, sen işten kaçarken nasıl yüzbaşı oldun?” dediğimde Merih bir an öylece yüzüme baktı. O an ne dediğimi yeni fark ettim. Ona, bizim ayrılmamızın sebebi sayesinde aldığı rütbeyle ilk defa seslenmiştim. Zira önceden ona rütbesiyle hitap etmeyi çok severdim.
“Bir daha desene,” dedi.
“Neyi?” dedim, anlamamazlığa vurarak. Sanırsam ona önceki gibi sürekli rütbesiyle seslenemeyecektim. En azından bir süreliğine konu değiştirmem gerekiyordu ama nasıl? Etrafa bakındım ve o an gözüme toprağın şişkinliği takıldı. Eğilip baktığımda o şişkinliğin mantar olduğunu fark ettim.
“A Merih, baksana mantar var! Alalım mı? Melek abla kızartır da yeriz.”
“Aman Ayşe, zehirlidir falan, boş ver,” dedi ama ben ikna olmadım.
“Annen anlar ya, bir şey olmaz. Gel toplayalım,” dedim ve onu çekiştirdim. Ağacın dibine varınca onun yanında sıralanmış minik minik mantarlar daha bulduk.
“Bunları nereye koyacağız?” diye sorduğumda cebinden bir poşet çıkardı; şaşkınlıkla ona baktım. Cebinde poşet ne arıyordu?
“Neden yanında poşet taşıyorsun?”
“Belki lazım olur diye aldım, bak lazım da oldu. Topladıklarımızı koyarız işte içine,” dedi ve poşeti bana uzattı. Neredeyse yarısı dolan poşetle beraber biraz daha dolaştıktan sonra piknik yaptığımız alana geri döndük. Elimizdeki mantarları gören Zehra bir anda gülmeye başladı.
“Bir ordunun yapabileceği maksimum aktiviteye inanmıyorum abi, Ayşe ablaya mantar mı toplattın?” dedi ve gülmeye devam etti.
“Ne gülüyorsun kız, bücür ben mi dedim, kendisi istedi,” diye kendini savunmaya geçti. Ben de o sırada Melek ablanın yanına gittim, “Abla, bunlar yenir mi? Zehirli değildir değil mi?” diye sordum. Melek abla da poşeti açtı ve mantarları kontrol etti.
“Korkma kızım, bunlar cücül mantarı, zehirli değil, tadı da çok güzeldir. Mangalda kızartayım da ye,” dedi ve elimden poşeti aldı, çeşmeye doğru ilerledi. O sırada elinde mangal teliyle Alaattin abi yanımıza doğru geliyordu. Merih’in dediği gibi de olmuştu resmen, biz yokken ateşi yakmış ve etleri kızartmaya başlamışlardı.
Zehra salata yapıyordu, Hilal abla da tabak çatalı çıkarmış oturuyordu yani etler hariç her şey hazırdı. Etler de yaklaşık kırk kırk beş dakika sonra hazır olmuştu. Mert abi de semaveri halletmiş, bardaklara çayı doldurup “Çaylar,” diyerek elindeki tepsiyi masaya bıraktı.
“Taze taze tavşan kanı çaylarımız da hazır, hadi yiyelim; kurt gibi açım!” dedi ve masaya oturdu. Melek abla da mantarları yıkamış, mangala bırakıp yanımıza gelmişti. O gün hep beraber karnımızı doyurmuş ve eğlenmiştik ve bol kahkahalı bir gün geçirmiştik.
Bölüm hakkında düşüncelerimiz nelerdir, bölümü beğendiniz mi? Bu bölüm kısa olduğundan Bir bölüm daha yayınlayacağım keyifli okumalar
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |