
Evet arkadaşlar, yeni bölüm geldi. Umarım beğenirsiniz. Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum. Keyifli okumalar.🥰
Ayşe Kul
Birini sevmenin en acı yanı, onu kaybettikten sonra da hala sevmeye devam etmektir. Babam beni bir yere getireli iki gün olmuştu; burası bizim konak değildi, nerede olduğumu bilmiyordum. Arada bir birisi gelip yemek bırakıp gidiyordu. Kafamda büyük bir ağrı vardı; o gün Selim başımı arabaya çarpıp bayıltmıştı beni, babamsa buna sesini çıkarmamıştı. Bir baba evladına bunu nasıl yapardı? Benden kan almışlardı, nikah işlemlerini başlatmış olmalıydılar. Kanunen yasaktı ama adamların cebini doldurmuşlarsa her şey onlar için o zaman kolay oluyordu.
Kaldığım odanın kapısı gıcırdayarak açıldı. Kimin geldiğine baktığımda, gelinlikle annem gelmişti. O an içimde sanki bir şeyler kopmuştu. Ben bu beyaz gelinliği Merih için giymek istiyordum, Selim denen it için değil.
“Neden geldin?” diye yükseldim sinirli bir şekilde.
“Yapma böyle kızım, öldürteceksin kendini. Millet işkillenmeye başladı. ‘Bu kız neden evlenmek istemiyor, yoksa kız değil de ondan mı korkuyor?’ diyorlar.” dedi annem üzgün bir sesle. Benim kız olmam onlara ne ki yani, gitsinler kendilerine baksınlar onlar.
“Bundan onara ne acaba? Ayrıca o itle evleneceğime ölürüm daha iyi!”
“Yapma kızım Betül, düşün! Eğer sen evlenmezsen, daha on altı yaşında olan kardeşinle evlendiririm diyor baban. Kendini düşünüyorsan onu da düşün.” Betül, elimden geldiğince tüm kötülüklerden korumaya çalıştığım küçük kız kardeşimdi; ama asıl kötülük evimizin içinde olunca koruyamamıştım. Ama Betül’ü evlendiremezdi, bu kadarını yapamazdı. Buna izin vermezdim. Reşit olmayan birini evlendirirse eğer şikayet ederdim onları. Alırlardı Betül’ü ellerinden.
“Ben evlenmem, ölürüm de evlenmem. Aklınıza sokun şunu!" Diye bağırıyordum ama bu sefer de odaya babam geldi.
“Ne bağırıyor bu kız yine? Bana bak, beni dellendirme! Alırım ağzının altına, giy şu gelinliği, çık gel çabuk!” diye bağırdı.
“Giymem ölürüm de giymem!”
“Evlenme, bak bakalım ben sana ne yapıyorum. Öldürmem seni, ölmek için bana yalvarırsın.” Dedi babam, öz kızını tehdit ediyordu. Elleri boynuma gitti ve boğazımı sıkmaya başladı.
“Giy dediysem o gelinlik giyilecek,” dedi ve üzerimdeki tişörtü yakasından tuttuğu gibi yırttı. “On dakika içinde Selim burada olacak. Gelinliği giymezsen seni bu halde görür, o zaman seni daha beter ederim, Ayşe! Giy o gelinliği!” Tişört ortadan ikiye ayrılmış bir şekildeydi. Yaşananlar artık çok ağır geliyordu; ölmek istiyordum. Beni burada bekleyen seven kimse yoktu; en azından mahşerde beni bekleyen Merih’e kavuşurdum.
Annemin yardımıyla gelinliği giydim. Makyaj yapmayacaktım; bu benim düğünüm değil, cenazemdi; üzerimdeki de kefenim. O an beynimin içinde ordudayken sokakta duyduğum bir Karadeniz şarkısı yankılandı.
Dışım çiçek açmiş belki
İçimde kara yosunlar
Görenler mesut sanıyor
Bilmezler ki ne derdim Var .
Oy beni vurun vurun
Nedur çektuğum zulüm
Şu dünyanun yükini
Bir ben mi omuzladım oy.
Şu anda benim de dış görünüşüm gelinliğimin içindeyken çiçek açmış gibiydi, ama içim kara yosunlarla doluydu. Ele güne karşı mutlu mesut görünecektik, ama kimse içimdeki derdi bilmeyecekti. O anki tüm dünyanın yükü benim üzerimdeydi. Sevdiğim adam şehit düşmüş, babam beni bir malmışım gibi atmıştı. Artık ölüm, ceza değil de bir lütuf gibi geliyordu.
Dış kapı çalınmadan pat diye açıldı. Bu sefer gelen Selim’di.
“O kadar naz yaptın be Ayşe, bak ne güzel olmuşsun, Melek gibi,” dedi; yüzünde yine midemi bulandıran o gülümsemesi vardı.
“Dikkat et de Azrail olmasın; sonuçta o da bir Melek,” dedim. Azrail ile en kısa sürede tanışmasını her şeyden çok isterdim bana bu yaptıklarının hesabını Allah katında nasıl vereceklerdi hiç o kısmı düşünmüyorlardı ama sözde de Müslümanlar it köpek
“Bağa bak, iki iltifat ettik, kursağımızda koma, almayayım ayağımın altına ha.” Dedi o iğrenç ağzıyla o kim oluyordu ya? Bu düğün olmayacaktı. Tam ağzımı açtım, cevap veriyordum ki annem kolumu sıktı. Bu sus demekti bana. Kendi kaderini yaşatacaktı ama ben bu sonu bozardım. Benim damarlarımda asil Türk kanı akıyordu. Kanımın son damlasına kadar savaşır, kazanamazsam da bir soysuzun elinde esir olmaktansa ölmeyi tercih ederdim. Bir Türk kızını kimse yıldıramaz, üzerini ezip geçemezdi. Biz öldüğümüz yerden yeniden diriliriz.
Acele et, birazdan nikah memuru gelecek. Yüzüne de azıcık makyaj yap. Ben almasam kim alırdı acaba seni, şu hale bak!” dedi, sanki büyük bir lütufmuş gibi. İt, sanki peşimden koşan o değildi. Mecaz da değil, gerçekten de koştu puşt.
Annem zorla yanaklarıma birazcık allık, dudaklarıma da ruj sürmüştü. Ne de olsa kocasından sonra damadı ne derse o olurdu onun için anneme de üzülüyordum ama bizi korumayı beceremediği için ona çok sinirliyim. Hiçbir zaman bize gerçekten annelik edemeyen bir kadındı, o yüzüne karşı ağır konuşmak istemiyorum kalbi kırılır diye ama o bizim kalbimizi rahatlıkla kırabiliyordu. Hiçbir zaman Melek abla gibi birisi olamazdı, benim annem pısırık birisiydi ama biraz düşününce baba evinde dayak, koca evinde dayak yemekten kadıncağız ne yapmaya kalkışsa birisi kızacak diye korkuyordu ama Melek abla öyle değildi. Yumruğunu masasına geçirdiği gibi istediğini yaptıran bir kadındı, hani derler ya “Doğduğun ev kaderindir.” Diye, benim annem için de o geçerliydi, doğduğu ev onun kaderi olmuştu ama ben böyle bir sonu kabul etmiyordum, etmeyecektim de.
“Haydi kızım, vakit gelmiştir ha!” dedi. Gerçekten de gelmişti. İki gün önce doğum günü olan bir kızdım ben, şimdi ise ölümü dileyen biri. Ne kadar da trajikomik bir durumdu.
Annemle beraber zorla odadan çıktım. İlk defa dışarısını görüyordum. Yine bir konaktaydık ama burası bizim konağımız değildi.
“Burası neresi?” diye sordum anneme.
“Şanlıurfa’dayız kızım, Selim’in memleketinde.” Şanlıurfa ya benim mezarım olacak ya da Selimin mezarı olacak şehirdi.
Konağın avlusunda büyük beyaz bir masa ve iki sandalye koymuşlardı. Tam karşımda Selim vardı. Konağın kapısı bir gürültüyle açıldı; kırmızı cübbesini giymiş nikah memuru girdi.
“Bana bak, tek bir yanlışını görürsem, olacaklardan kork kızım,” diye fısıldadı kulağıma babam. O sırada benim gözlerim Betül’ü arıyordu, o neredeydi, ona zarar gelmeyeceğinden emin olmam gerekiyordu ama Betül’ü göremiyordum.
“Hoş geldiniz,” diyerek nikah memurunun elini sıktı Selim. Elin kırılsın inşallah.
“Hoş bulduk,” dedi nikah memuru karşılık olarak. “Gelin ve damat burada olduğuna göre, nikah akdine geçelim mi?” diye sordu. Hayır diye bağırıp çağırmak istiyordum ama Betül burada değildi. Eğer burada olsaydı, şimdiye kadar onu avluda görmem gerekiyordu. Bir şey olursa beni Betül’le tehdit edeceklerdi; bu da benim sonum olurdu. İstemeye istemeye o masaya ilerledim. Kurtuluş yoktu; tek çıkış yolu ölümdü.
Selim’in ceketinin altında, beline sıkıştırılmış bir silah vardı; ceketindeki potluktan belliydi. Onu ondan almam gerekiyordu ki bu işkenceye bir son verebileyim. İkimiz de masanın başında dikilmiş ve nikah memuruna bakıyorduk.
“Şahitleriniz nerede?” diye sordu nikah memuru.
“Buradayız, geldik!” diye bir ses yankılandı konağın avlusunda.
“Nikah şahitleri de geldiğine göre, nikah akdine geçebiliriz.” Dedi. İki nikah şahidini de tanımıyordum.
“Durun!” dedim refleksle; tüm gözler benim üzerimdeydi, özellikle de babamın gözleri.
“Ben…” dedim. Ne diyecektim, kahretsin! Bir şey bulmam gerekiyordu. “Ben…” dedim tekrardan, ama bu sefer Selim’e döndüm. “Özür dilerim.” Dedim. Şaşkın gözlerle bana bakıyordu. “Seni çok üzdüm, değil mi? Değerini bilemedim.” Dedim. İt hemen inandı; gözlerinin içi parladı. Salağın önde gideniydi, hiç mi sevmemişlerdi onu da hemen inanmıştı özrüme.
“Sorun değil karıcım, hatanı anlaman da bir mucize.” Sanki hata bendeydi, narsis puşt!
“Affettiysen, sarılıp barışalım mı?” dedim hevesle. Başını salladı ve kollarını iki yana açtı. Kollarını açmasıyla ceketi de aralanınca silah görüş alanıma girdi. Ona yaklaştım; o, ona sarılacağımı zannederken, ben belindeki silahı çekip aldım. Bana silah kullanmayı Merih öğretmişti, o yüzden profesyonel bir şekilde silahın emniyetini çektim ve başıma dayadım. Etraftan çığlık sesleri yükseldi.
“Lan!” diye bağırdı babam. Selimden iki üç adım uzaklaştım.
“Yaklaşmayın! Yaklaşmayın, çekerim tetiği, kıyarım canıma!” diye bağırdım. Nikah memuru şaşkın ve korku dolu bir şekilde bana bakıyordu.
“Sen ne kadar salak bir insansın Selim, özür dileyip sana sarılacağımı nasıl sanarsın?” dedim iğrenerek ona bakıyordum. “Hiç mi sevilmedin sen de? Nefretle bakan gözlerimi bile fark edemedin, sevgiye bu kadar aç mısın lan?” diye bağırdım, canımı yaktığı kadar canını yakacaktım. Kelimelerimin her biri keskin bir bıçak kadar yaralayıcı olmasına dikkat ederek seçiyordum.
“Bana bak, bırak o silahı!” dedi, o da şaşkındı.
“Neden bırakacakmışım? Sen benim soruma cevap ver. Hiç mi seni seven olmadı da zorla bir kız ile evlenmeye kalktın? O olmazsa daha reşit olmayan bir kızla evlenmek istemedin, ahlaksız pislik!” Buradan dönüşümüz yoktu, ya benim ya da Selim’in bu konaktan cesedi çıkacaktı.
“Kelimelerini düzgün seç, almayayım ayağımın altına.”
“Benim kelimelerim gayet yerinde. Sübyancısın lan sen, sübyancı!” dedim ve havaya bir el ateş ettim. Nikah memurundan bir çığlık koptu, o an gözlerim onu buldu, korkuyla bana bakıyordu.
“Kusura bakmayın, siz gidebilirsiniz; bu nikah kıyılmayacak. Sonuçta bir ölü evlenemez, değil mi?” dedim nikah memuruna. Bunu duyan memur, hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledi.
“Durdurun şu kadını!” diye bağırdı babam. “Nasıl nikah kıyılmayacak, kıyılacak bu nikah!”
“Ben hayır dedim, kıyılamaz, bırakın adamı ve bana kardeşimi verin. Eğer ikimizi de rahat bırakırsanız, şu anda burada bir katliam yaşanmaz,” dedim ve elimdeki silahı bu sefer Selime doğrulttum. Bunun üzerine avludakiler de silahlarını çıkarmış ve bana doğrultmuşlardı. İşte onlar bu kadar salaklardı ki, silahlarını bana çevirmişlerdi. Ben zaten Selimden önce o silahı kendi başıma dayamıştım. “Bana kardeşimi verin!” diye bağırdım; ama benim bağırışımı susturan ses, konağın kapısının büyük bir gürültüyle yere serilmesi oldu. Geldiği yöne baktığımda kalbim duracak sandım. Elinde silahı ve askeri üniformasıyla Merih, konağın kapısında duruyordu. Onun arkasında ise Kasırga Timi vardı.
“Merih” dedim ama sesim o kadar kısık çıkmıştı ki duyabileceğini zannetmiyordum. Ama o an gözlerimiz buluştu; beni ilk defa gelinliğin içinde görüyordu. Ama nasıl olur, halüsinasyon mu görüyordum yoksa Merih bir bana, bir de elimdeki silaha bakıyordu. Dudaklarının köşesi keyifle kenara kıvrıldı. Bu sefer bana olan bakışlarında hayranlık vardı ve bu gözlerinden apaçık belli oluyordu.
“Güzelim,” dedi o hasret kaldığım sesiyle.
“Merih,” dedim bu sefer daha gür bir sesle. Ona doğru bir adım attım ama kolumda bir el hissettim. Kafamı çevirdiğimde Selim sinirli bir şekilde bana bakıyordu. Boşluğumu yakalamış ve yanıma yaklaşıp kolumu kavramıştı.
“Nereye gittiğini sanıyorsun sen?” diye bağırdı. O an Merih’e baktım; bize doğru geliyordu ama birisi onu engelledi. Merih onu engelleyen adamın yüzüne sağlam bir yumruk geçirdi; o an adamı resmen Allah'a kavuşturmuştu. Selim'e döndüm, yüzüme alaycı bir ifade takınıp iki gün önce bana dediği o cümleyi hatırlattım.
“Kim bulacak seni? Kimin var ki senin bu hayatta? O Merih itinin ailesine mi güveniyorsun? Kayıp olduğunu bile anlamazlar,” demiştin bana. Hatırlar mısın? Bak, bakayım benim kimim varmış,” dedim. Bunu Merih duymuştu. Hızlı ve büyük adımlarla yanımıza ulaştı.
“Lan sen benim Ayşe’mi kimsesiz mi sandın?” diye adamın yakasına yapıştı. Merih’i durdurmak için tek bir hamle bile yapmamıştım çünkü her şeyi hak ediyordu.
“Şimdi ben seni bu toprağın altına gömmez miyim?” dedi ve Selim’in yüzüne ardı ardına yumruk atmaya başladı. Ben de etrafıma baktığımda, Kasırga timinin ellerinde silahla herkesi hizaya soktuğunu gördüm. Babam bile sessizce olanları izliyordu ama sinirden yüzü domates gibi olmuştu.
“Komutanım,” dedi içlerinden birisi, “komutanım daha fazla adamın üzerine gitmeyin, öldüreceksiniz.” O an fark ettim ki Selim’in yüzü kandan görünmüyordu ama Merih’i durmadı.
“Merih, dur!” dediğimde havaya kalkan yumruğu havada asılı kaldı ve bana baktı.
“Güzelim,” dedi tekrardan Merih bana. Ne zaman “güzelim” dese sanki yedi yaşında bir kız çocuğu oluyordum ve şımarasım geliyordu. Birden ayağa kalktı ve beni o sıcak kollarının arasına aldı. O an ayakta duracak gücü kendimde bulamadım.
“Merih,” dedim titreyen sesimle, “Merih, babam Betül’ü saklıyor, Betül yok!” dedim yalvarırcasına. Beni bulduysa Betül’ü de bulurdu.
“Buluruz güzelim, kardeşini. Sen merak etme,” dedi, saçlarıma öpücükler kondurdu. Onu o kadar çok özlemiştim ki, hasret kaldığım o kokusunu içime çektim. Bu sefer üzerinde sinmiş barut kokusu yoktu; bu sefer sadece Merih kokuyordu ve bu koku insana sanki bir deniz kenarındaymış gibi huzur veriyordu.
“Ne kadar güzel olmuşsun, sevgilim,” dedi ama o an aklıma bir şey dank etti. Merih hayattaydı ama nasıl? Zorlukla kollarının arasından çıktım.
“Merih, sen gerçeksin! Merih, sen ölmemişsin! Ama nasıl?” dedim.
“Güzelim,” dedi çaresiz bir şekilde.
“Nasıl?” dedim. Bana tek bir şey söyledi:
“Görev.” İşte benim iki yıl boyunca çektiğim acının nedeni; tek, sadece tek bir kelimeydi: görev. O an dünyam başıma yıkıldı sanki. Bu nasıl bir görevdi ki iki yıl sürüyordu? Ya da biz onu ölü sanıyorduk. Bize yaşattığı acının farkında mıydı bari? Ondan birkaç adım uzaklaştım. Bunu fark eden Merih’in gözlerinde büyük bir yıkım vardı.
“Ayşe’m, benim güzel Ayşe’m, yapama böyle uzaklaşma benden. Özlemedin mi beni?” özlemedin mi diyor ya ben onun yokluğunda neler çektim hasretinden kaç gece gözüme uyku girmedi şimdi karşıma geçmiş özlemedin mi diyor
“Özlemedim mi? Seninki sorumu Merih! Özledim, özledim tabii ama ben, bana âşık olan adamı özledim; bana yalan söyleyip beni iki yıl boyunca bir cehenneme hapseden bir adamı değil.”
“Ayşe,” dedi ve bir adım attı. Ama bana yaklaşmasına izin vermedim
“Sana tek bir soru soracağım. Sana seçenek hakkı sunuldu mu?” dedim. Hiçbir şey demedi, sorumu cevapsız bıraktı; bu evet demekti. O an bende ipler koptu, biraz daha uzaklaşmak istedim, sanki nefes alamıyordum. Ne komik değil mi, onsuz nefes alamıyordum ama şu an o yanımdaydı, ama ben yine nefes alamıyor boğuluyordum. Ben uzaklaşınca o bana yaklaştı.
“Yaklaşma, sakın yaklaşma bana! Sen beni gerçekten sevdin mi, Merih?” dedim hayal kırıklığı içinde.
“Öyle deme, Ayşe. Sen nasıl sevilmezsin ki?”
“Neden beni babam bile sevmiyorken ben ne düşüneyim ki? Elin oğlu gelip beni sevecek, öyle mi? Hah, güleyim bari! Sen beni gerçekten sevseydin, böyle bir acı yaşatmazdın.” Dedim. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Bunu fark eden Merih’in eli yüzüme uzandı ama izin vermedim; bir adım daha geriledim.
“Sakın, sakın dokunma bana.” Diye bağırdım.
“Ayşe, bak, bilmediğin şeyler var.” Hala bilmediğin şeyler var diyor, delireceğim ya! Benim bilmediğim en önemli şey onun hala hayatta olduğuydu ama beyefendi haber verme zahmetine bile girmemişti.
“Ne var ya? Benim bilmediğim tek bir şey var o da senin hala hayatta olduğun görevmiş, bir görev iki yıl mı sürer? Merih ve ne olursa olsun bizim senin gerçekten de ölmediğini bilmememiz mi gerekiyordu? Ben kaç gece yaşlı gözlerle başımı yastığa koydum, kaç gece sabahı zor ettim? Görev deyip kurtulamazsın, sesimi çıkarmadan nasıl içime içime kan kustum ben, senin haberin var mı?” Ağlayışım daha da şiddetlendi. Tek bir kelime dahi etmedi. “Hadi beni boş ver, ailen, annen, baban, kardeşlerin ya onlar? Onlara bunu yaşatmaya ne hakkın vardı senin ya? Başlayacağım görevine, bize bunu yaşatmaya hakkın yoktu! Görevse görev ya, görevse görev!” dedim ve sinirle etrafıma bakındım.
“Nikah memuru nerede?” diye bağırdım.
“Ne yapacaksın nikah memurunu?” diye sordu Merih.
“Evleneceğim,” dedim sinirle. O an şaşkınlıktan birkaç saniye donup kaldı.
“Ne demek evleneceğim, Ayşe senin burada evlenebileceğin tek erkek benim, onu da şuan sen kabul etmezsin?”
“Ha şunu bileydin Merih, sen beni unutmuşken benim seni hatırlamamı bekleyemezsin benden.” Dedim sinirle ve kalabalığın içini taramaya başladım. Bu lanet adam nereye kayıp olmuştu ya? “Nerede be bu nikah memuru?” dedim ve yanından geçerek Selim’in yattığı yere geldim.
“Kalk lan sen de!” dedim ve ayağımla kolunu dürttüm. Evleneceğim diye horozlanan adam ben evlenmek istediğimde civcive dönmüştü şerefsiz it!
“Ayşe,” dedi Merih sinirle. Hâlâ adımı ağzına alıyordu ya, hâlâ gel de sinirlenme.
“Ne Ayşe ne?”
“Saçmalama, istersen ne evlenmesi, evlenemezsin.”
“Sana ne? He sana ne? Sen benim hayatımdan kendi isteğinle çıkmadın mı, Merih? Şimdi ne oluyor? Ne bu artistlik ya.”
“Ayşe,” dedi. Sabrının kıyılarındaydı ve birazdan patlamaya hazır bir volkan gibi bana bakıyordu.
“Kalk be,” dedim ve daha çok itekledim, ama biraz tekme atıyormuşum gibi oldu.
“Bana bak kızım, inadına bir adamla evlenemezsin, saçmalama.” Beni ikna etmeye çalışıyordu ama ben bu sinirle her şeyi yapabilirdim, madem o kendini ölü gösteriyordu ben de evlenebilirdim yani değil mi?
“Niye sen isteyince kendini ölü gösterebiliyorsun da ben evlenemez miyim?” dedim ama bu onun patlamasına neden olmuş olmalıydı. Benim evlenme düşüncem onu delirtmişti. Oh olsun, daha da delirsin! Ben iki yıl boyunca ne çektim, bu ne ki! Kaç gece kabuslarla yatağımdan sıçrayarak uyandım, belki gözlerimin önünde ölmedi ama rüyalarımda kaç kere bir kör kurşuna kurban ettim ben onu, kaç kere sevdiğim adamın üzerine toprak attılar, bunun hesabını bana nasıl verecekti, benim hakkıma girmişken nasıl helalleşecektik?
“Kasırga!” diye bağırdı. “Burayı halledin! Burada bulunan herkesi karakola götürün. Ayşen’in kardeşi Betül’ü de bulun!” dedi ve bana yaklaştı. Ne olduğunu anlayamadan ayaklarım yerden kesildi.
“Ne oluyor be? Bıraksana beni!” dedim ve çırpınmaya başladım; ama sanki o bundan hiç etkilenmiyor gibiydi.
“Bırakmam! Bir kere bıraktım, bir daha bırakmam!” dedi. İşte o bir kereyi yapmayacaktı, bazı şanslar sadece bir kere verilirdi, ikinci defa verilmezdi. Bir insanın kalbini paramparça edersen, o kişi daha sana nasıl güvenebilirdi ki? Hadi güvendi diyelim, aynı şeyi bir daha yapmayacağının garantisini ona verebilir miydi?
“Komutanıma bak be!” dedi içlerinden biri.
“Sus, Yunus! Sus!” dedi biri de. Merih’in kucağında, onların önünde durduk.
“Tek bir kişi bile cezasız kalmayacak, Kasırga!” diye emretti Kasırga da hep bir ağızdan. “Emredersiniz komutanım!” dediler.
“Hey, bu adam beni kaçırıyor! Asker değil misiniz? Bir şey yapsanıza!” dedim ama nafileydi. Şu anda beni kaçıran onların komutanıydı
“Kusura bakma yenge, komutanımıza karşı çıkamayız,” dedi içlerinden biri.
“Aferin, Yunus,” dedi Merih de. Bu Yunusun çenesi de bir durmuyordu maşallah.
“İndirin ya beni!” diye çırpındım ama beni ayrı, özel bir arabaya bindirdiler ve kapısını kapattılar. O kapıyı kapatınca, tam ben açacaktım ki arabayı kilitledi. Kendi de şoför koltuğundaki anahtarla arabaya girdi.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu yaptığının insan kaçırmak olduğunun farkında mısın?” dedim ama nafile.
“Farkındayım, biliyorum. O yüzden lütfen biraz sakin ol. Ama susma, konuş istersen küfret ama konuş. Sesini bile o kadar çok özledim ki, bana küfretmene bile razıyım, Ayşe,” dedi. O an ona karşı diyecek bir şey bulamadım, kala kaldım öylece.
“Ne diye gittin zaman köpek?” dedim bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlayarak. “Ben neler çektim ya!”
“Mecburdum Ayşe, yapmam gerekiyordu. Anlatacağım, bana zaman ver. Her şeyi anlatacağım ama bana küsme ne olur.” Küsme demek kolaydı, bu hayat kalana mı zordu, gidene mi bilmem ama bana çok zordu be.
“Merih, bu hayat zaten zordu, sen de gidince çekilmez bir hal aldı. Annen, baban ya Annen baban ne kadar üzülmüştür, gördün mü sen onları?” dedim. Bu sefer bağırmıyordum. Bağıracak halim kalmamıştı, omuzları çökmüş camdan dışarı bakıyordum ama Merih’e bakmıyordum, bakamıyordum, ne kadar hasret kalsam da bunu yapamıyordum.
“Sana her şeyi en baştan anlatmam lazım Ayşe, ama hepimiz bir arada olursak daha iyi olur,” dedi.
“Hepimiz derken?”
“Bizimkiler işte,” dedi. Orduya mı gidiyorduk?
“Memleketine mi gidiyoruz?”
“Yok hayır, onlar da burada. Sadece konağa gelmelerine izin vermedim. Hepsi seni çok merak ediyor. Hadi bırak inadı da, gönül rızan ile gidelim güzelim. He, ne olur yapma böyle. İnan bana, benim için de çok zordu,” dedi. Belliydi, dağ gibi adam erimişti resmen. Çok fazla kilo kaybetmişti, teni solmuştu. Onu böyle görmek içimi acıtmıştı ama beni yaktığı kadar onun da yanmasını istedim o an. Onsuz geçirdiğim iki yılda ne çektiğimi bir ben, bir de Allah bilirdi.
“Senin için değil, Melek abla için geliyorum oraya. Kadıncağıza bir de ben zulüm etmeyeyim, eden etti zaten,” dedim.
“Aklından ne geçerse haklısın Ayşe’m. İtin önde gideniyim ama bu da vatan be! Daha doğmamış çocukları düşün, ya da hamile kadınları, babasının yolunu gözleyen çocukları Nasıl bırakabiliriz onları orada?” Vicdanım oynuyordu pis pis. Onları düşündü de gitti, peki ben illa arkasında bir enkaz bırakmak zorunda mıydım? Haber veremiyor muydu ya yaşadığını? Bu kadar mı zordu? Hani seven sevdiği için dağları delerdi, Merih dağları delmek yerine benim yüreğimi delmeyi seçmişti, bu durum öyle hemen affedebileceğim bir durum değildi.
“Sus sus da sür arabayı,” dedim. Dediğimi yaptı. Yol boyunca hiç konuşmadı. Merkezde bir otelin önünde durduk. Üzerimde, yer yer Selim’in kanı olmuş gelinliğimle şimdi bir otelin önündeydim.
“Bu halde mi çıkacağım karşılarına?” dedim. Bana baktı ve baştan aşağıya süzdü. “Haklısın, odada Zehra’nın kıyafetlerinden giyersin bir şeyler,” dedi ve elime uzandı ama ben geri çekilince bir şey demedi.
Beraber otelin on dördüncü katına çıktık, altmış sekiz numaralı kapının önünde durunca Merih kapıyı çaldı. Kısa bir süre sonra kapıyı Zehra açtı ve ikimizin bu halini görünce yüksek sesle “Oha!” diye bağırdı.
“Kız sus, milleti rahatsız edeceksin,” dedi içeriden Hilal Abla, ama Zehra bunu umursamadı ve tekrardan bağırmaya başladı.
“Anne, abim gelin kaçırmış!” dedi. O an beni bir sıcak bastı, kızardığıma emindim. İçeriden Melek ablanın “Ne?” diye bağırdığını işittim; ardından herkes kapıya toplaştı.
“Sus kız cimcime, utandırma Ayşe ablanı! Çekil de geçelim hem,” dedi Zehra ve diğerleri kenara kaydı. Biz de içeri girdik.
“Zehra, yanında kıyafet var mı? Şunlardan kurtulmak istiyorum,” dedim.
“Var Ayşe abla, gel istersen hemen vereyim,” dedi. Gerçekten de çok iyi olurdu. Beni kolumdan tutup bir odaya çekti ve bir çantadan birkaç parça kıyafet çıkartıp bana uzattı.
“İyi misin Ayşe abla? Sana bir şey yapmadılar değil mi?”
“İyiyim canım, merak etme,” dedim. İyi değildim ama ona da deyip moralini bozmaya gerek yoktu. Bir araştırmaya göre dünyada en çok kullanılan yalan İyiyimmiş; ben de o yalana başvurdum.
“Ben istersen çıkayım,” dedi Zehra.
“Yok, kal. Hem sırtımı da açmış olursun,” dedim. Arkamı ona döndüm, o da gelinliğimin fermuarını açtı.
“Ayşe abla,” dedi Zehra.
“Efendim canım?”
“Belki beni dinlemezsin ama abime çok kızma lütfen. Onun her zaman geçerli bir sebebi vardır.” Var elbette sebebi var ama insan bir anda kabullenemiyor.
“Abin ne zaman geldi?”
“On iki Nisan sabahı,” dedi. Dün sabah gelmişti.
Konuşurken Zehra’nın bana verdiği kıyafetleri giydim.
“Eğer hazırsan geçelim içeri. Abimin anlatacaklarını çok merak ediyorum. Bize hiçbir şey demedi, gelir gelmez Ayşe diye yıktı ortalığı.” Keşke ortalığı yıkacağına bize gerçekleri anlatsaydı. İçeri girdiğimizde Merih, annesinin ve babasının ortasında oturuyordu. Melek abla, oğlunun o sevdiğim sarı saçlarını okşuyordu. Benim geldiğimi gören Merih hemen ayağa kalktı, ama ben ona en uzak noktayı seçip oturdum. Bu Melek ablanın gözünden kaçmadı.
“Ayşe, gel bakayım yanıma kızım. İyi misin?”
“Ben iyiyim Melek abla, koltukta sıkıştırmayayım sizi,” dedim ama ikna olmadı. “Gel diyorsam gel kızım, özledik.” Halbuki iki gün görmemiştik birbirimizi, Merih gibi iki yıl değil. Melek ablanın ısrarı üzerine yanına gittim ama koltuğun kenarına kaydı ve Merih’le bizi yan yana oturttu. Sanki ben derdini anlamamıştım. Yanına oturduğumda Merih birden bana döndü.
“Senin alnına ne oldu?” dedi birden ve o an eli yüzüme değdi. O hasret kaldığım ten, uzun bir aradan sonra tekrar tenime değmişti.
Nikah zamanı fondöten sürüp saçımla kapatmıştık yarayı ama gelinliği çıkarırken saçım bozulmuş olmalı ki Merih yarayı hemen gördü.
“Önemli bir şey değil” dedim ama yüzünü yüzüme daha da yaklaştırıp yaraya odaklandı. O an kalbim sanki yerinden çıkacaktı, sıcak nefesi ensemde hissediyordum.
“O şerefsiz yaptı değil mi? Bir de tutturdun evleneceğim diye kızım, sen deli misin?” dediği anda salonda bir “Ne?” sesi yükseldi. Zehra’nın içtiği su boğazına kaçmış olmalı ki bir anda öksürmeye başladı.
“Ayşe abla, abim ne diyor? Ne evlenmesi?” dedi ama bir şey diyemedim. Bir sinirle Merih’e ceza olsun, benim çektiğim acıyı biraz da o çeksin istediğim için evleneceğim demiştim.
“Biz Kasırgayla konağa bir girdik, baktım ki Ayşe elinde silah, kardeşim nerede diye bağırıyor” dedi.
“Ama ne girme! Konağın kapısı yere devrildi!” dedim kızgın bir tonda, ama hoşuma gitmişti. Bana takmadan devam etti.
“Beni görünce bocaladı ilk başta, sonra atladı kollarıma.”
“Abart biraz daha, abart! Merih yalan söylüyor, tabi şaşkınlıkla sarılmış olabilirim ama ilk o sarıldı, sonra ne oldu biliyor musunuz?” dedim Merih’in gözlerine bakarak.
“Benim aklıma bir şey geldi. Merih, nasıl hayatta? Sen devam etmek ister misin? Ne de olsa bu sırrı ailen de merak ediyordur.” Dedim ama Merih sessiz kaldı.
“Görevdeymiş, gizli görevde.” Dedim ve sustum. Ağır geliyordu; bizi arkasında bırakması ağırımı gidiyordu. Merih’in ailesi büyük bir tepki vermedi, onlar oğullarının bu halini kabullenmiş gibiydi.
“Aklım almıyor ya, aklım almıyor! Hadi ben neyse, ben elin kızıyım da sen annene babana bunu nasıl yaşatırsın ya?” dedim. Melek abla eli kalbinde oğluna bakıyordu.
“Anne, iyisin?” dedi Merih.
“Baştan anlat, ne oldu?” dedi Alaattin abi de.
“Bundan iki yıl önce görevdeyken yarbay beni yanına çağırdı. Bir görev var dedi; Önemli bir teröristi yakalamamız gerekiyordu ama kolay bir görev değildi. Daha önceki operasyonlarda onun çoğu işini baltaladığımız için bana takıntılı bir duruma geldi, bana zarar vermek istiyordu. O yüzden de sizi izlemeye almış, beni sizinle cezalandıracaktı. Çözüm olarak da beni ölü göstermeyi seçtiler. Bunu size demek istedim ama Rebi’nin sizi izlediğini bildiğimizden, benim ölmediğimi anlayamaması için size de bir şey diyemedik.” Dedi. Bizi mi izliyordu yani Rebi?
“İki yıl abicim,” dedi Mert abi de. “İki yılda bir adamın ipini çekemediniz mi?”
Çektik abi, çektik. Adamı gemiyle kaçakçılık yaparken yakaladık ama o an gemi patladı. Bir şehidimiz ve bir gazimiz var. Ben de o patlamada yara almışım ve yedi ay komada kalmışım,” dediğinde Melek abla dizlerine vurdu. On yedi ay, Merih istese de bu süre zarfında yanımıza gelemezdi.
“Sizin zaten beni ölü sandığınızdan size bir daha bu acıyı yaşatmamak adına bir şey dememişler.”
“Yani istesem de yanınıza gelemezdim.
Umarım beğenmişsinizdir, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |