25. Bölüm

15. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Yeni bölüm geldi, keyifli okumalar!🥰

 

 

Yıllardır hasretini çektiğim adam şimdi karşıma geçmiş, istesem de gelemezdim diyor. Sırtımı dayadığım omuz en büyük yükü yüklemişti şimdi omuzlarıma karşıma geçmiş vatan diyordu. O bir askerdi ve ben bunu bile bile onu sevmiştim; ama hemen kabul edilebilecek bir şey değildi bu.

“Ayşe,” dedi Merih. Elime uzandı ama tutmasına izin vermeden çektim elimi ondan.

“Sen, sen ne diyorsun Merih? Senin dediklerini kulağın duyuyor mu?” Oturduğum yerden kalktım ve karşısına dikildim.

“Ayşe...”

“Ne Ayşe? Ne adımı mı ezberliyorsun Merih? Kalk ayağa!” diye bağırdım. Kolunu tutup oturduğu yerden kalkmasını sağladım. Korkuyla gözlerim vücudunda gezindi; görünürde bir hasar yoktu.

“Çıkar üstünü” dediğimde bu sefer herkes “ne?” dedi. O an ne dediğimi ben de şaşırdım. “Öyle değil, yarası var mı ona bakacağım” dedim ama yüzüm alev alev yanıyordu sanki çok utanmıştım. Başımı kaldırıp Merih baktığımda, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni izliyordu. Bana bakıp da güldüğü zamanları o kadar özlemiştim ki; şu anda Merih’in gülüşü kalbime şifa oldu.

“Ne gülüyorsun eşek?” dedim sinirli bir şekilde, ama o beni dinlemedi ve bir anda beni kendine çekip sıkıca sarıldı.

“Yok, benim bir şeyim yok, iyiyim” dedi ama bana şu anda sarılmamalıydı. Onun kolları benim için güvenli bir limandı ben her an ağlayabilirdim. Zar zor tuttum kendimi ve Merih’in kollarının arasından istemeye istemeye çıktım.

“Merih,” dedim, sesim olduğundan da halsiz çıkmıştı. “Sen giderken hiçbir şey söylemedin ama her şey susarak canımı aldı. Sanki kuşlar artık ötmedi, rüzgâr esmedi, şimşek çakmadı. Ben senin yokluğunda tek bir şey hissettim: o da acı. O acı beni öldürdü. Şimdi ölü bir ruhun tekrar canlanmasını bekleyemezsin,” dedim ve onun bir şey demesini beklemeden, daha demin üzerimi çıkardığım odaya girdim.

Kalbim acıyordu; içimde bitmek bilmeyen bir sızı vardı. Kalbime iyi gelmesi gereken adam şimdi içerideydi ama o da iyi gelmiyordu çünkü her şeyin suçlusu oydu.

Merih Alpay

Sevdiğim kadının içerden gelen hıçkırık sesleri, boğazımda bir yumru oluşmasına sebep oldu. O kadar savaş bükmezdi belki belimi, ama onun tek bir damla gözyaşı yıkılmama sebep oluyordu. Hak veriyordum ona, iki yıl olmuştu ama beni de anlamak zorundaydı. O da üzerime üzerime gelmeye başlayınca, hava almak adına otelden çıkmaya karar verdim. Ama ondan önce bir kalem kâğıt aldım ve yazmaya başladım: “Dinle sevgilim, bu şarkı sana olan duygularımı anlatıyor. Fikret Kızılok, Sibel Sezal Bu kalp seni unutur mu? Unutmaz sevgilim, ölsem bile unutmam seni. Çok seviyorum.” Yazdım ve otelden çıkmadan, Ayşen’in girdiği odanın kapısının altından odanın içine ittim. Sonra da otelden çıktım. Cebimdeki sigara paketini çıkardım ve içinden bir dal sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim ve uçunu yaktım. O sırada telefonum çalmaya başladı. Arayan Şevval’di.

“Alo, komutanım,” dedi Şevval.

“Efendim Şevval, ne oldu?”

Komutanımın ailesi şu anda karakolda ama Betül’ün yerini söylemiyorlar. Arama emri çıkartmamız gerekiyor ama biraz uzun sürüyor, biliyordunuz. Bir de siz konuşsanız diyorum.” Sıkıntılı bir nefes verdim. O şerefsiz Serhat, ucunda para olmadan konuşmazdı. Bu dünyada yaptığı tek iyi iş, Ayşe’nin dünyaya gelmesine vesile olmaktı.

“Tamam Şevval, kapat, geliyorum.” Dedim ve valeye gidip arabamı aldım ve karakola sürdüm. Arabaya binince can sıkıntısından radyoyu açtım ama radyoda Cem Adrian’ın “Sen Gel Diyorsun” şarkısı çalıyordu.

Aramıza girmiş, dağlar denizler

Gelemem diyorum öf öf, sen gel diyorsun

Kar yağmış yollara, örtülmüş izler, örtülmüş izler

Bulamam diyorum öf öf, sen bul diyorsun, sen bul diyorsun

Kar yağmış yollara, örtülmüş izler, örtülmüş izler

Bulamam diyorum öf öf, sen bul diyorsun, sen bul diyorsun

Sanki şarkı bizi anlatıyordu, Ayşe bana gel diyordu ama ben gelememiştim. Aylar, mevsimler geçmiş ama biz birbirimize kavuşamamıştık. Sigara paketinden bir sigara daha çıkardım ve yaktım. Karakola gidene kadar radyoda birkaç şarkı daha çaldı ama benim aklım hala ilk çalanda kalmıştı.

Karakola vardığımda kapıda Ozan bekliyordu. Beni görünce ifadesiz olan yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

“Komutanım,” dedi ve koşarak yanıma geldi. Ozan bu timin neşe kaynağıydı; biraz çapkınlıkları vardı ama özünde iyi bir insandı.

“Çok konuşma Ozan, rapor ver,” dedim; yoksa kafamı şişirirdi.

“Ama komutanım, oluyor mu böyle? İki yıl oldu, özleştik be,” dedi gevşekçe. Ben de özlemiştim onları ama şu an asıl konumuza dönmemiz gerekiyordu.

“Ben de özledim Ozan, sizi ama şu an işlerimiz var.”

“Her şey düzelince bir rakı balık yapar mıyız komutanım?” dedi. Eskiden her görevden sonra beraber göl kenarında rakı balık yapardık.

“Yaparız Ozan, yapmaz mıyız?” dediğimde sevindi.

“Konuşmuyorlar komutanım, ne kadar zorlasak da tık yok.”

“Tamam, ben halledeceğim. Gidelim bakalım ne oluyor.”

Nezarethane neredeyse onlarla dolmuştu. İlk öncelik Serhat’taydı; ilk önce onun bulunduğu alana gittim. Beni görünce diklendi ama gözlerinde korkunun emareleri vardı.

“Serhat Kul kalk!” dedim sert bir tonda.

“Sen kim oluyorsun da bana ne yapacağımı söylüyorsun, he?” dedi. Yanlış, çok yanlış yapıyordu.

“Arkadaşı sorgu odasına getir, Ozan,” dedim ve orada fazla durmadım. Ben sorgu odasına girdikten iki dakika sonra Ozan, Serhat’la beraber içeri girdi; ama Serhat’ın saçı başı dağılmıştı. Ozana baktığımda sırıtıyordu; “Akıllısı da bizi bulmaz ki!” dedi.

“Bak, ben kim oluyormuşum sana kısa bir özet geçeyim: Kıdemli Üsteğmen Merih Alpay. Burada benim sözüm geçer,” dedim ve elimi sertçe masaya geçirdim. “Selim denen itin konaktaki halini gördün. Senin de sonun ondan beter olsun istemiyorsan konuşacaksın. Diğer askerler seni o hale getiremeyebilir belki ama bak Selim’in hali ortada; demek ki ben getirebiliyormuşum.” Aslında ben de getiremezdim ama orada Selim silahlıydı, yani bir sivil değildi.

“Kılıma dahi dokunamazsın komutan, ben şu anda bir sivilim.”

“Seni burada öldürsem kimse bir şey yapamaz. İki aşiret arasında kavga çıktı, öldü deriz, çıkarız işin içinden. O yüzden konuş! Betül nerede?”

“Yok Betül falan kız benim kızım değil, sana ne oluyor?” Sinirlerim tepeme çıkmak üzereydi. Sinirle önümdeki masayı elimle ters çevirdim. Gürültüyle duvara çarpan masa sanırım kırılmıştı.

“Bana bak, beni deli etme, sıçarım bacağına! Betül nerede?” dedim ve yüzüne sağlam bir yumruk geçirdim. Mal gibi bana bakıyordu, geliyordu da kan geliyordu. Birden yere tükürdü ve yerde bir şey sekti. Baktığımda yerdeki dişiydi. İtin dişini kırmıştım.

“Lan lan lan!” dedi Serhat, eli yanağına gitti. “Dişimi kırdın lan it!” dedi. Bak, hala “it” diyor! Ben onun şarap çanağına Elimi havaya kaldırdım. Bu sefer yüzünün diğer tarafına yumruğumu geçirecekken

“Dur dur dur!” diye bağırdı.

“Ne var lan? Ne var? Döl israfı dökül! Betül nerede?”

“Ben bedavaya konuşmam ama,” dedi. Derdi hala paraydı, aç köpek.

“Bence dişçi masraflarını düşün. Sen konuşmazsan bütün dişlerini teker teker sökerim yerinden. E malum, diş de pahalı,” dedim ve havada olan elimi, boşa gitmesin diye yüzünün diğer tarafına indirdim. Acıyla inledi.

“Tamam lan tamam, söyleyeceğim onu. Buraya getirmedik, Mardin’de amcasının yanında.”

“Aferin, dökül işte böyle. Evin adresini yaz şu kâğıda,” dedim ve eline kağıt kalem tutuşturdum. Kendi evlerine çok da uzak değildi, iki sokak arkada kalıyordu.

“Ömrünün kalan kısmını hapishanelerde geçirmeye hazır ol, Serhat Ağa,” dedim alaycı bir tonda ve sorgu odasından çıktım. Kasırga kapıda bekliyordu.

“Ne oldu komutanım?” dedi Deniz.

“Amcasının evine hapsetmiş kızı, it.”

“Evi neredeymiş peki komutanım?” diye sordu bu sefer Doruk.

“Mardin’de, kendi evlerinin iki sokak arkasında.”

“Yola ne zaman çıkıyoruz?” diye sordu bu sefer de Ayberk.

“Hemen çıkıyoruz abi, vakit kaybedemeyiz,” dedim.

“Ama biriniz burada kalıp bu it sürüsünü güdecek. Gönüllü olan var mı?” diye sordum ama hepsi bir anda benimle göz temasını kesti.

“Yok. O zaman ben seçiyorum; Şevval, sen burada kalıyorsun,” dediğimde Şevval ağzının içinde bir küfür savurdu.

“Bir şey mi dedin?”

“Yok komutanım, ne diyeyim, emredersiniz.”

“Aferin asker,” dedim. İstemediği belliydi, uzun zaman sonra bir aradaydık ve ayrılmak istemiyorlardı.

“Bunları hallettikten sonra hemen geliyorsun, kaytarma ha,” dedim gülerek.

“Ne zaman kaytardığımı gördünüz komutanım ya?” dedi Şevval.

“Görmedim işte, ondan seni seçtim ya,” dediğimde timde geriye kalanlar hep bir ağızdan “Aaa” dediler. Ama haklıydım, bir şekilde kaytarıyorlardı.

“Neyse, uzatmayın hadi. Daha otelden annemleri mi almamız lazım.”

“Onlar da bizimle Mardin’e gelecek mi komutanım? Direk orduya geçseler ya, yorulmasınlar bir daha.”

“Ben de öyle diyorum ama dinleyen kim be Yunus?”

İnadı tuttu mu bitmişti bu iş; ya olacaktı ya olacaktı, başka şansı yoktu.

“Peki şimdi ne yapalım komutanım?”

“Ben şimdi onlara haber vereyim, hazırlansınlar. Sonra onları da alıp yola çıkarız, sen araçları hazırla.”

“Anlaşıldı komutanım,” dedi ve yanımdan ayrıldı. Gününce ben de annemi aradım. İkinci çalışında açtı.

“Oğlum,” dedi içli içli.

“Annem, nasılsın?”

“Nasıl olayım oğlum, nasıl bıraktıysan öyleyim.” Yani kötüydü, direkt söylemiyordu ben üzülmeyeyim diye ama o da perişan olmuştu.

“Yarım saate yanınızdayım, hazırlanın. Mardin’e gideceğiz.”

“Neden Mardin’e gidiyoruz oğlum, ne oldu?”

“Ayşe’nin kardeşi Betül’ü alıp oradan orduya geçeceğiz annem. Kızı orada bırakamam.”

“Aferin sana yavrum. Gidelim de alalım yavrucağız. Kim bilir ne kadar korkmuştur. Dikkatli gelin. Öpüyorum gözlerinden.”

“Anne,” dedim kapatmadan.

“Efendim oğlum?”

“Ayşe nasıl oldu?”

“Vallahi oğlum, sen gittiğinden beri odadan çıkmadı, kapıyı da kilitlemiş, bizi de almıyor.”

“Tamam anne, siz ona dikkat edin, geliyorum ben.”

“Tamam oğlum, hadi Allah’a emanet.” Dedi ve telefonu kapattı.

Yunus ve Ayberk araçları getirmişti. Araçlara dağılarak bindik ve otelin yolunu tuttuk.

“Ayberk, eşin ve kızın nasıllar?” diye sordum. Ayberk otuz yaşında ve evli bir adamdı. Miray adında eşi vardı, o da yirmi sekiz yaşındaydı. Kızları Benan ise altı yaşında, bıcır bıcır bir kızdı.

“İyi komutanım, eşim Miray Benan’la uğraşıyor işte. Kız çocuğu olduğuna bakmayın, ömrümüzü yedi, delirtecek beni.” Dedi ve Emre’ye baktı. Emre de otuz iki yaşında ve evli bir adamdı. Eşi Emine otuz yaşında, oğlu Furkan ise sekiz yaşındaydı.

“Ne bana bakıyorsun lan? Ben mi dedim kızına? Gel benim oğluma aşık ol.” Dediğinde bir an şaşırmadım değil.

“Bir dakika, neler oluyor?” diye sordum, çünkü pek bir şey anlayamamıştım.

“E olacak komutanım,” dedi Şeyma. “Bizim Benan, Furkan’ın peşini bırakmıyor ama bence Furkan da boş değil,” dedi ve Ayberk’e baktı.

“Ne diyorsun kızım? Benim kızım uslu bir ev kızı, sadece aklını karıştıranlar var,” dedi ve Emre’ye baktı kızgın kızgın.

“Bana bak Emre, oğlunu kızımın uzak tut.”

“Niye öyle diyorsun be Ayberk? Hem devrem hem de dünürün olurum işte, fena mı? Benan Tok yerine Benan Baş olur, merak etme, aç bırakmayız kızını,” dedi ve soy isimleriyle dalga geçti.

“Oğlunu kızımın yanında görürsem, o başını kırarım devrem,” dedi ve önüne döndü ama bu sefer işi kızıştıran Şeyma oldu.

“Komutanım, benden duymuş olmayın ama geçen ben size geldiğimde lojmanın bahçesinde Furkan, Benan’a çiçek veriyordu,” dedi. Bunu duyan Ayberk, oturduğu yerde sinirden yüzü domatese döndü.

“Şeyma, sen de yangına körükle gidiyorsun be kızım, yapma.”

“Ben gördüğümü üstüme aldım komutanım,” dedi ve kıkırdadı.

Otelin önüne gelince konu dağıldı, Ayberk de derin bir nefes aldı.

“Siz burada bekleyin, ben herkesi toplayıp geliyorum,” dedim ve arabadan inip otele girdim.

Kapıyı çaldığımda karşımda Ayşe’yi görmeyi beklemiyordum; ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Onun bu hali kalbe zarar ziyandı gerçi onun her hali benim kalbime zarardı.

“Ayşe,” dedim ama bana karşılık olarak,

“Kardeşim nerede? Nasıl? İyi mi?” diye ardı ardına sorularını sordu.

“Bir içeri girseydim, Ayşe,” dediğimde durumu yeni fark etmiş olmalı ki afalladı ve kenara çekildi.

“Pardon,” dedi ve beklentiyle o güzel gözlerini gözlerime dikti.

“Kardeşin amcandaymış, gidip alacağız onu. Hazır mısınız? Kapıda araçlar bekliyor, yola çıkacağız.”

“Ben hazırım. Annen ve baban da toparlanıyordu.” İçeriye seslendim; benim geldiğimi duyan babam yanıma geldi.

“Biz hazırız, oğlum. Hadi çıkalım,” dedi babam. Ondan da onay gelince herkes otel odasını boşalttı; abim lobide bizi bekliyordu, çıkış işlemlerini halletmiş olmalıydı. Otelden ayrılıp arabalara dağıldık; bir arabayı ben, diğer arabayı da abim kullanacaktı. Hilal, Benan ve Zehra abimin arabasına, annem, babam ve Ayşe de benim arabama bindi. Annemle babam arka koltuğa yerleşti; Ayşe de yanlarına oturacakken annem izin vermedi ve Ayşe’yi ön koltuğa yolladı. Utanarak ön koltuğa oturdu. Herkes hazır olunca Time da işaret verdim ve dört araç hep beraber Mardin’e doğru yola çıktık.

Ayşe dalgın bir şekilde yolu izliyordu; arabada da kimseden çıt çıkmıyordu ve bu durum da istemsizce gerilmeme sebep oldu. En azından bir ses olsun diye telefonumdan şarkı açıp arabaya bağladım. Şimdi arabanın içinde kısık bir şekilde Can Ozan’ın sesi duyuluyordu.

Toprak yağmura, ben sana aşık olduk yeniden.

İmkânsız gibi görünen bu mesele,

Girdi aklıma her gece, tanıdık bir melodi. Sen miydin sebebi? Söylesene.

Şarkıyı duyan Ayşe, gözlerini yoldan ayırdı ve bana baktı. Can ozan devam etti:

Bir kadın gelir, değiştirir seni,

Alıştığın o sert, kararlı şeklini. Yüzbinlerce yıldır böyledir, gider.

Suyun kumsala vurması gibi…

Şarkı bitene kadar Ayşe gözlerini benden ayırmadı.

Şarkı bitince de elini bana doğru uzattı.

“Ne oldu?”

“Telefonunu verir misin?” diye sordu. Ben de telefonu ona uzattım.

“Şifrem on bir sıfır dört” dediğimde bana bakışı değişti, sanki hafiften gözleri dolar gibi oldu ama hemen bakışlarını kaçırdı. Telefona bir şeyler yazdıktan sonra arabanın içinde bu sefer Fikret Kızılok’un “Sibel Sezal – Bu kalp seni unutur mu?” şarkısı çalmaya başlamıştı. Görmüştü notu ve o da benim için açmıştı. Ayşe’nin kısık çıkan sesi kulaklarıma doldu: “Unutmaz,” dedi. O an sanki kara bulutlar dağıldı ve gökkuşağı açtı. Sessizce yola devam ediyorduk. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından Mardin’de Serhat’ın kardeşinin evinin önündeydik. Dört araba arka arkaya dizilmiş bir şekilde beklemeye koyulduk. Bizimkilerin arabadan inmemesini tembihledikten sonra Tim’le beraber ilk önce medeni bir şekilde kapıyı çaldık. Kapıyı orta yaşlarda bir kadın açtı.

“Buyurun, ne istemiştiniz?” dedi kadın.

“Betül’ü almaya geldik,” dedim. Kadın bir an duraksadı, ne diyeceğini düşünmüş olmalıydı. Ardından

“Burada Betül diye biri yok,” diyerek kapıyı kapatmaya çalıştı. Son anda kapının kapanmasına engel oldum.

“Zorluk çıkartmayın,” dedim. Ardından Tim’le beraber konağın kapısından içeri girdik.

“Ya hemen Betül’ü bize verirsiniz ya da zorla insan alıkoymadan Selim ve Serhat gibi hapisten çıkarırsınız,” dedim. Kadın korkuyla içeriye gitti. Beş dakika sonra da yanında Betül’le beraber avluya giriş yaptı. Betül beni görünce birden çığlık attı. Artık bu tepkiye alıştım galiba; Zehra da beni görünce çığlık atmıştı.

“Benim üçüncü gözüm falan mı var yenge?” dedi yanındaki kadına.

“Ne diyorsun kızım ya? Zaten akşam amcadan çekeceğim var.”

“En önde sarışın, yeşil gözlü birisi duruyor değil mi? Adı da Merih. Bir tek ben mi görüyorum onu?”

“Kız ne diyorsun? Kör müyüm? Neden görmeyeyim? Kapımızı askerlerin basmadığı kaldı, o da oldu. Üşüttün mü sen de? Haydi.”

“Ölmedim ben Betül, gel hadi,” dedim. O an Betül koşarak yanıma geldi ve sıkıca sarıldı. Arka taraftan yengesi çık çık ladı ama o takmadı.

“Ablam, ablam! Nasıl kurtardın onu?”

“Kapıda seni bekliyor, gel hadi,” dedim heyecanla. Başını salladı.

“Ama sen nasıl ölmedin? Ne oldu?” diye sordu. Haklıydı tabi, birden hortlak gibi dikilmiştim karşısına.

“Görev,” dedim sadece. O da başını salladı. Konaktan çıktık ve araçlara ilerledik. Bizi gören Ayşe hemen arabadan indi, yanımıza geldi.

“Betül,” dedi ve kardeşini kolundan tutup çektiği gibi kollarının arasına aldı. Saçlarına öpücükler kondurdu.

“Nasılsın ablacım? Bir şey yapmadılar değil mi sana?”

“Yok abla, bir şeyim yok benim. Asıl sen iyi misin? Evlendirdiler mi seni o pislikle?”

“Yok ablacım, Merih son anda yetişti, evlenmedim,” dedi. Bunu duyan Betül bana döndü.

“Teşekkürler, Merih abi.”

“Ne demek abicim, görevimiz,” dedim ve göz kırptım.

“Ben görev falan değilim, Merih. İstemiyorsan kurtarmasaydın, ne de olsa her şey senin tercihin,” dedi. Bir yerden laf kondurmasa da olmuyordu.

“Ona bakma abi, seni karşısında görünce onun kafası uçmuştur.”

“Bana bak cadı, sen ablanla nasıl konuşuyorsun? Bir kere senin benim tarafımda olman gerekmiyor mu?”

“Aman abla ya, zaten iki yıl boyunca birbirinizin hasretini çektiniz. Yarın ne olacağı belli değilken ne bu tiribin? Sanki Merih abinin hasretinden yataklara düşmemiş gibi.” Dediğinde o an şaşkınlıkla Ayşe’ye baktım ama o kıpkırmızı bir yüzle Betül’e bakıyordu.

“Boşboğaz, bin arabaya!” dedi ve arabaya itti kardeşini. Ayşe ve Betül arka koltuğa geçti, babamsa öne oturdu. Ben de arabaya binmeden önce Tim’in yanına gittim.

“Kasırga, toplan!” dedim ve hepsinin karşımda sıraya girmesini bekledim.

“Siz burada üste kalıyorsunuz, ben Ordu’ya gidiyorum. Bir ay iznim var. İstediğiniz zaman kapım size açık, tatillerinizde gelebilirsiniz. O zamana kadar Allah’a emanet olun aslanlarım.” Dedim ve her biriyle vedalaşıp arabaya döndüm. Ben gelince kadro tamamlandı ve hava alanına doğru yola çıktık. İlk önce İstanbul, sonra da Ordu’ya gidecektik.

Betül daha bizimkileri tanımadığından, rahat etsin ve olayın şokunu atsın diye Ayşe, ben ve Betül bir arabayla havaalanına gidiyorduk. Bizimkileri de Ayberk askerî araç ile havaalanına getiriyordu. Ayşe sağ ön koltuk yerine kardeşinin yanına, arkaya oturmuştu. Kardeşini kollarının arasına almış, sıkı sıkı sarılıyordu.

“Ablacığım, seni de bırakıp gitmek zorunda kaldım. Küsmedin değil mi bana? Ama bak, yemin ederim geri seni almak için geri dönecektim. Telefonuna babam el koymuştur diye sana ulaşamadım da.” Kardeşine bakarken yüzünde derin bir pişmanlık oluşuyordu. Neler olduğunu anlamaya çalışarak konuşmalarına kulak verdim.

“Biliyorum abla, ben kızmadım zaten sana. Hem beni yanına nasıl alacaksın ki? Ben daha on sekizime basmadım bile. Polise haber verirler, senin de yerini bulurlardı o zaman. Gitmeseydin seni zorla evlendirecekti babam.” Ne yaşandığını daha tam anlamıyla anlamadığımdan kafam karmakarışık olmuştu.

“Ayşe,” diye seslendim gözlerimi yoldan ayırmadan. Onaylar bir mırıltı çıkardı. Benimle ne kadar az konuşursa o kadar kâr sayıyordu ve bu benim sinirlerimi zıplatıyordu. “Tam olarak ne oldu güzelim? Benim biraz aklım karıştı da baştan anlatır mısın?” diye sordum. Dikiz aynasından Ayşe’ye bakınca göz göze geldik o an.

“Senin görevinden daha önemli bir şey değil Merih, takma kafana o yüzden.” Beni Asa affetmeyecekti. Ayşe’nin bu cevabı üzerine Betül ablasını dirsekleyip kollarından ayrıldı ve ön tarafa doğru kaydı.

“Ne oldu biliyor musun abi?” diye anlatmaya başlayacakken Ayşe’nin ikaz dolu sesi duyuldu: “Betül!” Ama Betül ablasını umursamadan devam etti.

“Babam bize haber vermeden bir ara eve görücü geldi. Biz görücünün geleceği günün öğlenini haber aldık, bak sabahı da değil abi. Biz öğrendik bir iki saat sonra görücü geldi. Ablam çok direndi, evlenmeyeceğim diye ama babam kesin onu tehdit etti. Ne diye tehdit etti onu ben bilmiyorum ama tehdide eminim. Sonra görücüler yani Selimler geldi. Ablam Selim’i istemediğini Selim’e belli etmek için Türk kahvesine eline ne geçerse attı. Acı biber mi dersin, isot mu dersin?” dedi ve kıkırdadı. Az bile koymuştu kahvenin içine, iyi yapmış.

“Aferin senin ablana,” dedim ama Ayşe hiç buralı değilmiş gibi camdan dışarıyı izliyordu ama kulağı da bizdeydi.

“Sonra adam Selim kahveden bir yudum alması ile püskürterek çıkarması bir oldu,” dedi ve kahkaha atmaya başladı. “Ama abi görmen lazım adamın yüz ifadesini, çok komikti ama sonra kalktı annesini babasını beklemeden ablamı kendine istedi. Babam da verdi, ablama yüzük taktılar ama aradan yarım saat geçti ya da geçmedi ablam bir anda ortadan kayboldu. Meğersem nereye gitmiş bil bakalım?”

“Ordu’ya memleketime gelmiş.” Ah güzel gözlüm yine benim yanıma gelmiş ama bu sefer ben onu koruyup kollayamadım. “Özür dilerim güzelim, koruyamadım seni,” dedim ama bana bir cevap vermedi. Duymazlıktan gelerek Betül’e döndü.

“Ben yokken sana zarar vermediler değil mi canım?” Betül başını iki yana salladı.

“Sen varken nasılsa aynı öyleydi. Bağırıp çağırıp durdu. Daha sonra beni amcama bıraktı. Seni bulduklarını ve onlar gelene kadar amcama benim için kapı dışarı çıkmayacak dedi ve gittiler. Sadece senin için çok endişelendim o kadar.” Ayşe kardeşine sıkıca sarılarak öptü.

“Geçti artık, bir şey olmayacak. Babam ve annem kolay kolay daha hapisten çıkamazlar. Sen de benimle beraber kalacaksın. Tabi onlar çıkana kadar da sen reşit olursun yani kurtulduk artık kardeşim, özgürüz.” İkisi de havaalanına varana kadar birbirlerinden ayrılmadılar. Yaklaşık kırk dakika sonra da havaalanına varmıştık. Ayberk annemleri bırakınca geri dönmüştü. Şimdi de hep beraber uçağın kalkışını bekliyorduk. Ben sandalyede otururken Zehra da yanıma geldi ve koluma sarıldı. Kesin bir şey isteyecekti, bu onun naz hareketiydi. Ne kadar da özlemiştim onun bu hallerini. “Abi,” dedi, sonunu uzata uzata. “Zehra,” dedim, onun gibi.

“Biz şimdi ilk önce İstanbul’a gideceğiz ya.”

“Evet.”

“İşte oradan hemen Ordu’ya geçmesek, bir iki gün İstanbul’u gezsek nasıl olur?”

“Senin okulun yok mu? Zaten bu hafta gitmedin okula.”

“Abi, bugün Perşembe zaten. Yarın da yorgunluktan gitmem. Sonra hafta sonu zaten, gitsek ne olur ki? Hem Ayşe abla ile Betül’e de iyi gelir belki, ha ha ne dersin?” dedi. Olabilirdi aslında ama Ayşe ve Betül ister miydi ki? Ayşe’ye baktım, o da Betül’e baktı.

“Bana fark etmez, ablam ne derse o,” dedi Betül. Ayşe de başını salladı.

“Babanıza da sorun,” dedi. Zehra hoplaya zıplaya babamın yanına gitti; ondan da onayını alınca rotamız değişti.

“Abi, o zaman sen otelde oda ayır.” Sesinden ne kadar heyecanlı olduğu belli oluyordu. Uzun zaman sonra beraber bir gezi yapacaktık.

“Emredersiniz komutanım,” dedim ama Zehra beni takmadı, Betül’ün yanına ilerledi.

“Merhaba,” dedi Zehra.

“Merhaba,” dedi Betül de karşılık olarak. Onlar konuşup tanışırken ben de otelden oda ayırıyordum. Güzel bir otelden üç oda ayırdım; birini abim için, diğerini Betül ve Ayşe için, son odayı da bizim için. Ben bunları yaparken annem de başını göğsüme yaslamış kalp atışlarımı dnliyordu sanki hala hayatta olduğuma inanmaya çalışıyordu

Yaklaşık yarım saat sonra uçak kalkış yaptı. İki buçuk saatlik yolculuğun ardından İstanbul’a iniş yapmıştık. Saat gece on buçuğa geliyordu. Otele giriş yaptık ve yorulduğumuz için odalara ayrıldık.

Ayşe, onlar için ayrı bir oda tuttuğumu görünce şaşırmıştı.

“Ne gerek vardı Merih, ekstra masrafa?”

“Kardeşim rahat etsin Ayşe, hem senin için olan bir şey, ekstra bir şey değil.”

“Teşekkür ederim,” dedi.

“Rica ederim. Neyse sen git güzelce dinlen, yarın işimiz var. Size İstanbul’u gezdireceğim.”

“Tamam,” dedi ve arkasını dönüp odasının kapısını açtı, içeri girdi ama kapıyı kapatmadan adımı seslendi.

“Merih,” dedi o güzel sesi.

“Efendim Ayşe’m.”

“Aniden bir görev çıkmaz değil mi?” Onun bu sorusu canımı acıtmıştı; korkuyordu, tekrardan onu bırakmamdan korkuyordu.

“Çıkmaz, bir ay izinliyim.”

“Tamam, şey bir de bir yere gideceksen haber vermeden gitme,” dedi. Ben bu kızı sevmeyeyim de ne yapayım?

“Gitmem Ayşe’m, korkma. Sen rahatça dinlen, yarın çok yorulacaksın,” dedim. Başını salladı ve kapısını kapattı. Ben de bizim odaya girdim, sıcak bir duş alıp kendimi yumuşak yatağa bıraktım. Ayşe’nin korkusu içime dert kalmıştı. Acaba uyumuş muydu? Merak edip mesaj attım.

“Uyudun mu?” Attığım mesaj anında okundu.

“Banyo yaptım, saçlarımı kurutup uyuyacağım,” dedi.

“Saçlarını iyi kurula, hasta olma. Bir şey olursa hemen yanı başındayız, gelmekten çekinme. Burada benim, bir yere gitmeyeceğim. Seni seviyorum, iyi geceler” yazdım ve yolladım. Heyecanla mesajını beklemeye başladım. Acaba “Ben de seni seviyorum” yazacak mıydı? Telefonuma mesaj bildirimi düştü; sadece “İyi geceler” yazıyordu. O an sanki kalbim kırıldı. Telefonu yatağa fırlattım ve yan dönüp uyumaya çalıştım, ama aklımda o mesaj dönüyordu.

Şu an yanımda olsa da beraber uyusaydık. Biz onunla hiç beraber uyumamıştık. Sıkıca sarılırdım, o güzel kokusunu soluyarak uyurdum. Belki ileride Allah’ım o günleri de nasip ederdi. Şimdi hayaliyle yetinmem gerekiyordu.

 

Yeni bölümü beğendiniz mi? Yorumlarınızı bekliyorum arkadaşlar.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere 😍

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 09.04.2026 09:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...