20. Bölüm

10. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Yeni bölüm geldi, keyifli okumalar. Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.

 

 

Bazen insan her şeyin bitti dediği yerde bir mucize olurdu. Ama benim hikayemde mucizelere yer yoktu; ben kendi mucizemi kendim yaratmak zorundaydım. Babama yakalanmadan İstanbul uçağına binebilmiştim ve bu benim için bir mucizeydi. Biraz sonra İstanbul’a iniş yapacaktım. Dört saat sonra da Ordu’ya giden uçağa binecektim. İstanbul ile Ordu arası bir saat kırk dakika sürüyordu. Yaklaşık altı saat sonra Ordu’daydım, Merih’in doğduğu, büyüdüğü şehirde.

Camdan dışarıyı izliyordum; her şey ne kadar da küçük görünüyordu! Halbuki yerdeyken her şey ne kadar da büyük gözüküyordu insanın gözünde. Bazı dertler de böyleydi işte; başkası için küçük gibi görünen dertler, içine girdiğinde nasıl da bir enkaz gibi üzerine yıkılıyordu. Babama göre de böyleydi; ona göre benim bu yaptığım, şımarıklık ve şükürsüzlükden başka bir şey değildi.

“Sayın yolcularımız, uçağımız iniş yapmak üzeredir. Lütfen yerlerinize oturup kemerlerinizi takın.” Uyarısı, daldığım düşüncelerden çıkmamı sağladı. Sonunda İstanbul’a gelmiştim. Saat yirmi üç on beşi gösteriyordu ve ben İstanbul’a iniş yapmıştım. Dört saat sonra olacak olan uçağı beklerken acıkan karnımı doyurmaya karar verdim. Havaalanındaki yemek alanına girdim ve bir pizza siparişi verdim. Yemeğin gelmesini beklerken etrafı inceliyordum. Her şey ne kadar da yabancıydı. İnsanlar, duygular o kadar yabancı geliyordu ki, hatta ben bile kendime yabancıydım sanki. En kötüsü de buydu ya, kendine yabancı olmak. Cebimde sakladığım Merih’in fotoğrafını çıkardım; işte benim için yabancı olmayan tek şey bu fotoğraftı. Az kalmıştı, yakında gelecektim yanına. Yüzünü göremezsem de al bayrağına sarılacaktım.

Garson elinde bir tepsiyle sipariş ettiğim pizzayı ve içeceği getirdi, masaya bıraktı ve uzaklaştı. Yavaş yavaş pizzayı yemeye başladım. Ne de olsa vaktim boldu; üç saat boş boş beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

....

“Dikkat! Dikkat! Ordu’ya gidecek uçak on dakika içinde kalkış yapacaktır.”

Sonunda Ordu’ya giden uçağın içindeydim ve on dakika sonra uçağın kalkacağı anons ediliyordu. Yolculuğun çabuk bitmesi için uyumaya karar verdim. Gözlerimi kapattım ve uyumaya çalıştım.

2 saat sonra

Koluma dokunulmasıyla da irkilerek uyandım.

“Orduya iniş yaptık efendim,” dedi Hostes. Bir an için afalladım. Boş gözlerle kadına bakıyordum, birkaç saniye sonra ne olduğunu anladım.

“Ne?” dedim şaşkınlıkla.

“Geldik, inebilirsiniz” diye tekrardan bir açıklama yaptı.

“Tamam, teşekkür ederim” dedim ve apar topar oturduğum yerden kalktım.

Gelmiştim işte Ordudaydım. Şimdi belki de buraya daha önceden Merih de gelmişti, kafasını kaldırıp gökyüzüne bakmıştı, ilk adımlarını bu şehirde atmıştı ve ben artık bu şehirdeydim.

Merih Ünyeliydi. Havaalanında Ünye ilçesine giden dolmuşlar bekliyordu. Ünye yazan dolmuşa bindim.

“Merhaba, Ünye’ye gidiyor değil mi?”

“Evet bacım, görmiyi misin camdaki yaziyi?” dedi. Karadeniz ağızıyla.

“Ne kadar peki ücreti?”

“Üç yüz elli lira.” Cüzdanımdan parayı çıkardım ve adama uzattım.

“Boş bulduğun yere geç otur,” dedi adam; tavırları bir değişikti. Çok üstelemedim. İleride, cam kenarındaki boş bir koltuk vardı; geçip oraya oturdum. Camdan dışarıdaki insanları izlemeye başladım. Bazıları birbirine sıkı sıkı sarılıyor, bazıları el ele yürüyor, bazıları da birbirlerine veda ediyordu. Hayat böyleydi işte; insan dışardan sağlam gözükür, ama içimizde ne fırtınaların koptuğu belli olmazdı. Ya da kalbimizin bahar yerine döndüğünü Onlara baktığımda sadece birbirlerine veda eden iki insan görüyorduk, ama belki içinden ondan ayrılacağı için ne kadar üzgün olduğunu ya da ondan ayrıldığı için belki de mutlu olduğunu bilemeyecektik. Hayat tamamen sırlarla kaplı bir bilmece gibiydi.

Yaklaşık yarım saat sonra arabanın motor sesi yükseldi ve araba çalışmaya başladı. Merih’e giden yoldaki son adımı da tamamlamıştım; gereken tek şey dolmuşun bir an önce Ünye’ye varmasıydı.

Önümde yaşlı bir teyze oturuyordu. Dış görünüşünden güvenilir ve kibar birisi olabileceği kanısına vardım ve Şehitliğin nerede olduğunu bilme ihtimalinden ona sormaya karar verdim.

“Pardon,” diye seslendim, ama dönüp bana bakmadı. Bu sefer koluna dokununca dönüp bana baktı.

“Merhaba, rahatsız ettim, kusura bakmayın, ben bir şey soracaktım da” diye açıklama yaptım.

“Tabii kızım, sor bakalım.” Dedi güler yüzle

“Ünye’de şehitlik nerede acaba? Yerini biliyor musunuz?” dediğimde kadının yüzünden bir acı gelip geçti sanki. Bir süre yüzüme baktı, sonrasında başını salladı

“Tabii biliyorum kızım, bilmez olur muyum hiç? Bizim kalbimiz orada, nasıl bilmeyelim ki? Bu dolmuş şehitliğe yakın bir yerden geçiyor. Şoföre de seni orada indirsin de. Az ilerisinde büyük bir cami var, görürsün zaten. Caminin sokağından gir, ilk değil ikinci sağa gir, hemen karşında.” Diye detaylıca anlattı.

“Teşekkür ederim abla.”

“Rica ederim güzel kızım. Seni de buralarda hiç görmemiştim daha önce. Şehitlikte bir tanıdığın mı var?” diye sordu.

“Var abla,” dedim. Devamını getiremedim, kelimeler boğazımda düğümlendi. Sesli dile getirmek benim için her zaman zor olmuştu.

“Belli belli senin halinden, gönül yaran var senin belli ki orada yârin vardır kızım. Başın sağ olsun.” Dedi. Ne diyebilirdim ki? Pat diye anlamıştı.

“Vatan sağ olsun,” dedim. Tek söyleyebildiğim şey buydu zaten daha ne denirdi ki? Ardından kadın önüne döndü.

“Şoför Bey, beni şehitliğe yakın bir yerde indirebilir misiniz?” diye seslendim. O an şoförün yüzündeki sert ifade yumuşadı.

“Tabii indiririm. Şehitliğe mi gideceksiniz?”

“Evet,” diyerek kısa bir cevap verdim.

“Selam söyleyin,” dedi o da kısa ve net bir şekilde.

“Aleykümselam,” dedim ben de selamını ileteceğimi anlamasını adına.

Sessiz sedasız bir yolculuk oluyordu; kimseden ses çıkmıyordu. Bu normal değildi; yolculuğun başında herkes birbiriyle konuşuyordu. Sessizlik bir yandan işime geliyordu zaten; ağrıyan başıma gürültü iyi gelmiyordu. Yaklaşık kırk dakikanın ardından sessizliği bozan şoför oldu.

“Şehitliğin oraya geldik,” dedi. Aradan dışarı baktığımda mezarlığın önünde olduğumuzu gördüm.

“Buranın önünden geçiyor muydunuz ki?”

“Aramaya uğraşma diye getirdim. Git de şehitlerimize selamımızı ilet, kızçe de hayde.” Daha demin sert bir mizaca sahip olan adam, şimdi sanki pamuk gibi olmuştu. nedenini anlaması zor değildi hepimizin yarası ortaktı.

“Teşekkür ederim” dedim ve dolmuştan indim. İki yıllık hasretlik buraya kadardı; gelmiştim işte. Aramızda sadece metreler vardı artık. Kapıda duran bekçiye selam verdim.

“Merhaba, ben Kıdemli Üsteğmen Merih Alpay’ı ziyarete geldim” dedim. Bunun üzerine bir defter açtı ve eline kalem alıp bana baktı.

“Hoş geldin kızım, adınızı öğrenebilir miyim?”

“Tabii, Ayşe. Ayşe Kul.” Deftere adımı not alıp tekrardan bana baktı.

“Tekrar hoş geldin Ayşe kızım. Peki, yakınlık derecesi nedir?” Ne diyecektim ki şimdi adama? Sevgilisidir desen, bana “Sen iki yıldır neredeydin?” demez miydi?

“Tanıdık,” dedim. Bana baktı, ardından derin bir iç çekti. “Peki kızım, beşinci sırada, ikinci mezar. Geçebilirsin.” Dedi. İçeri girdiğimde ilk önce selamı teslim ettim, ardından da Merih’i aramaya başladım. Beşinci sıra demişti, ben şu anda ikinci sıradaydım. Üç sıra daha ilerledim; gelmiştim işte, şimdi yanı başındaydım ama daha fazla ilerleyemedim, orada kala kaldım. Gözüm mezar taşının başında dikili olan bayrağa takıldı. Merih artık o bayrakta yaşıyordu. Bayrağın gökte her dalgalanışı sanki Merih’in o sıcacık nefesiydi; ama bu durum canımı çok yakıyordu. Ben bir bayrakla avunmak istemiyordum, ben Merih’i istiyordum. Dizlerimde sanki takat kalmadı, ayakta durmakta zorluk çekiyordum. Dikildiğim yere çöke kaldım. Yedi yüz doksan bir kilometreyi aşıp gelmiştim ama aramızdaki bir metre sanki dağlar kadardı; sanki ne kadar ilerlesem ilerleyeyim ulaşamayacakmış gibi hissettim.

Orada ne kadar durdum bilmiyorum ama hala ellerim titriyor, ağlamaktan gözlerim yanıyordu. Yerden güç alarak ayağa kalktım. Merih’in yanında, ona yoldaşlık yapan Mezarın yardımını alarak onun yanına ulaşabilmiştim.

“Merih,” dedim. Adı ağzımdan o kadar muhtaç bir şekilde çıktı ki, sanki çölde kaybolmuş bir bedevinin su istemesi gibiydi. Benim de kalbim çöle dönmüştü ve ondan bir damla su dileniyordum; tek bir damla bile olsa sanki kalbim çiçek bahçesine dönecekti. Keşke şu anda karşımda olsa da bana “Ayşe’m” dese, adımı onun sesinden bir kere duyabilsem, ona bir kere daha sıkıca sarılabilsem; tüm ömrümü feda ederdim. Ama imkânsızdı; o burada, kara toprağın altında, ben ise o toprağın üzerindeydim. Bizim aşkımız mahşere kalmıştı.

Saat sekize geliyordu, hava yeni aydınlanmıştı ve bu, Merih’le beraber ilk kez güneşin doğuşunu izlediğimiz andı. Mezar taşının yanına oturmuş, başımı da mezar taşına yaslamıştım.

“Kalbim,” dedim kısık bir sesle, “kalbim çok acıyor, Merih. Sen yoksun, gittin, ben kimsesiz kaldım. Sen olsan böyle olmazdı. Hem kim bilir, belki de evlenmiş olurduk. He, hatta belki bir tane bile çocuğumuz olmuş olurdu. Ben kız olsun isterdim, tabii erkek olsa da severim, çok severim. Ama kız çocuklarının giysileri filan çok tatlı. Ben küçükken babam izin vermediği için giyemiyordum, içimde ukde kaldı. Kızımın giymesini isterdim, saçlarını yeni yeni modeller yapardım. Onunla beraber senin gelmeni beklerdik. Ama bir tık kızımı kıskanabilirdim ya; görevden geldiğin gibi ilk kızımı öpersen,” dedim. Ardından bir anda duraksadım çünkü karşımdan bir cevap gelmedi ve söylediklerim imkansızdı. O an bir kere daha kahroldum. Ben Merih’in yanındayken her zaman çok konuşurdum; yine aynısı oldu, kendimi kaptırdım, konuştum da konuştum. Onu da üzmüş müydüm acaba? Üzülmesindi o.

“Üzülme,” dedim, beni duyabilmesini temenni ederek. “Ben üzülüyorum zaten, sen üzülme, Merih. Ben seni sevdim, senin içinde olduğun her şey kabulüm; bu hasretlik olsa bile, sana hasretsem eğer, ben o hasretliği de severim, Merih,” dedim ama daha fazla konuşamadım. Zira içime bir öküz oturmuştu sanki. Başımı soğuk mezar taşından ayırdım ve toprağa yasladım. Elim, nemli toprakla buluştu; sanki onun saçlarını seviyormuşçasına sevdim toprağı.

“Çok…” dedim, ardından ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. “Çok, Merih, seni çok seviyorum ve çok özledim. Neden gittin ki? Hani sonunda beni görecek olman, tüm görevlerden sağ salim dönebilmen için yeterliydi? Hani beni arkanda bırakmazdın? Neden beni kandırdın? Üzülme diyorum ama üzül, Merih. Ben dayanamıyorum artık, sensizlik çok ağır. Tamam, hasretlik, sana hasretlik ama çok ağır be, biliyor musun? Ben sana gelebilmek için kaçtım. Babam beni sevmediğim bir adamla nişanlanadırmak istedi; başardı da, taktı o lanet yüzüğü parmağıma. Ama dayanamadım, Merih. Senin olmayan bir yüzüğü parmağımda taşıyamazdım. Ben ölsem daha iyiydi. Çıktım odama, yanıma telefonumu, cüzdanımı ve Senin fotoğrafını da alıp kaçtım o evden. Biliyorum, babam yakalasa beni öldürür ama sensiz ben her gün ölüyorum zaten. Hem belki babam beni öldürse kurtulurum o zaman ve artık kavuşuruz seninle. Ben seni çok özledim, Merih. Sen beni özlemedin mi?” Sesim titriyor ve yorgunluktan da başım dönüyordu; Merih olmadan bir hiç gibiydim. Yorgunluğun da getirdiği etkiyle başımı Merih’in toprağına yasladım ama bir anda, omzumda bir el hissettim. Korkarak başımı çevirdim; karşımda ellilerinin ortasında yeşil gözlü bir kadın dikiliyordu. Yüzü tanıdık geliyordu. Gözlerine daha dikkatli bakınca hatırladım; bu gözler Merih’in gözleri ile aynıydı. Merih bana birkaç kez annesinin fotoğrafını göstermişti. Şimdi o fotoğrafta gördüğüm kadın tam karşımdaydı ama o fotoğraflara nazaran bayağı yaşlanmış duruyordu.

“Kızım,” dedi Merih’in annesi. Adı hatırladığım kadarıyla Melek’ti.

“Melek abla,” dedim. Adını duymasıyla o da yere, benim yanıma çöktü ve kollarını boynuma doladı. Sıklaşan nefeslerinden onun da ağladığını anladım. Ben de sarılmasına karşılık olarak kollarımı beline sardım. Birbirimizi ilk defa görmüştük ama sanki kırk yıllık hasretliğimizi giderir gibi sarılıyorduk. Ben onun kollarında Merih’in sıcaklığını arıyordum. Peki o bende ne arıyordu? Benim için durum zordu; peki ya annesi? Ne yapmıştı? Bu vatana bir çocuğunu şehit vermişti. Nasıl dayanmıştı bu acıya? Nasıl kalkabilmişti tekrar ayağa? Bir asker annesi olmak bunu gerektirirdi demek ki; arkada kalanlar için ayakta kalmak zorundaydı.

İlk ayrılan Melek abla oldu.

“Kusura bakma kızım, bir anda sarıldım.”

“Ne kusuru efendim, bana da iyi geldi sanki Merih’e sarılıyormuş gibi hissettim,” dediğimde kadının gözleri mezar taşına dokundu.

“Sen Ayşe olmalısın,” dedi.

“Evet, benim,” diyebildim sadece.

“Ben Merih’i unuttun sandım kızım,” dedi ağlamaktan çatallaşmış sesiyle.

“Nasıl unutabilirim ki onu? İmkânsız unutamam, ben sadece gelemedim,” dedim. Daha fazla bir şey diyemedim, o da sormadı.

“Kendini hazır hissedince anlatırsın o zaman kızım. Ben bir Yasin okuyayım Merih’ime, sonra da bizim eve gidelim. Karnını doyur, hem üzerin de incecik, hasta olursun. Yanlış hatırlamıyorsam Mardin’de yaşıyordun, değil mi? Hem yorulmuşsundur,” dedi. Mardin’de yaşadığını bildiğine göre Merih beni az çok ailesine anlatmıştı ama iki yıldır ne ziyaretine gelen ne de bir haber almaya çalışan bir kızı şimdi nasıl evlerine alırlardı ki?

“Ben size yük olmayayım, hem biraz daha burada kalmak istiyorum,” dedim ama Melek abla başını anaç bir şekilde iki yana salladı.

“Kesinlikle kabul etmiyorum. Hem ne yükü? Sen benim Merih’imin emaneti sayılırsın güzel kızım. Hem ben Yasin’i yavaş okurum. Ben bitirene kadar hasret gider, ardından tekrar gelmek istersen yine gelirsin,” dedi. Uzun zaman sonra Betül’den başka birisi gerçekten de beni düşünmüştü. Merih’im şimdi yanımda olsa o da bana üzerime ince diye kızardı. Kesinlikle annesine çekmişti. Kadıncağızı daha fazla üzmemek adına kabul ettim. Gerçekten de Yasin’i yavaş okudu, neredeyse bir saatte ancak bitirdiğinde toprağını okşadı, hasretini giderdi ve beraber şehitlikten ayrıldık; ama bedenim o an şehitlikten çıktı, lakin ruhum orada kaldı.

Ev, şehitliğe yürüme mesafesinde, yirmi dakika uzaklıktaydı. Merkezi bir konumda olan evleri neredeyse bizim konağımızdan büyüktü; görünce şaşırdığımı söyleyemem. Maddi durumlarının iyi olduğunu biliyordum. Villa tarzında inşa edilmiş ev üç katlıydı ve kocaman bir bahçesi vardı.

“Burası da bizim kürkçü dükkanımız işte kızım,” dedi Melek abla. Kürkçü dükkanı demeye bin şahit, gayet lüks bir evdi, kocaman bahçeleri vardı.

“Çok güzelmiş. Allah mutlu mesut yaşamayı nasip etsin,” dedim tüm içtenliğimle. Ama Melek ablanın yüzü hüzünlüydü.

“Teşekkür ederim kızım. Ama Merih olmadan çok zor be,” dedi ve iç çekti. Ben sevdiğimi, o ise evladını vermişti bu vatana. Kolay değildi elbette, Allah hiçbir anneye bu acıyı yaşatmasın. “Gel hadi içeri girelim, sakın kendini rahatsız hissetme lütfen,” dedi ve sırtımı sıvazladı. Bu, benim cesaretimi toplamama neden oldu. Bu eve Merih ile el ele gelmek vardı ama nasip değilmiş; bazı şeyler, ne kadar istersek isteyelim, isteme derecemiz kadar imkansız oluyordu. Gözlerim hızlıca etrafı tarandı, acaba Merih bu evde mi doğmuştu, ilk adımlarını, ilk yaramazlığını bu bahçede mi atmıştı? Onu o kadar özlemiştim ki, ne kadar anısı varsa her birini bilmek istiyordum, Merih’e dair bir şeyler görmeye ihtiyacım vardı ama en çok da Merih’e.

“Şey, ben evi gezmeden önce, Merih’in odası duruyorsa eğer, orayı görebilir miyim?” dedim. Melek ablamın gözleri tekrardan puslandı.

“Ah kızım, nasıl bozalım ki biz o odayı? Tabii ki de duruyor, gel göstereyim sana.” Dedi ve koluma girip beni evin içine soktu ve hemen üçüncü kata çıkardı.

“Aslında evimiz iki katlıydı ama Merih tutturdu ‘ben teras katı istiyorum’ diye; üçüncü katı sonradan çıkardık. Tek bir oda var bu katta, oda da Merih’e ait. Gel bakalım, istediğin gibi dolaşabilirsin odayı.” Dedi ve kapıyı açtı. Oda kocamandı; sadece Merih’in odasından bir artı bir büyük bir ev çıkardı.

“Burası çok büyük.” Dedim. Melek abla güldü, ama gülüşünde bile hüzün saklıydı. Bana belli edip beni üzmek istemiyordu ama onun acısıyla kendi acımı kıyaslayamam bile. Dokuz ay karnından taşıdığı, büyüyene dek, hatta büyüdükten sonra bile gözü gibi bakan bir anneydi Merih’in annesi. Merih annesinden ve babasından bana bahsederken adeta gözleri parlardı ve bu kadın oğlunu kaybetmişti. Ne kadar zor bir durum olmalı.

“Bizim oğlan dar alana gelemez, bilirsin. Sığamaz yoksa, bunalır. Askeriyede nasıl kalıyordu anlamıyorum vallahi! Bize gelince nazlı, kınalı kuzu ama askeriyede aslan kesiliyordu, nazı bizeydi yani onun.” Dedi ve masanın üzerinde duran Merih’in fotoğrafını eline alıp kocaman bir öpücük bıraktı. “Neyse, ben seni yalnız bırakayım kızım. Bir saate de kahvaltıyı hazırlarlar, ben seni çağırırım. Sen istediğin gibi vakit geçirebilirsin.” Dedi ve odadan çıktı. Demek burası Merih’in kaldığı odaydı. Bu yatakta uyumuş, bu masada oturmuştu. Odanın içinde kocaman bir kitaplığı da vardı; gözüm oraya takıldı. Genellikle klasik kitaplar vardı, demek ki bana söylediği o romantik cümleleri burada kurabiliyordu. Naif bir ruhu vardı ama bunu doğru düzgün kimseye göstermiyordu. Dışarıdan ne kadar sert, aşılması zor biri olarak görünse de, o duvarları aştığın zaman aslında ne kadar ince ruhlu olduğunu anlıyordu insan. Ne kadar kaba kalıplı bir vücudu olsa da bir o kadar hoşgörülü bir insandı benim Merih’im. Daha biraz göz gezdirdiğimde bu sefer gözüme çarpan şey kıyafet dolabı oldu. Acaba kıyafetleri duruyor muydu? Kokusu gitmiştir belki ama bir zamanlar o kıyafetlerin Merih’in üzerinde olduğunu bilmek içimi kıpır kıpır yaptı. Hemen dolabı açtım; içinde bir sürü kıyafet vardı ama dolabın sol tarafı tamamen üniforma ile doluydu. Kamuflaj ceketini çıkardım ve kokladım. Kokusu gitmişti ama anıları vardı. Ceketi üzerime geçirdim ve yatağına doğru ilerledim. Merih bu yastığa başını koyarak uyumuş muydu acaba? Biz ona hiç beraber uyumamıştık. Şimdi onun ceketine sarılarak uyusam, onunla uyumuş gibi hisseder miydim? Yatağın bir köşesine kıvrıldım ve sanki yanımda o varmışçasına yastığına sarıldım. Gözlerimi kapadım ve yüzünü hayal etmeye çalıştım. Buradaydım işte onun odasında ama o yoktu. Beni bir başıma bırakmıştı. Ağlamaktan gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı. Yol yorgunluğu da olunca, Merih’in kolları gibi olmasa da kendimi uykunun huzurlu kollarına teslim ettim.



Merhaba, yeni bölümü nasıl buldunuz? Ayşe, Merih'in memleketine geldi sonunda. Yorumlarınızı bekliyorum. Bu bölüm kısa olduğu için yarın bir bölüm daha gelecek. Yarın görüşürüz.

 

 

 

 

Bölüm : 18.03.2026 15:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...