22. Bölüm

12. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Yeni bölüm geldi, keyifli okumalar.🥰

 

 

Bazen kayıplar, insanın yüreğini hiç beklemediği bir şekilde büyütür. Ben de Merih’i kaybettiğimde büyümüştüm. Bugün on bir Nisan’dı ve bugün benim dünyaya gözlerimi açtığım gündü. Yirmi dört olmuştum ama bu iki yılda büyüdüğümden daha çok büyümüştü ruhum. Önceden az da olsa içimde bir çocuk vardı ama o çocuk da şimdi her zerresine kadar acılar içinde kıvranıyordu. Eğer Merih yanımızda olsaydı, ilk doğum günümü o kutlardı. Bugün, o olmadan gözümü açtığım sekiz yüz altmış üçüncü gündü. Her zamanki gibi uyandım; boş gözlerle etrafa bakıyordum. Gözlerimdeki hüzün, sesimdeki boşluk, Merih’in olmadığı her anın yansımasıydı.

Kalktım, elimi yüzümü yıkadım ve saate baktım; sekize beş vardı. Evdekiler kalkmış mıydı acaba? Merih’in odasından çıktım ve yemek odasına ilerledim. Evdeki yardımcılar sofrayı kurmaya başlamışlardı bile.

“Günaydın. Kolay gelsin.”

“Günaydın efendim. Teşekkür ederiz.” Dedi içlerinden biri. Acaba kahvaltı saatleri kaçtı? Sofra şimdiden kurulmaya başlandığına göre, sekiz, sekiz buçuk gibi sofraya oturuyor olmalılardı. Yemek odasından çıktım ve salona ilerledim. O sırada eli ağzında, esneyerek Zehra odaya girdi. Kumral saçları dağınıktı; gece uyuyamamış olmalıydı.

Ayşe abla.”

“Günaydın canım. Uyuyamadın mı, gece çok yorgun görünüyorsun?”

“Yok ya, uyuyamadım. Proje ödevim vardı da onu hallettim. Malum, lise son olunca proje ödevleri daha zor oluyor, vakit ayıramıyordum.”

“Hangi bölüm istiyorsun Zehra?” diye sordum. Hiç tereddüt etmeden “Hukuk” dedi.

“Eşit ağırlıksın o zaman. Matematikten takıldığın soru olursa bana sorabilirsin ya da TYT’den filan. Diğerlerinden anlamam ama yardımcı olabildiğim kadar çözerim.”

“Teşekkür ederim Ayşe abla. Sorum olmaz mı Allah aşkına ya! Şu integral türevi bulanın Allah belasını versin!” dedi sinirli bir şekilde. O söylenirken salona Melek abla girdi.

“Söylenme, söylenme. Git ders çalış.” Dedi. Kız daha yeni kalkmıştı. Bizimkiler olsa kalk sofrayı kur derdi. Bazen insanın en büyük şansı ailesi oluyordu; benim ise en büyük şanssızlığım ailemdi

“Anne, bismillah ya, yeni kalktım. Bırak da kahvaltı yapayım.” Dedi sitemkâr bir şekilde.

“Çok bile uyumuşsun kızım, rakiplerin uyumuyor uyumuyor.”

“E yok artık anne! Uyumayayım mı? Zaten Netlerim iyi TYT denemesinden yüz iki, AYT denemesinden altmış dokuz yaptım.” Dedi. Neleri iyiydi? Sınava daha iki ya da üç ay olacaktı. O zamana kadar nelerini daha da arttırabilirdi.

“Nelerin gayet güzelmiş Zehra. Strese girme sen, stres yapmak iyi değil. Bazen stres yüzünden yapacağın soruları bile yanlış yapabilirsin.”

“Anlat abla, anlat! Annem de duysun.” Dedi.

“Bu gürültü ne Zehra?” diye Alaattin abi de içeri girdi.

“Aman bey, boş ver. Yine kafa ütülüyor bizim kız.” Dedi Melek abla, ama Alaattin biye göz kırptı. Anlaşılan Zehra ile uğraşmayı seviyorlardı.

“Görüyor musun Ayşe abla, hep benim üzerime geliyorlar.”

“Üzülme canım, senin netlerin gayet iyi ve daha iki ayın var. Netlerini daha da artırabilirsin bence.” Diye teselli etmeye çalıştım, gerçekten de netleri iyiydi ve bunu kafasına takmaması gerekiyordu.

“Sen de olmasan arkamda duran yok be abla,” dedi ardından koluma girdi. Beraber yemek sofrasına oturduk ve kahvaltımızı yaptık. Buradayken kendimi çok huzurlu hissediyordum; yaşayamadığım aile huzurunu burada yaşıyordum ve bu benim psikolojik olarak toparlanmamı sağlıyordu. Şu an bir aile olmak için illa kan bağı olmasının gerekmediğini Alpaylarla öğrendim. Bir günde demeyin, bir insanla göz temasına girdiğinizde onun asıl hislerini anlarsınız. Ben onların gözüne baktığımda bana karşı bir sevgi, merhamet görüyordum, öyle olmasa bana evlerini açarlar mıydı, oğlumuzun eski sevgilisi der geçerlerdi.

“Kızım, istersen bugün gelip hastaneyi görebilirsin; istediğin zaman da işbaşı yapabilirsin,” dedi Alaattin abi. CV filan istememişti; bu diğer çalışanlara haksızlık olmaz mıydı? Torpille girmek istemiyordum. İş arayan o kadar insan varken damdan düşer gibi onların hakkını çalmak hiç de adil bir şey değildi, buna vicdanım el vermezdi.

“CV mi almadınız, görüşme de yapmadık,” dedim.

“Sen Mardin Artuklu Üniversitesi’nden iki bin yirmi dört çıkışlı değil misin? İki bin on dokuz yılında yanlış hatırlamıyorsam ilk yüz bine girmiştin, o sene üniversite de yüz elli binle kapatmıştı. Daha iyi bir üniversiteye gidebilirdin ama ailen il dışına izin vermedi, okulunu da ikincilikle bitirdin.” Dedi. Bu kadar bilgiyi bilmesine şaşırmıştım. Ben iyice araştırmış olmalılardı onlar da haklı tanımadıkları birine evlerin açamazlardı değil mi?

“Siz,” dedim ama ne diyeceğimi bilemedim.

“Merih’in ağzından senin adının düşmediğini söylemiştik kızım, sen bize yabancı değilsin, sadece sen bizi tanımıyorsun o kadar.” Merih’in benden bu kadar çok ailesine bahsetmiş olması, kalbimdeki kurak topraklarda çiçek açtırıyordu. Ve ben beni araştırdıklarını düşünmüştüm oysa ki beni araştırmamışlar mı, bunların hepsini Merih mi anlatmış ailesine?

“Yani torpille girmiyorsun, ben başarılı bir hemşireyi işe alıyorum, seni kaçıramam,” dedi ve güldü.

“Siz bugün işe gidecek misiniz?”

“Evet, gideceğim. İstersen benimle gelebilirsin.” İyi olurdu aslında ama ben kahvaltıdan sonra Merih’in yanına gitmeyi düşünüyordum. Acaba saat kaçta işe gidecekti?

“Saat kaçta çıkacaksınız?”

“On iki de çıkacağım, o zaman beraber çıkarız,” dedi. Daha on ikiye dört saat vardı; dört saate Merih’in yanına gidip gelebilirdim.

“Ben Merih’in yanına gideceğim dün ona söz vermiştim, on ikiye kadar dönerim,” dedim ve aceleyle ayaklandım.

“Kızım, daha karnını doyurmadın,” dedi Melek abla. İştahım yoktu ki zaten; az fazla yemek yiyeyim, midem bulanıyordu.

“Bekle kızım, biz de seninle gelelim, oradan geçeriz hastaneye,” dedi Alaattin abi. Bu da iyi fikirdi.

“Tamam o zaman,” dedim ve Zehra’ya döndüm. “Ben gelirken yanımda kıyafet getirmedim de, şimdilik senin kıyafetlerinden giyebilir miyim?” diye sordum. İlk işim dışarı çıkıp yeni kıyafetler almak olacaktı.

“Tabii ki, sormanı hata. Odamı biliyorsun, dolabımdan istediğini alabilirsin.”

“Teşekkür ederim,” dedim ve izin isteyip Zehra’nın odasına gittim. Dolabını açtığımda benim tarzıma uygun kıyafetler gördüm. Allah’tan zamane genç kızları gibi açık saçık giyinmiyordu. Beyaz kısa kollu bir tişört ve siyah pantolon giydim. Üzerimdeki kıyafetleri ise banyodaki kirlilik sepetine atıp yemek odasına indim.

“Ayşe abla, bir insana tişört ve pantolon bu kadar mı yakışır ya? Abimin sana aşık olmaması imkansızmış ki zaten gözlerim kör olacak şimdi ışık saçıyorsun,” dedi Zehra. Öyle deyince bir tık utangaç olmuş olabilirdim.

“Teşekkür ederim,” dedim ama sesim biraz kısık çıkmıştı.

“E hadi biz de kalkalım madem, hatun. Hadi Zehra, sen de. Mert de oraya gelecekmiş. Ailecek Merih’imin yanına gidelim. Bir kere de bizi tam kadro görsün. Dünya gözüyle nasip olmadı ama ruhu huzur bulsun, emaneti yanımızda.” Dedi ve bana bakıp sıcacık bir gülümseme sundu. Bir şey diyemedim, sadece onlara baktım ve gülümsedim. Aile olmak için illa kan bağına ihtiyacı yoktu; önemli olan o kişiye duyduğunuz sevgiydi.

Melek abla ve Zehra da kalkıp odalarına gittiler. On beş dakika içinde kıyafetlerini değiştirmiş bir şekilde salonda toplaştık.

“Hazırsanız çıkalım,” dedi Alaattin Abi. Melek Abla da onu onaylayınca evden çıkıp Alaattin Abinin arabasına bindik. Hastaneye gideceğimiz için arabayla gidiyorduk; yürüme yirmi dakika olan yol, arabayla beş dakikaya düşmüştü. Şehitliğin kapısına gelince hepimiz arabadan indik. Alaattin Abi bekçiye el edip içeri girdi; bekçi de ona başıyla selam verdi. Merih’in yanına bizden önce Mert Abiler gelmişti bile. Hilal Abla ve Nursima da buradaydı. Gerçekten tüm ev ahalisi buradaydı. Hepimiz Merih’in mezar taşının önünde durmuş ona bakıyorduk; kimseden çıt dahi çıkmıyordu. Bu iki günde enerjisi hep yüksek olan, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan Alaattin Abi, üzgün gözlerle Merih’in mezarına bakıyordu.

“Uzun zaman sonra tüm aile karşındayız oğlum,” dedi Alaattin Abi, “için rahat olsun” diyerek ekledi.

Melek Abla yanında getirdiği Yasin’i açtı ve okumaya başladı. Diğerleri de dualarını okuyordu; ben de içimden duamı okudum. Ardından da başucuna geçip oturdum. Herkes burada olduğundan sesli konuşamıyorum ama içimden de konuşsam o beni duyar ve dediklerimi anlardı.

Melek Ablanın Yasin’i okuması tekrardan neredeyse bir saatini aldı. Saat on bire geliyordu.

“Kızım, gidelim mi?” dedi Alaattin Abi.

“Daha erken değil mi baba?” dedi Zehra.

“Ayşe’ye daha hastaneyi gezdireceğim Zehra, on iki buçukta da toplantım var,” diye açıkladı. “Hilal, sen annen Nursima ve Mert’in arabasıyla eve geçin, biz de benim arabayla hastaneye geçeriz,” dedi. Ben de Merih’e vedamı edip Alaattin Abi’nin arabasına bindim.

Hastane şehitliğe uzak değildi; on beş dakika içinde hastaneye varmıştık. Çok büyük bir hastaneydi; girişte büyük harflerle “Özel Alpay Hastanesi” yazıyordu. İçeriye girdiğimizde sekreterler Alaattin Abi’ye ve Mert Abi’ye selam veriyordu. İlk önce acil servisi gezdik, sonra yoğun bakım ünitelerini, doğumhaneyi derken yavaş yavaş her tarafı gezdirmişlerdi. Saat on ikiyi yirmi geçiyordu.

“Ayşe, sen istersen bizi kafede bekle; bizim yaklaşık bir saatlik toplantımız var. Ama beklemek istemiyorsan bir taksiye binip eve gidebilirsin, Zehra sana konum atsın,” dedi. Ama hastanede olmak iyi hissettirmişti; bunu onlara söylesem tuhaf karşılayabilirlerdi.

“Beklerim sizi, beraber geçeriz,” dedim.

“Tamam. Ha, bu arada bana kimliğini verebilir misin?” dedi.

“Neden ki?” diye sordum ama o sırada cüzdanımdan kimliğimi çıkarıyordum.

“Giriş işlemlerini başlatabilmem için kimliğin lazım,” diye açıkladı; ben de kimliğimi ona uzattım.

“Yarın işbaşı yapabilir miyim?” diye sordum.

“Bu kadar erken mi?” dedi Mert abi de.

“Erken değil ki Mert abi, geç bile kaldım; ben mezun olalı bir buçuk sene oldu.” Merih şehit olduktan dört ay sonra mezun olmuştum.

“Peki, sen öyle diyorsan,” dedi Mert abi; ardından da vedalaşıp ayrıldık. Ben kafeteryaya indim, onlar da toplantıya gitti. Kendime bir kahve aldım ve masalardan birine oturdum; ama oturmamla telefonumun çalması bir oldu. Arayan Zehra’ydı.

“Alo,” dedim.

“Alo Ayşe abla, ne yapıyorsun?”

“Hiç, babanla abin toplantıya gittiler, ben de kafeteryada oturuyorum.”

“Oturma, kalk, kapıya gel,” dedi.

“Neden? Ne oldu?”

“Yarın okulum var, o yüzden bugün seninle merkezi gezeceğiz,” dedi. Aslında benim için de iyi olurdu; üzerime birkaç parça eşya almam lazımdı.

“Tamam, geliyorum,” dedim ve kapattım. Dışarı çıktığımda Zehra, Hilal abla, Nursima ve Melek abla, Mert abinin arabasıyla dışarıda beni bekliyordu. Hepsinin geldiğini görünce şaşırdım ama belli etmeden arabanın arka koltuğuna oturdum.

“Merhaba,” dedim.

“Merhaba, hoş geldin kızım,” dedi Melek abla.

“Hoş bulduk.”

“E, o zaman gidiyoruz,” dedi Hilal abla ve arabayı çalıştırdı.

İlk başta bir AVM’ye gittik. Ben kendime birkaç tane kıyafet aldım. Ardından bir kafeye geçtik. Alaattin abi ve Mert abinin de buraya geleceğini biliyorduk, o yüzden onlar gelmeden sipariş vermedik. Nursima babasını beklerken biraz huysuzlaşınca Hilal abla onu gezdirmeye çıkardı. Biz de öyle havadan sudan sohbet ediyorduk. Yaklaşık yarım saatin ardından bir anda kafenin içinde ismim yankılanmaya başladı.

“İyi ki doğdun Ayşe, iyi ki doğdun Ayşe!” İlk başta anlayamadım. Arkamı bir döndüğümde, elinde pasta ile Hilal abla karşımda duruyordu. Doğum günümü nereden öğrenmişlerdi ki?

“Siz nasıl öğrendiniz?” diye sordum. Cevap olarak Mert abi kimliğimi bana uzattı. Tabii ya, hastanede kimliğimi onlara vermiştim.

“Teşekkür ederim,” dedim şaşkınlıkla.

“E hadi mumları üfle,” dedi Hilal abla ve pastayı yüzüme doğru yaklaştırdı. Tam üfleyecektim ki Nursima beni durdurdu.

“Diyek tut,” dedi. Dileyecek bir dileğim yoktu ki benim. Benim bir tek dileğim vardı, o da kara toprak olmuştu. En azından mahşerde bir arada olmayı diledim ve mumları üfledim. Ama üflerken gözümden bir damla yaş düştü.

“Neyden ayıyorsun?” diye sordu Nursima. Küçücük kıza ne diyebilirdim ki? Amcanı özledim, nasıl diyeyim?

“Mutluluktan,” dedim. “Mutluluktan.”

“Kaç yaşındasın Ayşe abla?” diye sordu Zehra.

“Yirmi dört yaşındayım canım.”

“Maşallah,” dedi. O da karşılık olarak Mert abinin elinde bir sürü poşet vardı.

“Bunlar senin için,” diyerek bana uzattı.

“Ne gerek vardı, zahmet etmeseydiniz.”

“Ne zahmeti Ayşe, biz bir aileyiz, aile arasında zahmet mi olurmuş hiç?” dedi. Aile kelimesi bana uzak geliyordu ama bir o kadar da yakın hissettiriyordu. Elinde poşetleri aldım ve içlerine baktım. Daha demin beğendiğim ama fiyatı yüzünden bıraktığım ne kadar kıyafet varsa şimdi hepsi karşımdaydı. Bunu yapan bir kişi olabilirdi; o da Hilal ablaydı çünkü aramızdan bir tek o kalkmıştı. Ona baktığımda o da bana göz kırptı.

Hep beraber masada oturmuş pasta yiyorduk ailemle. Hiçbir doğum günümde böyle bir sofraya oturmamıştım.

“Giriş işlemlerin hazır Ayşe, yarın işe başlayabilirsin. Seni bir gruba alacaklar, oradan kendi shiftini görebilirsin.” Telefonumu elime alıp mesaj uygulamasına girdim. “Alpay Hastanesi Hemşireler grubuna eklendiniz” yazısı önüme çıktı. En son mesaj bir fotoğraftı; orada benim shiftim yazıyordu.

“Gelmiş, teşekkür ederim.” Dedim ve shifti incelemeye başladım. Yarın saat onda iş başı yapıp on sekizde çıkıyordum. Yarın ilk iş günüm olacaktı, o yüzden bir tık heyecanlanmıştım.

“Yarın ilk iş günün, acaba nasıl bir kombin yapsak sana?” dedi Zehra.

“Nasıl bir kombin mi Zehra? Benim aklımda var bir tane, söyleyeyim mi?” dedim heyecanlı heyecanlı. Başını salladı.

“Scrubs” dediğimde yüzü düştü. “Kızım ben sağlıkçıyım, ne bekliyorsun?” dediğimde ofladı.

“Ben de ciddi ciddi dinliyorum abla ya! Sen de annem ve babam gibi uğraşma benimle.”

“Sen bir hukuk kazan o zaman, mahkeme kombini yaparız seninle.” Dediğimde gözlerinin içi parıldadı.

“Yaparız, dimi? Yaparız yaparız, söz verdin bak sonra kaçmak yok.” Dedi. Söz vermiş sayılmazdım aslında ama başımı salladım.

“Neye bulaştın sen Ayşe?” dedi Hilal abla. “O asla kombin seçemez. Bir kombin için hem gece düşünür hem sabah ama bir türlü beğenemez.” Dediğinde bir gözüm korkmadı değil.

“Bir şey olmaz ya, hem daha dört yıl var. Ayrıca duruşmaya çok bir kombin gerekmez ki, hukukçular daha çok resmi takılıyorlar. Ha bir de sen ne olmak istiyorsun; avukat, savcı, hakim?” diye sordum, anında cevapladı.

“Savcı, savcı olacağım,” dedi.

“Savcı Zehra Alpay güzel durdu kız.”

“Ay inşallah abla ya,” dedi, çocuksu bir heyecanı vardı. Biraz daha oturduktan sonra kalkıp eve geçtik; Hilal ablalar kendi evlerine gitmişti. Tüm poşetler elime sığmamıştı, o yüzden yarısını Zehra’ya verdim. “Ay keşke tüm derdim sadece şu poşetleri taşıyamamak olsa,” dedi; ama o sırada Melek abla durmadı ve Zehra’ya lafını kondurdu.

“Kedi götünü görmüş, yaram var zannetmiş.” O an kendimi tutamadım ve sesli bir şekilde güldüm. Bu tepkim yüzünden tüm gözler beni buldu. İlk defa onların yanındayken sesli bir şekilde gülmüştüm. Bir şey demediler ama benim bu tepkim onların da hoşuna gitmişti.

Saat neredeyse akşam altıya geliyordu, hava kararmamıştı. Merih’in yanına gitsen, hava kararmadan dönerdim ya da yeni kararmış olurdu herhalde. Poşetleri benim için hazırladıkları odaya bıraktım ve Melek ablaya haber verip evden çıktım. Doğum günümdeyken baş başa kalmak istiyordum çünkü benim için asıl doğum günü onun yanındayken kutlanmaya değer oluyordu. Yanına gittiğim her an sanki yeni doğmuş bir bebek gibi derin bir nefes alabiliyordum; o nefes ciğerlerimi yakıyordu ama o kadar gür bir şekilde ağlayamıyordum. Çok ağlarsam Merih üzülürdü.

Hızlı hızlı şehitliğe yürüyordum; ne kadar erken varırsam o kadar çok vaktimiz olurdu. Şehitliğin önüne geldiğimde adam bu sefer benden isim filan istemedi, tanıyordu artık beni.

Merih’in mezarına doğru yürüdüm. İçimde bir sevinç vardı çünkü ona anlatacağım yeni şeylerim vardı. Bugün olanları ona anlatmalıydım; ilk yerleştirme sonuçlarımı da ona söylemiştim, ilk işimi de ilk önce ona anlatmalıydım.

Mezarın başına geçtim, “Sevgilim,” dedim, sanki cevap verecekmiş gibi. Ama cevap yoktu; bu her seferinde canımı yakıyordu. “Biliyor musun, ailen bana çok iyi davranıyor; hatta evlerinde benim için oda bile yaptırdılar. Daha orada kalmadım, geleli iki gün oluyor. Belki bu gece değil, ama yarın orada uyuyabilirim, çünkü hala boya kokuyor. Sırf benim için temiz duvarları boyatmışlar,” dedim. Ardından duraksadım ve toprağı sevmeye başladım.

“Ama asıl haber bu değil, ne biliyor musun? Yarın benim ilk iş günüm olacak. Seninle beraber hep hayalini kurardık; ben işten çıkacak, sen de beni işten almaya gelecektin, ama nasip değilmiş.” Moralim düşmüştü, ama toparlamak adına tekrardan konuşmaya devam ettim. “Biliyor musun nerede işe başlayacağım? Bilmiyorsun tabi, sana demedim çünkü yarın sizin hastanede işe başlayacağım. Sevindin mi? Bence sevinmişsindir. Tek haberim bu da değil; sen unutmamışsındır ama ben hatırlatayım: bugün benim doğum günüm. Sen yokken kimse doğum günümü kutlamaz sanmıştım; bir tek Betül kutlardı, ama o da şu anda yanımda değil. Peki bil bakalım ne oldu? İşe başlayabilmem için abin giriş işlemleri için kimliğimi almıştı; oradan da bugünün doğum günüm olduğunu öğrenmiş ve bana sürpriz hazırlamışlar. Bir sürü kıyafet ve pasta almışlar bana. Sanki az şey yaptılar, birazcık utandım ama Mert abi bana, ‘Sen de bizim ailemizdensin’ dedi. Ailen beni sevdi, Merih, hem de kendi ailemden daha çok.” Dedim ve vücudumu mezar taşına yasladım. “Böyle oturunca sırtımı sana yaslamış gibi hissettim be Merih, kendimi en güvende ve huzurlu hissettiğim yer senin kollarındaydı; şimdi ise mezarının yanı sevgilim. Her şekilde beni huzurlu ve güvende hissettiriyorsun; senin ruhun bile beni korumaya yeter,” dedim ama daha fazla konuşamadım. Onunla sessizliği paylaşmak da güzeldi.

Saat sekize geliyordu ve hava kararmak üzereydi. Merih’e veda edip şehitlikten çıktım. Gelirken aceleci olan adımlarım, çıkarken bir o kadar yavaştı. Yavaş yavaş eve doğru yürüyordum. Sokaklar boştu, bir iki insan ancak vardı. Sessiz sokağı bir arabanın teker sesi doldurdu. Sesin geldiği yere bakmak için kafamı çevirecekken, hemen yanımda siyah bir araba durdu ve kapıları açıldı. Arabanın içinden babam ve o gün beni istemeye gelen adam çıktı.

“Nereye kaçabileceğini zannettin benim güzel kızım?” dedi babam sinirli bir şekilde. Babamı gördüğüm gibi koşmaya başladım kaçmam lazımdı ben koşmaya başlayınca babam arkamdan bağırdı

“Nereye kaçıyorsun lan, yakalayamaz mıyız sanıyorsun?” dedi arkamdan. Araba ile yaklaştılar. Önüme çıkan ilk ara sokağa girdim arabanın girmemesi için ama ben bu sokakları da bilmiyordum ki. Kim bilir nereye gidiyordum ama o an önemsediğim tek şey babamı atlatabilmekti. O kadar koşmuştum ki nefes alacak halim kalmamıştı. En sonunda bir evin duvarının arkasına saklandım ve soluklanmaya çalıştım. Bu sırada da etrafta babamın sesini duyuyor muyum diye kulak kesildim ama ne gelen vardı ne de giden. Nefes alışlarım düzene girince saklandığım yerden çıktım. Boş sokakta yürümeye başladım. Zehra’yı arayıp konum isteyecektim. Kaçarken yollara bakma fırsatım olmadığından nereden geldiğimi de hatırlamıyordum. Telefonu elime aldım ve Zehra’yı aradım. Uzun uzun çaldı ama açan olmadı. Daha sonra rehberden Melek ablanın adını arattım ve arama tuşuna bastım ama o sırada birisi kolumu tuttu. Kim olduğuna bakmak için başımı çevirdiğimde koluma yapışan kişinin babam olduğunu gördüm. Kolumu tuttu ve beni arabanın içine doğru çekiştirdi ama karşı çıkmaya çalıştım.

“Bırak!” diye bağırdım. İlk defa babama karşı sesimi yükseltmiştim, bu durum babamın hiç hoşuna gitmişe benzemiyordu.

“Sen atana, büyüğüne nasıl sesini yükseltirsin?” diye bağırdı. Bağırışının ardından yanağımda bir sıcaklık hissettim, ardından da dudağımda kanın metalik tadını; babam bana sert bir şekilde tokat atmıştı. “Ya bu arabaya binersin ya da Selim ile Betül evlenir,” dedi. Selim diye yanındaki adamdan bahsediyor olmalıydı.

“Olmaz, yaşı küçük,” dedim.

“İmam nikahı kıyar, yollarız kızı,” dedi babam. Onun için biz bir maldan ibarettik; günü gelince yüksek bir Mevla’ya satacağı birer mal.

“Bulurlar beni, senin elinden alırlar,” dedim babama son bir çare.

“Kim bulacak seni? Kimin var ki senin bu hayatta? O Merih itinin ailesine mi güveniyorsun? Kayıp olduğunu bile anlamazlar,” dedi Selim denen şahıs, aynı ilk başta onun da anlamadığı gibi.

“Merih hakkında düzgün konuş! Senden daha şerefli bir insan, şerefsiz!” dedim. Bana her şeyi diyebilirdi ama Merih’e tek bir saygısızlıkta bulunamazdı; buna izin veremezdim. Bu sözüm üzerine, diğer yanağımda da bir sızı hissettim.

“Sen kim oluyorsun da bana vuruyorsun?” diye bağırdığımda, bu sefer olaya babam el attı ve saçlarımdan kavrayıp beni arabanın içine ittirdi.

“İstemiyorum ya, istemiyorum! Sen nasıl bir babasın? Hiç mi vicdanın yok? Senin istemiyorum diyorum!” Ardından yönümü Selim denen şahsa çevirdim.

“Sen de ne kadar yüzsüz bir adamsın! Seni istemediğini haykıran bir kadın için resmen yalvarıyorsun.” Diye bağırdım yüzüne karşı Bu bardağı taşıran son damla olmalıydı ki, Selim saçımı kavradığı gibi arabaya çarptı. O an bilincimi kaybetmiştim. Daha yarım saat öncesine kadar doğum günü olan bir kızdım, Merih’in yanındaydım; şimdi ise doğum gününde ölen kızdım, Selim’in yanındaydım.

 

Kavuşmaları kısa sürdü maalesef. Bakalım bir sonraki bölümde neler olacak, yorumlarınızı bekliyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 25.03.2026 15:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...