2. Bölüm

Giriş

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Giriş bölümüdür. Keyifli okumalar dilerim. Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.

 

Pinhani - Hele Bi Gel

 

HAZİRAN 2020

Haziran ayı gelip çatmış, zor kuytu köşelerde çalıştığım YKS sınavının tarihi gelmişti. Sınava girsem bile üniversiteye gidebilecek miydim, orası bile belli değilken beni bir heyecan basmıştı. Bu kadar ilerlemeyi bile beklemiyordum kendimden ama bir şekilde başarmıştım ve bu başarıyı devam ettirmem gerekiyordu. Sınava gireceğim okulun bahçesinde elimde kimliğim ve sınava giriş belgemle kontrol sırasında bekliyordum. Sıra bana gelince elim ayağıma dolaştı. Görevli bu heyecanlı halime yüzünde tebessümle bakıyordu. Kontrolü de atlatınca kendi sınıfımı bulup sırama yerleştim. Bugünü bir şekilde atlatmıştım. Bu işin bir de yarını vardı ama şimdi bunu düşünüp de bu sınavımı berbat etmek istemedim. Saat onu çeyrek geçtiğinde sınava başladık. Strese ilk başta tamamen odaklanamasam da sonrasında toparlamıştım. İki saat kırk beş dakika boyunca sorularla cebelleşmek beni yormamış, aksine yarın için daha da motive etmişti.

Sınavdan çıktığım gibi hemen çarşıya gidip birkaç parça sebze ve kahvaltılık alıp eve geçtim. Bizimkiler umarım bugün geç kalkmışlardır diye içimden dua ediyordum. Betül beni nereye kadar idare edebilirdi, hiçbir fikrim yoktu ama konaktan içeri girdiğimde hiç hareketlilik yoktu. Hemen mutfağa geçtim. Betül haldır haldır bulaşık yıkıyordu. Beni görünce hemen elindeki köpükleri yıkadı ve heyecanla bana baktı. Daha on bir yaşındaydı ve bulaşık yıkıyordu. “Doğduğun ev kaderindir.” Diye boşuna denmiyordu.

“Ne yaptın abla, nasıl geçti sınavın?” dedi. Birinin de duymasından korktuğundan kısık kısık konuşuyordu.

“İyi geçti ablacığım, bizimkiler bir şey anladı mı?” diye sordum korkarak. Bir anlarsa ikimizin de bittiği kesindi.

“Yok, anlaştığımız gibi senin öğlen yemeği hazırlığı için çarşıya çıktığını söyledim abla. Kimse bir şey anlamadı.” Dedi. Bana bakarken heyecandan gözleri ışıldıyordu.

“Abla, eğer yüksek puan alırsan nereye gideceksin, ne olmak istiyorsun?” diye sordu. Bin kere sormuştu bu soruyu ama her soruşunda sanki ilk defa soruyordu bunu. O da okuyup bir yerlere gelmek istiyordu. Bana özendiğini içten içe biliyordum ama bu yola biraz da onun için girmiştim. En azından yolu ben açarsam Betül için daha uğraşsız, daha kolay bir yol olurdu. Onu bu hayattan kurtaramazdım ama belki bu hayatı onun için daha katlanılabilir bir hâle getirebilirdim.

“Hemşire olmak istiyorum ablacığım,” dedim her zaman olduğu gibi.

“Ama sen de hep hemşire olmak istiyorsun abla, avukat olsana. Babamdan bizi kurtarırsın belki.” O an kalbimin yerinden sökülmesini istedim. Daha on iki yaşındaki çocuk babasından kurtulmak istiyordu. Bu nasıl bir adaletti? Bu nasıl bir kaderdi? Bu dünyada babamız yüzünden yüzümüz hiç gülmemişti. Umarım ki ahirette de onun yüzü gülmezdi.

“Ablacım, sen yine her yerde böyle deme, tamam mı meleğim benim? Hem ben avukat olmak istemiyorum ki. Ben sağlıkçı olayım, insanların hayatına dokunmak, onlara bir yardım dalı uzatmak istiyorum. Bize uzatılmayan yardım dalını başkalarına uzatmak, onlara umut olmak istiyorum.”

“Sen öyle istiyorsan yapabilirsin abla, ben sana inanıyorum. Yarın ne diyeceğiz babama? Yine aynı şeyi dersek bize inanır mı ki?” İşkillenebilirdi ama yarın son gündü. Babam ayılıp da beni sorana kadar çoktan okula girmiş, sınavımı yapıyor olurdum.

“Başka bir şeye inanmaz ki bebeğim. Sen aynısını de, inanmazsa eğer bana öyle dedi de ve üzerinden at suçu, tamam mı? Sen bir şey bilmiyorsun.” Diye tembihledim ve sonra Betül’ün bir kenara benim için ayırdığı ekmek arasını yemeye başladım. Ben sandviçimi yerken annem mutfağa girdi.

“Kız sen hayırdır, sabahın köründe öğlen yemeği için çarşıya çıktın?” diye sordu. Annemi kandırmak kolaydı da babam zordu. Onun için babamın en sevdiği yemeğin malzemelerini almıştım. Öğlene içli köfte hazırlayacaktım.

 

 

“Öğlen yemeğinde babama içli köfte yapayım dedim, o sever anne,” dediğimde hemen ikna oldu.

“İyi madem öyle, hemen başla da öğlene yetişsin,” dedi. Elimdeki yemeğimi bitirdiğim gibi hemen içli köfteyi yapmaya başladım ki yetişsin.

...

Hem zihnen hem de bedenen çok yorulmuştum ama sonunda akşam olmuş ve yatmak için odalarımıza çekilmiştik. Yarının heyecanı ile yanıp tutuşuyordum. Zar zor uykuya dalmıştım bu gece.

Uyandığımda saat sekiz buçuktu. Hemen üzerimi değiştirdiğim gibi çaktırmadan evden çıktım ve sınav alanına geldim. Son günü de başarıyla atlatırsam eğer her şey yolunda gidecekti. Atlatmak zorundaydım. Okulun bahçelerinde askerler nöbetteydi. Olası bir güvenlik sorunu için dün de buradalardı, bugün de. Askerlerin de görevleri zordu, hele de doğu görevinde olanların. Ailelerinden uzakta ömürleri geçiyordu. Bir daha bu zamanlar geri gelmeyecekti ama onların önceliği kendileri değil, vatanlarıydı. Haklarını ödeyemezdik.

Sınav salonuna sağ salim, sorunsuz bir şekilde girdim ve sınavımı oldum. Sınavım bittiğinde de mutlu mutlu okuldan çıkıyordum ki mutluluğum çok sürmedi. Annem ve babam okulun kapısında kızgın gözlerle bana bakıyorlardı. O an elimdeki kalem kutusu ve su şişesi yere düştü. Babam birkaç adımda aramızdaki mesafeyi kapattığı gibi saçlarıma asıldı.

“Sen bizi el âleme rezil mi edeceksin kızım? Ben sana diyorum ki yaşın geldi, evleneceksin. Bizim kız ne ediyor hanım?” dedi ve anneme baktı. “Bizim kız ne ediyor? Okullardan okullara sürtüyor. He, okuyup da ne olacaksın lan?” dedi ve sert bir tokat yüzüme indirdi. O an ağzımın içinde demir tadı yayıldı, büyük ihtimalle dudağım patlamıştı. “Okuma fikri nereden çıktı? Ben seni evlendirecek, başlık parası alacağım. Boşuna mı seni bu yaşına getirdim?” İşte babamın tüm derdi buydu: başlık parası. Aç gözlü herifin tekiydi. “Sen neden kızına mukayyet olmuyorsun Berfin?” dedi ve tekrardan tokat atınca ben dengemi sağlayamadım ve yere düştüm. Sinirle tekrar saçıma yapıştı ama çekmeye kalmadan bir anda durdu. Bu hamlesini neyin engellediğini anlamak için başımı kaldırdığımda babamın karşısında duran, asker üniforması içinde olan kişiyi gördüm. Bu kişi sabah sınava girerken gördüğüm askerdi.

“Ne oluyor burada, neden kıza vuruyorsunuz?” dedi sert bir şekilde ama babamın da kolunu bırakmıyordu. Babam karşısındaki askeri görünce saçlarımdaki elini çekti.

“Siz karışmayın komutanım, bu bir aile meselesidir,” dedi o da en az asker kadar sert bir şekilde.

“Ben aile maile tanımam. Burada bir vatandaşa şiddet uygulayan birini rahat bırakacağımı sana düşündüren nedir?”

“O benim kızım komutan. Kızıma istediğimi yaparım; ister döver, ister sever, ister de evlendiririm,” dedi. Babamın beni sevme ihtimali yoktu ama döver ve evlendirebilirdi. Ona bir itirazım yoktu.

“Senin derdin bu kızın okumaması ve zengin biriyle evlenmesi değil mi? Bilirim ben sizin gibi tipleri, tek derdiniz para için canınızı verirsiniz siz,” dediğinde babam sinirden kızarmaya başlamıştı ama karşısındaki de bir askerdi, bir şey yapamıyordu.

“Sen karışma komutan, sen karışma!”

“Ne kadar lan, ne kadar biçtin kızına?” dediğinde bir an içime bir öküz oturdu. Sanki babamın bu hallerine istemesem de alışmıştım ama başka birinin bile babamın beni para karşılığında sattığını bilmesi ister istemez insanı üzüyordu.

“Bu seni alakadar etmez, kalk kız, sen de eve gidiyoruz!” dedi babam. Enimi kolumdan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı ama o asker tekrardan yolumuzu kesti.

“Sen kaç yaşındasın?” diye sordu ama benden önce babam atladı:

 

 

On sekiz yaşında, reşit yani, evlenebilir, reşit!”

“Rızası yokken kızı götüremezsiniz!” dedi asker. Direniyordu ama eve gitmeyeceğim de nereye gidecektim ki? “Benim gidecek başka yerim yok komutan, sen boş ver beni.” Dedim. Bu olayın acısını da benden çıkaracağından dolayı bir an önce kısa kesilmesini istiyordum. Babam bu tavrım karşısında askere karşı üstünlük sağlamış gibi nefesini sesli bir şekilde verdi. “Duydun!” der gibiydi. Biz ilerlerken asker arkamızdan bağırdı:

“Ben Kıdemli Üsteğmen Merih Alpay. Başın sıkıştığında yanıma gelmekten çekinme!” dedi. Baba daha da delirdi:

“Niye başı sıkışsın? Hem sen kimsin de benim kızım senin yanına gelecekmiş?”

“Ben bu vatanın askeriyim, görevim de düzeni sağlamak ve aykırı kişileri ayıklamak ama anlarsın ya bizim ayıklama işlemimiz farklı işliyor o yüzden ayağını denk al.” Diye babamı tehdit etti. Beni hiç tanımamasına rağmen böyle koruması, işine ne kadar sadık olduğunu gösteriyordu.

Eve geldiğimizde asıl o zaman kızılca kıyamet kopmuştu. Beni bayılana kadar dövmüştü. En son hatırladığım, yüzüme yediğim tokattı. Bir hafta boyunca kendimi tam anlamıyla toparlayamamıştım ama temizlik günümüz gelmişti ve evde de hiç çamaşır suyu kalmadığından annem beni çarşıya yollamıştı. Bir hafta sonra ilk defa konaktan dışarı çıkmıştım. Elim yüzüm mosmor olduğundan sokağa çıkamamıştım. Çıkmışken biraz da hava almak için ayrıyeten oyalandım. Sebze meyve baktım. İlk önce biraz muz, biraz incir aldım ve kasaya doğru ilerlediğim sırada birisinin yanıma geldiğini hissettim. Başımı çevirip baktığımda bu kişinin bir hafta önceki o asker olduğunu gördüm. Elimdeki poşetleri kasiyere uzattım. Bir şey demeye utanıyordum. Beni en kötü halimde görmüştü çünkü. Aramızdaki bu garip sessizliği bozan o oldu.

“Nasılsın?” diye sordu. Yerinde bir soruydu ama kötü olduğumu anlamayacak kadar aptal birisi değildi.

“İyi olmaya çalışıyorum komutanım, sağ olun,” dedim. O sırada kasadaki adam ürünlerin fiyatını söylediği anda asker cebinden kartını çıkarttı ve hesabı o ödedi. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum.

“Neden parayı siz ödediniz?” diye sordum. Bunu yapması için bir sebebi yoktu.

“Geçmiş olsun hediyesi,” dedi ama ne gerek vardı ki. “Burada yanlış anlarlar komutan, teşekkür ederim ama bir daha olmazsa sevinirim.” Babamdan bir daha dayak yemek istemiyordum, bu sefer bünyem kaldıramayabilirdi. Komutan başını ağır ağır salladı. “Özür dilerim, ben onu düşünemedim ama baban seni zorla evlendirmeye kalkar ya da seni okutmak istemezse o gün de dediğim gibi sen buradaki üsse gel ve beni bul, ben sana yardım ederim,” dedi gözlerimin içine baka baka. O benim gözlerimin içine bakınca haliyle benim de odağım onun gözlerinin içini buldu. Gözleri ormanları kıskandıracak cinste güzel bir yeşildi, insanın baktıkça bakası geliyordu ama kendimi toparlamam lazımdı. Şimdi yarını belli olmayan bir adama tutulamazdım, hele ki böyle bir durumda. Hemen kendimi toparladım.

“Teşekkür ederim, aklımda bulunduracağım komutanım,” dedim ve yanından ayrıldım. Annemin istediği çamaşır suyunu aldığım gibi konağa ilerledim. Komutan peşimi bırakmamıştı ama uzaktan da olsa beni evime kadar bırakmıştı.

...

Dip köşe temizliğimizi yapmış, en sonunda hepimiz bir köşeye devrilmiştik. Yarın babamın kuzeninin düğünü vardı. Karadeniz tarafından gelin almışlardı. Genelde çok rastlanılan bir durum değildi kendi dışımızdan evlenmek ama Baran abi tutturmuştu: “Bu kızla evlenmezsem başka kimseyle evlenmem,” diye. Kızın babası buraya atanmış bir doktor olduğundan dolayı geçici bir süre burada kalmış, daha sonra da memleketlerine dönmüşlerdi ama onlar iletişimi kesmemiş ve şimdi evleniyorlardı. Baran abi buradaki erkeklere nazaran daha insan canlısı biriydi, kesinlikle babama benzemiyordu. Yarın giyeceğim kıyafetleri hazırlamak için odama çıktım. Fistanımın ütüsünü yaptım ve her şeyimi hazırlayıp günümü sonlandırdım ama gözlerimi kapattığımda aklıma gelen şey kıdemli üsteğmen Merih Alpay’ın o yeşil gözleri oldu.

Sabah kalkınca her zamanki gibi soframızı kurduk. Yemeğimizi yiyip sofrayı toparladıktan sonra her işi hallettiğimizden dolayı işimiz yoktu. Ben de odama çıktım ve biraz kitap okumak istedim zira benim bu hayattan tek kaçış noktam kitaplarımdı. Sadece kitaplarımın dünyasında nefes alabiliyordum.

Elimdeki romanın sayfaları, sabahın yumuşak ışığında altın gibi parlıyordu. Her kelime, her cümle, benim için gerçek dünyadan bir kaçış yolu, ulaşması güç bir huzur kapısıydı. Karakterlerin yaşadığı aşklar, dostluklar ve maceralar, sıcak yaz sabahının dinginliğiyle birleşince ruhumu hafifletiyor, kalbimi bir ritimle çarptırıyordu.

Bir kahramanın gözlerinde parlayan umut, beni kendi yalnızlığıma dokunuyor ama aynı zamanda güven veriyordu. Dışarıda kuşlar cıvıldıyor, ağaçların yaprakları hafif bir rüzgârla sallanıyordu; ama ben sadece sayfaların sesini duyuyordum. Her dönüş, her paragraf, beni gerçek dünyadan biraz daha uzaklaştırıyor, kelimelerin arasında kaybolmamı sağlıyordu.

Sıcak hava pencerenin kenarından süzülüp odama dolarken, hafifçe tenime ve saçlarımın ucuna değen sabah rüzgârı, okumanın verdiği huzurla birleşiyordu. Mutluluğu, sevgiyi ve tutkuyu sadece kelimelerde bulabiliyordum; çünkü gerçek hayat bana çoğu zaman ulaşılmaz, karmaşık ve hüzünlü geliyordu. Ama burada, yaz sabahının sessiz ışığında, her şey mümkündü.

Sayfaları çevirirken, zamanın farkında değildim. Karakterlerin gülüşleri ve gözyaşları, benim kendi kalbimde yankılanıyordu. Ve o an, kitabın sayfalarından aldığım huzur, yaz sabahının sıcaklığıyla birleşince, kendimi dünyamın en güvenli, en güzel yerinde hissettiriyordu. Kelimeler benim kaçış kapımdı; hikâyeler benim dünyamdı; ve bu dünyada, en azından birkaç saatliğine, her şey mümkündü. Ta ki saat on ikiye vurup Sindirella kül kedisine dönene kadar. Düğüne hazırlanma vaktimiz gelmişti, tam düğün saatinde gidemezdik, düğün sahibi sayılıyorduk. O yüzden kitabımı bırakıp dün gece hazırlamış olduğum fistanımı giydim.

Üzerimdeki mavi fistanı aynada izlerken bir an durdum; ışık kolumdan omzuma, oradan eteğime doğru akıyor ve incecik pullar, sanki kendi içlerinde birer küçük güneş gibi parlıyordu. Her hareketimde, kumaş su dalgası gibi titriyor, sanki Mardin’in sıcak yaz rüzgârı bile bu elbiseye dokununca ışıltısını artırıyordu. Kendimi bir masalın içinde, bir prenses gibi hissettim; hem heyecanlı hem de hafif ürkek…

Belimdeki gümüş kemer, belimi daha da belirginleştiriyor, etekleri yere doğru nazikçe süzülüyor; adımlarımı attığımda sessiz bir fısıltı yayıyor. Bazen durup eteklerin akışını izliyorum, sanki kendi hikâyemin sayfaları gözlerimin önünde açılıyordu. Saçlarım, omuzlarımdan aşağıya dökülen uzun dalgalar hâlinde parlıyordu; aynadaki yansımasını izlerken kendimi, çocukken hayalini kurduğum o düğün masallarının bir parçası gibi hissettim.

Yüzüme vuran ışık, tenimi yumuşacık bir hâle getirmişti. Boynumdaki zarif kolye, elbisemin mavisiyle birleşiyor, sanki gökyüzünün sakinliğini boynuma takmış gibiydim. Parmaklarım, kolumdaki işlemeleri hafifçe düzeltirken istemsiz bir gülümseme yayıldı yüzüme. Bir an durdum ve çocukluğumdaki düğünleri, kadınların renkli elbiselerini, halayların neşesini, müzikle dolu akşamları hatırladım. Hepsi bir anda zihnimde canlandı, sanki geçmişle bugün birbirine dokunuyordu.

Bugün babamın kuzeninin düğünüydü ve belki de ilk kez, bu kadar gösterişli, bu kadar “benim” olan bir fistan giymiştim. İçimde hem bir burukluk hem de hafif bir ürperti vardı; çünkü babam beni bu kadar gösterişli giyindirmezdi ve bunun sebebi de bana zengin bir eş arayışı içine girmiş olmasıydı ya da insanlar beni izlerken ne düşüneceklerdi?

Makyajımı da abartı olmayacak bir şekilde yaptım. Aynanın karşısında son bir kez kendime baktığım sırada kapının arkasından annemin sesi geldiğinde irkildim ve son bir kez elbiseyi düzelttim. Derin bir nefes aldım; Mardin’in toprak kokusunu içime çektim, ikindi güneşinin sıcaklığını hissettim. Dışarıda rüzgâr hafifçe esiyordu, ışıkla dans eden toz zerrecikleri odama dolmuştu.

Aceleyle topuklu ayakkabılarımı da alıp kapıya ilerledim. Herkes kapıda dikilmişti. Ben gelince babam beni süzdü: “Bana bak, orada bir yanlış hareketini görmeyeyim ha, yakarım seni! Arada bir de kalkıp halayda dur, belki nasibin çıkar.” Tek derdi zengin bir damattı. Hiçbir şey demedim, o da üstelemedi ve beraber arabaya binip düğünün olacağı yere gittik. Kına bir hafta önce kızın memleketinde yapıldığından kınaya gidememiştik, nasip düğüneymiş.

Babam bizi düğünün yapılacağı alana getirmişti. Havanın güzel olmasından dolayı açık havada yapmaya karar vermiş olmalıydılar. Arabadan indiğim an gözüme çarpan şey, Merih Komutanın da burada oluşuydu. Yine asker üniforması içinde tüm heybetiyle kapıda dikiliyordu. Bir an göz göze geldik, o an istemsizce heyecanlandım. Babamın isteği üzerine giydiğim fistan fazla göz alıcıydı ve o an yanlış anlamadıysam Merih Komutanın da gözlerinde beğeni sezdim gibi oldum ama sonra hemen gözlerini üzerimden çekti.

Babam önde, biz arkasında alana giriş yaptık. Güzel süslemişlerdi ve gerçekten geniş bir alandı. Zira bundan aşağısı da bizi kesmezdi. Herkesi sığdırmak için en az bu kadar büyüklükte bir yer lazımdı. Önlerde bir masaya gidip oturduk. Erken geldiğimizden dolayı çok fazla kimse yoktu. Babam başka masalarda oturan tanıdıklarının yanına gitti. Biz üçümüz bir masada kaldık. Öylece bir filmde etraf kalabalık olsun diye getirilmiş figüranlar gibiydik. Düğünün bir an önce başlayıp bitmesini istiyordum çünkü kendimi buraya yabancı hissediyordum. O an babamın sesini duydum.

“Ayşe kızım, gel bakayım yanıma.” Adımı duyunca refleksle başımı kaldırmıştım. Babam karşı masamızda, elini genç bir oğlanın omzuna atmış, bana sesleniyordu. Anlaşılan kendine damat adayı bulmuştu. Sabır dilenerek ayağa kalktım ve karşı masaya, babamın yanına ilerleyecekken o masaya Merih Komutan da gelmişti. Son zamanlarda ne zaman dara düşsem orada oluveriyordu. Ben babamın yanına gittiğimde masadaki tüm gözler beni buldu.

“Bu da benim güzel kızım Ayşe,” diye beni tanıttı. Abimin yanındaki oğlan beni alıcı gözlerle süzüyordu ve bu durum beni o kadar rahatsız etti ki resmen midemi bulandırıyordu. Bana bakışları.. Oğlan ayağa kalktı ve bana elini uzattı. “Merhaba, ben Orhan,” dedi. Önce babama baktım, başıyla onay verdi elini sıkmam için. O an bir ele, bir de yanımızda dikilen Merih Komutana bakıyordum. Bana yardım etmesi gerekiyordu. Bu sapığın elini tutmak istemiyordum. Bana olan bakışları o kadar iğrençti ki dokunuşu da bir o kadar mide bulandırıcı olurdu. Yardım çığlıklarımı anlayan Merih Komutan, benden önce Orhan’ın elini sıktı.

“Asıl biz seninle tanışmadık, ben Kıdemli Üsteğmen Merih Alpay,” dedi. Sesi bile o kadar sert çıkmıştı ki dosta güven, düşmana korku salan cinstendi. Oranın yüzü şekilden şekile girmeye başlayınca Merih Komutanın Orhan’ın birkaç parmağını kırdığına yemin edebilirdim ama ispatlayamazdım. Zar zor elini kurtaran Orhan yerine oturdu. Babam da küplere binmiş bir şekilde Merih Komutana bakıyordu.

“Senin burada ne işin var komutan, neden geldin sen buraya?” dedi hesap sorar gibi.

“Anlaşılan sen bir kerede anlamıyorsun ha,” dedi kendinden emin bir şekilde. “Benim işim güvenliği sağlamak ve aykırı kişileri ortadan kaldırmak. Bilmem bu sefer anlatabildim mi?” dedi gözdağı vermeye çalışarak.

“He yav he, anladık. Git az ötede havla, aman koru etrafını,” dedi babam laubali bir şekilde. Komutan daha da sinirlendi.

“Bana bak, bu kızın kılına zarar verirsen seni pişman ederim,” dedi. Bu sefer açık açık neden beni bu kadar koruduğu hakkında bir fikrim yoktu ama hoşuma da gitmiyor değildi birinin beni korumak istemesi.

“Kız benim, canı benim. Sana ne oluyor komutan, ben onu anlamıyorum,” dedi ama o sırada onların tartışmasını bölen davul sesi oldu.

“Lütfen başkasının düğününde kavga etmeyin,” dedim. Merih Komutan’a beni korumaya çalıştığı için minnettardım ama başka bir kızın en güzel gününü mahvetmek istemezdim. En azından o sevdiği kişiyle evleniyordu. Babamla beraber kendi masamıza geçtik. Babam kolumu öyle bir sıkıyordu ki sabaha moraracağı kesindi. Yaklaşık otuz dakika sonra gelin ve damat alkışlar eşliğinde geldi. Düğün alanı akşamüstü güneşinin kızıllığıyla dolmuştu. Davul ve zurnanın sesi, Mardin’in toprak kokulu havasına karışıyor, kalabalığın uğultusu giderek yükseliyordu. Gelin ve damat sahnenin ortasına doğru yürüdüğünde herkes bir anda etraflarında halka oldu.

Zurna ikinci kez yükseldiğinde, Reyhani’nin ağır ve kıvrak ritmi çalmaya başladı. Gelin zarifçe ellerini kaldırdı, damat omuzlarını hafifçe bırakarak ona eşlik etti. İkisinin adımları, Mardin’in klasik Reyhani figürleriyle uyumlu şekilde akıyordu. Bilekler, parmak uçları ve dönüşler birer birer kalabalığın takdir eden bakışlarını topluyordu.

Reyhani biter bitmez kız tarafının bulunduğu köşeden coşkulu bir ses yükseldi:

“Hadi ha bu sefer bizden olsun! Horona girin!”

Karadenizli akrabalar bir anda alanın diğer yanına toplandı. Davul bu kez hızlı ve titreten bir ritme geçti. Zurna, Karadeniz ezgisine döndüğünde hava tamamen değişti.

Omuzlar sertçe yukarı kalkıyor, ayaklar toprağı seri seri dövüyor, halka hızlıca dönüyordu. Horonun enerjisi, Reyhani’nin zarifliğini keser gibi bir canlılık getirmişti meydana.

Horon halkası dönüp dururken, Mardinli erkek tarafı da boş durmadı. Hemen yan tarafta davulun ritmi bir kez daha değişti, bu kez halay havası sardı etrafı. Erkekler mendilleri havaya kaldırdı, omuz omuza dizildiler. Bir yanda horonun hızlı kıvrak adımları, diğer yanda halayın tok ve ritmik yürüyüşü aynı anda sürüp gidiyordu.

Alan iki farklı kültürün renkleriyle bir anda canlanmıştı:

Bir yanda Karadeniz’in deli dolu horonu,

Diğer yanda Mardin’in sıcak ve ağır halayı…

Kalabalık hem onlara hem gelin ve damadın az önceki Reyhaniye alkış tutuyor; üç dans birbiri ardına düğünün ruhunu tamamen dolduruyordu.

Horon halkası hızlı ritme oturmuşken, bir anda kalabalığın içinden Merih çıktı. Omuzlarını hafifçe gerdi, dizlerini ritme göre kırdı ve hiç tereddüt etmeden halay başını devraldı.

Merih’i daha önce böyle görmemiştim. Daha doğrusu Merih’i ne kadar görmüştüm ki böyle göreyim ama sert mizacı olduğundan dolayı halaya katılacağını sanmıyordum.

Davul hızlandıkça Merih’in adımları sertleşiyor, topukları yere tok tok vuruyor, dönüşlerinde omuzları adeta ritmi kesiyordu. Kalabalıktan “Helal sana!” diye sesler yükseldi. Merih’in üzerindeki askerî üniforması, hareket ettikçe rüzgârla birlikte dalgalanıyor; yüzündeki ciddiyet dansa bambaşka bir ağırlık katıyordu.

Gözlerim bir an bile ondan ayrılmadı.

Horon o kadar hızlıydı ki nefesim bile farkında olmadan ritme ayak uydurdu. Merih her sıçrayışında, her dönüşünde güçle ve özgüvenle savruluyor, sanki horonu sahnenin sahibi gibi çekip götürüyordu.

O an içim bir anda ısındı, boğazı düğümlendi. Kalp atışları ritmi takip eder gibi hızlandı. “Bu kadar güzel horon tepen biri nasıl bu kadar sakin durabiliyor normalde?” diye düşündü.

Bir anlığına çevredeki sesler, davul zurna bile kayboldu; sadece Merih’in adımlarının yarattığı o güçlü hava kaldı kulağımda.

Horon bittiğinde Merih elini saçlarından geçirip nefesini toplarken, gözlerimi kaçırmaya çalıştı ama başaramadı. Merih ayağa dikilip bana doğru şöyle hafif bir bakış attığında içimden bir şey süzülüp düştü sanki. Bunun adı neydi bilmiyordum ama içimde bir şey kesinlikle kıpırdamıştı.

Horon sona erdiğinde kalabalık hâlâ alkışlıyordu. Merih nefes nefese kalmıştı ama yüzündeki kontrollü ifade hâlâ yerindeydi. Omzundaki gömlek terden hafifçe koyulaşmış, saçları alnına düşmüştü. O an, bana doğru ne çok uzun ne çok kısa ama içimi titretecek kadar belirgin bir bakış attı.

Hemen gözlerimi kaçırdım, sonra yeniden ona baktım. Sanki bakmadıkça içim daralıyor, baktıkça da nefesim kesiliyordu.

Kalabalık biraz dağıldığında Merih, yavaş adımlarla benim olduğum tarafa yürüdü. Elindeki küçük çantanın sapıyla oynuyor, yüzüne rüzgâr vurdukça mavi elbisesinin ince kumaşı hafifçe dalgalanıyordu.

Merih tam yanımdan geçerken durdu. Sesi ne çok yüksek ne çok kısıktı.

“Horonu izledin mi?”

Utangaçça başımı kaldırdım. “İzledim,” dedim yumuşak bir sesle.

Sonra bakışlarım istemsizce Merih’in gözlerine takıldı. Bir saniyeliğine konuşmayı unuttum.

Merih dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ama o gülüşte bir yorgunluk, biraz gurur ve çokça merak vardı.

“Fena değildi herhalde…?” dedi, sanki onay almak ister gibi değil de beni konuşturmaya çalışır gibi.

“Fena değildi mi? Çok güzeldi. Herkes sana baktı.”

Merih başını hafifçe yana eğdi.

“Sen baktın mı?”

Soru, tanıdık bir samimiyetle ama ölçülü bir tonda gelmişti. Yanaklarım bir anda ısındı. Başımı hafifçe öne eğdim, o an yüzüne bakmaya çekindim.

“Baktım…” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Bakmasam olmazdı.”

Merih’in bakışları derinleşti, o an yüzüne oturan ciddiyet bir anda yumuşadı. Kalabalığın gürültüsü bile arka plana çekildi; sanki o an sadece ikisi vardı.

Az ileride davul tekrardan çalmaya başlayınca Merih yana doğru bir adım attı, bana belli belirsiz bir yakınlıkla eğildi.

“Birazdan halay olacak. İstersen yanında dururum.”

Bu bir davet değildi; bir koruma teklifi de değildi.

Daha çok, “Orada olacağım, bil,” demek gibiydi.

Kalbimin hızlı hızlı atmasına engel olamayarak başımla onayladım. Merih uzaklaşırken ben omzumun üzerinden ona son bir kez baktım.

O anda anladım. Bu düğün sadece bir düğün değildi.

Bir şey başlamıştı. Adını koyamadığı ama içinde büyüyen bir şey.

Horonun ritmi dağılıp kalabalık kendi hâlinde dağılırken Ayşe’nin babası kolunu sertçe tutmuştu. Yüzündeki gerilim, az önceki neşeli düğün kalabalığının içinde bir gölge gibi duruyordu.

“Ben sana onunla konuşma demedim mi?”

Babam dişlerinin arasından fısıldar gibi söylerken gözleri hâlâ Merih’i arıyordu.

Cevap vermeye çalıştım:

“Baba sadece horon tepti ben”

“Kes.”

Elindeki güç bileğimi acıtacak kadar sıkıydı.

Tam o sırada Merih, biraz önce horondan çıktığı yerden dönüp onların olduğu tarafa bakmaya başladı. Kıdemli üsteğmen olmanın verdiği o dik duruş, omuzlardaki kendinden eminlik ve gözlerdeki sakin tehdit. Bir anlığına etraflarındaki tüm gürültü sustu sanki.

Merih, kalabalığın arasından yavaş bir disiplinle yürüyerek geldi.

Sanki düğünde değil de bir askeri yürüyüş alanında ilerliyormuş gibiydi.

Diz hizası net, adımlar tok, bakışları sabitti.

Merih, benim ve babamın tam önünde durdu.

Dudaklarını ince bir çizgi halinde tutuyordu.

Sesi ne yüksek ne kavgacıydı; alışılmış asker sakinliği vardı.

“Kolunu bırakın.” Dedi. Bu, bir rica değil; bir uyarıydı. Babam şaşırdı. Çok az insan ona böyle karşı çıkabilirdi. Merih’in babama karşı çıkışı ilk değildi, tamamen birbirine zıt iki karakterlerdi.

“Sen kimsin de bana ne yapacağımı söylüyorsun?” Merih bir adım daha yaklaştı. Ben arada kalmıştım; babamın eli hâlâ bileğimi tutuyordu. Üsteğmen bakışlarını babamın bileğimi kavrayan eline indirdi. Gözlerinde öfke değil, tehlikeli bir soğukkanlılık vardı.

“Kıza zarar veriyorsunuz.” Dedi ve beni düşünmesi nedense kalbimin ritmini bozdu. Ne oluyordu bana? Daha birkaç kere gördüğüm adamdan hoşlanamam, değil mi? Babam öfkeyle bileğimi bıraktı ve elini savurdu:

“Sen! Uzak dur ondan!” Merih bir adım geri çekilmedi. Hiç korkmadı. Sadece benim yüzüme baktı, ilk defa bu kadar uzun. O an gözlerim dolacak gibiydi. Kalabalık arka planda eğlenmeye devam ediyordu ama onların bulunduğu yerde hava kesilmişti. Merih alçak bir sesle, sadece benim duyacağım şekilde konuştu:

“Korkma. Buradayım.” O cümle içimi çepeçevre sardı.

Babamın gölgesi ne kadar büyük olursa olsun, Merih’in varlığı o an daha ağır basıyordu.

Babam bileğimi bırakıp kendini toparlamaya çalışırken kalabalığın arasından birkaç akrabası yanlarına geldi.

Düğünde havayı yumuşatmak istercesine davul ve zurna yeniden halay havasına geçti. Mendiller sallandı, erkekler omuz omuza dizilmeye başladı.

“Hadi, halaya geçiyoruz! Gençler sahaya!” diye bağırdı biri.

Babam fırsatı değerlendirip yanlarındaki zengin akrabaya işaret etti. O genç adam, parlak takım elbisesiyle yanıma yaklaştı.

“Ayşe, gel. Bir tur oynayalım.” Sesi öz güvenliydi ama benim için zorlayıcıydı. İstemesem de ayıp olmasın diye adım atacaktım ki Merih bunu fark etti.

Merih kalabalığı yararak tekrar yaklaştı. Bu kez yürüyüşünde kararlılık vardı. Orhan koluma uzanacakken Merih araya girdi. Hareketi hızlı değildi ama netti.

“Müsait değil.” Dedi sessizce. Orhan kaşlarını kaldırdı.

“Kim engelliyor?” Merih gözlerini hiç kaçırmadan cevap verdi:

“Ben.” Babam müdahale etmek için öne atıldı:

“Sen bu işe karışamazsın! Kızımı ben“ Merih eliyle kibar ama kesin bir hareket yaptı. Askerdeki komutan tavrı, sesine yansımıştı: “Beyefendi. Ayşe istemiyor.”

Merih’in arkasında kalmıştım ama gözlerim dolmuştu. İlk defa biri benim adıma böyle kararlı duruyordu. Babam, yanımda bu kadar dik duran bir erkeğe karşı ne yapacağını şaşırdı. Bir anlık sessizlik oldu. Tam o sırada halay başlamıştı; davul ritmi hızlanmış, herkes neşeliydi. Merih bana döndü. Sesi yumuşadı.

“Sen o kalabalığa girmek istemiyorsun. Görebiliyorum.” Sadece başımı eğip “Evet” anlamında hafifçe salladım. Merih, kalabalığın arasından hafifçe çekilmemi işaret etti.

“Gel. Biraz kenarda duralım, gürültü gelmesin.” Ona doğru bir adım attım. Babam öfkeyle baksa da, bir şey söylemeye mecali yoktu. Halay devam ederken ben kenarda, Merih’in bir adım ötesinde durdum. Aramızda fiziksel bir temas yoktu ama aramızdaki bağ neredeyse elle tutulur gibiydi. Merih, göz ucuyla bana baktı.

“Bir gün konuşuruz. Bugün değil. Ama seni böyle üzmelerine izin vermem.” Bu cümleyle boğazımın düğümlendiğini hissettim.

Ne kadar burada durup da halay çeken insanları seyrettik bilmiyorum. Eve gidince kesinlikle iyi şeyler yaşanmayacaktı ama şu anda istemediği bir adamla halayda el ele olmaktansa dayak yemeyi tercih ederdim. Tam o sırada düğün salonunun ışıkları biraz kısıldı; “son oyun” anonsu yapıldı. Kalabalık son kez oynadı, çocuklar koşturdu, yaşlılar oturdu. Gelin ve damat son kez sahneye çıktı, alkışlar yükseldi. Düğün yavaş yavaş dağıldı. Babam, beni sertçe çağırdı:

“Eve gidiyoruz.”

Geri dönüp bir kez daha Merih’e baktım.

Merih başıyla hafifçe selam verdi.

“Merak etme, iyisin” der gibi.

İçim dolu, kafam karışık ama yüreğim ısınmış hâlde babamın peşinden yürüdüm.

Kalabalık aralarından çekildikçe Merih’in silueti uzakta küçüldü.

Gece biterken hem ben hem Merih kendi dünyalarımıza döndük.

Ama kaderin bize ne çıkaracağını bilmiyorduk.

Giriş bölümü bitmiştir. Yorumlarınızı ve ilerleyen bölümler hakkındaki tahminlerinizi merakla bekliyorum. Sizleri seviyorum, kendinize dikkat edin. 😘🥰

 

 

Bölüm : 13.05.2025 20:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...