
Yeni bölüm geldi Umarım beğenirsiniz keyifli okumalar🥰🥰
Yazardan
Ayşe o sabah, uzun zamandır unuttuğu bir hissin içinde uyandı: huzur.
Ne göğsüne çöken bir ağırlık vardı ne de içini kemiren bir düşünce. Sanki dünya yeniden kurulmuş, her şey olması gerektiği yere dönmüştü. Pencerenin önünde, rüzgârla dans eden perdeye baktı bir süre; gülümsedi. Çünkü o an, kalbinde ne eksik ne fazla vardı. Her şey tamdı.
Merih’in sesi hâlâ kulağında yankılanıyordu o sakin tonu, o tanıdık güven hissi. Ayşe, ne kadar kızmış olursa olsun, onunla konuştuğunda kalbinin neden hep yumuşadığını artık biliyordu. Onun yanında, dünyanın karmaşası bile anlamını yitiriyordu.
Birlikte geçirdikleri günleri düşündü: kahkahalar, ufak atışmalar, sessizce yan yana oturdukları o anlar Her biri, içindeki boşlukları birer birer doldurmuştu.
Artık geçmişin ağırlığı yoktu. Sadece şimdi vardı Merih’in gözlerinde yankılanan sıcaklık, kalbinin ritmine karışan o tanıdık huzur.
Ayşe, “mutluluk” kelimesinin anlamını aramayı bırakalı çok olmuştu. Meğer mutluluk, birinin sana bakarken içten içe “iyi ki varsın” demesindeymiş.
Ve o gün, gökyüzü bile farklıydı sanki. Rüzgâr saçlarını savururken, Ayşe içinden bir dua etti:
“Bu sessizlik hiç bozulmasın. Biz hep böyle kalalım; sade, sessiz ve birbirine ait.”
Ayşe bir süre daha pencereden dışarıyı izledi. Gökyüzü açık, kuşlar neşeliydi. O an hayatın sade güzelliğine hayran kaldı.
Arkasından tanıdık bir ses duydu:
“Erken uyanmışsın.” Ayşe başını çevirdi, sesin sahibine yani Merih’e baktı. Kapıda duruyordu; saçları dağılmış, yüzünde uykulu bir gülümseme vardı.
Ayşe istemsizce gülümsedi. “Uykum kaçtı,” dedi yumuşak bir sesle.
Merih yaklaştı, adımlarını ağır ağır atarak. Aralarındaki mesafe azaldıkça kalbi daha da hızlandı ama bu sefer korkudan değil, mutluluktandı.
“Bu sabah bir sessiz durgunsun sanki" dedi Merih.
“Sessizliğin güzel olduğunu yeni fark ettim,” diye karşılık verdi Ayşe.
Merih, onun yanına oturdu. Uzun bir süre konuşmadan oturdular. Yalnızca dışarıdan gelen rüzgârın sesi vardı.
Bir süre sonra Merih, başını hafifçe yana eğerek Ayşe’ye baktı.
“Dün çok güldün,” dedi, “uzun zamandır seni böyle görmemiştim.”
Ayşe, o an içinden geçen binlerce cümleyi susturup tek bir şey söyledi:
“Çünkü sonunda gerçekten huzurluyum. Hiçbir engel olmadan, yakalanma korkusu olmadan seninle vakit geçirdim.”
Merih’in dudakları yavaşça kıvrıldı. Elini uzatıp Ayşe’nin eline dokundu; parmakları birbirine dolandı.
O an zaman durdu sanki. Kuşlar sustu, rüzgâr bile dinledi onları.
Hiçbir söz gerekmedi.
Birbirine bakan iki kalp, geçmişin tüm yükünü sessizce bıraktı.
Ayşe içinden “işte bu” dedi, “huzurun tanımı tam da buydu. Ne daha fazlası ne de eksiği.”
Sadece yan yana olmanın verdiği o dingin mutluluk…
Ve o an, dünyada her şey yerli yerindeydi.
Günün ilerleyen saatlerinde hava daha da güzelleşti. Güneş, gökyüzünü altın bir renge boyarken Ayşe ile Merih sessizce dışarı çıktılar. Her şey sanki onları izliyormuş gibiydi; ağaçlar, kuşlar, hatta rüzgâr bile bu dinginliğe ortak olmuştu.
Merih, yürürken toprağın kokusunu içine çekti. “Ne garip,” dedi gülümseyerek, “önceden bu kadar sessizliği sıkıcı bulurdum. Şimdi herkesin neden sessizliği sevdiğini biliyorum. Sessizlik, sadece doğru kişiyle anlam kazanıyor.”
Ayşe başını çevirdi, gözleri Merih’in gözlerinde kayboldu. O bakışta hiçbir geçmiş kalmamıştı. Ne kırgınlık, ne pişmanlık Sadece o anda var olmanın huzuru.
Bir süre öyle yürüdüler; konuşmadan, birbirlerinin varlığını hissederek.
Ayşe, kalbinde tuhaf bir hafiflik hissetti. Sanki dünyanın tüm ağırlığı bir sabah rüzgârına karışıp gitmişti.
“Artık hiçbir şeyin bizi üzmesini istemiyorum,” dedi kısık bir sesle.
Merih durdu, onu kendine doğru çekti ve alnına bir öpücük kondurdu.
“Huzurumuzun kaçmaması için elimden ne geliyorsa yapacağım güzelim.”
Ayşe’nin gözleri doldu ama bu sefer mutluluktandı. İçinde fırtınalar değil, dalga sesleri vardı.
Dünya dönüyordu ama onların zamanı durmuş gibiydi. Her şey o ana sığmıştı; nefes, kalp, sevgi ve huzur.
Güneş, ağaçların arasından sızarken Ayşe başını Merih’in omzuna yasladı.
Sessizce gülümsedi.
Belki de hayat dediğimiz şey buydu: karmaşadan sonra gelen sade bir mutluluk, iki kalbin birbirinde dinlenmesi.
Ayşe Kul
Huzurlu bir sabaha uyanmıştık ama işe gitme vakti gelmişti. Merih beni hastaneye bıraktı. Merih’ten ayrılmak istemiyordum ama çalışmam da gerekiyordu.
Hastanenin önüne geldiğimizde, Merih arabayı durdurdu.
“Akşam saat beşte buradayım,” dedi.
Sanki bir söz değil de bir teminat vermiş gibiydi.
Gözlerinin içindeki güven, yıllardır kaybettiğim bütün dengeyi geri veriyordu bana. Başımı eğip hafifçe gülümsedim.
“Söz mü?” diye sorduğumda tebessüm ederek
“Söz,” dedi.
Arabadan inerken kalbim sanki geride kaldı. Onu bırakmak hâlâ zordu. Ama içimde bir ses, bu kez korkmamam gerektiğini söylüyordu.
Hastane kapısından içeri girdiğimde o tanıdık antiseptik kokusu karşıladı beni. Her zamanki sabah kalabalığı vardı ama bugün bana her şey farklı görünüyordu. Koridorda yürürken hemşire arkadaşım Zeynep elindeki dosyalarla yanıma yaklaştı.
“Günaydın Ayşe!” dedi neşeyle.
“Günaydın,” dedim. Zeynep yüzüme dikkatlice baktı.
“Yoksa biri seni sonunda mutlu etmeyi başardı mı?” Bir an şaşırdım, sonra istemsizce gülümsedim. Demek ki huzur, insanın yüzünden de belli oluyordu.
“Belki de,” dedim, kısık bir sesle. Ama o anda, koridorun öteki ucundan gelen bir anons sessizliği deldi:
“Yoğun bakıma yeni hasta kabulü yapılıyor. Travma vakası. Acil destek ekibi hazırlansın.”
Birden refleksle koştum. Görev, alışkanlık, içgüdü hepsi devreye girmişti. Ama odanın kapısına vardığımda önümdeki sedyedeki yüzü gördüğüm an kalbim sıkıştı. Yüzündeki kan, askeri kamuflajın yırtık kolu... Bir an için zaman durdu. O an fark ettim: Geçmiş, sadece kapı çalmakla kalmaz; bazen sedye üstünde karşına çıkardı.
O anlar aklıma gelince başım dönmeye başladı, Zeynep oluma girdi.
“İyisin Ayşe?” diye sordu telaşlı bir şekilde ama iyi falan değildim, kulaklarım uğulduyordu, dışarıdan gelen konuşmaları algılayamadım.
“Merih” diyebildim sadece, Merih neredeydi, o asker neden bu haldeydi, Merih’e de bir şey olmuş muydu? Gözlerimin önü kararmaya başlamıştı, zar zor hareket edebiliyordum, Zeynep’se başımda korku ile beni sarsıyordu, elim güçlükle cebime gitti ve telefonun şifresini açıp Zeynep’e uzattım.
“Merih’i ara” diyebildim.
“Merih kim, öyle biri kayıtlı değil, Ayşe beni korkutma,” dedi. Yaklarımda güç kalmayınca yere çömeldim.
“Sevgilim,” diyebildim güçlükle. Zeynep telefonu bana uzattı. Merih ilk çalışta telefonunu açmıştı.
“Güzelim, hemen özledin mi beni?” dedi. Sesi gayet iyi geliyordu ama ben iyi değildim.
“Merih,” dedim ama sesim çok kötü geliyordu.
“Ne oldu güzelim, sesin neden kötü geliyor? Telaşlandırma beni,” dedi ama Merih’in iyi olduğunu duymak beni rahatlatmıştı. O an kendimi daha iyi hissetmiştim ama yine de konuşmakta zorluk çekiyordum. Bunu fark eden Zeynep telefonu elimden aldı.
“Merih Bey, şu anda Ayşe hiç iyi değil ve sadece sizin adınızı sayıklıyor, hastaneye gelebilir misiniz lütfen?”
“Ne demek iyi değil?” dediği sırada telefondan ani bir tekerlek sesi geldi, hemen dönüş yoluna girmiş olmalıydı.
“Biz de anlamadık, hastayı gördüğü gibi fenalaştı.”
“Tamam, hatta kalın lütfen, beş dakikaya yanınızdayım,” dedi.
Zeynep elinde telefonla koluma girdi ve yataklardan birine beni yatırdı, perdeyi de çekti. Merih gerçekten de beş dakika içinde telaşlı bir şekilde hastaneye geldi.
“Ayşe!” diye acilin içinde bağırınca Zeynep hemen perdeyi açtı ve hastaları rahatsız etmesin diye Merih’i susturarak yanıma getirdi.
“Merih Bey geldiğine göre ben sizi baş başa bırakayım,” dedi ve yanımızdan ayrıldı.
Merih’in varlığını yanımda hissetmek beni daha da iyi hissettirdi ama ben iyi hissederken Merih daha da telaşlanıyordu, yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Ayşe’m, güzelim, ne oldu, ne olur bir şey de, korkutma beni,” dediğinde gözümden bir damla yaş süzüldü. Merih gözyaşımın yere düşmesine izin vermeden baş parmağıyla yanağımı sildi.
“Şşt neden ağlıyorsun güzelim?” dediğinde omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. O an Merih beni kollarının arasına aldı ve ben sakinleşene kadar da bırakmadı. Ne kadar ağladım bilmiyorum ama Merih sabırla beni bekledi. Rahatlayıp kendime geldiğimde Merih beni bıraktı ama iki eli de ellerimdeydi.
“Ne oldu, seni bu kadar üzen ne güzelim? Ne olur bana bir şey de.” Dedi iç çekerek. O an neler olduğunu Merih’e anlatmaya başladım.
“Yoğun bakıma yeni hasta kabulü yapılıyor. Travma vakası. Acil destek ekibi hazırlansın.” Diye anons sesi duydum. Birden refleksle koştum. Ama odanın kapısına vardığımda önümdeki sedyede yüzü gözü kan içinde, askeri kamuflajın yırtık kolu... Bir an için sanki iki yıl öncesine döndüm, Merih.” Dedim tekrardan ağlamaya başladım. Merih tekrardan beni kollarının arasına aldı.
“Özür dilerim sevgilim, özür dilerim,” dedi ve saçlarımdan öptü. Ardından ağlamamın bitmesini beklemedi, beni kucakladığı gibi hastaneden çıkardı. Arabasına doğru ilerledi, sağ koltuğa beni oturttuktan sonra da sol koltuğa kendi geçti ve arabayı çalıştırdı. İkimizde de çıt dahi çıkmadan eve vardık. Dizlerimde derman dahi kalmamıştı. Kapımı açtım, inmeye çalışırken Merih geldi ve beni tekrardan kucağına aldığı gibi içeri girdi. Salonda kimse yoktu. Merih hemen kendi odasına çıktı ve beni yatağına bıraktı.
“Biraz dinlen sen güzelim, sana bir şey getirmemi ister misin?” diye sordu ama şu anda gitmesini istemiyordum, yanımda kalsın istiyordum.
“Gitme yanımda kal,” dediğimde o da yatağın boş olan kısmına uzandı ve beni kollarının arasına aldı. Başım hala dönüyordu, bu yüzden kolayca Merih’in kollarının arasında uyuyakaldım.
...
Kaç saat uyuduğumu bilmiyorum ama Merih hiç uyumuşa benzemiyordu. Gözlerimi açtığımda hâlâ kollarının arasındaydım ve Merih saçlarımı seviyordu.
“Günaydın sevgilim,” dedi ve saçlarımdan öptü. Sanırsam bu öpücüğü çok seviyordum, bence bu harekette saf sevgi vardı.
“Günaydın mı bilmiyorum Merih, saat kaç?”
“Saat on dört oldu güzelim.” Dört saattir uyuyor muydum yani? Erken kalkınca öğlen uykusuna dalmış olmalıyım ve bu süre zarfında Merih yanımdan hiç kalkmamış mıydı yani?
“Dört saattir sıkılmadın mı başımda beklemekten Merih?” O an bana olan bakışları sanki daha da derinleşti, bana derdini gözleriyle anlattı sanki. Gözler kalbin aynasıdır derler ya, o an gözlerinde bir pişmanlık gördüm. Merih’in bunu geri döndüğünden beri çok kez görmüştüm.
“Ben sana iki yıl kadar geç kalmışken bu dört saat bile yetmez bana bebeğim.” Haklıydı, bana da yetmezdi. Onu o kadar özlemiştim ki bu hasretim nasıl dinecekti bilmiyordum.
“Hadi kalkalım, bizimkiler merak etmiştir şimdi, araban burada ama sen yoksun.” İlk başta bana şaşkın şaşkın baktı ama neden şaşırdığını anlamamıştım. “Ben ne dedim de bu kadar şaşırdın Merih?”
“Yok, ne şaşırması, hadi kalkalım da bizimkiler merak etmesin.” Dedi, bizimkiler kısmına vurgu yaparak. Onun ailesini benimsemem hoşuna gitmişti demek ki. Ama kendi ailemin bana yapmadığını yaptılar onlar, bana aile sıcaklığını, sevgisini öğrettiler, hatta sadece bana değil, Betül’e de.
Beraber odadan çıktık ama kimse salonda değildi. Bahçede olabilirler diye bahçeye çıktık ama bahçede sadece Zehra ve Betül vardı. İkisi de masanın başına geçmiş ders çalışıyorlardı.
“İyi dersler kızlar.”
“Abla, erkencisin.” Dedi Betül şaşkın şaşkın. Ben erken geleceğimi ona haber vermemiştim.
“Öyle oldu ablacığım, sen ne çalışıyorsun bakayım?”
“Matematik, Zehra da bana yardım ediyor zorlandığım yerlerde.”
“Aferin abiciğim, yardım ettiniz birbirinize. Neyse biz sizi meşgul etmeyelim.” Dedi ve elini bana uzattı. Uzattığı elini tutunca beraber eve geri girdik.
“Merih, benim karnım acıktı, senin de acıktı mı?”
“Benim de aç ama ben yemek yerine seni tercih ederim,” dediğinde tükürüğüm boğazıma kaçtı. Benim bu halime gülen Merih hafifçe sırtıma vurdu.
“Şaka şaka, şeker komasına girmek istemem, değil mi?” Bu adam şu anda bana yürümüyor, uçuyordu.
“Merih sus da yemek yiyorsan ye ya, öleceğim senin yüzünden.” Yüzüm alev atıyordu resmen, çok utanmıştım ve bu durumdan çok zevk alıyordu, gıcık şey.
“Aşkımdan mı Ayşe’m? Sen bana sağ lazımsın.” Bu adam beni yerin dibine sokmadan rahat durmayacaktı.
“Sus da mutfağa gidelim Merih.” En sonunda kabul etmiş ve susmuştu. Beraber mutfağa girdik, çalışanlar da yoktu mutfakta, o yüzden ikimize de sandviç hazırladım ve karşılıklı oturup yedik. Bu durumumuzun bozulmasından ödüm kopuyordu ama hayat bizden yana değildi.
...
Akşam olmuş, herkes salonda toplanmış, haberleri izliyorduk. Zira hayat bana mutluluğu çok görmüş ve elimden almak için çabalamaya başlamıştı. Merih’in benden ayrılma ihtimali yüreğimi ne kadar yaktığını bir ben bilirim, bir de Allah. Ben Merih’e bakarken, o da sinirli gözlerle televizyona bakıyordu. Tam o esnada televizyondan spikerin acı sesi yükseldi: “Evet sayın seyirciler, şimdi size acı bir haberim var. Şırnak’ın güneybatısında terörist saldırısı gerçekleşti. Ağır yaralılar mevcut, can kaybı var mı, orası henüz kesinleşmedi. Yaralılarımıza Allah’tan acil şifa diliyoruz.” Dediğinde Merih birden ayağa fırladı, cebinden telefonunu çıkardı ve birisini arayarak yanımızdan uzaklaştı. O an salona ağır bir sessizlik hakim oldu; çünkü herkes biliyordu, eğer bir yere saldırı yapıldıysa Merih evinde hiçbir şey yokmuş gibi durup keyif çatamazdı.
Merih salona geri dönene kadar kimseden çıt çıkmadı. Salona geldiğinde ise karşımızda sabah bizimle gülen, sohbet eden adam değil de anlı şanlı bir Türk askeri duruyordu. Kimse onun konuşmasına fırsat vermedi; hepimiz birden, sanki planlamış gibi ayaklandık. Merih’in bakışları donuklaşmıştı. Şu an eminim ki içi içini yiyordu. Yurdunun bir tarafında bir saldırı vardı ve Merih şu anda orada değildi; orayı koruyamıyordu. Aklı da kalbi de oradaydı; orayı korumak ve işgalcilerden kurtarmak, bir Türk olmanın kendiliğinden getirdiği bir özellik gibiydi. Türk olunmaz, Türk doğulurdu. Atalarımızdaki asil kan aslında bize doğru yolu gösterir ve ne yapmamız gerektiğini belli ederdi.
Merih’le göz göze geldiğimizde, o an donuk bakışları çözülür gibi oldu. Ben onu en son göreve yolcu ettiğimde, onun şehadet haberini almıştım. Şimdi onu bir göreve daha yollamak benim için o kadar zordu ki, genzim sızlıyor, gözlerim yanıyordu. Ama bir askeri sevmek de kolay değildi. Ben bunu bile bile onu sevmiştim. O da aklına aynı şey gelmiş olmalı ki, âdem elması hareketlendi.
“Merih,” dedim güçlü çıkmasını umduğum sesle ama sonuna doğru titremişti sanki. Zaten bende olan bakışları daha da derinleşti.
“Ben de geleyim mi seninle? Hem orada sağlıkçıya da ihtiyaç vardır, belki bir faydam dokunur,” dedim bir umut ama onu ikna edebilecekmiş gibi değildim. Kendi can güvenliğinin olmadığı bir yere beni asla götürmezdi
“Ayşe’m,” dedi, sesi derinden geliyordu ve bu kalbimin parçalanmasına neden oldu. Biz daha yeni kavuşmuştuk, daha bir ay bile olmamıştı ki.
“Eğer sen şimdi benimle Şırnak’a gelirsen, benim aklım hep sende olacak, biliyorsun. Bu adil bir savaş değil, ilk başta hastanelere saldırıyorlar. Ayşe, sen de benimle gelirsen eğer, ben orada nasıl görevimi yapayım?” dedi, onu anlamamı bekleyen bakışlar atarak. Haklıydı da şerefsizler ilk başta hastanelere saldırıyorlardı ki hem halkı iyileştirebilecek kişiler ölsün hem de yaralı askerler iyileşemesin ve ölsün istiyorlardı
“Ben burada seni nasıl bekleyeyim, Merih? Ben daha sana yeni kavuştum.” Bana olan bakışları o kadar yoğundu ki, sanki salonda o ve ben kalmıştık. Bana tek bir şey söyledi, o da özür dilemesiydi. Ne için özür diliyordu ki? O yapılması gerekeni yapıyordu, ama ben de yapılması gerekeni yapmak istiyordum.
“Sen kendini düşünmüyorsan bile kardeşini düşünmek zorundasın Ayşe. Onun annesi de babası da sensin. Sen eğer Şırnak’a benimle gelirsen, Betül burada tek başına ne yapacak? Beni yanlış anlama, annemle babam burada ama onlar Betül için bir sen etmez Ayşe.” Dedi. Haklıydı, kardeşim yeni bir hayat kuruyordu ve benim burada olup ona destek çıkmam gerekiyordu. Merih’e başka bir şey diyemedim. Ailesiyle sarılıp vedalaştı. Hepsinin ağzında tek bir cümle vardı: Allah’a emanet. Nursima amcasına o kadar sıkı sarıldı ki, sanki daha beş yaşında olan çocuk amcasının savaşa gittiğini anladı.
“Amca,” dedi Nursima. Merih, Nursima’ya tüm sevgisiyle cevap verdi.
“Efendim, amcasının gülü,” dediğinde Nursima elbisesinin etekleriyle oynamaya başladı. “Bana geyiyken oyuncak bebek ayıyı mı alacaksın?” dedi. Merih o an Nursima’ya olan bakışlarından hüzün geçti. Amcasının nereye gittiğini düşünüyordu acaba. Merih’in gittiği yerde belki de oyuncak bebekleriyle oynayan çocuklar katledilmiş veya esir edilmişti. Alçakların ne kadar düşeceği belli olmuyordu ama Merih Nursima’ya bir şey çaktırmadı.
“Alırım tabii amcacığım, neden almayayım? Sen iste yeter ki,” dedi. O an Nursima’nın yüzünde kocaman bir gülümseme can buldu.
“Canım amcam,” dedi ve yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Belki de bu, son öpücüğüydü ve ben bunu düşünmek bile istemiyordum. Bunu düşününce geçmiş geliyordu ve bu bana hiç iyi gelmiyordu.
Ben odama çıkayım, eşyalarımı toparlayayım,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. Biz yine ardında kalmıştık; sanki dünya bana hazır ol demişti, sabah hazır ol, Merih göreve gidecek, sen ona yeni kavuşmuşken alacağım onu elinden demişti. Bu hayatta bizim payımıza da beklemek düşmüştü ama yapacak da bir şey yoktu, bu şanlı vatan için boynumuz kıldan inceydi.
...
Beklemek ne garip bir kelime; içinde birçok duyguyu barındırır: umut, hüzün, belki biraz da korku. Birini beklemek, sadece zamanın geçmesini ve ona kavuşmayı beklemek değildir; kalbin içinde hiç sönmeyen bir ışıktır. Beklemek, belki o ışık yanar ve size yolunuzu gösterir, belki de var olan tüm ışık söner ve sizi zifiri karanlıkta bırakır. Sabah gözlerinizi açtığınızda aklınıza gelen ilk siluet, ya da yatmadan önce zihninizde olan kişi kısacası, tüm gün aklınızda o kişi varsa, bu bekleyiş yüreğe kazınmış bir bekleyiştir. Benim de son iki yıldır en iyi yaptığım şey beklemekti. Ben daha yârime yeni kavuşmuşken, şimdi tekrardan ayrılmak zorundaydım. Onunla gitmek istiyordum, ama Betül yeni bir hayata başlamışken, onun da hayatını alt üst etmek istemiyordum. Şimdi yeni bir dershaneye başlayacaktı, hayatını bir düzene sokacaktı ve ihtiyaç duyduğu tek şey, benim ona vereceğim destekti. Merih eşyalarını toparlamak için odasına çıkmıştı; ben de dayanamadım ve peşinden odasına çıktım. Kapısına geldiğimde içimde bir burukluk vardı; ya bu seferki ayrılışımız daha da uzun sürerse korkusu yaşıyordum. Güçlükle cesaretimi toparladım ve kapısına iki kere tıklattım.
İçeriden Merih’in “gel” sesi yükselince kapıyı açtım ve içeri girdim. Yatağın üzerinde bir el valizi vardı ve Merih de çalışma masasının önünde çekmeceleri karıştırıyordu. Benim geldiğimi görünce yüzünde hafif bir tebessüm oluştu; beni görünce yüzünde hep bir tebessüm oluşuyordu ve ben bunu çok seviyordum. Birini koşulsuz şartsız sevince karşısında sevdiği kişiyi görünce hep güler miydi insan? İşte Merih beni her gördüğünde bana gülümsüyordu.
“Gel Ayşe’m, hoş geldin,” dedi. Onun bana “Ayşe’m” demesi belki de bu dünyada duymayı en sevdiğim şeydi. Çekmeceyi kurcalamaya devam etti.
“Ne arıyorsun?” diye sordum ama cevap vermedi ve çekmeceyi karıştırmaya devam etti. Sonra çocuksu bir heyecanla
“Arkanı dön, bakalım,” dedi. Dediğini ikiletmeden, merakla arkamı döndüm. Metal çıkırdama sesi geldi önce ve sonrasında Merih’in sesi duyuldu: “Dön bakalım.” Önümü döndüğümde Merih’in elinde bir adet künye vardı.
“Bu ne?” diye sordum çünkü neden bana künye verdiğini anlayamamıştım.
“Askerlerin boynunda neden iki tane künye vardır biliyor musun Ayşe’m?” diye sordu. Neden iki tane künye taktıklarını hiç merak etmemiştim, o yüzden başımı iki yana salladım.
“Eğer olur da şehit düşersem, biri evime, diğeri de mezarıma verilmesi için.” Dedi. O an bu söylediği kalbimi acıttı. Diğer künyesini bana veriyordu; bana evim diyordu. Ardından da kendi boynundakini gösterdi.
“Diğer eşi de bende.” Dedi ve boynunda asılı olan tek künyeyi bana gösterdi.
“Benim için bu künyeyi boynunda taşır mısın sevgilim? Benim evim olur musun?” dediğinde ben de ipler koptu; sol gözümden bir damla göz yaşı yanağıma doğru süzüldü. Ağladığımı gören Merih buruk bir şekilde tebessüm etti.
“Şşt, neden ağlıyorsun güzelim?” dedi ve eliyle yanağıma süzülen gözyaşımı sildi. Dayanamadım, kollarımı boynuna doladım ve o güzel kokusunu içime çektim.
“Şehit düşmeyi aklımdan bile geçirmem, Merih. Ben sana yeni kavuştum zaten, bir daha kaybedemem. Bana bu acıyı bir daha yaşatma sevgilim.” Eğer onu bir daha kaybedersem nasıl toparlardım kendimi? Benim bir kolum, kanadım Betül’dü, biri de Merih’ti. Tek kanatlı kuş uçabilir miydi?
“Ben şehit düşersem eğer, beni kaybetmiş olmayacaksın ki benim güzel sevgilim. Nerede gözüne göklerde dalgalanan o şanlı Türk bayrağı çarparsa, işte ben orada olacağım. Ve şunu hiç aklından çıkarma sevgilim; şehitler vurulunca değil, unutulunca ölürler. Sakın beni unutma, işte ben o zaman ölürüm. Bana ne olursa olsun,” dedi ve elini kalbimin üzerine koydu, “ben burada var olmaya devam edeceğim,” dedi. Benimle gider ayak böyle konuşmamalıydı. Ona bir şey olacak diye zaten ödüm kopuyordu. Bunu bana yapmamalıydı. Benim içimde neler yaşadığımı bilmiyordu ki.
“Ee,” dedi merakla, “almayacak mısın künyeyi?”
“Alacağım tabi, nasıl almayayım ama bir şartla; ben senin evin oluyorsam eğer, sen de benim evim olacaksın. Söz mü?” diye sordum. Çünkü ev bir yapı değildi benim nezdimde; ev, sevdiğin kişinin kalbinde bulduğun bir sığınak gibiydi. Ben bir enkazın altında kalmıştım ve benim evim de Merih’in kalbi olmuştu. Ona yeniden bir şey olursa eğer, ben evsiz barksız kalırdım. Eğer o beni evi olarak görüyorsa, evine bakmalıydı; bakımsız ev bir gün harabeye dönerdi ve ben Merih olmadan nasıl bir harabeye döndüğümü bu iki yılda deneyimlemiştim.
“Benim evim ne bu dört duvar,” dedi, içinde bulunduğumuz odayı gösterdi elleriyle. “Ne de bu adres. Benim güzel sevgilim, benim evim senin bana bakan o güzel gözlerin,” dedi ve gözlerimden öptü. Öpmesindi; gözlerden öpmek ayrılık getirirdi ama onu üzmemek için bir şey diyemedim. Hurafelerin hurafe olarak kalması tercihimdi.
“Seni seviyorum,” diyebildim sadece. Bu da Merih’e yetmiş gibiydi.
“Ben de seni seviyorum sevgilim,” dedi ve önce elinde kalan künyeyi boynuma taktı, sonra da dudakları dudaklarımla birleşti. Onu öpmek gerçekten de evimde gibi hissettiriyordu. Tam benden uzaklaşacağı anda ellerim boynuna gitti ve benden ayrılmasını engelledim. Ondan ayrılmak istemiyordum; bu hareketime güldü ama kim bilir bir daha onu ne zaman görecektim. O yüzden şimdi doya doya öpmem lazımdı. En sonunda nefessiz kalınca ondan ayrıldım. Bakışları sanki sarhoş olmuş gibiydi; aşkından sarhoş olmak derken demek ki bunu kastediyorlardı. Yüzündeki o mutluluk beni de mutlu ediyordu, Merih. Tekrardan dudaklarıma yönelecekti ki, aramızdaki bu çekimi bozan Merih’in çalan telefonu oldu. İçimden telefona lanet ederken Merih mahcup gözlerle bana baktı ve telefonunu açtı.
“Emredin komutanım,” dedi. Telefondaki kişi ondan rütbeli biri olmalıydı. Kısa bir süre telefondaki kişiyi dinledi, ardından tekrardan “Emredersiniz komutanım,” dedi ve telefonu kapattı. Şaşkınca ona bakıyordum.
“Ne konuştunuz?” diye sordum; çünkü Merih “emredersiniz komutanım” demekten başka bir şey dememişti.
“Yarım saat içinde beni almaya bir araç gelecekmiş, onun haberini verdi.” Demek ki şu anda sadece yarım saatimiz kalmıştı. Üzülerek, onu da üzmemek için elinden tuttum ve Merih’i çekiştirmeye başladım.
“Nereye?” diye sordu.
“Madem yarım saatin kaldı, aşağıya inelim. Annenle de vedalaş, son dakika mı vedalaşacaksın?” dedim. Dediğimi onayladı ve yatağının üzerindeki valizini de alıp el ele aşağıya indik.
Herkes salonda bir köşeye oturmuş vaziyette Merih’i bekliyordu. Bizi gördükleri anda hepsi ayağa kalktı. Merih ilk önce babasının elini öptü ve helallik istedi. Daha sonra annesinin elini öptü ve helallik aldı. Sırayla herkesle vedalaştı. En son sıra Nursimaya gelince, Merih eğildi ve yeğenini kucağına aldı.
“Amca,” dedi Nursima merakla, “Sen neyeye gidiyorsun? Neden bu kadar üsgünsün?” diye sordu minik bebeğim. Amcası şimdi ona ne desin ki? Nasıl söylesin? “Ben savaşa gidiyorum. Gitmek var, dönmek nasip,” diye...
“Ben sizi korumaya gidiyorum amcacım,” dedi Merih tane tane. “Ama merak etme, en kısa sürede elimde oyuncakla yanına geleceğim,” dedi Merih. Nursima oyuncağı duyunca sevinçle el çırptı.
“O saman hemen gel amcacığım, tamam mı?”
“Tamam benim minik tavşanım,” dedi. Nursima’nın beyaz teni nedeniyle onu tavşana benzetmiş olmalıydı; zira Nursima pamuk gibi bembeyaz bir tene sahipti.
“Abi,” dedi Zehra. Merih’in bakışları Zehra’yı buldu.
“Efendim abicim?”
“Ne kadar sürer geri gelmen?” diye sordu. Benim sormaya korktuğum soruyu Zehra sormuştu.
“Bilmiyorum abicim, ama elimden geldiğince en kısa sürede geri dönmeye çalışacağıma emin olabilirsin.”
“Hemen geleceğim diye canını riske atma sakın,” dedi bu sefer de Mert abi. “Geç olsun ama güç olmasın aslanım, sen bize sağ lazımsın, sakın bunu unutma,” dedi ve kardeşine tekrardan sarıldı.
“Unutmam abi, unutmam,” dedi ve Merih de abisinin sarılışına karşılık verdi.
Kucağında Nursima’yla dikilen Hilal abla da kızına belli etmemek için, “Gelirken bebeğimizi unutma sakın, amcası seni bekliyoruz biz,” dedi. Nursima’nın yanağına kocaman bir öpücük bıraktı.
“Evet amca, bekliyoruz,” dedi Nursima da. Sonunda herkesle vedalaşınca bana gözleriyle bahçeyi işaret etti ve sigara bahanesiyle bahçeye çıktı. Ben de peşinden gittim. Benim yanımdayken asla sigara içmezdi; kokusunu sevmiyorum diye, çünkü sigaranın kokusu Merih’in kokusunu bastırıyordu ve ben bundan nefret ediyordum. Her zaman önceliğim Merih’in içimi rahatlatan kokusu olacaktı.
“Ayşe’m,” dedi Merih, sanki içi gidiyormuş gibi.
“Efendim Merih’im,” dedim ben de aynı onun gibi.
“Üzülüyor musun?” dedi. Sorduğu soruya bak; nasıl üzülmeyeyim? Salak mıyım ne? Ama seviyorum işte, ne yapayım?
“Neden üzülecekmişim, geri geleceksin ya,” dedim onu da üzmemek adına. Aklı burada kalsın istemiyordum; işine odaklansın ve canına zarar gelsin hiç istemiyordum.
“Geleceğim tabi, sen sıkma canını. Benden istediğin bir şey var mı?” diye sordu. Ben senden ne isteyeyim Merih? Bana evimi sağ salim geri getir yeter.
“Sen gel yeter bana,” dedim ve o güvenli kollarının arasına girdim.
“Allah nasip ederse geleceğim güzel sevgilim benim,” dedi. Biraz daha yanında kalırsam hüngür hüngür ağlayacaktım.
“Ben susadım, bir su içeyim geleyim. Sen de ister misin?” diye sordum. Başını iki yana salladı. Yanaklarına küçük bir buse kondurdum ve içeri geçtim. Mutfağa girdiğimde ne yapacağımı şaşırmıştım. Ben de ona bir hatıra bırakmak istiyordum ama ne verebilirdim ki? O an tezgahın üstündeki bıçak dikkatimi çekti. Bıçağı elime aldığım gibi saçlarımın arasına daldırdım. Elime gelen bir avuç saçı, saçımda olan tokayla bağlayıp bir mendilin arasına sardım. Aceleyle mutfaktan çıktım ve bahçeye, Merih’in yanına geldim. Beni gören Merih ilk önce açık saçlarıma baktı sonra
“Saçların” dedi ama devam etmesine izin vermeden avucunun içine saçlarımı bıraktım. “Ben senin evinsem sen de benim evimsin Merih, o yüzden saçlarımı sana emanet ediyorum. Saçlarım tekrardan uzamadan yanımda ol.” dedim ve dudaklarına minik bir öpücük kondurdum. Afallamıştı ve üzülmüştü ama hoşuna da gitmişti. Konuyu uzatmak istememiş olmalı ki
“Sen de iyi alıştın öpüp kaçmaya, böyle olmaz! senin benim kalbime kastın mı var kızım?" dedi. Benim onun kalbine kastım yoktu; ben direkt onun kalbini istiyordum.
"Hayır," dedim; sesim benden bağımsız, cilveli çıkmıştı. "Ben direkt senin kalbini istiyorum, pamuk prens," dedim. Sonrasında yüzümü buruşturup cadı gibi güldüm. Ne demek istediğimi hemen anlamış olmalı ki, yüzünde haylaz bir gülümseme oluştu.
"Al, kalbim sana feda olsun benim pamuk prensesim," dedi ve ona verdiğim saçlarımı önce öptü, sonra da kamuflajının cebine koydu. "Saçların tekrardan uzamadan yanında olmaya çalışacağım sevgilim." Dedi ve aniden bir korna sesi böldü bizi. Merih’i almaya gelmişlerdi; ayrılık vakti gelmişti. Ne demiş Selda Balcı:
Uzundur hicrinden kara geceler,
Bilmem ben gidemem kara geceler,
Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık,
Her bir dertten ala yaman ayrılık...
Aklımda o şarkı çalarken, ne kadar haklı sözler olduğunu düşündüm. Merih’i yokken geceler de uzundu, gündüzler de gün geçmek bilmiyordu. Saatler günlere, günler aylara çevrilmesi gerekirken, sanki saatler güne, günler aylara, aylar da yıllara eviriliyordu. Ah, bu ayrılık gerçekten de her dertten beterdi.
Korna sesine evdekiler de bahçeye çıkmıştı. Merih herkesle tekrar sarıldı.
“Ayşe’m ve Betül size emanet,” dedi babasına.
“Emanetim başım gözüm üstüne, oğlum. Gözün arkada kalmasın,” dedi Alaattin abi de ve artık arabaya binme zamanı gelmişti. Son bir kere daha göz göze geldik ve Merih arabaya binip kapıyı kapattı. Arabadan arka arkaya iki kere korna sesi çıktıktan sonra arabanın motoru çalıştı ve yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. İlerleyen arabanın arkasından Zehra, elindeki bir tas suyu Merih’in arkasından döktü.
“Su gibi git, su gibi çabucak dön abi” diye bağırdı arabanın arkasından. Melek abla da arabanın arkasından Ayet-el Kürsi okuyordu. Araba gözden kayboluncaya dek orada bekledik ve en sonunda araba görünmeyince akmayı bekleyen gözyaşlarımı tutamadım. Betül yanıma geldi ve destek vermek için kollarını belime sardı. Benim şu anda tek kanadım yaralıydı, diğer kanadım da yanımda, destekçim.
“Üzülme abla, Merih abi güçlü biri, sağ salim geri dönecektir” dedi. Ben de biliyordum Merih’in geri döneceğini; zira aksini düşünmeye tahammülüm bile yoktu.
“Teşekkür ederim bebeğim,” dedim ve Betül’ün saçlarından öptüm.
“Neden teşekkür ediyorsun ki abla?” diye sordu.
“Varlığın için teşekkür ederim bebeğim. Benim bu hayattaki tek dayanağım Merih abin ve sensin.”
“Asıl ben teşekkür ederim abla. Benim tek ailem sensin.” İşte ben buyum. Hayatımda bir Merih, bir de Betül vardı. Merih şimdi gitmişti ama yakın zamanda, Allah’ın izniyle geri gelecekti; buna canı gönülden inanıyordum ki inanmaktan başka çarem de yoktu zaten. Yoksa yaşayamazdım ki ben bu acıyı bir daha kaldıramazdım. İnsan sevdiği birini iki kez kaybederse nasıl yaşardı? Yaşasa bile buna yaşamak denir miydi? Ruhsuz bir bedene dönmez miydi? O zaman beni tekrardan mahvetmemek için dönmek zorundaydı. Ne olursun Allah’ım, ne olursun Merih’i bize sağ salim geri kavuştur.
Bu bölümün de sonuna geldik Umarım beğenmişsinizdir yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum keyifli okumalar bir sonraki bölümde görüşmek üzere👋👋
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |